Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


OSMANLI’DA ERKEK
EŞCİNSELLİĞİ




Osmanlı diye
bir millet yoktur. Irk çorbası haremlerin meyvesi Osmanlı hanedanı vardır ve o
hanedanın yönettiği devletin içinde çeşitli milletler bulunmaktadır. Bu
milletlerden biri ve devletin kurucusu olan Türkler, özellikle 1.600’lü
yıllardan itibaren devlet kadrolarından kovulmuştur. Devlet yönetimi tepeden
tırnağa gayr-ı Türklerce ele geçirilmiştir.




(Osmanlı
çocuğu) olduğunu söyleyip Osmanlıya ecdat diyenlerin bazı gerçekleri bilmesinde
yarar vardır.




Bizler Türk
çocuğuyuz. Ya siz, Osmanlı çocuğu mu? Bu gerçeklerle yüzleşmeye yüreğiniz var
mı?




***




ELİNDE
TESPİH, EVİNDE OĞLAN, DUDAĞINDA DUA / Ayşe HÜR

Osmanlı’da eşcinselliğin ayıp sayılması, kadın-erkek ilişkilerinin
normalleşmeye başladığı Tanzimat Dönemi’nden (1839’dan) itibaren olmuştur.




İÇOĞLANLARI

Osmanlı sarayı ve hanedanında erkek eşcinselliğinin kurumsallaşması I.
Bayezid’in karılarından Sırp asıllı Olivera Despina kocası için bulduğu
Hıristiyan oğlanlarla başlamıştır. Saraydaki ‘iç oğlanları’ uygulamasının
çekirdeğini bunlar oluşturmuştur.




Vlad Tepeş
Drakula’nun 1442-1448 arasında rehin tutulduğu II. Murad’ın Edirne’deki
sarayında yaşadığı tecavüzlerden dolayı böyle acımasız biri ,


Hangi zamanların ayıbı ve suçu?


Anadolu kültüründe Köçekler, Zenneler vardır. Ortaoyunlarında kadın
karakterlerini oynayan “Kız Ahmet, Kız Hasan vs.” diye hitap edilen
kadınsı-ama kesinlikle hor yada hakir görülmeyen-tiplemeler vardır. Osmanlı’da
fetih, şehzade doğum, sünnet ve cülus şenliklerinde berberler, kunduracılar
gibi meslek gruplarıyla beraber zennelerin de geçit alayında bulunduğunu hiç mi
duymadınız?




Levni’nin çok
güzel bir minyatürü vardır zenneler Padişah III. Ahmed ve Nevşehirli Damat
İbrahim Paşa’ya gösteri yaparken?




Ya da
Levni’ye inanmıyorsanız Evliya Çelebi’den gelsin; (günümüz Türkçesine
uyarlanmış haliyle)




“Pasif
dilber eşcinsel esnafı: Bunlar, evsiz-barksız 500 kişidir. Kendi kadir ve
kıymetlerini bilmeyip Bábulluk’ta, Kalatyonoz’da, Finde’de, Kumkapı’da, San
Pavlo’da, Meydancık’ta, Kiliseardı’nda ve Tatavla’da málum işin yapıldığı
yerlerde boğaz tokluğuna çalıştıkları sırada avlanıp Subaşı’nın (yani, o
zamanın polis müdürünün) tuzağına düşer ve deftere kaydedilirler. İşte, sözü
edilen bu kişiler geçit resminde Subaşı ile şakalar ederek yürürler. Bunlar
gibi daha nice esnaf mevcuttur ama anlatmakta hiç fayda yoktur ve sadece Subaşı
tarafından bilinirler. Resmigeçide katılan deyyusların sayısı 212, p….lerinin
adedi de 300’dür.” olduğuna dair
kaynaklar vardır. Drakula ile birlikte rehin olan kardeşi Radu ise İstanbul’da
1462’ye kadar kendi isteğiyle kalmıştır.




YAZIN
AVRETLERE, KIŞIN OĞLANLARA


II. Murad, kendisinin emri üzerine Mercimek Ahmed’in Farsça’dan çevirdiği, 11.
Yüzyılda yaşamış Kuhistan Sultanı Kabus’un oğluna nasihat kitabı Kâbusname’deki
şu satırları okuduğunda şaşırmış mıydı acaba:




“… ve yaz
olunca avretlere meylet ve kışın oğlanlara, ta ki bedenen sağlam olasın. Zira
ki oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir yere gelirse teni azıtır ve avret
teni soğuktur, kışın iki soğuk bir yere gelse teni kurutur vesselam.”




DELİ BİRADER
ve KİTABI


‘Osmanlı sultanlarının kahkahalarla okuduğu kitap’ olarak ünlenen Kitab-ı
Dâfi‘ü ‘l-gumûm ve Râfi‘ü ‘l-humûm’un (kısaca ‘Gamları Def Eden Kitap’) ilk
bölümü nikâhın meziyetlerine ve sevişmenin faydalarına; ikinci bölüm
‘kulampara’ (aktif eşcinsel) kardeşlerin ve zampara biraderlerin arasında geçen
tartışmalara; üçüncü bölüm servi boylu yalın yüzlü ve lale yanaklı oğlanlarla
sohbetin zevklerine; dördüncü bölüm gümüş tenli kadınlar ve yasemin göğüslü
kızlarla oynaşmanın hazlarına; beşinci bölüm, rüyalarda yaşanan bazı hallere ve
hayvanlarla ilişkilere; altıncı bölümde pasif eşcinsellerin (oğlanların) ve ne
idüğü belirsizlerin iğrenç durumlarına; yedinci bölümde gidilerin (pezevenk ?)
ve boynuzluların hikâyelerine dairdi.




Kitabın
yazarı ise Gazali mahlasıyla yazan, ası adı Mehmet olan, ama Deli Birader
lakabıyla tanınan bir medreseliydi.




Deli Birader,
1466’da Bursa’da doğmuş, medrese eğitimini tamamladıktan sonra devrin önemli
din bilginlerinden olan Muhyiddin-i Acemi’den ders almış, Bursa’da Bayezid Paşa
Medresesi’nde müderrislik yaparken Manisa Sancağı’nda bulunan Şehzade Korkut’un
(II. Bayezid’in oğlu idi) edebiyat çevresine girmişti.




Bu kitabı
Piyale Ağa adlı birinin isteği üzerine yazan ancak Şehzade Korkut’un eseri
beğenmemesi üzerine gözden düştüğü ileri sürülen Deli Birader, 1512’de Korkut’un
tahtı ele geçiren kardeşi (Yavuz) Sultan Selim tarafından öldürmesinden sonra,
Bursa yakınlarındaki Geyiklibaba Türbesi’nde şeyhlik etmiş, ardından
Sivrihisar, Akşehir ve Amasya’da medrese hocalığı yapmıştı.




Derken
İstanbul’a gelip Beşiktaş’ta bir hamam açmış ama hamamda delikanlılarla yaptığı
alemler İstanbul halkının diline düşünce, çareyi uzaklara kaçmakta bulmuştu.
Sığındığı yer ne ilginçtir ki Mekke idi. Deli Birader hayatını 1535’te burada
kaybetmiş ve bir din adamı olduğu için cenaze namazı Kabe’de kılınmış ve Kabe
yakınlarına defnedilmişti.




SUHTE
AYAKLANMALARI


O dönemde Osmanlı’da din adamı olmak üzere medreselerde okuyan ergenlik
çağındaki öğrencilere ‘suhte’ (softa) deniliyordu.




Medrese
eğitimini başarıyla tamamlayanlar devlette kadılık, naiplik, müderrislik,
imamlık gibi görevlere atanıyorlardı. Medreselerde öğrenciler yatılı okuyorlar,
imarethane denilen öğrenci yurtlarındaki 3-5 kişilik hücrelerde yaşıyorlardı.
Bu öğrencilerin, ara sıra çıktıkları şehrin sokak ya da çarşı ve pazarları da
onların gençlik ihtiyaçlarına kesinlikle kapalı bulunuyordu. Gizli çalışan,
yakalandıkça da şuraya buraya sürülen fahişeleri bulmak çok zor bir işti.
Medrese öğrencilerinin, genç çocuklar ile düşüp kalkmaları, toplum ahlâkını
kemiren bir alışkanlık hâlinde sürüp gidiyordu. Yalnız bunlar değil,
‘serlevend’ dediğimiz, köyden kente gelmiş, işsiz güçsüz dolaşan ve ‘bekâr
odalarında’ her türlü ahlâksızlığı yapmaktan çekinmeyen ergen kitleler de bu
doğa dışı cinsel sapıklıkları huy edinmişlerdi.




Kadın-erkek
ilişkilerini son derece kısıtlayan, hatta fahişeliğe bile göz yummayıp bu gibi
kadınları oradan oraya süren o dönemin yobazlığının, asayişçilerin cerime (para
cezası) çıkarabilmek için, bir erkekle bir kadını konuşurken de olsa
yakalayabilme gayretlerinin, suhte ve serlevendlerin bu söylediğimiz doğaya
aykırı alışkanlıklarını bütün bütün kamçılamakta olduğu bir gerçektir.




Hatta birer
meyhane gibi kullanılan bozahanelerin işleticileri, bu gibi yerlere doluşan
ergen müşterileri için ‘taze oğlanlar’ bulundurmakta ve yasakları da hiçe
saymaktaydılar.




Suhtelerin
sadece cinsel sorunları yoktu. Mezun olduktan sonra iş bulamamak gibi başka bir
sorunları daha vardı. İkisi birleşince ortaya gerçekten vahim bir tablo
çıkmıştı. Öyle ki önce ümitsiz ve öfkeli suhteler 100-150’şer kişilik bölükler
halinde çevre yerleşimlerdeki halkı rahatsız etmeye, cer, kurban, nezir adı
altında haraç toplamaya başladılar. Sonra işi eşkiyalığa vurdular. Anadolu’da
Tarsus’tan başlayarak, Toroslar’ı takiben, Sivas’tan ve Erzincan’dan Giresun’un
doğusuna çekilen bir hattın batısında kalan bölgelerde yoğun suhte
ayaklanmaları görüldü.




Suhteler
Selanik, Üsküp, Gümülcine gibi Balkan şehirlerine kadar uzanan geniş bir
coğrafyada önce zenginlerin evlerini, sonra sıradan insanların evlerini bastılar,
yakışıklı çocuklarını (bunlara ‘yüzü tüysüz oğlan’ anlamına ‘sâderû’
diyorlardı) kaçırdılar. Kaçırma olayına ‘oğlan çekme’ deniyordu. Bazı yerlerde
hocaları da öğrencilere yardım ediyordu. Baskınlardan paylarını alan devlet
görevlileri vardı.




Olaylar
Kanuni döneminin (1520-1566) son yıllarında tırmanışa geçen suhte ayaklanmaları
onun oğlu II. Selim döneminde (1566-1574) zirveye çıktı. Etrafı yağmalayan
suhteler, güvenlik güçleri takip edince dağlara kaçıp, saklanıyor, bahar
geldiğinde tekrar şehir ve kasabaları yağmalıyorlardı. Suhte ayaklanmalarını
bastırmak için ‘il eri’ denilen özel kuvvetler kuruldu. Ancak suhteler bunlara,
hatta zaman zaman Yeniçeri ocaklarına bile baskınlar düzenlediler. Suhte sorunu
ancak yüzyılın sonlarında hafifledi ancak yerini işsiz askerlerin de
katılmasıyla birlikte 1610’a kadar sürecek olan Celali İsyanları aldı.




TÜYSÜZ
OĞLANLAR KILAVUZU


II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed dönemlerinin tarihçisi, divan katibi,
valisi Gelibolulu Mustafa Ali (ö. 1600), Divân’ında şunları yazar:




“Zenne rağbet
eder mi âkil olan




Tab-ı Ali
civâne maildir.”




(Aklı başında
olan kadına eğilim gösterir mi? Ali’nin yaradılışında delikanlıya yöneliş
vardır.)




Dönemin erkek
eşcinselliğe bakışını en çarpıcı biçimde özetleyen eserlerden biri olan
Mevâidün Nefais fi Kavaidil-Mecalis’i (Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde
Ziyafet Sofraları) kaleme alınmıştı. Bu kitapta erkek eşcinselliği toplumun bir
gerçeği olarak bir yandan kabulleniliyor ve konuyla ilgili ayrıntılı bilgiler
verilirken, bir yandan da kötüleniyordu.




Gelibolulu
Mustafa Ali, Mevâid’in çeşitli bölümlerinde Osmanlı eyaletlerinde yaşayan
çeşitli ırk ve etnik kökenden toplumların delikanlıları hakkında kısa kısa
bilgiler veriyordu.




Örneğin “Tüysüzler
soyundan namert lokması olanların çoğu Arabistan piçleri ve Anadolu Türklerinin
veled -i zinalarıdır, onların sürdüğü güzellik ve cazibe süresini hiçbir
diyarın tüysüzleri sürmez,” diyordu.




Örneğin
“Edirne, Bursa ve İstanbul’un ince bellileri her yönden kusursuzlukta ve
güzellikte onlardan ileridir.” diyordu.




Örneğin “Kürt
tüysüzleri, anadan doğma evbaş olanların tecrübesine göre sağlıklı, yumuşak ve
uysal ve her ne teklif olunsa dinleyip yapmaları çok olur. Hele bellerinden
aşağısını kına ile boyatır, dizlerine ininceye kadar boyanarak kendilerini
süslerler,” diyordu.




“Uzun boylu,
salınarak yürüyenleri kullanmak isteyenler Rumeli köçeklerinden şaşmasınlar.
Kul cinsinin de Yusuf çehreli Çerkeslerinden ve Hırvat asıllıların nefesleri
mis kokanlarından sakın usanıp bezmesinler,” diyordu.




“Ama Gürcü,
Rus ve Görel cinsi, öteki esnafın gübresi gibidir. Onlara bakarak Macar
soyundan olanlar, başka tayfaların tabiata uygun ve makbul olanlarıdır. Gel
gelelim, çoğu efendisine, hıyanet eder; düşüp kalkmalarından, davranışlarından
her kişi onların çirkin yönlerini görür,” diyordu.




“Şaşılacak
olan budur ki Mısır evbaşları Habeşlilere düşkündür. Araya soğukluk girer, her
biri insanın samurudur, derler. Aslında yatak hizmetinde usta olurlarmış, yani
esbap buhurlamayı, yatak ve yastık döşemeyi candan isterlermiş. Erkeğinde,
dişisinde adamlık belli imiş: her ne semte görülürse uysal ve güzel davranarak
yumuşaklık göstermeleri kolaymış,” diyordu…




EMİRGAN ADI
NERDEN GELİYOR?


Bundan çeyrek asır sonra, IV. Murad (1623-1640) İran Seferi sırasında Revan
kalesini kendisine savaşsız teslim eden kale kumandanı Emirgûneoğlu Tahmasp
Kulu Han adlı bir eşcinseli İstanbul’a getirecek, adını Yusuf yapıp
musahipliğine atayacaktı.




Padişahın
Yusuf Paşa’ya verdiği hediyelerden biri bugün Emirgân dediğimiz semtteki
‘Feridun Bahçesi’ idi. Dimitri Kantemir ve Eremya Çelebi’ye bakılırsa, padişah
bu bahçedeki konakta, Musa Çelebi ve Silahtar Mustafa Paşa gibi dönemin ünlü
eşcinselleri ile sabaha kadar oturak alemleri düzenlerdi. Bir yandan da, halkın
ahlak bekçiliğini yapardı.




Öyle ki IV.
Murad devrinde, bazı kaynaklara göre 14 bin, bazılarına göre 20 bin kişi
kahvehanelere gittiği, tütün, afyon veya içki içtiği gerekçesiyle
katledilmişti. Üstelik bu katliam işinde padişah da bizzat yer almıştı…




Halbuki
dönemin açık sözlü yazarı Evliya Çelebi’den öğrendiğimize göre o tarihlerde
eşcinsel meslek erbablarına ‘hizan-ı dilberan’ (düşkün ahlaksız gençler)
denirdi.




Bunlar
‘defter-i hîzan’a kaydedilerek devlet tarafından vergilendirilirdi. Çelebi’ye
göre “Hîzân-ı Dilberân esnafı nefer (kişi) 500, bunlar bir alay yersiz,
yurtsuz, düşkün, ahlâksız, yüzsüzlerdir ki kendi kadir ve kıymetlerini bilmeyip
Babulluk’ta, Kalatyonoz’da, Finde’de, Kumkapı’da, San Pavla’da, Meydancık’ta,
Kiliseardı’nda, Tatavla’da ve çeşit çeşit içki içilen yerlerde sürü sürü gezip
boğazı tokluğuna avlanırken subaşı tuzağına düşüp sonunda defterli olur” idi.




Çelebi’ye
bakılırsa yine o tarihlerde “Deyyuslar esnafı” 212 kişi, “Ahmak pezevenkler
esnafı” 300 kişi idi. Bu kişiler diğer meslek erbabıyla birlikte, padişahı İran
Seferi’ne uğurlayan esnaf alayına katılmışlardı.




GENÇ OSMAN’IN
BAŞINA GELENLER


Evliya Çelebi’nin konumuzla ilgili bir başka ifşaatı da, I. Ahmet’in talihsiz
oğlu Genç Osman’ın kendisini tahttan indiren saray askerleri tarafından
öldürülmeden (1622) önce ırzına geçildiğiydi. Ancak Seyahatname’nin bu
sayfaları, 1896 yılında orijinal yazmayı ilk kez yayımlayan kurulun içindeki
Necib Asım Bey tarafından yırtılarak imha edildiği için bunu yakın tarihe kadar
duymamıştık. Asım Bey bu eylemini şu tanıdık sözlerle gerekçelendirmişti:
“Tarihimiz için bu sayfa kara bir lekedir. Bunu gelecek kuşaklara göstermek
doğru olmadığı için yırttım!”




Biz de bu
‘kara’ sayfayı kapatalım ve resmi tarihçilerin ‘Lale Devri’ adını taktığı III.
Ahmed döneminin (1718-1730) ünlü şairi Nedim’in lise kitaplarında kesinlikle
rastlayamayacağınız şu beyitle neşelenelim:




“İzn alub
cum’a nemâzına deyû maderden




Bir gün
uğrılayalım çerh-i sitem-perverden




Dolaşub
iskeleye doğrı nihân yollardan




Gidelim
serv-i revânım yürü Sad’âbâde.”




Günümüz
Türkçesiyle şair şöyle diyor:




“Annenden
cuma namazına gideceğiz diye izin alıp sitemlik felekten bir gün çalalım. Gizli
yollardan iskeleye doğru dolaşıp yürü selvi boylu sevgilim Sadabad’e gidelim.”
Nedim’i (ve benzer temaları işleyen, Kanuni dönemi şairleri Baki’yi ve
Fuzuli’yi) savunmak için ‘Divan şiiri sembolizminden’ dem vuracaklara:
“Kadınlar cuma namazına gitmediklerine göre, Nedim’in ayartmaya çalıştığı servi
boylu, erkek cinsinden biri olmalı” deyip yolumuza devam edelim.




ENDERUNLU
FAZIL’IN OĞLANLARI


Neyse ki, 18/19. yüzyıl divan şairlerinden Enderunlu Fazıl Bey (ö.1810) oğlan
sevgililerinden övgüyle bahseden açık sözlü biriydi.




“Şairiz, şeyn
verir şanımıza




Giremez
fahişe divanımıza’”




“Fahişeler
kitabımıza giremez, şairiz, bu şanımıza leke sürer.” şeklindeki ünlü beytin de
yazarı olan şairimiz, Defter-i Aşk adlı eserinde dört erkek sevgilisini (ilki
adını vermediği bir delikanlı, ikincisi Süleyman Bey, üçüncüsü hanende
Şehlevendim Abdullah Ağa, dördüncüsü İsmail adlı bir köçek); bir sevgilisinin
merakını gidermek için yazdığı Hubanname adlı eserinde çeşitli memleketlerin
erkeklerini; sevgilisinin “kadınlarla birlikte olurum” tehdidi üzerine yazdığı
Zenanname adlı eserinde o memleketlerin kadınlarını; Çenginame adlı eserinde
döneminin erkek raksçılarını (köçekleri) anlatmıştı. Divan adlı eserinde ise
devrin büyüklerine düzdüğü övgüler ve oğlanlar için yazılmış gazeller yer
alıyordu.




Daha
hamamların eşcinsel kültürdeki yerine, köçeklik geleneğine, Kalenderilik ve
Bektaşilikteki ‘mücerretlik’ kültürüne, Yeniçeri Ocağı’ndaki ‘civelek’
taburlarına, musikideki eşcinsel göndermelere ve elbette kadın eşcinselliğine
değinmedik. Bu kavramları da duymuş olun.




AHMET CEVDET
PAŞA’NIN SAPTAMASI


Özetin özeti, eşcinselliğin ayıp sayılması, kadın-erkek ilişkilerinin
normalleşmeye başladığı Tanzimat Dönemi’nden (1839’dan) itibaren oldu. Dönemin
alimi ve resmi tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa, Maruzat adlı eserinde son durumu
şöyle özetlemişti:




“…Kadın
düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı.
İstanbul’da eskiden beri delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi.
Sultan Üçüncü Ahmed zamanından beri devam eden Kâğıthane seyri daha fazla
rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid Meydanı’nda arabalara işaret verme
usulü başladı. Devletin önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kâmil
ve Âli Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı…”




OSMANLICA
ÖĞRENİP BUNLARI OKUDUK. OSMANLI’DA ANLATILACAK ÇOK GERÇEK VAR. DAHA DEVAM EDELİM Mİ




LİNK
:
http://www.turkishnews.com/content/2014/12/28/osmanlida-erkek-escinselligi/


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış