Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


KAYNAK : http://yenidunyadergisi.com/osmanli-hakkinda-bilmediklerimiz/


Osmanlı Hakkında
Bilmediklerimiz


Osmanlı;
devleti, toplumu, medeniyeti ve tarihiyle yeni keşfetmeye ve tanımaya
başladığımız, uçsuz bucaksız bir iklim, adeta tek başına müstakil bir kıta veya
dünya olma özelliğini korumaya devam ediyor. Hakkında sahip olduğumuz ya da
bildiğimizi zannettiğimiz malumatlar o kadar az, eksik, hatta yanlış, tahrifat
ve çarpıtmalarla dolu ki, bunlarla Osmanlı’yı, tarih ve medeniyetini ilmî bir
sıhhat ve tutarlılık içerisinde anlamak ve aktarmak mümkün değildir.


Bu yüzden,
malum olduğunu veya çok bildiğimizi zannettiğimiz, gerçekte meçhul bir âlemle
karşı karşıya bulunduğumuzu söylemek mübalağa olmaz. Aşağıda bize hâlâ büyük
ölçüde meçhul olan o sırlı iklimin perdelerini aralayıp keşfetmeye ve tarihini
yeniden yazmaya/okumaya yarayacak bazı çarpıcı bilgiler, ipuçları, ezber bozucu
tespit, analiz ve tezler bulacaksınız:


OSMANLI’DA
“KORSAN”IN ANLAMI BUGÜNDEN FARKLIYDI


“Korsan”
kelimesine günümüzde “deniz haydudu/teröristi” gibi olumsuz bir anlam yüklense
de Osmanlı’da böyle bir anlamı yoktu. “Deniz haydudu”nun Osmanlıcadaki
karşılığı, “deniz haramisi”, “deniz şakisi”, “derya eşkıyası”ydı. “Korsan” ve
“korsanlık” kavramlarına ise bugünkü anlamından çok farklı olarak övünülecek
bir sıfat ve meziyet, büyük bir kahramanlık olarak bakılıyordu. Korsan, Osmanlı
Bahriyesinin (deniz gücünün/donanmasının) kahraman, cengâver, akıncı bir
zümresiydi. Osmanlı arşiv kayıtlarında ve ana kaynaklarda büyük amiraller ve
reisler methedilirken kullanılan sıfat ya da lakaplardan biri de “mahir
korsan”, “büyük korsan” olmuştur. Korsanlıktan gelmeyen/yetişmeyen denizciler,
tam manasıyla denizci olmuş sayılmazlardı.


Korsan sınıfı,
Bahriye’nin en seçkin, imtiyazlı, savaşçı ve fedaî sınıfıydı. Karadaki akıncı
sınıfının denizdeki karşılığıydı. Büyük fetihlere, cenklere,
harekâtlara/operasyonlara ve kahramanlıklara imza atmışlardı. Bir anlamda
bugünkü deniz komandoları gibi en tehlikeli ve hayatî görevleri korkusuzca
yerine getirmişlerdi. Düşman donanmasına ait gemileri açık denize bırakmaz,
zapt eder, batırır, zarar verir ve sonuç itibariyle tehlike olmaktan
çıkarırlardı. Tarihçi Yılmaz Öztuna’ya göre Osmanlı Korsan Ocağının gerçek
kurucusu, onu cihanşümul bir kudret seviyesine getiren Sultan II. Beyazıd’ın 3.
Oğlu, Yavuz Sultan Selim’in de ağabeyi Şehzade Korkud idi. Korsanlığın piri ise
Oruç Reis’ti. Korsan Ocağının başına ondan sonra Hızır Reis (Barbaros Hayreddin
Paşa) geldi. Barbaros’un Kanunî tarafından İstanbul’a davet edilmesi ve Osmanlı
Kaptan-ı Deryalığına getirilmesi üzerine de ocağın başına Turgut Reis geçti.1


OSMANLI’DA
“ARPALIK” UYGULAMASI MEŞRUYDU


Osmanlı’da
“Arpalık” kelimesinin anlamı da günümüzdekinden tamamen farklıydı. Günümüzde
devlete ait çeşitli kuruluşların kimi şahıs ve kurumlarca tek yanlı amaç,
menfaat ve hizmet aracı, “çiftlik” haline getirilmesi manasında
kullanılmaktadır. Osmanlı’da ise devlete ait bazı “dirlik” topraklarının
gelirinin, emekliye ayrılan ve bir süreliğine açığa alınan yüksek dereceli
görevlilere geçici olarak verilmesi karşılığında kullanılmıştır. Arpalık adıyla
verilen toprakların cinsi (has, zeamet, tımar), büyüklüğü ve geliri, görevlinin
derecesiyle doğrudan alakalıydı. Daha çok da ilmiye sınıfı mensuplarına
(şeyhülislam, kadı, kazasker, müderris vs.) emekli maaşı karşılığında
verilirdi. Zamanla görevdeki yüksek ilmiye mensuplarına da ek bir gelir olarak
arpalıklar verilir olmuştu. Arpalık sahipleri görev yerlerine nadiren gider;
genellikle yerlerine naip (vekil) tayin eder, onlar vasıtasıyla topraklarını
idare eder ve gelirini toplatırlardı. Bu uygulama, 16-18. Asırlar arasında
yaygın ve normal/meşru bir uygulama olarak varlığını sürdürmüştür.2


“KÖYLÜ
MİLLETİN EFENDİSİDİR” SÖZÜNÜ İLK KİM SÖYLEDİ?


Osmanlı’da
“Reaya”nın, bugünkü karşılığıyla köylünün devletin/milletin efendisi olduğu
sözünü ilk defa telaffuz eden padişah, Kanunî Sultan Süleyman’dır. Kanunî, bir
gün devlet adamlarıyla görüşürken onlara “Velinimet-i âlem kimdir?” diye
sorduğunda, “Besbelli ufukların Padişahı ve her şeyin sahibi Sultanımız
Hazretleridir” cevabını alınca itiraz etmiş ve şu insaflı karşılığı vermişti:
“Velinimet hakikatte reayadır. Onlar ziraat ve çiftçilik emrinde huzur ve
istirahati kendilerine haram ederek, elde ettikleri nimetle bizi beslerler.”
Cumhuriyet döneminde Atatürk, 16 Mart 1923’te Adana’da, “Türk Ocağı Çiftçileri”
tarafından verilen ziyafette, çiftçilere hitap ederken aynı sözü benzer bir
ifadeyle tekrarlamıştır: “Muhterem çiftçiler, sizler hepimizin babasısınız,
hepimizin efendimizsiniz.”3


PADİŞAH,
ŞEYHÜLİSLAMLARI AYAKTA KARŞILAMAK ZORUNDAYDI


Şeyhülislamlar,
ilmiye sınıfının reisi olarak Osmanlı’da en nüfuzlu ve imtiyazlı görevlilerden
biriydi. Devlet idaresi, padişahlar ve diğer görevliler üzerinde saygın ve
caydırıcı bir etkiye sahiplerdi. Verdikleri kararlar, yaptıkları içtihatlar ve
çıkardıkları fetvalar bağlayıcıydı. Padişahların seçimi, görevlerinden azli ya
da hal’ edilmesinde, seferlere ve savaşlara karar verilmesinde dâhi
neşrettikleri fetvalarla belirleyici olurlardı. Yavuz ve Kanunî dönemlerinde
yaşanan birçok hadise ve icraatta görüldüğü gibi padişahların şeyhülislama ve
onun fetvalarına rağmen herhangi bir adım atması ve faaliyette bulunması
neredeyse imkânsızdı. Sadrazamlar, bütün vezirleri/nazırları kendisi seçip
padişaha onaylatırken, şeyhülislamı sadece padişah tayin edebiliyordu.
Şeyhülislamların büyük imtiyazlarından biri de, padişahların kendilerini
oturduğu yerde değil, ayakta karşılamak zorundaydı. Bu ayrıcalık sadrazamlara
bile bahşedilmemişti. Padişah, sadrazamın tebrikini veya herhangi bir meseleyi
arzını tahtında oturarak dinler ve mukabelede bulunurdu.4


HÂCE-İ
SULTÂNÎ: PADİŞAHLARIN İMTİYAZLI BAŞ HOCALARI


Osmanlı’da
şehzadelerin eğitimine büyük önem verilmiştir. Daha 4-5 yaşlarından itibaren
“Şehzadegân Mektebi” ismiyle anılan saray içindeki mektepte kendilerine tahsis
edilen birçok hoca (öğretmen), âlim ve mürebbiye aracılığıyla özel bir eğitime
tabi tutulmuşlardır. Bu hocalardan birisi “baş hoca” tayin edilirdi. Eğer, baş
hocanın yetiştirdiği şehzade padişah olursa, “hâce-i sultânî” sıfatıyla
anılırdı. Protokolde, kendisine sadrazam ve şeyhülislamdan sonra üçüncü sıra
verilerek imtiyazlı bir mevkide tutulurdu. Hâce-i Sultan, asla azledilemezdi;
padişahın müşaviri olarak ölünceye kadar bu unvanını ve saygınlığını muhafaza
ederdi. II. Osman gibi bazı padişahlar, tahta çıktıktan sonra da kendi
arzularıyla hocalarından (Ömer Efendi) ders almaya devam etmişlerdir. Ayrıca
şeyhülislamlık görevi de kendisine verilmişse, iki reisliği şahsında toplayan
anlamında “câmî’ür-riyâseteyn” adıyla başka bir unvana daha sahip olurdu.
Osmanlı tarihinde bu unvanı taşıyan üç şeyhülislam vardır: III. Mehmed’in
hocası, devlet adamı ve tarihçi Hoca Sâdeddin Efendi; II. Mustafa’nın hocası,
büyük âlim Erzurumlu Feyzullah Efendi ve Sultan Abdülaziz’in hocası Hasan Fehmi
Efendi.5


MEDRESE
HOCALARINA VERİLEN ASTRONOMİK MAAŞLAR


Osmanlı’da
ilim sahibi âlim, hoca ve müderrislere maddî, manevî ve insanî anlamda büyük
kıymet verilmiş, devlet ve toplumun en seçkin, müreffeh ve ayrıcalıklı
sınıflarından birisi haline getirilmişlerdir. Misâlen medrese hocası
müderrislere tahsis edilen maaşları incelediğimizde tespit ettiğimiz, bugüne
göre çok daha astronomik olan şu rakamlar karşısında hayret ve şaşkınlığa
kapılmamak imkânsızdır:


Orhan Gazi
zamanında açılan ilk Osmanlı medresesi olan İznik Medresesi’nde, rektör
müderrise günde 30 akça maaş ödeniyordu. Sonraki yıllarda “Sultâniyye
Medresesi” adıyla talim ve terbiyeye başlayan Bursa Medresesi’ndeki uygulamaya
baktığımızda, Çelebi Mehmed zamanında rektör müderrise günde 50 akça ödendiğini
görüyoruz. II. Murad zamanında Edirne’de hizmete giren medrese, Bursa
Medresesi’ni de geçerek günlük ödemeyi 100 akçaya çıkarmıştır. Fatih zamanında
İstanbul’da açılan “Sahn-ı Semân” denilen sekiz fakülteden ibaret medresenin,
her bir fakültesinin başındaki dekan müderrise tahsis edile günlük ücret 50
akçaydı. (Müderrislerin asistanlarına da günlük 5 akça veriliyordu) Kanunî
Sultan Süleyman devrinde kurulan Süleymaniye Medresesi’nde ise, rektör müderris
günlük 100 akça alırken, dekan müderrisler de günlük 60 akça almışlardır.
(15.04.2014 tarihi itibariyle Türkiye Cumhuriyeti’nde 1 tam altın fiyatının
serbest piyasada 630 TL civarında olduğunu dikkate alarak müderrislere ödenen
maaşların bugünkü değerini hesaplayabilirsiniz.)6


Dipnotlar:


1) Yılmaz
Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, c.10, İstanbul, 1983, Ötüken Neşriyat, s.88-89.


2) İsmail
Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı, Ankara, 1965, Türk
Tarih Kurumu Yayınları, s.118-120; Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, c.10, s.238.


3) Defterdar
Sarı Mehmed Paşa, Nesâyihü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ, Wright neşri, Amerika, 1935,
s.71; “Defterdar Sarı Mehmet Paşa Devlet Adamlarına Öğütler” Adıyla
Sadeleştiren: Hüseyin Ragıp Uğural, İstanbul, 1987, Kültür ve Turizm Bakanlığı
Yayınları, s.94; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c.2, 1952, Türk İnkılap
Enstitüsü Yayını, s.116; Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, c.10, s.195, 457-458.


4) Öztuna, Büyük
Türkiye Tarihi, c.10, s.258-259.


5) Öztuna,
Büyük Türkiye Tarihi, c.10, s.262-263.


6) Süheyl
Ünver, Fatih, Külliyesi ve Zamanı İlim Hayatı, İstanbul, 1946, İstanbul
Üniversitesi Yayınları; Hammer, Osmanlı Devleti Tarihi, c.6, İstanbul, 1984,
Üçdal Neşriyat, s.256-257; Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, c.10, s.298-299.


İsmail Çolak


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış