I. Genel Olarak


Gerek Doğu’da ve
gerekse Batı’da, devletin temel fonksiyonları ve bu fonksiyonlar ile ilgili
yetkiler, günümüzdeki anlamıyla birbirinden ayrılmadığı yakın dönemlere kadar,
tek bir şahsın uhdesinde toplanmış ve onun iradesine tabi kılınmıştır. Bununla
birlikte, hükümdarın tek başına, devletin bütün fonksiyonlarını yerine
getirebilmesi, bununla ilgili yetkileri kullanabilmesi ve artan devlet
ihtiyaçlarını karşılayabilmesi de imkansız görülmüştür. Üstün iktidar sahibi bu
tek kişiye devlet işlerinin görülmesinde yardım edecek kurullara ihtiyaç
duyulmuş ve devletin teşkilatlanması da bu tarzdaki bir ihtiyaç sonucu ortaya
çıkmıştır. Bu bağlamda hükümdara, kendi şahsında toplanan fonksiyonların yerine
getirilmesi ve bunu sağlayacak yetkilerin kullanılması bakımından niteliği
itibariyle birbirinden farklı çeşitli yardımcı kurullar/organlar oluşturulmuş,
bunlar vasıtasıyla devletin çeşitli fonksiyonları icra edilirken kısmen de olsa
yönetime katılım sözkonusu olabilmiştir. Ancak bu organların varlığına rağmen,
devletin temel fonksiyonları ve yetkileri, hükümdarın şahsında toplanmış olma
niteliğini uzun dönem muhafaza etmiştir.[1]


Hükümdarlar,
devlet fonksiyonlarından biri olma bağlamında, yönetimle ilgili alacakları
önemli kararlarda danışacakları bir kurula ihtiyaç hissetmişlerdir. Diğer
yandan, tarih içerisinde, gerek Batıda ve gerekse Doğu’da, pek çok toplum
çeşitli saiklerle danışma yöntemini yönetimde egemen kılmak için mücadele
etmiş, iktidar sahipleri de uygulayacakları kararları topluma benimsetebilmek,
sorumluluğu paylaşabilmek ve en doğru karara ulaşabilmek düşünceleriyle bir
kurula danışma gereği duymuşlardır.


Devlet
organlarının günümüzdeki anlamda şekillenmediği bu dönemlerde, danışma ve
istişâre; iktidarın, önemli devlet işlerini görmede tek başına hareket
etmemesi, bir kurulun da görüşünü alması anlamında bir “karar alma” yöntemini
ifade etmekle birlikte, aynı zamanda; kendisine fikir danışılan ve istişâre
edilen bir kurulun karar alma mekanizmasına “katılımını” da ifade etmekteydi.
Yani iktidar, bir karara varmadan önce, bir kurula danışıyor ve istişâre ediyorken,
aynı zamanda onun varmış olduğu kararı dikkate alıyor ve hatta çoğu zaman bu
kararı onaylıyor, bu karara bağlı olabiliyordu. Bu yönüyle kurum, karar
organlarının ilk şekillerini oluşturmaktaydı.


Batı’da bu çeşit
kurullara ilk başlangıç olarak eski Yunan ve Roma, asıl başlangıç olarak da
Ortaçağ kıta Avrupası gösterilmektedir. Ortaçağ’da İzlanda ve İngiltere’de
kralın yanında, toplulukları ve mülkleri temsilen oluşan heyetlere rastlanır.
Bunlar, öncelikle vergi alma ile başlayan, hükümdarın topraklarında barışın ve
adaletin sağlanması ile devam eden süreçte, zamanla iktidarın denetlenmesi ve
sınırlandırılmasını sağlayan danışma kurullarına dönüşmüşler ve böylece
Avrupa’da modern anlamdaki yasama meclislerinin de ilk kökenlerini
oluşturmuşlardır.[2]


Türk hukukunda da
İslam öncesi dönemde; toy, kurultay şeklinde görünen danışma uygulaması,
Türklerin İslam’ı kabulüyle birlikte İslamiyet’teki “istişâre/şûrâ” ile
bağdaşıp güç kazanmış, Selçuklular ve Osmanlılarda “Divan” şekline bürünmüş ve
XVII. yüzyıldan itibaren Divan-ı Hümayun’un etkisinin azalmasıyla birlikte
“Meşveret”, XVIII. yüzyılda da “Meclis-i Meşveret”e dönüşmüştür. Tanzimat ile
birlikte, yapılması düşünülen düzenlemeler için, “sürekli bir meclis” fikri
benimsenmiş ve meşveret meclisi sürekli yasama meclisleri görünümünü almıştır.
Tanzimat Dönemi’nde hız kazanan Batılılaşma düşüncesi meşrutî yönetim tarzına
yönelişi güçlendirmiş, geleneksel meşveret düşüncesi bu yönetim tarzına
ulaşmada “fikri meşruiyet” kaynağını oluşturmuştur. Parlamenter sisteme geçişte
aydınların hareket noktası, “geleneksel anlamı”ndan kısmen sapma da gösterse,
yine meşveret/danışma fikri olmuştur.


Birey hayatında önemli
olmakla birlikte, danışma, kamusal alanda taşıdığı değerle ve oynadığı rolle,
daha çok önemlidir ve de kamu hukukuyla ilintilidir. Çünkü, bireyin danışması
veya danışmaması ve sonuçta vermiş olduğu karardaki sorumluluk kişiseldir.
Ancak yönetim ve dolayısıyla kamusal alandaki durum tamamen farklıdır. Zira,
kamusal sorumluluk taşıyan kişinin kararlarındaki isâbet veya hata, topyekün
bir toplumu ilgilendirmekte ve toplumsal sonuçlar doğurmaktadır.


Danışma bu
yönüyle, iktidarın sınırlandırılması olgusuyla doğrudan ilgilidir. İktidarı
elinde bulunduranların hukuki ve fiili sınırlamalara tâbi olduklarını kabul
etmekle sorun halledilmiş olmaz. Sınırlamanın etkili olabilmesi için yerleşik
kurumlar gereklidir. Tarihsel boyutuyla düşünüldüğünde, iktidarın sınırlandırılmasında
özgürlük-otorite boyutu ön plana çıkmakta ve yönetime katılımın bağdaştırıcı
bir rol oynadığı görülmektedir. Başlangıçta sadece kendisine ‘danışılan’ bir
kurul iken zamanla yönetime katılma gücü elde eden danışma kurulları,
parlamento öncesi aşamada yeterlilikleri tartışılmakla beraber iktidarı
sınırlandırma işlevi görmüşlerdir.


II. Tanzimat Dönemine Devrolunan Danışma Mirası


  1. İslam
    Öncesi Türklerde Danışma


Danışmak; bir iş
için bilgi ve yol sormak, istişâre, meşveret[3] anlamlarına gelir. Bununla birlikte, Türk
Tarihi’nin farklı devirlerinde, hatta zaman zaman aynı dönem içinde bile aynı
veya yakın anlamlara gelebilecek pek çok kavramla karşılaşmak mümkündür.


Eski Türkler,
danışma işinin yapıldığı yeri ve toplantıyı belirtmek üzere çeşitli terimler
kullanmışlardır. Bunlar içerisinde, toy ve kurultay öne çıkan kavramlardır.
Toy; bütün Türk lehçelerinde ve Türkçe’den intikal ettiği diğer dillerde
“meclis, toplantı” anlamına gelmektedir.[4] Türkler toy tabirini, devlet yapısında
gelenekleşen bir müessese anlamında, daha çok, senenin belirli zamanlarında
yaptıkları, yeme içme, eğlence, dini tören ve danışmayı da içeren toplantılar
için kullanmışlardır.


Türkçe “kurul” ve
Moğolca “tay” ekiyle oluşmuş kurultay terimi, Türkçe’ye Cengiz Han Devleti’nden
gelmiştir.[5] Oğuz Han Destanı’nda geçen iki “toy”dan,
ikincisi için “kurultay” tabiri kullanılmıştır.[6] İbni Batûta Seyahatnamesi’nde yer alan
toy kelimesi de kurultay anlamındadır. Kurultay kavramı, eski Türklerde toy ile
aynı anlamda ve bazen biri diğerinin yerine kullanılabilmekteyse de, kurultay,
“toy”a nazaran daha çok, “seçkin kişilerin katıldığı meclis” olarak da
görülebilmektedir.


Hunlardan
itibaren hemen her Türk devletinde; adı, yapısı, katılanları, yetki ve görüşme
konuları farklı da olsa, devlet işlerinin görüşüldüğü “danışma, müzakere,
kontrol ve karar alma” özelliğine sahip bir kurul varolmuştur.[7]


Senenin belirli
zamanlarında olmak üzere ‘olağan’, toplum ve devlet hayatını etkileyen önemli
olayların meydana gelmesi halinde ise ‘olağanüstü’ toplanan danışma
toplantıları devletin en önemli meselelerinin görüşülüp kararlaştırıldığı
yapılardı. Yeni Han seçimi, hükümdarın kontrolü ve tasdiki, Han’ın tahttan
indirilmesi, töre tesbiti, savaşa ve barışa karar verme, devlet yönetimiyle
ilgili önemli kararlar alma yetkileri arasındaydı.[8] Hakan devlet hayatını ilgilendiren önemli
meselelerde tek başına karar alamayıp kurultaya danışmak zorundadır. Burada
karara bağlanmayan önemli devlet işleri Kağan tarafından icra olunamazdı. Kağan
iktidarı sınırlanmış bir konumdaydı.[9]


Halkın da
katılımıyla oluşan toy toplantıları ve seçkin kişilerden oluşan kurultaylar
vasıtasıyla yönetime katılım gerçekleşmekteydi. Devlet teşkilatı içinde
hakandan hemen sonra gelen, hatta bazı yetkileri ile hakandan daha önemli bir
konumda olan bu kurullar sayesinde devletin monarşik özelliği meşruti bir
nitelik kazanmıştır.


Kurultay
şeklindeki yapısıyla, Osmanlı klasik döneminin bir bölümüne kadar hükümdar
seçiminde etkinliğini sürdüren bu kurulların Türk ‘meclis’ geleneğinin ilk
çekirdeğini oluşturduğunu söylemek mümkündür.


  1. İslam’ın
    Kabulü Sonrası Danışma


Türklerin
İslamiyeti kabulüyle birlikte toy ve kurultay şeklindeki uygulama, artık Türk
hukukunda, divan, şûrâ ve meşveret gibi kavramlarla görünmeye başlar. İslamî
kökenli bu kavramlar, bu hukukun Türk hukukundaki etkisine paralel olarak uzun
bir dönem yaygın bir kullanım ve uygulamaya sahne olmuştur. Bu çerçevede,
meşveretin, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadarki görünümü, uygulaması ve
özellikle son dönemde bu kavram etrafında beliren tartışmaların
anlaşılabilmesi, İslamiyetteki teorik ve uygulama yönünün özet niteliğinde de
olsa bilinmesini gerektirir.


A. İslam’da Danışma: Şûra


İslamiyet’te
istibdat ve keyfî yönetim benimsenmemiş, işlerin hakkaniyet, adalet ve eşitlik
ilkelerine uygun olmasını sağlamak için müşâvereye başvurulması gerektiği
belirtilmiş[10] ve yönetim işlerinin istişâre ile
görülmesi tavsiye edilmiştir.[11]


İslam ulemasınca
şûrâ ilkesi aklî ve dinî temellere dayandırılarak açıklanmaya çalışılmıştır.


Şûrâ, yönetimin
temel bir esası, meşveretle hareket Müslümanların sıfatı olarak kabul
edilmiştir.


İslam’da, şûrânın
meşruluğu kitap, sünnet ve Hulefa-i Raşidin uygulamasıyla sabittir. Şûrâ teşvik
edilmiş, gerek ferdî ve gerekse idarî işlerde uyulması gereken bir prensip
olarak kabul edilmiştir. Hatta verilen önemin bir belirtisi olarak “şûrâ”, bir
Kur’an sûresine ad olmuştur. Kuran-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde konuyla ilgili
esaslar ve İslam tarihinde oldukça zengin örnekler vardır. Özellikle Hz.
Peygamber ve dört halife dönemi bu bakımdan dikkate değer niteliktedir.


Şûra, Kuran-ı
Kerim’de genel ilke olarak yer almış, bunun ayrıntıları, diğer kaynaklar
ışığında İslam hukukçularının içtihat faaliyetleri sonucu olmuş, şûra ile
ilgili uygulamalar genel esaslar çerçevesinde zaman, mekan ve şartların
durumuna bırakılmıştır.[12]


Şûrâ ve meşveret
anlayışı Dört Halife döneminde üzerinde önemle durulan bir İslam ilkesi olarak
uygulanmış ve kısmen kurumlaşma yolunu girmiştir. Bu dönemde ilkenin, hem
hukukî ve hem fiilî yönden kabulü ve uygulanması, iktidarı sınırlandıcı bir rol
oynamasında etkili olmuştur. Emeviler ile birlikte saltanat yönetiminin ortaya
çıkışı, şûrâ’nın gelişim ve kurumlaşma sürecini zaafa uğratmıştır. Zira
istişâre yöntemi ile sorunların çözümü, saltanat usulü ile bağdaşmamaktaydı.
Bununla birlikte Emeviler sosyal ve dini temellere dayanan bu önemli İslam
ilkesinden tamamen kopmuş da değillerdi. Şûrâ yöntemi divanlar içinde
sürdürülmeğe çalışıldı. Bunun bir göstergesi olarak önemli devlet işleri,
yetkili ve sorumlu bir organ olarak “Divan”da müzakere edilmeye başlanmıştı.
Abbasiler döneminde de şûrâ prensibi, kurumsallaşan bir organ niteliği kazanan
divanlar içerisinde sürdürülmeye çalışılmıştı.


B. Selçuklular ve Anadolu Beyliklerinde Danışma: Divan


Selçuklular ve
sonrası dönem Türk hukukunda devlet teşkilatı içinde kurumsallaşan danışma/meşveret
ya da bunun o günkü görünüm şekli olan “Divan”ı anlayabilmek, o dönemdeki
hukukî kurumların oluşum süreçlerini bilmekle yakından ilgilidir.


Bu dönem kamu
hukuku kurumlarının oluşumunda, hem eski Türk devlet teşkilat geleneği, hem de
İslam’ın kabulüyle gelen İslamî kurumların etkileri görülmektedir. İslamiyet’in
Türkler tarafından kabulünden sonra kurulan devletlerde, Türklerin kamu hukuku
yönünden İslamiyet ile çatışmayan kendi örf ve adetlerini, düşüncelerini,
kurumlarını ve uygulama şekillerini korudukları ve bunları İslam’ın genel
esasları ile kaynaştırmada başarılı oldukları görülür.[13] Eski Türk töresindeki toy, kurultay geleneği,
İslam’ın şura/meşveret ilkesiyle bütünleşmiştir. Hatta Türklerin divan
kavramını ve uygulamasını çabuk benimsemelerinde ve ona devlet hayatında üstün
bir yer vermelerinde, bu İslam öncesi geleneğin etkisi gözardı edilemez.[14]


İslam divan
modelini örnek alan Türkler, kurultay geleneğinin etkisiyle bu müessesenin
yetkilerini genişletmişlerdir. Bununla birlikte, Abbasi divanlarının işleyiş
şekli artarak etkisini sürdürürken, bu müesseselerde, eski kurultaylardaki
temsil geleneği özelliği artık kalmamış[15] ve bu nedenle divan, kurultayın
sınırlandırılmış bir şekli olarak nitelendirilmiştir.[16]


Büyük Selçuklularda,
Anadolu Selçuklularında ve Anadolu beyliklerinde önemli devlet işlerini gören
büyük bır divan vardı. Bu divana bağlı çeşitli divanlar bulunmakta ve divanda
işler istişare ile görülmekteydi.


C. Osmanlı Klasik Döneminde Danışma


Osmanlı klasik dönemi
devlet ve teşkilat yapısında, bir yandan Emevi ve Abbasi Devleti yoluyla İslam
hukukunun, diğer yandan Selçuklular kanalıyla da eski Türk-Moğol geleneklerinin
etkisini görmek mümkündür. İslamiyet öncesi dönemden gelmiş olan tarihi mirasın
önemli bir payı olmakla beraber, Osmanlı Devleti her şeyden önce bir İslam
devletidir.[17] Bu münasebetle, devlet yapısı büyük
ölçüde İslam hukukuna ve İslamî devlet geleneğine göre şekillenmiştir.


Padişah,
Veziriazam ve Divan-ı Hümayun’dan oluşan Osmanlı merkez teşkilatında, Divan-ı
Hümayun; klasik dönemde, bazen padişahtan sonra bazen padişah ile birlikte
yeralan önemli bir kurum olarak görülür.[18]


Osmanlı devlet
teşkilatı içinde, saltanat makamından sonra en güçlü kişi olan veziriazamın
temsil ettiği sadaret makamı, padişahın kendisine geçen yetkilerini istediği
gibi kullanmada ve tek başına karar verme imkanında tam manasıyla serbest
değildir. Veziriazam, işleri, padişah adına ve istişâre esaslarına göre sevk ve
idare eden en yüksek devlet görevlisidir.[19] Sadrazam, Veziriazam, önemli işlerde
diğer görevlilerle birlikte çalışmak, onların görüşlerini sorma geleneğine
uyarak belli başlı devlet büyükleriyle “istişâre etmek” durumundadır. Bu
istişârenin yapılacağı yer ise “Divan-ı Hümayun”dur.[20]


Çeşitli İslam
devletlerinde görülen ve en gelişmiş şekline Osmanlı’daki Divan-ı Hümayun ile
ulaşan, devletin genel yönetimi ile yetkili ve sorumlu bu müessese, aynı
zamanda danışma/şûrâ ilkesinin bir uygulama alanıdır. Divan-ı Hümayun’un bu
özelliğini Fatih’in Teşkilat Kanunnamesi: “…umûru saltanatı veziriazam sair
vüzera ile ve defterdarlarım ile müşâveret ideler” diyerek ortaya koyarken,
aynı zamanda meşvereti, devlet işlerinin görülmesinde uyulması gereken zorunlu
bir yöntem olarak düzenlemiştir. Nitekim Kanuni Sultan Süleyman, devletin bütün
iş ve meselelerinin bir kişiye bırakılmasının doğru olmadığını söylemiştir.
Böylelikle, Osmanlı Devleti’nin yükseliş döneminde danışma devlet işlerinin
görülmesinde bir yöntem, Divan-ı Hümayun ise bu yöntemin uygulandığı bir
“şûrâ/danışma meclisi” niteliğindedir.[21]


XV. yüzyıldan
itibaren gittikçe gelişen Divan-ı Hümayun, bu güçlü konumunu XVII. yüzyıl
sonuna kadar sürdürmüştür. Bu dönem ile birlikte yetkileri yavaş yavaş
veziriazamın İkindi Divanına kaymaya başlar.[22] İkindi divanı ya da Babıâli,
veziriazamın hakim olduğu ve öne çıktığı bir kuruldur. Burada devlet işleri
artık meşveretle değil, veziriazam ile padişah arasında telhis yoluyla
halledilmektedir. Veziriazamın öne çıktığı bu yapılanmanın, padişah tarafından
benimsenmesi tabiatiyle mümkün değildir. Böyle bir yapılanmada iktidar
mücadelesi kaçınılmazdır. Bunun sonucunda Divan-ı Hümayun’un devlet
teşkilatında en yüksek bir karar organı olarak “devlet şûrâsı” niteliği
muhtemelen padişahın da desteklediği ve zaman zaman katıldığı meşveret
meclisine kaymıştır. Bununla birlikte, “encümen-i meşveret”, “şûrâ meclisi” ya
da kısaca “meşveret” adı da verilen bu kurul, imparatorluğun kuruluşuna kadar
giden bir uygulama geçmişine sahiptir. Meşveret, ortaya çıkışında, olağanüstü
toplantılarda bir karar alma yöntemi olarak görülmektedir. Osmanlılar,
Türk-İslam uygulamasındaki divan geleneği içinde bu yöntemi sürdürdüler.
Müşâvere ile karar alınan şûrâ meclisi niteliğindeki Divan-ı Hümayun’un
güçsüzleşmesi ile birlikte meşveret yöntemi başka bir kurulda devam ettirilmeye
çalışıldı ve boşluğu dolduran bu kurula da “meşveret” denildi. Böylece hem
“yapılan iş” hem de “kurul” adı olarak meşveret yerleşik bir kavram halini
aldı.


Başlangıçta ayak
divanı gibi uzun bir süre belli kurallara bağlı olmaksızın toplanan kurul; sık
sık toplanmasına paralel olarak I. Abdülhamit ile başlayan ve III. Selim ve II.
Mahmut ile devam eden dönemde kurumlaşmıştır.


III. Tanzimat Döneminde Danışma


  1. Genel
    Olarak


Tanzimat Dönemi
ile birlikte, yalnız orduya değil, bütün devlet teşkilatı ve müesseselerine
yeni bir düzen verilmek istenmekte; ıslahâtın her sahaya yayılmasına
çalışılmaktaydı. Artık “nizam ve tanzim” değil; “nizamlar ve tanzimat”
sözkonusu idi.[23]


Tanzimat’ı genel
olarak karakterize eden ve yönetime de yansıyan anlayış, geleneksel iktidar
anlayışını da etkilemiştir. Bu dönemde iktidar; şeklen mutlak, fakat gerçekte
eskiye nazaran daha fazla ılımlı ve ölçülü bir monarşidir. Ilımlıdır, zira,
iktidarın belli müesseseleri ve şartları vardır, bunun yanında, yönetimin tutumunu
belli bir noktaya kadar sınırlayan ve değiştiren esaslı gelenekler devam
etmektedir.[24] İktidarın başında padişah bulunmaktadır.
İcra organının başı yine sadarazamdır. Ancak eski gücünde değildir.


İktidarın
merkezileşmesi ve görevlerinin çoğalması, doğal olarak yükümlülüklerini ve
hizmet alanlarını da hissedilir derecede artırmaktaydı. Tanzimat, yeni
ihtiyaçları karşılamak için her alanda yeni kurullar oluşturdu. Geleneksel
sistemdeki Divan-ı Hümayun’un ve Meşveret Meclisi’nin yerini, bu dönemde,
değişik kurumlar aldı.[25] Başta Meclis-i Vâlâ olmak üzere çeşitli
danışma kurulları ve yeni nezaretler (bakanlıklar) oluşturuldu, mevcut olanlar
daha işlevsel hale geti rildi.[26]


Gülhane Hatt-ı
Hümayûn’u ile Sultan Abdülmecid, yukardan aşağı doğru tecelli eden bir irade
ile de olsa belirli prensiplere uyacağını yeminle taahhüd ve ilan etmektedir.
Ferman bu haliyle “esas teşkilat kanunu” olmaktan uzaktır ve seçilmiş bir
meclis anlayışına da yabancıdır. Bununla birlikte, hükümdar bir kısım
yetkilerini kendi rızasıyla sınırlayarak (auto limitation) Babıâli ve Meclis-i
Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’ye devretmiştir.[27] Nitekim, Gülhane Hatt-ı Hümayûnu’nu
açıklamak için gönderilen “Ferman-ı Âli”de; “…mevadd-ı esasiyyenin füruatına
dair ekseriyyet-i ârâ ile karar verilen şeylere müsaade eyleyeceği”ne padişah
yemin etmektedir.[28]


Tanzimat
döneminin kamu hukukumuz açısından önemi çeşitli yönlerden belirlenebilir.
Öncelikle, Sened-i İttifak ile belirginleşen, Tanzimat Fermanı ve Islahât
Fermanı ile gelişen ve kuvvetlenen “hukukla bağlı devlet fikri”ne doğru bir
gidiş görülmektedir. Bunun yanında, Divan-ı Hümayun ile başlayan meşveret
meclisleri ile devam eden ve sonra Meclis-i Âlî-i Umûmi, Meclis-i Vâlâ-yı
Ahkâm-ı Adliye, Meclis-i Âlî-i Tanzimat, Şûrâ-yı Devlet ve mahallî genel
meclislere kadar uzanan sürekli meşveret kurullarıyla, keyfiyetin kolektif
organlara bırakılması lehinde bir yöneliş gözlenmektedir. Bu kurullara verilen
yetkiler bu fikri kuvvetlendirmektedir. Gerçi, bu istişâre ile karar alınan
kurullar henüz bir yasama organı olmasalar bile, padişahların isteyerek veya
istemiyerek kişisel iktidarlarını sınırlamalarının bir göstergesidirler. Bu
itibarla, meşrutî bir yönetimi hazırlayıcı olmuşlardır.[29]


2. Danışma Uygulaması Olarak Meclisler


A. Merkezî Alt Meclisler


I. Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye


Osmanlı
İmparatorluğu’nda geleneksel olarak devam eden meşveret geleneği, III. Selim ve
II. Mahmut dönemlerinde kurumsal bir yapıya dönüşmüş, geniş katılımlı
meclislerde alınan kararlar padişah tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe
girmiştir.[30] Ancak İmparatorluğun içerisinde
bulunduğu durum, meclis-i meşveretin Divan-ı Hümayun’dan boşalan yeri tam
olarak dolduramaması ve yapılacak reformlar nedeniyle ihtiyaca cevap verebilecek
sürekli, yerleşik ve belirli kurallar çerçevesinde çalışacak düzenli bir
istişâre organına gerek duyulmuştur. Kaldı ki, bu sırada ilanı düşünülen
Tanzimat Fermanı’nda yer alacak ilkelerin programlanması ve bunların
uygulanması da ancak sürekli bir meclis tarafından gerçekleştirilebilirdi. Bu
amaçla yeni bir meclis için çalışmalara başlandı ve Tanzimat öncesi
hazırlıkların son aşaması olarak Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye kuruldu.[31]


Kuruluşu beyan
eden hatt-ı hümayunda böyle bir meclise olan zorunluluk şöyle ifade edilmiştir:


“…emr-i
vacibi’l-edây-ı perverdegârı ve Sünnet-i seniyyei hazreti peygamberîye
imtisalen cemi zamanda Devlet-i aliyyenin usul-i mehâsin şumulünden olduğu
vechile bazı mesalih-i mu’tena-biha beyne’l-vükela müşâvere ve müzakere ile
tanzim ve tesviye olunagelmekde ise de vükela ve me’murîn meşâgil-i kesîreleri
cihetiyle daima akd-i encümen-i meşveret etmekliğe dest-res olamadıklarından
ba’dezîn ifate-i vakt olunmayarak kâffe-i mehamm-ı saltanat-ı seniyyenin kema
yenbagi hüsn-ü tensik ve temyiz ve tedkıkiyle her bir husus şeâib-i araz ve
itirazdan külliyen vâreste ve masun olarak rü’yet ve olvechile ehass-ı matlub ve
mültezim-i mülûkane olan adalet ve hakkaniyet ve intizam-ı ahvâl-i mülk ve
millet kaziyye-i hayriyyesi kemaliyle karin-i hüsn-i husul ve suret olmasıyçün
Meclis-i Ahkâm-ı Adliyye ism-i sâmisiyle saray-ı hümayun-u
şahanede.mu’temidan-ı saltanat-ı seniyyeden bazı zevatdan mürekkeb.meclis-i âlî
tertibiyle gerek mesalih-i câriye ve gerek tanzimat-ı mülkiyeye dair hayr ve
nefi âm ve şamil olan mevaddı nazike.azay-ı mezkure beynlerinde bi’l-etraf
müzakere ve müşâvere olunması.irade buyrularak…”.[32]


Mustafa Reşit
Paşa bu meclisi tasarlarken Avusturya ve Prusya meclis şeklini tercih etmişti.
Fikri yapısının olgunlaşmasında İngiltere ve Fransa’daki sefaret yıllarının çok
büyük etkisi olduğu bilinen Reşid Paşa’nın böyle bir tercihte bulunması
ilginçtir. Muhtemelen burada Reşid Paşa gerçekçi davranarak Osmanlı yapısını
gözönünde bulundurmuştur. Monarşik devlet yapısı, yetkinin paylaşımı, son sözün
padişahca söylenmesi ve yukardan aşağı doğru teşkilatlanma yapısının benzerliği
böyle bir model seçiminde etkin olmuştur.[33]


Meclis-i Vâlâ,
Tanzimat Fermanı’nda yer verilen müesseseler arasındadır. Yeni dönemde müzakere
ve karara bağlanacak işlerin çokluğu nedeniyle, mevcut “.Meclis-i Ahkâm-ı
Adliye azası daha lüzumu mertebe teksir olunarak.İşbu emniyet-i can ve mal ve
tayin-i vergi hususlarına dair kavanin-i muktaziyye bir tarafdan
kararlaşdırılıp…”[34] ona göre hareket edilecektir. Padişah,
Ferman ile, Meclis-i Vâlâ’da alınan kararları uygulanmak üzere ilan edeceğini
belirtmektedir. Böylece padişah, kendi kendini sınırlayarak yetkilerinin bir
kısmını bu meclise devretmiş olmaktadır.


Tanzimat’ın
ilanından hemen sonra, yeni yetkilerle güçlendirilen Meclis-i Vâlâ, genel olarak
Tanzimat Fermanı ile belirlenen yeniliklerin planlanıp uygulanmasını
sağlayacaktı.


Meclis, ilk dönem
belli bir çalışma düzenine kavuşturulamamıştı. Bu ilk tecrübe döneminden sonra,
Tanzimat ile beraber yüklenmiş olduğu yeni görevler bir çalışma düzenini de
zorunlu kılmaktaydı. İlki Tanzimat Fermanı’nın hemen akabinde olmak üzere,
zamanla, Meclisin üye seçimini ve çalışma esaslarını düzenleyen çeşitli
nizamnameler ihdas edilmiştir.[35] Nizamnameler ile, Meclis-i Vâlâ’da karar
oluşumunda, ittifak-ı ârâ (oybirliği) yerine, ekseriyet-i ârâ (oyçokluğu)
usulünün benimsenmesi, üyelerin düşüncelerini serbestçe ve kınanmaksızın
söyleyebilmeleri, görüşülecek konuların önceden üyelere bildirilmesi gibi
müzakere ve karar sürecine ilişkin hükümler, bunun yanında, gerektiğinde bazı
konularda komisyonlar oluşturulması hususları düzenlenen önemli konulardan
bazılarıydı.


Abdülmecit 1840
yılında meclisin yeni binasını açış merasiminde yaptığı konuşmada, yetkilerini
kendi isteği ile sınırladığını söyleyerek meclise olan güvenini belirtmekteydi.
Padişah ayrıca, gelecek seneye ilişkin yapılması lazım gelen hususlar ile
ilgili olarak her sene başında Meclis-i Vâlâ’ya geleceğini de bildirmekteydi.
Meclis üyeleri de bu nutka karşılık bir teşekkür mazbatası hazırlamışlardı.[36]


Mülkî, askerî,
malî, iç ve dış politika alanında uzman kişiler yanında, meselelerin şer’i
yönünü incelemek üzere ilmiye mensupları da mecliste bulunmaktaydı.[37]


1856 Tanzimat
Fermanı ile birlikte Meclis-i Vala’ya gayrımüslim üyeler de alınmaya başlandı.[38] Tanzimat’ın planlayıcısı ve uygulayıcısı
olan bu meclis; Meclis-i Umûmî toplantılarında görüş belirtme; kanunlara aykırı
davranan kamu görevlilerini yargılama; diğer meclislerde alınan kararlara son
şeklini verme; Tanzimat Fermanı ile belirtilen alanlarda gerekli olan kanun ve
tüzükleri hazırlama ve uygulanmasını kontrol etme gibi istişârî, idarî, icraî,
yargısal ve eskiden olduğu gibi, padişah adına kullanmak üzere örfî hukuk
alanında yasama yetkisine sahip bulunmaktaydı.[39]


Meclis, kuvvetler
ayrılığı ilkesinin gelişmesinde de önemli rol oynamıştır. Ancak bu meclisin
temsilî bir niteliği yoktu. Meşrutiyet dönemine kadar, her açıdan döneme
damgasını vurmuş olan bu meclis, ağırlıklı olarak geleneksel meşveret usulünü
devam ettirmekle birlikte, Batılı etkileri de bünyesinde taşımıştır. Saltanat
makamının yetkilerinin bir kısmının, padişahın kendi arzu ve tek taraflı
iradesiyle böyle bir organa devredilmesi, ayrıca burada; görüşme, oyların verilmesi
ve karar alımı ile ilgili uygulanan usul parlamenter rejimi andıran adımlar
olduğu gibi Meşrutiyeti hazırlayıcı da olmuştur.[40]


II. Meclis-i Âlî-i Tanzimat


Meclis-i Vâlâ,
gittikçe artan yoğun çalışma yükünü kaldıramaz duruma gelmiş, yeni bir meclise
ihtiyaç duyulmaya başlanmıştı. İç çekişmeler ve rüşvetle mücadele edilmesi
gerekliliği de böyle bir yapılanmayı gerektirmekteydi. Konu, Babıâli’de
toplanan Meclis-i Umûmî’de görüşüldü ve yeni bir meclisin kurulduğuna dair
alınan karar; vükela, ulema, komutanlar, gayrımüslim cemaatlerin başkanları ve
yüksek rütbeli memurların bulunduğu bir toplantıda açıklandı. Böylece, 26 Eylül
1854’de Meclis-i Âlî-i Tanzimat adlı yeni bir meclis kurulmuş oldu.[41]


Meclis-i
Tanzimat’ın üç önemli görevi vardı: Birincisi, kanun yapmak; ikincisi, vükelayı
yargılamak; üçüncüsü, kanun ve nizamların uygulanmasında yolsuz bir şey görürse
bunu sadaret makamına ihtar etmekti.[42] Daha açık bir ifadeyle meclis; ülkenin
ıslah ve imarı için alınacak tedbirleri müzakere ederek kararlaştırmak, mevcut
nizamnamelerden “ıslah ve tâdile” gerek duyanlar hakkında görüş beyan etmek,
vekillerin görevlerinden dolayı sorumlulukları halinde ilk sorgularını yapmak
ve Tanzimat’ın gerektirdiği kanun ve nizamnameleri hazırlamakla görevliydi.[43]


Meclis-i Tanzimat’a
her konuda kanun çıkarma yetkisi tanınırken, kişilerin hazırladığı kanun
tasarılarını da değerlendirmeye alma imkanı verildi. Böylece bu dönemde, yerel
düzeyde ve Meclis-i Umûmî’de görülebilen karar organlarına katılım hakkı daha
da öteye gitmekte ve kişiler yasama organında bizzat olmasa da fikren, görüş
belirtme hakkına sahip olmaktaydılar.[44] Meclis-i Tanzimat’a, Meclis-i Vâlâ’da
olduğunun aksine, Meclis-i Vükela’nın iznine bağlı olmaksızın istediği alanda
düzenleme yapabilme yetkisi tanınması, yasama ve yürütme ayrımı yönünde atılmış
önemli bir adım olarak görülmek gerekir.[45]


Geniş yetkilerle
donanmış olan bu meclis üyelerinin, yüksek rütbeli devlet adamları arasından
seçilmesine dikkat edilmiştir. Bunun yanında, üyelerin; kanun ve nizamları
bilen, iç ve dış konularla dünyada olup bitenler hakkında bilgili ve birikimli
kişiler olmasına özen gösterilmiştir. Kuruluşundan bir müddet sonra gayrımüslim
üyeler de meclise kabul edilmeye başlanmıştır.[46] Meclis üyeleri, müzakerelerde
görüşlerini özgürce söylemeye teşvik edilmekteydiler. Karar ister ittifakla,
isterse oyçokluğuyla alınsın, iki taraf da görüşlerini mazbatada
belirtebilecektir.[47]


Meclis-i Vâlâ,
yasama yetkisini devralan Meclis-i Tanzimat ile birlikte 1861 yılına kada
yanyana çalıştı. 1861 yılında Meclis-i Tanzimat, Meclis-i Vâlâ’ya katıldı. Yeni
meclis: Kavânin ve Nizâmat Dairesi, Umûr-ı İdare-i Mülkiye Dairesi ve Muhakemat
Dairesi olmak üzere üç kısma ayrıldı. Meclis-i Tanzimat’ın yasama görevi, ilk
daireye; muhakeme görevi, Meclis-i Vâlâ’nın umum heyetine verilirken, uygulamaya
ilişkin aksaklıkları gözetme görevi ise ilga edildi.[48] “Tanzimat Meclisi” olarak döneme
damgasını vuran Meclis-i Vâlâ 1868 yılına kadar varlığını sürdürmüştür.
Kuruluşundan itibaren pek çok değişiklikler geçiren meclis son kez; Şûrâ-yı
Devlet ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliye olarak ikiye ayrılmıştır.[49]


III. Şûrâ-yı Devlet


Fransa ve
Avusturya’daki devlet konseylerinin başarılı uygulamaları; Fransa’nın
İstanbul’daki elçisi Bouree’nin Âli Paşa ve Fuad Paşa’ya Müslim ve gayrımüslim
tebaanın birlikte temsil edileceği Conseil d’Etat’ya benzer bir müessese
oluşturulması tavsiyesi; Yeni Osmanlıların bazı üyelerinin bu konudaki ısrarı;
yerel meclislerdeki temsili yapıyı merkezde de uygulama düşüncesi ve 1867’de
Fransa’yı ziyaret eden Sultan Abdülaziz’in böyle bir yapılanmaya sıcak bakması
gibi iç ve dış istek ve beklentilere cevap mahiyetinde yeni bir meclis
oluşturulması gündeme geldi.[50]


1867 yılından
itibaren çalışmalara başlandı. Bu tarihte kaleme alınan bir raporda; devletle
ilgili genel konuların görüşüleceği yeni meclisin beş daireden oluşacağı
belirtilmekteydi. Bu arada, oluşturulması düşünülen Divan-ı Ahkâm-ı Adliye’nin
de yargı görevinini üstlenen bir yüksek mahkeme olarak çalışacağı ifade
edilmekteydi. 4 Mart 1868’de Şûrâ-yı Devlet ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliye’nin
kuruluşunu kesinleştiren irade çıkarıldı. Meclis-i Vâlâ, böylece iki meclise
ayrılmaktaydı.[51] 1 Nisan 1868’de yayınlanan hatt-ı
hümayun ile; “Şûrâ-yı Devlet adında bir meclis teşkil edildiğini belirten”
(m.1) “Şûrâ-yı Devlet Nizamnamesi” yayınlandı.[52]


Nizamnamenin
ikinci maddesinde Şûrâ-yı Devlet’in yetki ve görevleri belirtilmekteydi. Buna
göre; öncelikle bütün kanun ve nizâmat (tüzük) tasarılarını hazırlamak ve
incelemek; ikinci olarak, kanunen kendisine verilen mülkî işleri inceleyerek
aldığı kararları padişaha arzetmek; üçüncü olarak, hükümet ile şahıslar
arasındaki davaları görmek; dördüncü olarak, mülkî ve adlî makamlar arasındaki
uyuşmazlıklarda yetkili mercii belirlemek; beşinci olarak, yürürlükteki kanun
ve nizamlara ilişkin olarak devlet dairelerinden gelen evrak ve yazılar üzerine
görüş beyan etmek; altıncı olarak, kendisinin yetkilendirildiği durumlarda
devlet memurlarının durumlarını incelemek ve yargılamak; yedinci olarak,
padişah ve devlet dairelerinin isteği üzerine görüş belirtmek ve ayrıca;
Vilayet Nizamnâmesi’ne göre, her sene vilayet merkezlerinde toplanan umumî
meclislerin ıslahâta dair müzakere edeceği maddelerin mazbatasını, her
meclisçe, mevcut üyeleri arasından seçilecek üç veya dört kişiden oluşacak
komisyonun Dersaadet’e (İstanbul) götürmesi sonucu, müzakere olunacak
maddeleri, bu üyelerin de bulunacağı toplantıda kararlaştırmakla görevliydi.[53]


Şûrâ-yı Devlet bu
nizamnamede belirtildiğine göre, her biri bir başkanın yönetiminde ve onar
üyeden oluşan beş daireye ayrıldı. Bunlar: Mülkiye-Zabıta-Harbiye Dairesi;
Maliye ve Evkaf Dairesi; Adliye Dairesi; Nafia-Ticaret-Ziraat Dairesi; Maarif
Dairesi’dir.[54] Daha sonra yapılan bir değişiklikle
Mülkiye ve Maarif Daireleri birleştirilerek “Dahiliye ve Maarif Dairesi” adıyla
yeni bir daire oluşturuldu.


1872 yılında
yapılan değişiklikle de; Tanzimat, Muhakemat ve Dahiliye olmak üzere üç daireye
ayrıldı.[55]


Şûrâ-yı Devlet,
10 Mayıs 1868’de Babıâli’de yapılan bir törenle açıldı. Abdülaziz açış
konuşmasında, kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerinde durarak; “İcraî tasarrufların,
adlî, dinî ve hükümet tasarruflarından ayrılması” gerektiğini belirtti.[56] Böylece padişah, ilk defa çok açık bir
şekilde kuvvetler ayrılığı ilkesine işaret etmiş olmaktaydı.


Şûrâ-yı Devlet’in
üyeleri kendisinden önceki meclislere göre daha temsilî bir nitelik
göstermekteydi. Üyeler, hükümet tarafından, gelen listeler içinden seçimle
belirlenmekteydi. Gerek Şûrâ-yı Devlet’te ve gerekse Divan-ı Ahkâm-ı Adliye’de,
üçte bir oranında gayrımüslim üye de bulunacaktı. Bunun yanında seçimle
oluşturulmuş vilayet meclislerinden gelen delegelerle de her yıl toplanmak
gerekmekteydi. Böylece yerel meclis yapıları merkeze taşınmak suretiyle, kısmî
bir şekilde de olsa halka temsil yolu açılmaktaydı.[57] Şûrâ-yı Devlet ilk kurulduğu zaman üye
sayısı 41 idi. Bunların 28’i Müslüman, 13’ü de gayrimüslim üyeydi. Ancak bu üye
sayısı sabit kalmamış, zamanla 30 ile 70 arasında değişmiştir.[58]


Şûrâ-yı Devlet’e
gelen konular, ilgili oldukları dairelerde görüşüldükten sonra bütün üyelerin
toplanmasıyla oluşan “Heyet-i Umumiye”de görüşülerek, son şekli verildikten
sonra sadârete sunulacaktı. Basit meseleler ilgili dairelerde halledilecekti.[59]


Eski divan ve
meşveret geleneğinin bu son halkası, geleneği temsil ile birlikte farklı
özellikler de taşımaktaydı. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin yansıdığı yapısı, temsilî
niteliği olan üyelerin katılımına açık yönü ve bütçeyi inceleme gibi yetkilere
sahip olmasıyla “ilkel bir meclis-i mebusan” olarak değerlendirilen Şûrâ-yı
Devlet; meşrutî rejimi hazırlamadaki rolü nedeniyle de ayrı bir önemle ele
alınmıştır.[60]


B. Merkezî Üst Meclis: Meclis-i Âlî-i Umûmî


3 Kasım 1839’da
Tanzimat Fermanı’nın ilanı ile birlikte yeni bir şekil verilen Meclis-i Vâlâ-yı
Ahkâm-ı Adliye yanında ve onun üzerinde bir meclis daha kurulmuştur. Meclis-i
Hass-ı Umûmî ya da Meclis-i Vâlâ-yı Umûmî de denilen bu meclis, 1839-1876
arasında Tanzimat meclisleri içinde en yüksek danışma ve karar organı
durumundadır.[61] Tanzimat Fermanı’nda bu meclisin
kuruluşuna işaret edilmektedir:


“.Meclis-i
Ahkam-ı Adliye azası daha lüzumu mertebe teksir olunarak ve vükela ve rical-i
Devlet-i Aliyyemiz dahi bazı tayin olunacak eyyamda orada içtima ederek ve
cümlesi efkar ve mütalaatını hiç çekinmeyib serbestçe söyleyerek işbu emniyet-i
can ve mal ve tayin-i vergi hususlarına dair kavanin-i muktaziyye bir tarafdan
kararlaşdırılıp.her bir kanun karargir oldukça.düsturü’l-amel tutulmak üzere
bâlâsı hatt-ı hümayunumuzla tasdik ve tevşih olunmak için taraf-ı hümayunumuza
arz olunsun.”. Metinden de anlaşılacağı gibi, üye sayısı artırılacak Meclis-i
Vâlâ yanında, onu da içine alacak şekilde, “vükela ve ricali devlet”ten oluşan
yeni bir oluşumdan bahsedilmektedir.


Meclis-i Umûmî,
(1839-1854) yılları arasındaki ilk dönemde, Babıâli ve Meclis-i Vâlâ
üyelerinden oluşan bir “devlet şûrâsı” niteliğindeydi. Henüz çalışma esaslarını
düzenleyen bir nizamnamesi yoktu. Meclis-i Vâlâ’nın bağlı olduğu kurallara göre
çalışmaktaydı. Meclis-i Vâlâ’nın, Cuma ve Cumartesi günleri aldığı kararları,
Pazar günü; Pazartesi ve Salı günleri aldığı kararları da çarşamba günü tekrar
gözden geçirmekteydi. Meclis-i Vâlâ’nın çalışmaları yoğunlaşınca haftada dört
gün toplanması kararlaştırıldı. Çeşitli yerlerde yapılan toplantılara bazen
padişah da katılmaktaydı.[62]


Meclis-i Umûmî,
meşveret usulünün Tanzimat ile birlikte almış olduğu sürekli ve düzenli meclis
görünümü yanında, daha çok, klasik meclis-i meşveret yapısının temsilcisi
olarak dikkat çeker. Tanzimat Fermanı’nda belirtilen ilkelerin yerine
getirilmesinde Meclis-i Vâlâ’nın üst organı olarak çalışmak gibi düzenli bir
toplanma şekli yanında; savaş ve barışa karar vermek gibi olağanüstü olayların
meydana gelmesi halinde de toplanmaktaydı. Bu son şekilde yetkileri oldukça
genişlemekteydi.[63]


Meclis-i Umûmî bu
ilk dönemde, genellikle, Meclis-i Vâlâ tarafından hazırlanan nizamname ve kanun
tasarılarını inceleyerek karara bağlardı. Bu kararları kısmen veya tamamen
değiştirebilir ve gerektiğinde reddedebilirdi. Meclis-i Vâlâ kararları ancak bu
incelemeden sonra padişaha arzedilirdi.[64]


26 Eylül 1854’de
Meclis-i Tanzimat’ın kurulmasıyla ve aynı yıl hazırlanan nizamnamesiyle
birlikte Meclis-i Umûmî de yeni bir döneme girmekteydi. Bu yeni çalışma düzeni
ile birlikte meclis; sadrazam, vükela, Tanzimat Meclisi ve Meclis-i Vâlâ
üyeleri, Babıâli’de bulunan memurlar ve devlet adamlarından oluşan şekliyle,
gerektiği zaman toplanacak ve sadece Meclis-i Tanzimat’ın hazırlayacağı
nizamname layihalarını inceleyecekti.[65]


Çalışma düzeni
Meclis-i Vâlâ’da olduğu gibi idi. Üyeler düşüncelerini serbestçe
belirtebileceklerdi. Burada da, üyelerin toplantılarda devam eden suskunlukları
azl sebebi olabilecekti. Müzakere olunacak metinler üyelere önceden verilecek,
karar oybirliği veya oyçokluğu ile alınacaktı. Oyçokluğu üyelerin üçte ikisi
ile sağlanacaktı. Zamanla gayrimüslim üyelerin de kabul edilmesi, meclise,
temsilî bir nitelik de kazandırmıştı.[66]


Meclis-i
Umûmî’nin kuruluşuna işaret edilen Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nda da belirtildiği
gibi; bu meclis tarafından müzakere edilip kararlaştırılan bir kanunun
“düsturü’l-amel” olunacağı, yani “hükümlerinin uygulanmak gerekeceği”nin bir
hatt-ı hümayunla ilan edileceği padişah tarafından söz verilmekteydi. Böylece,
yasama alanında bir yetki devri söz konusu olmaktaydı.


Tanzimat
döneminde sürekli meclislerin yanında, klasik meclis-i meşveret yapısını devam
ettiren böyle bir organın varlığı; imparatorluğun bu sıkıntılı döneminde “risk
alma sorumluluğunu paylaşacak geniş topluluk” zarureti yanında, imparatorlukta
kendisine yabancı olunan “temsilî” bir yapı ihtiyacının geniş katılımlı böyle
bir meclis şekliyle de olsa kısmen telafi edilmeye çalışılması düşüncesine
bağlanabilir.


3. Parlamentonun Fikrî Kaynağı Olarak Danışma


1876 Kanun-i
Esasîsi ile meşrutî bir rejim getirildiği görülmektedir. Ancak, meşrutiyet
düşüncesi, birkaç kişinin zihninde birdenbire oluşan bir tasarının tesadüf ve
oldu bittiyle sahnelenmesi ya da dış etkilerin ortaya çıkardığı bir sonuç
değildi. Türk Kamu Hukukunda parlamentarizm ve onun değişik şekillerine
rastlanıyorsa, bunu, ani olarak ithal edilmiş bir sistem olarak algılamak;
tarihî gelişmeyi inkar etmek, hele bunu, Kanun-i Esasî ile kendisini aniden
gösteren ve iktibas yoluyla dahil edilmiş bir yönetim tarzı olarak görmek;
hukukî, tarihî, siyasî ve sosyolojik gerçeklerle bağdaşmamaktadır.[67]


Gelişmenin kökeni
Osmanlı meşveret anlayışında ve Tanzimat’ın getirdiği meclisleşme sürecinde
aranmalıdır. Meşveretin kurumlaştığı XVIII. yüzyıl ile birlikte, bu meclis
tarafından alınan kararların, özellikle III. Selim’in de çabalarıyla, fiilen
iktidarı sınırlandırması ve Divan-ı Hümayun’un etkisiyle gelen dar bürokratik
meşveret yapısındaki sivil bürokrat sayısının artırılarak genişletilmesi,
meşrutiyet süreci içinde değerlendirilmek gerekir.[68] XVIII. yüzyılda başlayan ve XIX.
yüzyılda devam eden Batılılaşma hareketleri, II. Mahmud devrinde yapılan
yenilikler ve açılan okullardan yetişen aydınlar bu gelişmeye katkıda
bulunmuşlardır.[69] Meşveret meclisinin Tanzimat dönemindeki
yapısal değişimi sonucu ortaya çıkan merkezî yasama meclisleri, yine meşveret
geleneğinin bir uygulaması olarak taşradaki mahallî temsilcilerin yerel
meclislerde karar alma sürecine katılmaları ve burada ilk defa ortaya çıkan
seçim uygulaması ve daha sonra Şûrâ-yı Devlet’in kurulması, parlamentoyu
hazırlayıcı önemli girişimlerdir.[70]


Bunlardan daha
önemlisi, 1860’lı yıllar ile birlikte artan siyasal muhalefetin ve özellikle de
Yeni Osmanlıların düşüncelerinin, meşrutiyet hareketinin ortaya çıkışındaki
belirleyiciliktir. Meşveret, meşrutiyet öncesi bu dönemde, en genel anlamıyla,
geçmiş dönemlerden farklı olarak, meşrutî bir yönetime meşrûiyet sağlayan fikrî
mücadele aracı “anahtar bir kavram” olarak göze çarpar. Kavram, Tanzimat
döneminin etkisiyle geleneksel düşünce temellerine ek olarak, bu devirde,
bizzat gözlemlenen Avrupa uygulaması ile de yeni bir fikrî dayanak bulmaktadır.
Gerek geleneğe ait örnekler ve gerekse Batı uygulamaları, aynı zamanda
meşveretin hararetli savunucuları olan Yeni Osmanlıların düşünce temellerini
oluşturmuştur.


Yeni Osmanlılar,
Batının meşrutî rejimini İmparatorluğa uygulamak istemişlerdir. Namık Kemal,
Ziya Paşa ve Ali Suavi gibi önde gelenleri, İslamiyet ile parlamento arasında
ilgi kurmuş, İslamiyet’e en uygun sistemin parlamento, kendi ifadeleriyle
“usul-i meşveret” olduğunu ileri sürmüşlerdir. Düşüncelerine göre; mutlakiyet
rejimine son vermek için, modeli mutlaka Batıda aramaya gerek yoktur, İslam
zaten meşvereti emretmektedir. Bununla birlikte meşveret yöntemi, siyasi bir
teori olduğu kadar, onun dayanmış olduğu temel değerler ve müesseseler vardır:
Hürriyet, hukuk, kanun, demokrasi, millet meclisi.[71] Bu şekilde Yeni Osmanlılar, meşveret
kavramına getirmiş oldukları yorumlar ile; hürriyet, sorumlu hükümet, temsil ve
meclis gibi taleplere İslamî dayanaklar sağlamayı, hem de, Batılı düşüncelerle
İslamın bir sentezini yapmayı mümkün hale getirmişlerdi.[72]


Usul-i
meşveretin, Avrupa parlamento uygulamasının Türklerdeki ilk öncüsü olduğunu ve
Osmanlıları parlamenter yönetime hazırladığını söylemişlerdir. O dönem devlet
adamlarını, böyle bir kaynak varlığının avantajını kullanmak yerine, bu
geleneksel müesseseleri boğmakla itham etmişlerdir.[73]


Meşveret
yönteminin uygulaması olarak, millet temsilcilerinden oluşan bir meclisin
kurulmasıyla, hükümet ve yönetim mekanizmaları sürekli bir kontrol ve denetim
altında bulundurulacak ve iktidarın keyfi kullanımına bir sınır getirilmiş
olacaktır.[74]


Genel olarak
amaçları, Osmanlı İmparatorluğu’nda bir meclis-i meşveretin yani temsilî bir
meclisin kurulmasını sağlayarak iktidarın paylaşılmasını kurumlaştırmak ve
kuvvetler ayrımının gerçekleşmesini sağlamaktı. Kuvvetler arasındaki denge,
yürütmeyi, kurulacak olan meclise karşı sorumlu tutmakla elde edilecekti.[75] Burada, Yeni Osmanlılarca, padişahın
şahsının hükümetten ayrı tutulduğu ve saygıdeğer bulunduğunu belirtmek gerekir.


IV. Sonuç


Türk Kamu Hukuku
Tarihinde danışma fikri ve uygulaması dolayısıyla varmış olduğumuz sonuçları
aşağıda ele alarak genel bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.


Türk hukuk
tarihinde, danışma kurumu her dönemde varolmuştur.


Bununla birlikte,
bir hukukî kurum olarak ele alındığında, en genel anlamıyla; “önemli devlet
işlerinin görülmesinde iktidarın, tek başına ve keyfî değil, genellikle
kurumsallaşan bir müessesenin görüşlerini de alarak karar vermesi” ve aynı
zamanda “görüşleri alınan bu kurum”u ifade eden “danışma kurumu” işlevi gören
pek çok yapı Türk hukuk tarihinde yer almaktadır. Aynı isimde olmasa bile,
genellikle aynı işleve sahip bu kurullar; eski Türk hukukunda toy ve kurultay;
Osmanlı uygulamasında ise; divan, şûrâ, meşveret ve meclis gibi şekillerle
karşımıza çıkmaktadır. Bunlar içerisinde meşveret, diğer kavramlara göre daha
yerleşik bir kullanım şekli olarak görülmektedir.


Türk hukuk
tarihinin, belirgin özelliklerle birbirinden ayrılabilen dönemlerinin her
birinde; farklı sosyal, siyasal, hukuksal, ekonomik ve dinsel faktörler,
meşveret uygulamasının şekillenmesinde etkili olmuştur. Yine, bu gibi
faktörlerin etkisiyle, meşveret, dönemlere göre değişebilen farklı anlam ve
uygulama şekilleri kazanmıştır. Eski Türklerde, özellikle kurultay
uygulamasında; feodal yapının da etkisiyle, temsilî bir nitelik gösteren kurul
yapısı, Osmanlı divan ve meşveret meclisi yapısında temsilî bir nitelik
kazanamamış, Meşrutiyet döneminde ve ancak Batı etkisiyle temsilî bir oluşuma
dönüşebilmiştir.


Türk hukuk
tarihindeki genel uygulamada, meşveret; salt “danışma/istişâre” kurumu
niteliğinden çok, bir karar organı durumundadır. Devlet organlarının
günümüzdeki anlamda şekillenmediği bu dönemlerde, danışma ve istişâre;
iktidarın, önemli devlet işlerini görmede tek başına hareket etmemesi, bir
organın görüşünü de alması anlamında bir “karar alma” yöntemini ifade etmekle
birlikte, aynı zamanda; kendisine fikir danışılan ve istişâre edilen bir
organın karar alma mekanizmasına katılımını da ifade etmekteydi. Yani iktidar,
bir karara varmadan önce, bir kurula mutlaka danışıyor ve istişâre ediyorken,
aynı zamanda onun varmış olduğu kararı dikkate alıyor ve hatta çoğu zaman bu
kararı onaylıyor, bu kararla bağlı olabiliyordu. Bu yönüyle kurum, karar
organlarının ilk şekillerini oluşturmaktadır.


Eski Türk ve
Osmanlı uygulamasında görüldüğü gibi, bu kurum; devlet başkanını seçebilmekte
ve gerektiğinde görevden alabilmekte, töreyi tespit edip değiştirebilmekte,
askerî, malî, hukukî yetkilere sahip olabilmektedir. Hatta idarî yetkilere de
sahip görünmektedir. Bu yetkiler çerçevesinde, karşımıza; bütünüyle olmasa
bile, yasama ve kısmen yürütme yetkilerine de sahip, istişârî ve icrâî
nitelikleri olan bir karar organı çıkmaktadır.


Kurultay, genel
kararlar alabilen en yüksek devlet organıydı. Divan-ı Hümayun adlı çalışmasında
Mumcu, incelediği kurulun bir “karar organı” olduğunu ısrarla belirtir. Aynı
şekilde, Divan-ı Hümayun’un boşluğunu doldurmaya çalışarak kurumsallaşan meşveret
meclisleri; geniş katılımlı bir “devlet şûrâsı” olarak yargı dışında her alanda
kararlar alabilen bir kurumken, aynı zamanda padişahların; “karar sizden, infaz
bizden” şeklindeki teşvikleriyle de, adeta “karar organı olma”ya
zorlanmaktaydı. Meşveret meclislerinin Tanzimat dönemindeki görünümleri olan
“daimî meclisler” de, karar organı niteliğinde kurullardır.


Devlet teşkilatı
içerisinde önemli bir konuma sahip bu kurul, iktidarın sınırlandırılmasında
önemli rol oynamıştır. Geleneksel Türk devlet anlayışının da etkisiyle,
iktidarın sınırlandırılması, Batıda olduğu gibi, sert mücadeleler şeklinde
olmamıştır. Batıdaki feodal yapı ve bunun getirdiği sosyo-ekonomik şartlar
-eski Türk devlet yapısına kısmen benzese de- genellikle Türk tarihinde
rastlanan bir durum değildir. Danışma kurullarıyla başlayan ve siyasal katılım
taleplerine dönüşen bu hak mücadelesinden, Batıda, başarıyla çıkılıp iktidar
yazılı bir belgeyle “hukuken sınırlandırılırken”; böyle bir mücadelenin ve
dolayısıyla böyle bir sonucun söz konusu olmadığı Türk ve İslam geleneğinde,
iktidarın devlet içerisindeki konumu ve diğer devlet organlarıyla ilişkisi uzun
süre teamülî esaslarla belirlenmiştir. Bu da, Türk hukukunda iktidarın, uzun
bir süre yazılı bir belgeyle hukukî bir sınırlamaya bağlı tutulamaması sonucunu
doğururken; iktidarı denetleyecek ve sınırlayacak müesseselerin
geliştirilmesini ve belli bir esasa kavuşturulmasını da engellemiştir.


Gerçi genişçe
etkilenilen İslam hukuk teorisinde, keyfî olmayıp sınırlanmış iktidar anlayışı
söz konusu olsa da, uygulamada, Emevî saltanatıyla birlikte gelişen ve
Osmanlı’ya geçen şekliyle, iktidarı sınırlandıracak hukukî bir yapı ve müessese
geliştirilememiştir. Osmanlılara geçen bu yapıda iktidarın denetimi, bir ölçüde
ulemanın kontrolü ve meşveret usulüyle sağlanmaya çalışılmıştır. İktidarı
sınırlandırıcak hukuksal bir kurum geliştirilemeyince, insiyatifin hükümdarın
eline geçtiği ve ancak “fiilî, kendi kendini sınırlandırmanın (auto limitation)
sözkonusu olabildiği bir yapı ortaya çıkmıştır.


Monarşik devlet
yapısının ve iktidarın, Fatih’in Teşkilat Kanunnamesi ile düzenlenen ve devlet
işlerinin istişâreyle görüldüğü bir şûrâ meclisi olan Divan-ı Hümayun’un
varlığına bağlı olarak, esnetildiği ve kısmî de olsa sınırlandığı
gözlemlenmektedir. Ancak bu sınırlılık, Divan-ı Hümayun’un varlığına ve iyi
çalışan yapısına bağlı olmuştur. Bu organ, temsilî bir yapısı olmamasına
rağmen, geniş ölçüde üyelerinin ehliyetli kişiler olmasına ve “bu seçkin
topluluğun müşâvere ile almış olduğu karar”lara bağlı olarak, belli ölçüde de
olsa iktidarın sınırlandırılmasını sağlamaktaydı. Ancak, Divan-ı Hümayun’un
yozlaşmasına paralel olarak bu işlevi de sona ermiş görünmektedir. Bu kurulun
boşluğunu doldurmak üzere ortaya çıkan ve zamanla kurumsallaşarak önem kazanan
meşveret meclisi için, Divan-ı Hümayun’da olduğu gibi, yer aldığı ve
düzenlendiği Teşkilat Kanunnamesi gibi hukuksal bir belge de söz konusu
değildir. Bundan sonra iktidarın kendi kendini sınırlaması söz konusu
olabilecektir ve bu kez, iktidarın kendisini fiilen sınırlamasını gerektiren
çok önemli şartlar ortaya çıkmıştır. Devlet, savaş yenilgilerinin ortaya
çıkardığı sonuç karşısında paniklemiş ve dağılmaya doğru gitmektedir. Acil
tedbirlerin gerekli olduğu böyle bir ortamda, atılacak adımlar tek başına
olmamalı, sorumluluğu paylaşacak insanlar, hatta bir organ bulunmalıdır. Bu
organ, XVII. yüzyıl ortalarından itibaren önemli devlet işlerinin karşılıklı
müzakere ile karara bağlandığı meşveret meclisi olmuştur. Bu dönemde, ortaya
çıkan olağanüstü şartların zorlaması yüzünden iktidarın meşveret kararları ile
kendisini sınırlaması, “hukukî bir sınırlama”yı aratmayacak kadar etkin bir
biçimde gerçekleşmiştir. III. Selim gibi, devlet yönetimine halkın katılımını
sağlayacak girişimlerde bulunan padişahların kişiliklerinin de bu sınırlamada
etkili olduğu görülmektedir.


Olağanüstü
şartlar, Tanzimat öncesi ve sonrasında da devam etmiş; dönemin “anayasa
hareketleri”, iktidarı sınırlandıran “hukuksal belgeler”in ortaya çıkmasını
sağlamıştır. Bu bağlamda, bir “meşveret-i âmme” kararıyla ortaya çıkan Sened-i
İttifak, iktidarı hukuken sınırlayan bir belge olarak dikkat çekmiştir. Uzun
süre, iktidarın fiilî olarak sınırlanmasına vesile olan Meşveret, bu kez,
“karşılıklı sözleşme” ile ortaya çıkan bir metinle, iktidarı, “hukukî” olarak da
sınırlamıştır. Tanzimat Fermanı ile gelen yönetim anlayışı ve daimî istişâre
organları olarak meclisler, iktidarın sınırlanmasında çok önemli işlev
görürken, aynı zamanda parlamentoyu hazırlayacı rol oynamışlardır. Böylece
meşveret, Osmanlı Devleti’nde, klasik dönemden Tanzimat’a geçiş sürecinde
mutlak monarşiyi esneten ve meşrutî monarşiyi hazırlayan bir müessese olarak
göze çarparken; Tanzimat’tan Meşrutiyet’e geçiş sürecinde ise, klasik
parlamenter sisteme geçişte etkili olmuş bir kurum olarak dikkat çekmektedir.


Türk hukuk
tarihinde, kuvvetler ayrılığı ilkesinin ortaya çıkışında da danışma/meşveret
kurumu önemli rol oynamıştır. Doğal olarak, yakın dönem hukuk tarihinde
şekillenmiş ve ortaya çıkmış olan kuvvetler ayrılığı ilkesine, uzun hukuk
tarihimiz içerisinde günümüzdeki görünümüyle rastlamak mümkün değildir. Zira,
devlet yapısının ve organlar arasındaki yetki ve görevlerin teamülî esaslarla
belirlendiği dönemlerde başka bir oluşuma rastlamak pek de mümkün olamaz, ancak
böyle bir oluşumun ilk adımları mahiyetinde yapılanmalara rastlanabilirdi.
İşte, danışma/meşveret kurumu, gördüğü işlevle, hukuk tarihimizde kuvvetler
ayrımına giden ilk adımları oluşturmuştur.


Eski Türk
hukukundan itibaren iktidarın hemen yanında, kısmen yürütme, yargı ve devlet
işleriyle ilgili önemli kararlar alabilen yasama yetkisine sahip bu kurum;
zamanla, sadece karar organı olacak şekilde bir yapılanmaya doğru gitmiştir.
Nitekim, kurultay, en yüksek karar organı olarak eski Türk devlet teşkilatında
ayırdedilebilen işleve sahipti. Osmanlı döneminde, padişah adına; yasama,
yürütme ve yargı yetkilerini bünyesinde taşımakta olan Divan-ı Hümayun’un
etkisizleşerek gücünü yitirmesine paralel olarak, bu organın yürütmeye ilişkin
yetkileri ve bürokratik yapısı; ikindi divanı ve Babıâli ile devam ettirilip,
bu yapının devamı olan meclis-i vükela ile yürütme organı ortaya çıkarken; aynı
zamanda bir karar organı olan Divan-ı Hümayun’un bu yönü de, meclis-i meşveret
ve daha sonra Tanzimat devrinde bu yapının devamı mahiyetinde olan daimî meclisler
ile devam ettirilip Meşrutiyet ile birlikte parlamento yapısıyla yasama organı
şekline dönüşmüş olmaktadır. Böylece, Türk Hukukunda kuvvetler ayrılığı
ilkesinin şekillenmesi yanında, meşveret uygulaması, artık bir karar organı
şekline dönüşmüş olmaktadır.


Kendi
dinamiklerimiz içinde, karar organlarının ilk görünümleri olarak
meclis/parlamento yapısının ortaya çıkışına kaynaklık etmişlerdir. Esasında,
temsil sistemini temel alan parlamento Batı kökenli bir kavramdı ve oradan
Osmanlı siyaset gündemine taşınmıştı. Fakat, Osmanlı Devleti ve ondan çok daha
önce eski Türkler, kendi dinamikleri içinde; toy, kurultay, divan, meşveret ve
şûrâ gibi kavram ve uygulamalarla bir parlamento sürecini zaten hazırlamışlar,
Yeni Osmanlılar gibi aydınlar ise, Batı’da görmüş oldukları bu yapıyı Osmanlı
kamuoyuna taşımışlardı.


Bu çerçevede,
Divan-ı Hümayun ve meclis-i meşveret çizgisinin devamı olarak meşveret
geleneğini devam ettiren ve Tanzimat döneminde sürekli bir yapıya kavuşan
meclisler özellikle dikkat çekicidir. Tanzimat döneminde yasama nitelikleriyle
öne çıkan bu meclisler, meşrutiyeti hazırlayıcı rol oynamışlardır. Ancak,
Tanzimat ve daha öncesi Osmanlı meclislerinde genellikle temsilî bir oluşuma
rastlanmaz. Bunun sebebi de, meşveret geleneğinde aranmalıdır. Zira, Divan-ı
Hümayun ve meclis-i meşveret; üyeleri atamayla gelen ve yalnız bürokrasinin
temsil edildiği bir yapıdaydılar. Bu kurulların devamı mahiyetindeki Tanzimat
meclislerinde de, XIX. yüzyıl ortasından itibaren sadece gayrimüslim üyelerin
ve kısmen de Şûrâ-yı Devlet yapısında yerel meclislerden seçimle gelen az
sayıdaki üyenin dışında, temsilî bir yapılanma söz konusu olmamıştır.


Osmanlı
uygulamasında temsil geleneği olmayınca, Batıda temsilî yapıya sahip
parlamentoların Osmanlı bünyesine taşınması sıkıntı çıkarmaktaydı. Bu yüzden
Yeni Osmanlılar, Osmanlı için model olarak düşündükleri Batı meclislerini yerli
kavramlara dayanarak gündeme taşımışlardır. Meşveret kavramını, genellikle
temsilî meclis karşılığında kullanmışlar, bu kullanım sırasında da, meşrulaştırıcı
bir misyon yükledikleri meşveret kavramının içeriğini, siyaset teorilerine
uygun olarak doldurmak zorunda kalmışlardır.


Türk hukuk
tarihinde, kamu hukuku ve özellikle de anayasa hukuku ile ilgili birçok kavram
ve uygulamanın doğrudan veya dolaylı olarak kamuoyu gündemine gelmesi meşveret
aracılığıyla olmuştur.


Parlamentonun
karşılığı olarak “usul-i meşveret” kavramı kullanılırken; hürriyet, hukuk,
denetim, millet meclisi, demokrasi, siyasal katılım meşveretin dayanmış olduğu
temel değerler ve kurumlar olarak gündeme getirilmiştir. Böylece, Osmanlı’nın
son döneminde yenilikçi aydınlar ve onlara farklı nedenlerle destek veren bazı
ilmiye mensupları “anahtar” olarak aldıkları meşveret kavramına getirmiş
oldukları yeni yorumlar ile; hürriyet, sorumlu hükümet, temsil, meclis,
demokrasi, milli hakimiyet gibi Batılı kavramlara İslamî dayanak sağlamayı, hem
de Batılı düşüncelerle İslamiyet’in bir sentezini yapmayı amaçlamışlardır.
Ancak meşveret ve şûrâ gibi kavramlardan hareketle böyle bir sonuca ulaşılırken;
bu kavramların aslî kullanımları dışına çekildiği, anlam kaymasına ve hatta
sapmasına uğradıkları ve içlerinin siyasi düşüncelere uygun olarak
dolduruldukları görülür.


Türk hukuk
tarihinde danışma/meşveret düşüncesi ve uygulaması, demokratik gelişme süreci
bağlamında da değerlendirilebilir. Batı kökenli bir kavram olan demokrasi en
genel anlamıyla; iktidarın sınırlandırılması ve bunu sağlayacak kurumsal
sistemin kurulmasını, yani bir yönüyle siyasal sisteme katılımı ifade
etmektedir. Genellikle, Türk Anayasa Hukuku’nda demokratik hareketlerin
başlangıcı, anayasa hareketleri çerçevesinde görülen; âyan, beyler ve Osmanlı
yöneticilerinin hazır bulunduğu “meşveret-i âmme” sonunda ortaya çıkan ve
“hukukî bir belge” olan Sened-i İttifak’a dayandırılmaktadır. Buna da temel
gerekçe olarak, iktidarın sınırlanmasının ilk defa hukukî bir belgeye yansımış
olması gösterilmektedir. İktidarın fiilî olarak kendi kendini sınırlama
girişimleri, genellikle demokratik bir nitelik sayılmama eğilimindedir.


Oysa, uzun bir
süre teamülî esasların geçerli olduğu Türk hukuk tarihiminde, devlet
geleneğinin etkisi ve fiilî olarak iktidarın kendi kendisini sınırlayacağı
güçlü şartların, sebeplerin ve kurumların varlığı dolayısıyla “hukukî
sınırlama”yı aratmayacak derecede etkin sınırlama uygulamalarına
rastlanmaktadır. Bu bağlamda, iktidarı sınırlayan kurumsal bir yapı olarak
danışma ve meşveretin Türk kamu hukuku tarihinde önemli bir yer tutmuş olduğu
görülmektedir. Eski kurultay örneği ve Han’ın iktidarını sınırlamadaki
fonksiyonu; aynı şekilde teamülî kurallarla çalışan bir meşveret uygulaması
olarak meşveret meclislerinin; ikiyüz sayısına kadar ulaşabilen geniş katılımlı
yapıları, toplantılarda görüşlerin özgürce-hatta ceza tehdidi altında-ifade
edilmesi ve alınan kararların hükümdar tarafından onaylanması, iktidarı
sınırlarken, bu kurumun demokratik unsurlar taşıyan yönlerini de açığa
vurmaktadır.


Bununla birlikte,
Batı’daki benzerlerinin aksine, belli toplumsal tabakaların temsil edilmesi
şeklinde bile olsa, bu kurumsal yapıda ve özellikle Osmanlı meşveret
uygulamasında temsil özelliği görülmez ve padişaha bağlı bir yapılanma
mevcuttur. Ancak bunlar, meşveretten meclise uzanan ve 1876’ya bağlanan
iktidarı sınırlama girişimlerini ve bu kurumun demokratik bir adım olma yönünü
gözardı edecek mahiyette değildir. Türk hukuk tarihinde böyle bir müessesenin
varlığıyla, demokratik girişimlerin başlangıcının, sadece “Sened-i İttifak’ı
ortaya çıkaran meşveret-i âmme”ye değil daha da öncesine giden “meşveret
geleneğine” dayandırılması mümkün olabilecektir.


Yrd. Doç. Dr. Ayhan CEYLAN


Atatürk
Üniversitesi Hukuk Fakültesi / Türkiye


Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 13 Sayfa: 586-598


Dipnotlar:


 


[1]
Okandan, R. G.: Amme Hukukumuzun Anahatları, Birinci Kitap, İstanbul 1977, s.
21 vd.


[2]
Kalaycıoğlu, E.: “Türk Yasama Sistemi ve Siyasal Temsil”, Türk Siyasal
Hayatının Gelişimi (ed. E. Kalaycıoğlu-A. Y. Sarıbay), İstanbul 1986, s. 313;
Yücekök, A. N.: Siyaset Sosyolojisi Açısından Türkiye’de Parlamentonun Evrimi,
Ankara 1983, s. 1; Magna Carta’nın bu noktadaki yeri için bkz. Çam, E.: Devlet
Sistemleri, İstanbul 1987, s. 17.


[3]
Türkçe Sözlük: TDK Yayını, 6. baskı, Ankara 1974, s. 202.


[4]
Kafesoğlu, İ.: Türk Milli Kültürü, İstanbul 1995, s. 247.


[5]
Ögel, B.: Türklerde Devlet Anlayışı (13. Yüzyıl Sonlarına Kadar), Ankara 1982,
s. 73.


[6]
Oğuz Kağan Destanı, str. 356.


[7]
Kösoğlu, N.: Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler,
İstanbul 1990, s. 38.


[8]
Kafesoğlu, a.g.e., s. 246 vd.; Arsal, S. M.: Türk Tarihi ve Hukuk I, İstanbul
1947, s. 289; Ögel, a.g.e., s. 80.


[9]
Gökalp, Z.: Türk Medeniyeti Tarihi, c. II, İstanbul 1974, s. 208 vd.; Mori, M.:
“Kuzey Asya’daki Eski Bozkır Devletlerinin Teşkilatı”, Tarih Enstitüsü Dergisi
sayı IX yıl 1978’den ayrı basım, İstanbul 1978, s. 220.


[10]
Pantül, M. -Yalçın, B. S.: Türk Parlamento Hukukunda İkinci Meclisler, Ankara
1982, s. 5.


[11]
Ali Haydar Emin: “Delâil-ü Meşveret”, SM, I/2, s. 27.


[12]
Sönmez, A.: Şûra ve Rasûlullahın Müşâveresi, İstanbul 1984, s. 127.


[13]
Versan, V.: “Tarihte Türklerin İslam Kamu Hukukuna Katkıları”, Onar Armağanı,
İstanbul 1977, s. 941.


[14]
Mumcu, A.: Divan-ı Hümayun, Ankara 1986, s. 15.


[15]
Mumcu, DH, s. 16.


[16]
Ögel, a.g.e., s. 82.


[17]
İnalcık, H.: “Osmanlı Padişahı”, AÜSBFD, 13/4, 1958, s. 74.


[18]
Mumcu, DH, s. 1.


[19]
Kubalı, H. N.: Türk Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, İstanbul 1960, s. 38


[20]
Mumcu, DH, s. 36.


[21]
Divan-ı Hümayun’un istişare yeri ve şura niteliği hakkında yazarlar arasında
birlik vardır: Mumcu, DH, s. 36; Aydın, M. A., Türk Hukuk Tarihi, Genişletilmiş
3. baskı, İstanbul, 1999, s. 126; Lewis, B.: ’’Meşveret”, Tarih Enstitüsü
Dergisi, sayı: XII, 1981-1982, s. 779; Akgündüz, A.: Osmanlı Kanunnameleri, c.
I, İstanbul 1990, s. 82; Fendoğlu, H. T.: Türk Hukuk Tarihi, İstanbul 2000, s.
309; Kubalı, a.g.e., s. 42. Divan-ı Hümayun’un, İslami bir kavram ve uygulama
olan ‘Şura Meclisi’ niteliği bakımından bir değerlendirmesi için bkz. Ceylan,
A.: “Bir Danışma Kurumu Olarak Divan-ı Hümayun, İslamda Şura ve Divan-ı
Hümayun’un “Şûra Meclisi” Niteliği”, Yeni Türkiye Dergisi Osmanlı Özel Sayısı
I, Yıl 6 Sayı 31 Ocak-Şubat 2000, s. 400-417.


[22]
Pakalın, M. Z.: “Divan-ı Hümayun”, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü
I, İstanbul 1993, s. 465.


[23]
Ongunsu, A. H.: “Tanzimat ve Amillerine Umumi Bir Bakış”, Tanzimat I, İstanbul
1940, s. 10.


[24]
Ubicini, M. A.: Türkiye 1850 (çev. Cemal Karaağaçlı), c. I, İstanbul t. s., s.
52.


[25]
Grunebaum, G. E.: İslamiyet II (çev. Esat Nermi Erender), İstanbul 1993, s.
101.


[26]
Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra merkez örgütünde yeni düzenlemelere
gidilmişti. Bu düzenlemelerde meclis-i meşveretin önemli payı vardı. 1836
yılında sadaret kethüdalığı umûr-ı mülkiye nezaretine, reisülküttablık umûr-ı
hariciye nezaretine, çavuşbaşılık divan-ı deavi nezaretine ve 1837’de
deftardarlıklar birleştirilerek maliye nezaretine dönüştürüldü (Akyıldız, A.:
Osmanlı Merkez Teşkilatında Reform, İstanbul 1993, s. 26). Ayrıca bkz. Çadırcı,
M.: “Tanzimat Döneminde Türkiye’de Yönetim (1839-1856) ”, Belleten, c. LII/203,
1988, s. 603.


[27]
Ongunsu, a.g.m., s. 11; Seyitdanlıoğlu, M.: Tanzimat Dönemi’nde Meclis-i Vâlâ
(1838-1868), Ankara 1994, s. 113.


[28]
Metin için bkz. Kaynar, R.: Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat, 2. baskı, Ankara
1985, s. 181.


[29]
Kubalı, a.g.e., s. 65 vd; Okandan, R. G.: “Amme Hukukumuz Bakımından Tanzimat,
Birinci ve İkinci Meşrutiyet Devirlerinin Önemi”, İÜHFM, c. XV/1, 1949, s. 16.
Zamanla sınırlandırılan hükümdarlık Tanzimat Fermanı ile devam etmiş, günün
birinde Sadrazam Fuat Paşa, Abdülaziz’in huzurunda bir meselede celadet
(yiğitlik) ve cüret gösterdiği ve padişahın da yüzünde bir hiddet eseri gördüğü
zaman, ona:” saye-i madalet-i hümayununuzda bizim korkumuz yoktur. Arz-ı
hakikatte tereddüt etmek bizce vebaldir” diyebilmişti (Gökbilgin, M. T.:
“Tanzimat Hareketinin Osmanlı Müesseselerine ve Teşkilatına Etkileri”,
Belleten, c. XXXI/121, 1967, s. 97).


[30]
Çadırcı, a.g.m., s. 605.


[31]
Seyitdanlıoğlu, a.g.e., s. 18, 36.


[32]
Takvim-i Vekayi, defa 163 (11 Muharrem 1254); Ahmed Lütfi: Tarih-i Lütfi, c. V,
İstanbul 1302, s. 110.


[33]
Bkz. Kaynar, a.g.e., s. 105.


[34]
Ferman için bkz. Düstur I. tertib I. cilt, İstanbul 1289, s. 4-7; Feridun, S.:
Anayasalar ve Siyasi Belgeler, sınırlı yetkisi olan bir meclis-i meşveretin
tesisi olarak değerlendirilmiştir. Bkz. Abadan, Y.: “Tanzimat Fermanının Tahlili”,
Tanzimat I, İstanbul 1940, s. 55.


[35]
Nizamnameler için bkz: T. V., 188 (18 Şevval 1255); İrade Meclis-i Vala, Nr.
5299; Seyitdanlıoğlu; a.g.e., s. 172 vd.


[36]
Metinlerin içeriği ile ilgili olarak bkz. T. V., 195 (11 Muharrem 1256); Ahmed
Rasim: İstibdattan Hakimiyeti Milliyeye, İstanbul 1342, s. 246-250.


[37]
Akyıldız, a.g.e., s. 211.


[38]
Seyitdanlıoğlu, a.g.e., s. 83.


[39]
Seyitdanlıoğlu, a.g.e., s. 84, 115 vd; Akyıldız, a.g.e., s. 193 vd; Tanör, B.:
Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, İstanbul 1992, s. 78.


[40]
Okandan, R. G.: “Amme Hukukumuzda Osmanlı Devleti’nin İnkırazına Kadar
Parlamentarizm ve Hususiyetleri”, İÜHFM, c. XIII/2, 1947, s. 458.


[41]
Shaw, S. J.: “19. Yüzyıl Osmanlı Reform Hareketinde 1876 Öncesi Merkezi Yasama
Meclisleri I”, Tarih ve Toplum Dergisi, sy. 76, Nisan 1990, s. 15; Çadırcı,
a.g.m., s. 610-611; Ahmed Cevdet Paşa, Tezakir 1-12, Ankara 1991, s. 27;
Seyitdanlıoğlu, a.g.e., s. 50; T. V., 512 (Selh-i Muharrem 1271).


[42]
Tezakir 13-20, s. 153.


[43]
Gökbilgin, a.g.m., s. 103.


[44]
Shaw, Merkezi Yasama I, s. 15; Akyıldız, a.g.e., s. 255.


[45]
Seyitdanlıoğlu, a.g.e., s. 51.


[46]
Akyıldız, a.g.e., s. 251; Âli Paşa, meclis kuruluşunda başkan olarak
atanmıştır. Diğer üyeler için bkz. T. V., 512.


[47]
Shaw, S. J.: “19. Yüzyıl Osmanlı Reform Hareketinde 1876 Öncesi Merkezi Yasama
Meclisleri II”, Tarih ve Toplum Dergisi, sy. 77, Mayıs 1990, s. 40.


[48]
Tezakir 13-20, s. 153; Shaw, Merkezi Yasama II, s. 42; Seyitdanlıoğlu, a.g.e.,
s. 54.


[49]
Seyitdanlıoğlu, a.g.e., s. 30.


[50]
Shaw, Merkezi Yasama II, s. 43; Davison, R. H.: Reform in The Ottoman Empire
1856-1876, Princeton, N. J. 1963, s. 240; Seyitdanlıoğlu, a.g.e., s. 31;
Eryılmaz, B.: Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, İstanbul 1992, s. 186.


[51]
İrade üzerine sadaret makamından padişaha arzedilen takrir metni için bkz.
Göreli, İ. H.: Devlet Şûrası, Ankara 1953, s. 6-8. Yeni meclislerin kuruluş
aşaması için bkz. Seyitdanlıoğlu, s. 55 vd. Şûrâ-yı Devlet başına kurucu başkan
olarak Midhat Paşa, Divan-ı Ahkam-ı Adliye’ye ise Cevdet Paşa atanmıştı
(s.    57).


[52]
Düstur I. Tertib, c. I, İstanbul 1289, s. 703.


[53]
Düstur I. Tertib, c. I, s. 703-704.


[54]
Düstur I. Tertib, c. 1, s. 704-705.


[55]
Bkz. Şûrâ-yı Devlet Nizamname-i Dahilisi, Düstur I. Tertib, c. 1, s. 707.


[56]
Ekşioğlu, N.: “Danıştay”, A. Recai Seçkin’e Armağan, Ankara 1974, s. 312;
Tunaya, T. Z.: Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri, İstanbul
1960, s. 42.


[57]
Seyitdanlıoğlu, a.g.e., s. 59; Findley, C. V.: Osmanlı Devleti’nde Bürokratik
Reform (çev. Latif Boyacı-İzzet Akyol), İstanbul 1994, s. 149.


[58]
Shaw, Merkezi Yasama II, s. 44 vd.


[59]
Seyitdanlıoğlu, a.g.e., s. 58.


[60]
Tunaya, a.g.e., s. 41; Tanör, a.g.e., s. 80.


[61]
Seyitdanlıoğlu, a.g.e., s. 67.


[62]
Seyitdanlıoğlu, a.g.e., s. 68; Akyıldız, a.g.e., s. 185. Bkz. Shaw, Merkezi
Yasama I, s. 15. Bu dönemde; sadrazam, hükümet üyeleri, “rütbe-i ûlâ sınıfı
evveli, sanisi ve rütbe-i saniye” olarak belirlenen katılımcılar, Meclis-i Vâlâ
üyesi “add ve itibar” olunacaklardı. Bunlar, Meclis-i Umûmî toplandığı zaman
meclise katılacaklardı (s. 68).


[63]
Rusların, Eflak ve Boğdan’a girmeleri üzerine, İngiltere, Fransa ve Prusya
tarafından hazırlanan Viyana Nota’sı Babıâli tarafından kısmen kabul edilince,
notanın bütünüyle kabulü yönünde yapılan baskılar sonucunda, Babıâli’de 172
kişiden oluşan büyük bir meşveret toplandı. Bu meşverette, Rusya’ya savaş
açılmasına karar verildi (Üçok, C.: Siyasal Tarih (1789-1960), 3. baskı, Ankara
1980, s. 116).


[64]
Seyitdanlıoğlu, a.g.e., s. 72.


[65]
Göreli, a.g.e., s. 3.


[66]
Akyıldız, a.g.e., s. 188; Seyitdanlıoğlu, a.g.e., s. 73.


[67]
Okandan, Osmanlı İnkırazı, s. 456.


[68]
Shaw, Merkezi Yasama I, s. 11-12.


[69]
Özkaya, Y.: “Tanzimatın Siyasi Yönden Meşrutiyete Etkileri ve Cemiyet-i
İslamiye Başkanvekili Muhiddin Efendi’nin Meşrutiyet Hakkındaki Düşünceleri”
Tanzimatın 150. Yıldönümü Uluslararası Sempozyumu (31 Ekim-3 Kasım 1989
Ankara), Ankara 1994, s. 301.


[70]
Tunaya, a.g.e., s. 40.


[71]
Emil, B.: “Ziya Paşa’da İslamiyet ve Meşveret Fikri”, Birinci Milli Türkoloji
Kongresi Tebliğler, (İstanbul, 6-9 Şubat 1978), İstanbul 1980, s. 176/4.


[72]
Türköne,  M.: Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu, 2. baskı,
İstanbul 1994, s. 116.


[73]
Mardin, Ş.: Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu (çev. Mümtaz’er Türköne/Fahri
Unan/İrfan Erdoğan), İstanbul 1996, s. 152.


[74]
Okandan, R. G.: “Amme Hukukumuzda Tanzimat Devri”, Tanzimat I, İstanbul 1940,
s. 110 vd.


[75]
Mardin, Ş.: Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908), 5. baskı, İstanbul
1994, s. 31.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet