Türklerin Konya
şehriyle ilk tanışmaları 1067 yılında Alp Arslan’ın meşhur komutanlarından
Afşin Bey’in yağması sırasında oldu. Bilahare Anadolu fatihi Kutalmışoğlu
Süleyman Şah, Konya’yı Martavkusta’dan aldıktan sonra yoluna devam ederek
karargâhını İznik şehrinde kurdu. Fakat Orta Çağ’ın şüphesiz en önemli
olaylarından biri olan Haçlıların Iznik’i ele geçirmeleri üzerine Konya, I.
Kılıçarslan tarafından Anadolu Selçuklu Devleti’ne başkent yapıldı (1098).


Sultan I. Mesud,
Haçlı tahribinden sonra devlete eski kudretini kazandırmak için çok çalıştı.
Tam bu sıralarda patlak veren II. Haçlı Seferi’yle (1147) Anadolu tekrar
heyecanlı günler yaşadı. Fakat Anadolu’dan geçemeyen bu Haçlılar, ilk defa
yurdumuzdan “Turquie” olarak söz ettiler. II. Kılıçarslan zamanında ise III.
Haçlı Seferi’nin (1189) Alman Friedrich Barbarossa kolu, Anadolu’dan geçmeye
kalktı. Konya’yı tahrip eden Barbarossa, Silifke yöresinde boğuldu. Askerleri
binbir müşkilatla Antakya’ya ulaşabildiler (1190).


Anadolu, bu
hadiselerden sonra büyük bir yükseliş sürecine girdi. Yolları süsleyen
kervansaraylar, ticaretin giderek gelişmesi, denizlerde fethedilen limanlar
hayat seviyesini bir hayli yükseltti. Anadolu’da imar faaliyetleri hızlandı.
İlme verilen değer, bilhassa başkent Konya’da kendini gösterdi. Devlet
büyükleri adım başı medrese yapımına hız verdi. Uluğ Keykubad zamanında
Konya’yı teşrif eden Bahâeddin Sultan Veled, bu mukaddes beldeye ayrı bir ruh
kazandırdı. Konya ilim adamlarının, sanatkârların, dervişlerin uğrak yeri oldu.
Yani Batı için karanlık olan Orta Çağ, Doğu’da Müslümanlar için fevkalade
aydınlık idi.


Ne var ki Sultan
I. Alaeddin Keykubad’ın ölümünden sonra geride kalan oğlu kendisi gibi kudretli
değildi. Basiretsizliği sebebiyle Moğollarla Kösedağ’da karşılaştı (1243).
Selçuklu öncülerinin yenilmesi üzerine geriye çekilen Sultan, savaşın da
kaybedilmesine yol açtı. Artık Anadolu bundan sonra Moğolların manevî baskısı
altındaydı. II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölümünden sonra çocukları II. Alaeddin
Keykubad, II. İzzeddin Keykavus ve IV. Kılıçarslan’ı Celaleddin Karatay büyük
bir maharetle idare etti. Devlet 1277 yılına kadar, Moğol baskısına rağmen
yükselişini sürdürdü. Fakat aynı tarihte Karamanoğlu Mehmed Bey’in Cimri
(Gıyaseddin Siyavuş) ile Konya’ya sahip olması (1277), Moğolların bizzat
idareyi ellerine almalarına sebebiyet verdi. Nihayet varlıklarıyla yoklukları
bir olan sultanların idareye sahip olamamaları, devletin yıkılışını
hızlandırdı. Sonunda 1308 veya 1318’de Anadolu Selçuklu Devleti çökerken,
toprakları üzerinde 16 beylik ortaya çıktı. Bu beyliklere Moğollar söz
geçiremediler. İçlerinde yıldızı parlayan ve istikbal vaad eden beylik tabii ki
sadece Osmanoğulları idi. Konya, Anadolu Selçuklu Devleti’ne başkent oluşundan
yıkılışına kadar hareketliğini devam ettirdi. Moğolların ağır baskılan
karşısında insanların ümitsizlik ve tedirginliklerine Hz. Mevlâna ve Şeyh
Sadreddin-i Konevi’nin varlığı büyük teselli oldu. Fakat bu iki zatın ölümünden
sonra (1272-1273) Anadolu insanının yüzü bir daha gülmedi.


Felsefenin çok
hareketli oluşu ve sultanların da bizzat bu felsefe münakaşalarına ilgi
götermesi Konya’da ilim alanını canlı tutuyordu. Bir yanda medreseler, bir
yanda zaviyeler bir yanda da sultan saraylarındaki ilmî münakaşalar, ilim
dünyasının dikkatini Konya’ya çekiyordu. Bu havaya, tarikatların çalışması da
ayrı bir çeşni katıyordu. Bu yüzden Konya, meşhur âlimlerin uğrak yeri haline
gelmişti. İşte Konya’da açılan medreseler, böyle bir ilim alanının mahsulleri
olarak tezahür etti.


Medrese Tâbiri ve İlk Medreseler


“Medrese”
kelimesi Arapça “derase” kökünden olup ‘Talebenin ilim öğrendiği yer” manasına
gelir. Umumî, anlamda ise sıbyan mektebinin üstünde eğitim ve öğretim yapılan
tahsil müesseseleridir.[1]


Bilindiği üzere
İslâm’ın ilk emri “oku”dur. İlim adına bu kutsal emre büyük önem veren
Müslümanlar, toplu eğitim ve öğretim yapmaya başladılar. Nitekim toplu öğretim
yapılan ilk yer Erkam bin Ebu’l-Erkam’ın evidir.[2]


Daha sonra cami
ve mescidler okul görevi yapmaya başladılar. Hz. Peygamber (S.A.V.) camide
oturur ve etrafında halkalanan cemaatı aydınlatırdı.[3]


İmam-ı Azam Ebu
Hanife ve İmam-ı Malik hazretleri de derslerini hep camilerde verdiler.
İhtiyaçların zamanla artması ve cemiyetlerin dağılmaya başlaması üzerine,
Emeviler Dönemi’nde (661-750), çocuklar için müstakil mektepler açılmaya
başladı. Bu tür mekteplere “küttap” veya “mektep”, öğretmenlerine ise “muallim”[4] deniyordu. Bu mektepler camilerden
ayrıldılar. Artık camiler yüksek tahsil yapılan yerlerdi. Buralarda din eğitimin
yanında her çeşit müsbet ilimler de okutuluyordu.


Genel anlamda ve
resmi sarayın dışında, herkese açık ilk okuma ve araştırma enstitüsü veya
akademisi ise Abbasi Halifesi Memun (813-833) zamanında Zerdüşt okullarının
ilhamıyla Bağdat’ta kurulmuştur (832). “Beytü’l-hikme” denilen bu müessese bir
anlamda ilk medresedir. Ancak ismi medrese değildir. Beytü’l-hikmelerde Arap,
Yahudi ve Hıristiyan ilim adamları beraber çalışıyorlar; Yunan, Hint ve eski
İran kültürüne ait kaynakları tetkik ediyorlar, Aristo ve Eflatun gibi bir çok
mütefekkirin eserlerini Arapçaya çeviriyorlardı. Bu devir Mutezile fırkasının
faaliyetlerinin en çok arttığı zamandır. Hatta Mutezile’nin görüşleri Abbasî
Devleti’nin zorla resmî mezhebi haline getirilmiştir.


Yine bu devirde
Bağdat’ta “Beytü’l-ilim” ve “Darü’l-ilim” adıyla açılan müesseseler, asıl
medreselerin doğuşunda müessir olmuşlardır.[5]


Abbasîler
zamanında eğitim yerleri için henüz “medrese” tabiri yoktur. Bu tabir ilk defa
IX. asırda kullanılmaya başlamışsa da, medreselerin resmî bir teşekkül olarak
devlet eliyle kurulması X. asırda Karahanlılar (840-1211/2) zamanında olmuştur.
Müslüman tarihçiler medresenin tarihini yazmakta zorlanmaktadırlar. İlk
medresenin Nizamü’l-mülk tarafından kurulduğu ileri sürülürse de el-Makrizî ve
el-Suyûtî, bundan daha önceleri de medreselerin varlığından söz ederler.
Bilhassa camide esaslı bir şekilde tedrisat yapılan Nişabur’da, medreseler
açılmıştır. Bunlardan dördü meşhurdu.[6] Gerçekten Nizamülmülk’ten önce Gazneli
Mahmud (998-1030) Gazne’de ve kardeşi Nasr da Nişabur’da (1033) medrese
açmışlardır.[7]


Medrese adını
taşıyan ilk eğitim ve öğretim müesseselerinin Merv ve Nişabur çevrelerinde
açılma sebeplerini eski Uygur Türklerine ait Budist viharalarının tesirlerine
bağlayan tarihçiler de vardır. Medreseler umumiyetle bir dersane ve etrafında
yeteri kadar talebe hücrelerinden meydana gelmektedir. Medreseyi açanın anlayış
ve malî gücüne göre imaret, kütüphane, hamam… gibi ilaveler de yapılırdı.
Medrese ister bir hayırsever, isterse bir devlet adamı tarafından yapılmış
olsun, ders okumak ve ilim tahsil etmek için yapıldığından yaptıranın kafasında
kendine göre bir program mevcuttu. Onu medresenin vakfiyesine yazdırmayı ihmal
etmezdi. İslâm dünyasındaki ihtisas medreseleri, farklı hizmet sahaları
bakımından üç grupta toplanır:


  1. Daru’l-hadisler,
  2. Darü’t tıplar,
  3. Daru’l-kurralar,


Daru’l-kurralar
Anadolu Selçukluları ve Karamanoğulları topluluğunda “daru’l-huffaz” adını
almışlardır. Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tuğrul Bey, daha Nişabur’a ilk
geldiği zaman Saraçla Pazarı’nın yakınında bir medrese inşa edilmesini istemişti.
Ayrıca Vezir Amidülmülk Kündurî de Merv’de bir medrese inşa ettirmişti.[8]


Selçuklular
zamanında büyük bir üne kavuşan ve pek çok ilim adamı yetiştiren ve aynı
zamanda Mutezile’nin bozuk düşüncesini ilimle çürüten meşhur Nizamiye
Medresesi’nin Bağdat’ta inşası 1067’de tamamlanmıştır.[9] Daru’l-ilim adlı müesseseler ise sunnî
inancı kuvvetlendirmek için açılmışlardır ki bunların en meşhuru Bağdat
Nizamiye Medresesi’dir.


Konya Selçuklu Devri Medreseleri


Örneklerini Büyük
Selçuklu devleti’nde Melikşah’ın Veziri Nizamülmülk’ün Tus’ta, Bağdat’ta
yaptırdığı eyvanlı medreselerden alan, zamanının üniversiteleri mahiyetindeki
medreselere Anadolu Selçukluları da çok önem vermişlerdir. Konya’da sık sık bu
güzel yapılara rastlamak insana ayrı bir ferahlık ve gurur vermektedir. Bir
ülkenin mührü üzerindeki tarihi yapılardır ve bilhassa eğer bunlar ilimle
alakalı olursa.


Avluya açılan
dört büyük eyvanlı Asya medreseleri örneği, Selçuklular Devri’nde de muhafaza
edilerek tatbik edilmiştir. Bu arada iklim şartları da göz önünde tutularak
medrese yapımında iki tip ortaya çıkmıştır.


Bunlar:


  1. Açık avlu medreseler,
  2. Kapalı, kubbeli medreselerdir. [10]


Anadolu Selçuklu
medreseleri genellikle tek katlıdır. Ancak Sırçalı Medrese’de olduğu gibi iki
katlı olanı da mevcuttur. Eyvan sayıları belli değildir. Eyvanlar sivri, beşik
tonoz örtülü; ana eyvanın yanlarındaki odalar ise umumiyetle kubbelidir.[11]


Vakfın gaye ve
imkânlarına göre Selçuklu medreselerinde Kur’an, Hadis, Tefsir gibi dinî
ilimler yanında tıp, fıkıh ve astronomi gibi, müsbet ilimler de okutulmuş, her
ilim için ayrı medreseler yapılmıştır.[12]


Tıp öğretimi
darüşşifalarla birlikte bulunan medreselerde yapılırdı. Nitekim Konya Alâeddin
Daruşşifası’nın yanında da bir medrese mevcuttu.[13]


Konya
medreseleri, Anadolu Selçuklu Türkleri, Hanefi mezhebinden oldukları için,
Sünnî akidelerin ve bilhassa Hanefî fıkhının öğretim yerleri idi. Medreseler
çok zengin vakıflarla donatıldıklan için, hem öğrenciler, hem de çalışanları
katiyyen maddî bir sıkıntı çekmiyorlardı.


Konya
medreselerinde ortalama 20-40 öğrenci bulunuyordu.[14]


Selçuklu
medreselerinin bazıları Osmanlı devrine intikal etmeden yıkılıp yok olmuşlardır.
Bazıları Osmanlılar zamanına ulaşmış, bu devirde hizmet yapmış fakat zamanımıza
gelememiştir. Günümüze ulaşanlar ise geçirdikleri tamirlerle ancak ayakta
kalabilmişlerdir. Şer’iyye Sicillerinde bu hususu gösteren pek çok tamirat
kaydı mevcuttur. Bugün Konya’mızı süsleyen, bu tarihî yapılar tarihten günümüze
sanki birer mesaj taşır gibidir.


Yapılış Tarihlerine Göre Konya Selçuklu Medreselerine
Kısa Bir Bakış


  1. İplikçi
    (Altun Aba) Medresesi


Konya’da inşa
edilen ilk medresenin Altun Aba Medresesi olduğu söylenir. 1200 yıllarında[15] II. Rükneddin Süleyman Şah’ın
(1196-1204) sipehsalarlarından Şemseddin Altun Aba[16] tarafından yaptırılan medrese,
vakfiyesinde görüleceği üzere mütevelli olarak “İplikçi oğlu”nun tayin
edilmesinden dolayı, İplikçi Medresesi olarak şöhret yapmıştır.[17]


Hz. Mevlânâ’ya
giden ana caddede ve İplikçi Câmii’nin güney bitişiğinde yer olan Altun Aba
Medresesi, ortasında büyük bir kubbesi bulunan kapalı medrese tipinde idi.[18]


Sultanü’l-ulemâ
Bahaeddin Veled Konya’ya teşrif ettiği zaman (1228), Konya’da Sultan sarayına
misafir olmayı reddedip Altun Aba Medresesi’ne inmiştir. Bu hususta Eflaki şu
bilgiyi verir: “Sultan’ın niyeti Sultanü’l-ulemâyı kendi sarayında ağırlamak ve
onu orada misafir etmekti. Mevlâna Baha Veled kabul etmedi ve imamlara medrese,
şeyhlere hankâh, emirlere saray, tüccarlara han, başıboş gezenlere zaviyeler,
gariplere kervansaraylar münâsiptir… buyurup Altun Aba Medresesi’ne indi”.[19] Eflâkî, Konya’da o zamana kadar Altun
Aba Medresesi’nden başka bir medrese olmadığını da bildirir.


Altun Aba
Medresesi zengin vakıflara sahipti.


Medresenin banisi
Şemseddin Altın Aba devleti ele geçirip sultanlığını ilân etmeye çalışan Emîr-
i Mimar Sadeddin Köpek tarafından öldürülmüştür.[20]


İplikçi
Medresesi’ne 1907 yılına kadar müderris tayini yapıldığı Şer’iyye Sicil
kayıtlarıyla sabittir.[21] Fakat ne zamana kadar tedrisata devam
ettiği bilinmiyor. Tekkeleri kapatan kanunun yürürlüğe ginmesinden sonra (3
Mart 1924) tamamen kapatılmıştır.


İplikçi
Medresesi’nden bugün sadece küçük bir kümbet mevcuttur.


  1. Lala
    Ruzbe Medresesi


Adı geçen
medrese, zamanımıza ulaşamayan eserlerdendir. Konya’nın İç Kalesi (Ahmedek)
içinde ve hankâhının bitişiğinde yer alan bu medrese I. Alâeddin Keykubad’ın
muhtedi Lalası Ruzbe tarafından yaptırılmıştı. Horozlu Hanı da bu şahsındır.[22] Konya Osmanlılara geçtiği zaman harap
olduğu için geliri Hz. Mevlâna evkafına katılmıştır.


  1. Gühertaş
    (Molla-i Atik) Medresesi


Medrese Konya’nın
Çifte Merdiven mahallesinde Seyfiyye Kümbeti’nin batısında idi.[23] Eflâki’nin verdiği bilgiye göre
medreseyi “Dizdar” lakaplı Emir Bedreddin Gühertaş, Sultanü’l-ulemanın isteği
üzerine, onun çocukları için yaptırmıştır. (1232).[24] Burası daha sonradan Hz. Mevlâna’nın
hankâhı olmuştur. Zamanımıza kadar gelmediği için mimarî durumu hakkında
bilgimiz yok denecek kadar azdır.


  1. Tacü’l-Vezir
    Medresesi


Tacü’l-vezir
Medresesi, Konya Fuarı’nın kuzeye açılan kapısının sağında, halen ayakta
bulunan türbenin bitişiğinde idi. Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in 1246
zamanının vezirlerinden Tacüddin Ahmed tarafından 1239’de yaptırılmıştır.[25]


1969 yılında, bir
yanında kışlık dershane diğer yanında türbe bulunan ana eyvanın duvarları halen
ayakta idi. Medrese kapı itibariyle tamamiyle bir Selçuklu medresesi tipini
andırıyordu. Büyük portaldan sonra avluya girilirdi. Avlunun iki yanında odalar
yer alıyordu. Solda üstü kubbeli bir oda, sağ tarafta da vâkıfın türbesi
bulunuyordu.[26] Bugün Tacü’l-Vezir Külliyesi’nden sadece
türbe ayaktadır.


  1. Şeref
    Mesud Medresesi


Bu medrese,
Konya’nın Ak-Câmi mahallesinde idi.[27]1239 yılında Sultan II. Gıyaseddin
Keyhüsrev zamanında Şerefşah oğlu Mesud tarafından yaptırıldığı[28] Uluırmak Ali Hoca mahallesinde Hoca Ali
Mescidi cephesine yerleştirilen kitabeden anlaşılmaktadır.[29] Bu kitabede medresenin bir parçası
olarak yaptırılan hankâhın fakîh ve sofilere tahsis edildiği bildiriliyor.[30]      


  1. Büyük
    Karatay Medresesi


Medrese,
Konya’nın Ferhuniye mahallesinde Alâeddin Köşkü’nün karşısındadır. Hemen tak
kapısının zerafetiyle dikkat çeken bir Selçuklu abidesidir. Emîr Celâleddin
Karatay tarafından 1251 yılında yaptırılmıştır.


İ. Hakkı Konyalı,
“Konya’daki Selçuklu eserlerini iri taneli bir inci tesbihine benzetirsek,
Karatayî Medresesi onun pırlanta imâmesidir şeklindeki ifadesiyle, medreseye
olan hayranlığını belirtir.[31]


Bir sanat
şaheseri olan kapının çerçevesini ve üstündeki sathı, üç taraflı som mermerden
kitabeli bir süs çevirir. Kitabe on parça taş üzerine Selçuk sülüsü ile tek
satır halinde yazılmıştır.[32] Konya Rehberi’nde ise medresenin tak
kapısı hakkında şu ifadeler yer alır: “Bu medresenin kapısı tenasübün
fevkaladeliği, gök ve beyaz mermerin nizam ve irtibatındaki maharet ve
üzerlerinde husule getirilen kabartma ve tezyinat cidden dikkat çeker ve hayret
uyandırır”.[33]


Mimar Kemaleddin
de bu tak kapı hakkında hayranlığını dile getirir.[34]


Medresenin
vakfiyesi 1253’te tanzim edilmiş olup, şarta göre, buraya devam eden talebe
dört sünnî mezhepten birine mensup olabilecektir.[35]


Zengin vakıfları
olan medresenin banisi Celâleddin Karatay, kendisini ibadetten alıkoyar
düşüncesiyle hiç evlenmemiş, Karatay ailesi, kardeşi Kemaleddin Rumtaş’tan
türemiştir.


Medresede 1908
yılına kadar tedrisat yapıldığı, şer’iyye sicil kayıtlarıyla sabittir. Zaman
zaman tamirat gören medrese bugün “Çini Eserler Müzesi” olarak görev
yapmaktadır.


  1. Küçük
    Karatay (Kemaliye) Medresesi


Akıncı
mahallesinde, Büyük Karatay Medresesi’nin doğusunda ve yol aşırı tam
karşısındadır.


Celâleddin
Karatay’ın kardeşi Kemaleddin Rumtaş tarafından yaptırılan bu eserden günümüze
kalan tek hatıra tonozu çökmüş bir eyvanın hüzünlü görünümüdür. Bugün rektörlük
tarafından kitap satış yeri olarak kullanılmaktadır.


  1. Kadı
    Hurremşah Daru’l-Hadisi


Eser Şeyh
Sadreddin-i Konevî mahallesinde ve Sadreddin-i Konevî Türbesi yakınında idi. Bu
darü’l-hadisi,[36] yaptıran Kadı Hurremşah, Konya kadılar
kadısı Ebu’l-meali Ahmed’in babasıdır.[37] Daru’l-hadis yıkılmış bulunduğundan
mimarî özelliği bilinmiyor.


  1. Seyfiyye
    Medresesi


Rektörlüğün
doğusunda. Çifte Merdiven mahallesi’nde idi.[38] Sultan II. İzzeddin Keykavuszamanında
Celâleddin Karatay’ın küçük kardeşi Seyfeddin Karasungur tarafından yaptırılmış
olduğu tahmin ediliyor.[39] Bugün yerinde sadece bir kümbet
kalmıştır. Hatta kümbetin yakınında bulunan bir bakkala, bu eser hakkında bilgi
sorduğumda bana; “Abi herhalde Yunanlılardan kalmış bir esermiş” dediğine
hayretle şahit olmuştum. Karasungur’a ait bulunan bu türbenin etrafında
vaktiyle bir takım hücrelerin bulunduğu bazı izlerden anlaşılmaktadır.


  1. Nizamiye
    Medresesi


Konya’nın Kürkçü
mahallesinde, İş Bankası’nın on beş yirmi metre kadar doğusunda köşe başında
idi. III. Murad zamanındaki tahrir defterlerine göre, bu ilim müessesesi, Emir
Nizameddin Ebi’l-Hasan Ali İbn-i il-Almış bin İdris tarafından 1237’de
yaptırılmıştır.[40]


Nizamiye
Medresesi günümüze kadar ulaşamadığı için mimari özelliği de bilinmiyor. Ancak Evliya
Çelebi Konya’ya geldiği zaman medreselerin en meşhurunun Nizamiye Medresesi
olduğunu yazar.[41]


Nizamiye
Medresesi kubbeli, kârgîr, gösterişli ve Şark âleminde çok meşhur bir ilim yeri
idi. Son zamanlara kadar ayakta kalan büyük kubbesiyle, kuzey ve batı yönündeki
tak kapısı 1931 yılında yıkılmıştır. Tak kapısının ve kitabesinin bazı
kısımları ile bir kemeri Konya Müzesi’ndedir.


Eserin Keluk bin
Abdullah tarafından yapıldığına dair medresenin batı tarafında bir kitabe
vardı.[42]


Konya Rehberi de
bu medreseyi kıymetli eserler arasında göstermiştir.[43]


  1. Atabekiye
    (Atabey-Ağazade) Medresesi


Medrese Çifte
Merdiven mahallesinde Kadı İzzeddin Camii’nin karşısında idi. Medreseyi Yaruk
İnaloğlu Sevinçoğlu Atabey Aslandoğmuş, takribi 1256 yılından sonra
yaptırmıştır.[44] Medreseye Koçbekir Ağazade’nin torunu
Ebubekir Sami Efendi müderris olduktan sonra, medrese “Ağazade Medresesi”
olarak da anılmıştır.[45] Medresenin kitabesi bulunmadığından,
mimarı bilinmiyor.


Medrese
zamanımıza ulaşmamıştır. Ancak 1900 yılında harap olan medresenin son şeklinin
kerpiç olduğu[46] biliniyor. Ayrıca medresenin diğer
medreselerde olduğu gibi yanında bir de mescidi bulunduğu şer’iyye sicil
kayıtlarından anlaşılıyor.[47]


Atabekiye
Medresesi, devrine uygun muhteşem bir törenle açılmış ve törende Konya’nın ve
zamanın büyüklerinden Hz. Mevlana, Şeyh Sıracaddin-i Urmevî, Muineddin Süleyman
Pervane ve diğerleri bulunmuştur.[48]


Medresenin vâkıfı
, II. İzzeddin Keykavus zamanında emîr-i ahur iken, birçok isyanları bastırmış
ve üç kardeşin beraberce devleti idare etmelerine büyük yardımcı olmuştur.
Moğollara düşmanlığı ile tanınmıştır. Ölüm tarihini İbn Bibi 1256; Aksariyî ise
1258 olarak belirtir.[49]


Bugün bu eserin
yerinde Ata Petrol tesisleri bulunmaktadır.


  1. Pamukçular
    (Penbe Furuşan)Medresesi


Bu medresenin
mahiyeti iyi anlaşılamamıştır. Eflâki’ye göre Pamukçular Çarşısı’nda[50] İplikçi Camii civarında dam örtülü bir
medrese idi.[51]


Eflâki, Hz.
Mevlana ile Şems-i Tebrizi’nin buluşmalarını[52] anlatırken, Mevlâna’nın “Penbe Furuşan”
Medresesi’nden çıkıp, rahvan katırla yoluna devam ederken Şems-i Tebrizi ile
buluştuklarını ve Şems’in elinden tutarak kendi medresesine gördüğünü yazar.[53]


Pamukçular
Medrese’nin Altun Aba Medresesi’nin diğer bir adı olması ihtimali de vardır.[54] Çünkü Hz. Mevlana, Konya’da dört muteber
medresenin müderrisi idi. Bunlar, Altun Aba, Gühertaş, Akıncı ve Kadı İzzeddin
medreseleri idi. Altun Aba Medresesi fetva makamı idi. Babası Sultant’l- ülema
ölünceye kadar bu medresede oturmuşlardı. İşte Altun Aba Medresesi’nin bu
yüzden Pamukçular Medresesi olma ihtimali yüksektir.[55]


  1. İnce
    Minareli Darü’l-hadis Medresesi


Bu görkemli yapı,
Alâeddin Tepesi’nin batısında, Beyhekim mahallesindedir. Selçuklu Veziri ve
“Ebu’l-hayrat” lakaplı Sahib-ata Fahreddin Ali tarafından, takribi 1264 yılında
yaptırılmıştır. Mimarı Keluk bin Abdullah’tır.


Daru’l-hadis’in
“Türk tezyinatının en parlak, mükemmel ve orijinal bir numunesi”[56] olduğu belirtilen ve kubbe başlangıcı
hizasına kadar çıkan tak kapısı doğu yönündedir. Selçuklu Sarayı’nın Bab-ı
Sultan denilen kapısı da onun önünden geçen yola açılırdı.[57]


Daru’l-hadis
Medresesi kapalı tiptedir. Yüksek ve ferah kubbesinin örtüğü sahanlıkta,
Karatay Medresesi’nde olduğu gibi bir havuz vardı. Salonun sağ ve sol tarafında
bulunan nişler talebe odalarına açılan kapılara aittir.


Medreseye ismini
veren ince minaresi ise, sırlı tuğlalı minarelere en güzel bir örnektir. Minare
çifte şerefeli olup kapıları batıya açılırdı. İki şerefe de istalaktitli birer
sepetleme üzerine dayanmakta ve kenarlarında taş korkuluklar bulunmakta idi.[58]


Minarenin
aşağıdaki şerefesi hemen hemen kubbe ile aynı seviyede bulunuyordu. Öteki
şerefe ise iki kat daha yüksekti.[59] 27 Kasım 1901 Çarşamba günü minareye
isabet eden iki yıldırım ile hem minarenin birinci şerefesi yıkılmış hem de
mescidin kubbesi yara almıştır.[60]


Medrese’nin
vâkıfı olan Sahip Ata aslen Konyalı[61] olup mahlası Fahreddin’dir. II. İzzeddin
Keykavus’a vezirlik yaptıktan sonra III. Gıyaseddin Keyhüsrev’in de veziri
olmuştur. Meşhur Cimri olayında iki oğlunu birden kaybetmiş, 1281 yılında
Akşehir’in Nadir köyünde vefat etmiştir. Cesedi mumyalanarak Konya’daki
türbesine defnedilmiştir.[62] Çok zengin ve hayırseverdi. Ilgın,
Akşehir, İshaklı, Kayseri ve Sivas’ta bir çok eseri bulunmaktadır.


Medresenin çok
zengin vakıfları vardı. Çeşitli zamanlarda tamirat gören İnce Minareli Medrese
1956 yılından beri “Selçuklu Devri Taş ve Ahşap müzesi” olarak
kullanılmaktadır.


  1. Sırçalı
    (Muslihiye) Medresesi


Sırçalı Medrese,
Konya’nın Gazi Alemşah mahallesinde, Arapoğlu Makası’dan Sahip Ata Camii’ne
giden yolun sağındadır.


Muslihiye Medresesi’nin
kapısı çinileriyle meşhur olduğundan daha çok “Sırçalı Medrese” olarak
anılmıştır.


Sırçalı Medrese,
üzerinde kubbesi bulunmayan açık avlulu bir medresedir. Taç kapı, türbe, avlu
ve revak olmak olmak üzere dört kısımdan ibarettir. İki katlı eyvanlı
medreselerinden âbidevî bir yapı olan Sırçalı Medrese, tamamiyle simetrik ve
dengeli planı ile klasik Selçuklu medreselerinin ilk örnekleri arasında yer
alır.


Sırçalı Medrese
doğu-batı istikametinde ve dikdörtgen şeklinde bir kaide üzerine oturtulmuştur.
Dikdörtgenin uzun kenarını teşkil eden yanlarında altlı üstlü medrese odaları
vardır.[63]


Taç kapısında
bulunan kemerin üstündeki mermer kitabesinden[64] anlaşıldığına göre, II. Gıyaseddin
Keyhüsrev zamanında Bedreddin Muslih, Hanefi mezhebinden fakihler ve talebeler
için bu medreseyi yaptırmıştır.


Sırçalı Medrese,
mimarlık, mimari tezyinat, yazı ve çini sanatları itibarıyle devrinin kemalini
ifade eden bir eserdir. Türk sanat zevkinin, sanata istidadının, dinî vecd ve
ilhamının en canlı bir şahididir.[65] Eyvan kemerine ait nişin solunda ve
üstte çini bir madolyonun içindeki kitabeden, eserin mimarının Tuslu Osmanoğlu
Mehmed oğlu Mehmed olduğu anlaşılıyor.


1895’te
Anadolu’ya gelen Friedrich Sarre ve Charles Texier eserlerinde Sırçalı
Medrese’den bahsetmişler ve birer planını da kitaplarına koymuşlardır.


Medrese bir çok
tamirat geçirerek günümüze ulaşmayı başarmıştır.


Eserin bânisi
Bedreddin Muslih, I. Alâeddin Keykubat’ın oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in
emirlerinden olup, “Lala”, “Hadim” ve “Hoca” unvanlarını taşıyordu. Üç
kardeşten biri olan II. Alâeddin Keykubat’ın öldürülmesinde eli olduğu
bildirilir.[66] Bedreddin Muslih’in ne zaman öldüğü
kesin olarak belli değilse de 1258’den sonra vefat ettiği ve medresesindeki
türbesine defnedildiği zannediliyor.


Sonuç


Konya iline mahsus
151 şer’iye sicil defterini taramak suretiyle tespit edebildiğimiz müderrisler
yukarıda belirtilmiştir. Ancak gözden kaçanlar olabileceği gibi, defterlere
ismi geçmeyenlerin de olması muhtemeldir. Zaten dikkat edilirse seneler
arasında uzun boşluklar olduğu gibi, aynı sene içinde adı geçen medreselerin
müderrislerini topluca göstermek de mümkün olmamıştır.


Bununla beraber
elde edilen bu bilgiler bize, Selçuklulardan Osmanlılara intikal eden
medreselerin devlet gözetiminde ve vakıfların aynen kullanılmasıyla
hizmetlerini Cumhuriyet yıllarına kadar düzen içinde sürdürmüş olduklarını
gösteriyor. Vakıflara hizmet yapanlara nazaran en yüksek ücreti de daima
müderrisler almışlardır. Bu durum ilme ve ilim adamlarına verilen değerin güzel
bir göstergesidir.


Yrd. Doç. Dr. Zeki ATÇEKEN


Selçuk
Üniversitesi Eğitim Fakültesi / Türkiye


Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 7 Sayfa: 576-584


DİPNOTLAR


 


[1]
Cahit Baltacı, Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976, s. 25.


[2]
Hüseyin Atay, Osmanlılar’da Yüksek Din Eğitimi, İstanbul 1983, s. 15.


[3]
M. Cavid Baysun, “Mescid” İslam Ansiklopedisi, c. X, s. 47; Atay, a.g.e., s.
15; Baltacı, a.g.e., s. 4.


[4]
Baltacı, a.g.e., s. 4.


[5]
Baltacı, a.g.e., s. 6, 7.


[6]
Medreseler için bkz. Baysun, a.g.m., s. 50-76.


[7]
Baltacı, a.g.e., s. 6, 7.


[8]
M. Altay Köymen, ”Alp-Arslan Zamanı Kültür Müesseseleri”, Selçuklu Araştırma
Dergisi, IV., Ankara 1975, s. 77.


[9]
Köymen, a.g.m., s. 78.


[10]
Aptullah Kuran, Anadolu Medreseleri, I., İstanbul 1969, Önsöz; Celal Esat
Arseven, Sanat Ansiklopedisi, V., İstanbul 1995, s. 2075; Oktay Aslanapa, Türk
Sanatı, İstanbul 1984, s. 135.


[11]
Anadolu Selçuklu ve Beylikler devri medreseleri için bkz.; Metin Sözen, Anadolu
Medreseleri, I. ve II., İstanbul 1970 ve 1972.


[12]
Aslanapa, a.g.e., s. 133; Mehmet Önder, Mevlâna Şehri Konya, Ankara 1971, s.
150.


[13]
Konya Şer’iyye Sicil Defteri (Kısaltma: ŞSD), Cilt: 46; s. 273/3. Geniş bilgi
için bkz. Yusuf Küçükdağ, “Konya’da Alâeddin Dârüş-şifâsı, Tıp Medresesi ve
Mescidinin Yeri, Yapısı”, Osmanlı Araştırmaları, IX., İstanbul 1989, s. 356;
aynı yazar, “Konya Alâeddin Dârüş-Şifâ Medresesine Dair Bazı belgeler”, Selçuk
Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, VI/3, (1990), s. 325.


[14]
Osman Turan, “Selçuklu Devri Vakfiyeleri-Şemseddin Altın Aba Vakfiyesi ve
Hayatı”, Belleten, XI., Sayı: 42 Ankara 1947, s. 78.


[15]
Önder, a.g.e., s. 152.


[16]
İbni Bibi, Anadolu Selçuklu Devleti Tarihi, (M. N. Gençosman), Ankara 1941, s.
249.


[17]
Turan, a.g.m., s. 201.


[18]
Kuran (a.g.e., s. 105, 106). İplikçi Medresesi için “dikdörtgen bir avlu
etrafında tertiplenmişti” diyerek açık avlulu olduğunu belirtiyorsa da Şer’iyye
sicil kayıtlarındaki bir tamirat kaydı, kapalı medrese tipinde olduğuna şüphe
bırakmaz. Ş. S. D., C. 40, s. 59/1.


[19]
Ahmet Eflâki, Menakıbü’l-Arîfin, (Ter: Tahsin Yazıcı), I., İstanbul 1973, s.
123.


[20]
İbni Bibi, a.g.e., s. 191, 192.


[21]
Ş. S. D., C.: 115, S. 144/2.


[22]
İ. Hakkı Konyalı, Abideleri ve Kitabeleriyle Konya Tarihi, Konya 1964, s. 883.


[23]
Konyalı, a.g.e., s. 801.


[24]
Eflaki, a.g.e., I., s. 134.


[25]
Mehmet Önder, Konya Maarifi Tarihi, Konya 1952, s. 23; Kuran, a.g.e., I., S.
106.


[26]
Önder, a.g.e., s. 23.


[27]
Ş. S. D., C.: 30, S. 1/9.


[28]
Konyalı, a.g.e., s. 387.


[29]
Önder, a.g.e., s. 153.


[30]
Kitabe için bkz., Önder, a.g.e., s. 153.


[31]
Konyalı, a.g.e., s. 846.


[32]
Kitabesi için bkz. Konyalı, a.g.e., s. 851; Önder, a.g.e., s. 161.


[33]
M. Ferit ve Arkadaşları, Konya Rehberi, İstanbul 1339, s. 77.


[34]
Mimar Kemaleddin, Yeni Mecmua, Sayı: 2, s. 50.


[35]
Vakfiye için bkz. Osman Turan, “Selçuklu Devri Vakfiyeler-Celaleddin Karatay
Vakıfları ve Vakfiyeleri”, Belleten, XII., Ankara 1948, s. 74.


[36]
Tuncer Baykara, Türkiye Selçukluları Devrinde Konya, Ankara 1985, s. 90.


[37]
Konyalı, a.g.e., s. 842.


[38]
Önder, a.g.e., s. 153.


[39]
Diğer Karatay medreselerine yakın olması bu ihtimali kuvvetlendirmektedir. M.
Ferit Uğur-M. Mesut Koman, Selçuklu Büyüklerinden Celaleddin Karatay ile
Kardeşlerinin Hayatı ve Eserleri, Y. B., Konya 1940, s. 74; Önder, a.g.e., s.
153.


[40]
M. Ferit Uğur-M. M. Koman’da (a.g.e., s. 75) medresenin I. İzzeddin Keykavus
(1211-1219) zamanında Mahmud Veziroğlu Nizameddin Ahmed tarafından
yaptırıldığını bildirir; İ. H. Konyalı, a.g.e., s. 885.


[41]
Evliya Çelebi, Seyahatnâme, III, s. 710.


[42]
Konyalı, a.g.e., s. 885.


[43]
M. Ferit ve arkadaşları, a.g.e., s. 91.


[44]
Konyalı, a.g.e., s. 785.


[45]
Ş. S. D., C.: 146, S. 5/7.


[46]
Önder, a.g.e., s. 19.


[47]
Ş. S. D., C.: s. 273/1.


[48]
İbn-i Bibi, a.g.e., s. 243’de Uzluk notu.


[49]
H. Konyalı, ”Bir Hüccet İki Vakfiye”, Vakıflar Dergisi, Sayı: 7, İstanbul 1968,
s. 97.


[50]
Eflâki, a.g.e., I., s. 86.


[51]
Konyalı, a.g.e., s. 886.


[52]
Şems-I Tebrizi Konya’ya 23 ekim 1244’de gelmiştir. Konyalı, a.g.e., s. 887.


[53]
Konyalı, a.g.e., s. 887.


[54]
Eflaki, a.g.e., II., s. 618.


[55]
Konyalı, a.g.e., s. 887.


[56]
Mister Evert H. Burger, Taymis Gazetesi, Mart 1930.


[57]
Kapı işçiliği için bkz.: Arseven, a.g.e., s. 63.


[58]
M. F. Uğur, M. M. Koman, a.g.e., s. 68.


[59]
Arseven, a.g.e., s. 66.


[60]
M. F. Uğur, M. M. Koman, a.g.e., s. 69; Ş. S. D, C.; 110, s. 88/1.


[61]
Refik Turan, ”Vezir Fahreddin Ali, Konya’da yerleşmiş Hacı Ekber oğlu Hüseyin’in
oğludur. Aslen İranlıdır” der. Türkiye Selçuklularında Hükümet Mekanizması,
İstanbul 1995, s. 43.


[62]
M. F. Uğur-M. M. Koman, a.g.e., s. 20.


[63]
M. Zeki Oral, ’’Konya’da Sırçalı Medrese”, Belleten, XXV., s. 99.; A. Kuran,
a.g.e., I., s. 71.


[64]
Kitabe için bkz. Konyalı, a.g.e., s. 889-890.


[65]
Oral, a.g.m., s. 368.


[66]
Aksarayî, Musameretü’l-ahbâr, Selçuki Devletleri Tarihi, (Terc: M. N.
Gencosman), Ankara 1944, s. 39.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet