Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Türk adının anlamı hakkında pek çok çalışma yapılmış, yerli ve
yabancı pek çok bilim adamı kelimenin etimolojisi üzerine durmuştur. Faruk
Sümer, Hüseyin Namık Orkun, Zeki Velidi Togan, İbrahim Kafesoğlu, İsmail Aka,
Tuncer Baykara, Martti Rasanen, J. Nemeth, Louis Bazin, Bernhard Munkacsi,
Gerhard Doerfer bunlardan bazılarıdır.[1] Bu
çalışmalardan çıkan genel kabul, Türk kelimesinin “güç, kuvvet; töre vb.”
anlamlardan, Türk kavmine ad olduğu bilgisidir. Bu sürecin ardından kelime özel
isim olarak yaşamış ve “Türk”ün cins isim olarak kazandığı anlamlar zamanla
unutulmuş veya geri plana itilmiştir.


 


Özel isimler varlıkların adlarını karşılamak üzere mecazlaşmış,
anlam boşalmasına (asemantication) uğramış yapılardır. Özel isim bilgisi, dil
dışı bir konudur ve ansiklopediye ait bir alandır. Bir kelime özel isim
olduğunda sözlük malzemesi olmaktan çıkar. Bununla beraber özel adlar genel ad
kaynaklıdır.[2] Dilde,
genel adın (cins isim) özel ada dönüşmesi gibi, özel adın, genel ada dönüşmesi
durumuna da rastlanır. Bu genellikle tedricen olur. Türk kelimesinde yaşanan bu
iki taraflı dönüşüm dilde pek çok kelimede karşımıza çıkar.


 


Türk kelimesinin edebiyat tarihi içindeki macerasına gelince,
kelime Orta Çağ Türk ve İran edebi metinlerinde benzerlik (istiare: metaphore)
ve anlam kötüleşmesi yoluyla farklı anlamlar kazanmıştır. Türk kavim adı anlam
kötüleşmesi yoluyla, “kaba, köylü, cahil, idraksiz vb.” anlamlar kazanmış,
benzerlik yoluyla da, güzelin adı olmuştur. Kelimenin bu yeni anlamları, Türk
kavim adına gönderme yapmazlar ya da yaptıkları gönderme bir mecaz ilişkisinden
ibarettir. Yani, yeni anlamlarıyla türk sözü özel ad kategorisinden tekrar
genel ad kategorisine dönmüş, cins isim olmuştur.


 


Metinlerde “güzel” anlamıyla geçen Türk, “zalim, gaddar,
yağmacı, kan dökücü ve insana eziyet eden”dir. Kalpaklı, Arap ve Fars
kültürünün dünya görüşü ile yetişen Osmanlı aydın sınıfı tarafından özellikle
İran şairlerinin etkisiyle Türk kavim adının olumsuz anlamlarda kullanılmasını,
kelimenin bu ilk çağrışım alanına bağlar ve kelimenin “kaba, köylü” anlamına
gelişini Osmanlı aydınının kendisini etnik kimliğinden soyutlaması olarak
değerlendirir.[3] Oysa
kelimenin bu iki anlamının ayrı ayrı düşünülmesi gerektiği kanaatindeyiz.
Kelimenin sevgiliye ad oluşu, Türkün savaşçı kimliği ile ilgilidir ve bir
edebiyat motifidir. “Türk”ün, Türk kavim adının etimolojisi ile ilgili olmayan
daha sonra kazandığı bu iki anlamı, tamamen farklı sosyo-kültürel şartların ve
ihtiyaçların mahsulüdür.


 


Tuncer Baykara, Osmanlı Devleti’nin kuruluşta milli bir Türk
devleti olarak XIV. ve XV. yy.’larda büyük ölçüde bu görüş etkisindeyken daha
sonra devlet yönetiminde Türk kökenli olmayan devşirmelerle, Türk kökenliler
arasındaki mücadeleyi devşirmelerin kazandığını söyler. Bunun da Osmanlı
Devleti’nde Türk kavramında gerilemeye yol açtığını ve Türke “kaba, köylü,
cahil” gibi anlamlar yüklenmesine sebep olduğunu nakleder.[4]


 


Osmanlı aydınının bir üst kimlik olarak benimsediği Osmanlılığı
Türk kimliğine engel değildir. Bir Osmanlı ferdi farklı cinsiyet, milliyet ve
din kimlikleriyle beraber Osmanlı üst kimliğini de taşıyabilir. Bu üst kimlik
diğer kimliklerini yok etmediği gibi, engellemez de.[5]Kendisi de Türk olan şairlerin dilinde
Türk sözünün kazandığı bu anlam üst kimliğin baskın hale gelmesiyle alt
kimliklerden birinin ya da birkaçının silikleşmesi şeklinde yorumlanabilir.


 


Osmanlı Devleti, imparatorluğa dönüşme sürecinde, bir şehir
devleti olma iddiasındadır. Dolayısıyla, Osmanlı aydını ve bürokratı, devletin
resmi otoritesinden uzakta, yarı göçebe, aşiret hayatı süren Türkmenleri bu üst
Osmanlı kimliğine ulaşamadıkları için “kaba, köylü, şehirli olmayan” Türk
olarak nitelendirmiştir. Oysa şehirli Türk aynı zamanda Osmanlı’dır. Yerleşik
Osmanlı ferdi için göçebe Türkmen aşiretleri “öteki”dir.


 


Osmanlı has, zeamet ve tımarlarda yaşayan bütün reaya için
olduğu gibi, Türkmen aşiretlerini de nizam ve intizam altına almak,
imparatorluğun müdafaası için onların kuvvetinden istifade etmek, onları iskan
ederek vergiye bağlamak istemiştir. Fatih Sultan Mehmed ve Kanuni Sultan
Süleyman’ın kanunnamelerinde bu Türk aşiretleri hakkında pek çok hüküm
mevcuttur.[6]


 


Türkçede göçebe Türkmen aşiretlerinin genel adı “yörü-”
fiilinden türeyen “yörük”tür. Dilimizde yörük sözü, Türk’ün sayılan anlamlarına
yakın çağrışım alanları kazanmıştır. Türkçede, Osmanlı edebi metinlerinde “Türk
ne bilir bayramı, lık lık içer ayranı” şeklinde geçen atasözü günümüzde, Batı Akdeniz
Bölgesi yörüklerinde “yörük ne bilir bayramı, çorp çorp içer ayranı” şekliyle
kullanılmaktadır.[7]


 


Türk sözü “Müslüman” kelimesiyle anlam karışmasına uğramıştır.
Osmanlı ferdi, kendi kimliğini nasıl tanımlarsa tanımlasın, Batılılar veya
komşuları için Osmanlılar Türk idiler. “Öyle ki XVI. yy.’da Müslüman olan bir
Hıristiyan Türk olduğu gibi, XIX. yy. başlarında da aynı durum söz konusuydu.
XIX. yy. başlarında hâlâ bir İngiliz İzmir şehrinde Hıristiyanlıktan ayrılıp,
Müslümanlığı kabul edince Türk oluyordu”.[8] Bugün
bile, halk arasında, Türk ile Müslüman aynı anlam alanındadır.


 


Türk sözü uzun süre Arap harfleriyle Araplar ve Acemler gibi
“vav”sız “vokali olmaksızın (vK0) yazılmıştır. Kelimeyi “vav” ilavesiyle (vJâ0
şeklinde) ilk yazanlar Veled Çelebi ve Necip Âsım’dır. Bu yüzden o zamanın aydınlarının
bu iki zâtla “vavlı Türk” diye alay ettikleri bilinmektedir.[9] İşte
kelimenin “terk” okunuşuna da müsaade edecek şekildeki bu yazılışı, onun Türk
şairlerin dilinde “terk et-” anlamına gönderme yapmasını da sağlamıştır. Yine
kelimenin bu anlamı da “köylülük ve şehrî olamamak”la ilişkilendirilmiştir.


 


Kelimenin İran ve Türk edebi metinlerinde, Türkçe ve Farsça
atasözleri ve deyimlerinde kazandığı “kaba, köylü, cahil, idraksiz vb.”
anlamları pek çok araştırmacının dikkatini çekmiştir.[10]


 


Türkçede kelimenin anlam bozulmasına uğramış bu şekli
sözlüklerce de işaretlenmiştir. Kazım Kadri Türk Lûgatı’nda kelimenin bu
anlamını “köylü, kaba, galîzü’t-tab” olarak verir. Ayrıca, Lehçe-i Osmânî’deki
“Sahrada oturup şehire dahil olmayanlara Türk ve Oğuz genel ismi kalır ve Türk
ileride kaba, köylü ve Oğuz, saf anlamında kullanılmıştır.” kaydını nakleder.
Ardından da kelimenin bu anlamını Nevayî’den (1441-1501) örnekler:[11]


 


Nevâyî Türklerning
türki tutsa ayb kılman kim


Anga bir
Türkmen mehveş gamı muhkem tolaşupdur


Nevâyî


 


(Nevâyî’yi, Türklerin kabalığı tutsa ayıplamayın, çünkü ona bir
ay yüzlü Türkmen’in kederi iyice dolaşmıştır.)


 


Ahmed Talat Onay ise, Türk sözünün kazandığı bu anlamı şu
beyitlerle örnekler:[12]


 


Terket o Türk’ü
k’etse teşehhür ne denli kim


Çifti
komış Sıtanbul’a gelmiş Sapanca’dan


Surûrî


 


(Ne kadar şehirli olsa da o Türk’ü terk et; çünkü, o çifti
bırakıp Sapanca’dan İstanbul’a gelmiştir.)


 


Böğürtlen açılsa bağ
oldum sanır


Türk
şehre gelse beğ oldum sanır


Lâ-edrî


 


Agâh Sırrı Levend, Türk’ün bozulmaya uğramış anlamlarını sekiz
ayrı başlık altında toplar ve bu anlamları “yüz kızartacak kadar çirkin ve
küstahça” bulur. Bunu söyleyenler için “ne bir mazeret, ne de bir tevil bahis
mevzu olabilir” der. Yine de konuyu eksik bırakmamak ve bilgiyi görmezden
gelmemek için ilgili beyitlere yer verir.[13]


 


Türkî kerden deyimi, Ferheng-i Ziyâ’da[14] “zulüm
ve galebe etmek; söz dinlememek, sertlik ve şiddet göstermek” şeklinde
tanımlanmıştır. Farsçada Türk kelimesi pek çok tamlamaya girmiş ve farklı
anlamlar kazanmıştır. Farsçanın en önemli sözlüklerinden Dihhuda’da bu
tamlamaların zengin bir listesi vardır.[15] Türk
kelimesinin içinde yer aldığı bazı Farsça tamlamaları şu şekilde
sıralayabiliriz:


 


Türk-hû: türk-i
bed-hû, Sevgili


Türk-vâr:
Türk gibi


Türk-zâde: Türk’ten doğmuş

Türk-i aşkar: Merih

Türk-i bed-hâh: Sevgilinin isimlerinden

Türk-i cefâger: Sevgili


Türk-cûş: yarı pişmiş et (Türkler, kuvvetini kaybetmemesi için
eti çok pişirmediklerinden yarı pişmiş ete türkcûş denilmiştir.)


Türk-cûşî kerdem men
niyem hâm


Ez hakîm-i Gaznevî bişnev tamâm

Mevlânâ


 


(Ben “türk-cûş”um,
ham değilim. Ey Gazne hâkimi bunu iyi işit.)


 


Türk-i çarh: Seb’a-yı seyyâre

Türk-i çîn: Güneş

Türk-i dil-sitân: Sevgili

Türk-i dil-keş: Sevgili

Türk-i felek: Merih

Türk-i hindû-hâl: Sevgili

Türk-i hisârî: Ay ve Güneş

Türk-i hargehî: Savaşçı sevgili

Türk-i Hıtâ: Hıtâlı Türk, sevgili

Türk-i mu’arbed: Merih

Türk-i nîmrûz: Güneş

Türk-i pencüm-hisâr: Merih

Türk-i pencümîn: Merih

Türk-i rüstâ’îyân: Sarmısak

Türk-i sinân-güzâr: Güneş

Türk-i sultân-şükûh: Âfitâb-ı âlem-fürûz (alemi aydınlatan güneş)

Türk-i Şirâzî: Sevgili

Türk-i zerd-külâh: Güneş

Türk-i zulm-pîşe: Sevgili

Türkân-1 çarh: Seb’a-yı seyyâre (yedi gezegen)

Türkâne: Türk tarz ve revişinde (Türk üslûbunda)

Türkânî: Türk hanımlarının giydikleri ferace, manto

Türkî kerden: terbiyesizlik ve edepsizlik etmek

Türkmân: Asılları Türk bir oymaktır ki Türkistan’da dağınık ve
göçebe halinde yaşarlar. Şimdi Rusya’nın idaresi altındadırlar. Bir zaman
Azerbaycan’da saltanat sürmüşlerdi.


Türktâz: çapul,
çapulcu (türktâzî: çapul için yapılan ansızın hücum, baskın, seğirtme, cevelan
etme)


 


Görüldüğü gibi, Farsçada Türk Güneş ve Ay için bir
benzetme unsurudur. Türkün Merih gezegenine benzetilmesi ise, Merih’in
“savaşçılık” özelliği yüzündendir. Eski kozmogonide “neşe, yiğitlik, kızgınlık,
sefahat, kuvvet, savaş, hıyanet, gazap” gibi özellikler bu gezegenle ilgilidir.
Merih, feleğin başkomutanıdır. Elinde bir kılıç veya hançer ile tasvir edilir.
Burçlar içinde yıldızı Merih olanlar kuvvetli, öfkeli, sert ve cüretkâr
olurlarmış.[16] Bütün bu özellikler İran şairlerinin
tanımladığı Türk’e uygun bulunduğundan Türk kavramı, Merih gezegeniyle birlikte
düşünülmüştür.


 


Türk’ün “güzel” anlamına gelişini Kazım Kadri, Türk
Lûgatı’nda şu şekilde tanımlar: “İranlıların verdikleri-zâlim ü gaddâr-mânâsına
göre Acem şairleri mahbûblarından kinâye olarak kullanmışlardır.” Bu anlamı da
Sümbülzâde Vehbî’den şu beyitle örneklendirir:[17]


 


Câme-i Mevlâ dahı mûyına kürk

Der Acem şâirleri mahbûba Türk

Tuhfe-i Vehbî


 


Burhan-ı Katı’da ise kelimenin bu anlamı, “Türk
kavmi gibi cefakâr ve sabır ve kararı yağmalayıcı olduklarından kinaye yoluyla
gönül alan güzellere ve gönül avcılarına ad olur.” cümlesiyle açıklanır.[18]


 


Halifeliğin ilk yüzyıllarında Arap gücü, Farsları ve
Bizans Devleti’nin doğu eyaletlerini hakimiyeti altına almıştır. Takip eden
asırlarda eski Fars ve Bizans kültürü, Arap kültürüne nüfuz eder. Araplar
medenîleşerek tüccar, sanatkâr ve âlim olurlar. Savaş teknikleri gelişmiş
olmasına rağmen askerî meziyetleri gevşer, şehirlerde huzursuzluk artar.
Halifeler o zaman kendi emniyetlerini sağlamak için Türklerden asker
devşirirler, böylece Türkler Arap için bir askerî güç haline gelir.


 


Türkler, Halife Mu’tasım zamanında çoğalarak iş
başına gelmişlerdir. Halife Mu’tasım, 841’de Türkler için Bağdat yakınlarında
Samarra şehrini kurdurmuştur. Yine, Türklere önemli memurluklar ve görevler
verilmesi onlara verilen önemi göstermektedir.


 


Arap ve Türk ilişkileri üzerinde bu durumu
yorumlayan Laszlo Rasonyi, VIII. yüzyıl yarısında Arap komisyoncularının,
yetişkin Türk delikanlı ve kızlarını toplayıp satın aldıklarını kaydeder. Et-
Tâlibî’den nakille, Araplar arasında “Yunanlı hadımlar, Türk iç oğlanları,
Buharalı câriyeler ve Semerkand’lı kızlar” bulundurmanın bir kibarlık modası
haline geldiğine değinir. Bu nedenle Farsların ve Arapların Türk kadınlarının
güzelliğini övdüğünü zikreder.[19]


 


Dolayısıyla Türkün “güzel” oluşu, Arap edebî
metinlerinde de karşımıza çıkar. Sa’âlebî (ö. M. 1038), Ebû İshak İbrâhîm (ö.
M. 1129), Zemahşerî (M. 1143), Sıbt İbnü’t-Ta’âveyzî (ö. M. 1188) ve Arapça
yazmakla beraber kendisi bir Türk olan Ahmed bin Muhammed bin Ahî bunlardan
bazılarıdır.[20] Bu şairlerin en meşhurlarından biri
olan Zemahşerî, Türk güzellerinden bir şiirinde şöyle yakınır:[21]


 


“Tanrı benim yardımcım olsun ben ahu Türklerin
ellerinden neler çekmekteyim. Bütün felaketlerimin sebepleri onlardır. Bana her
fenalık onlardan gelmiştir. Onların yüzünden ben kendimi şaşırdım, aklımı
kaçırdım. Öyle ki yer ile göğü ayırt edemiyorum. Onların yüzleri nazik ve ince
ise de huyları öyle değildir. Onlardan benim fayda ummam boştur. Onlardan her
ne zaman vefa ümidine kapılıyorsam bu ümidim boşa çıkıyor. Onların bana vermiş
oldukları ahde vefa etmeleri mümkün müdür?!.. Siz Türk dilinde vefayı ifa eden
bir kelime duydunuz mu? …”


 


Bir başka şiirinde ise güzel gözlü Türk güzellerini
şöyle metheder:[22]


 


“Sada’ya şöyle söyle: Bizim sana ihtiyacımız yoktur.
Bizi iri ve geniş gözler çekmez. Çünkü dar gözler ve gözlüler bizi bizden
almıştır. Türk yüzleri ki Tanrı onları kem gözden esirgesin-gökteki tolun
aylardır, uğurlarında keseler harç ve sarf edilecek ve yüzlerce altın verilecek
yüzler, bu yüzlerdir.”


 


İran edebî metinlerinde de benzer ifadeler bulmak
mümkündür. Ziyâroğullarından Emir Unsûrü’l-Maâlî Keykâvus’un M. 1082 yılında
oğlu Giylânşah’a yazdığı Kâbûsnâme bu bakışın tipik bir örneğini teşkil eder.
Bu eser İran edebiyatında olduğu kadar, Türk edebiyatında da sevilerek
okunmuştur. Eserin çeşitli Türkçe çevirileri olmakla beraber en tanınan ve
sevilen tercümesi, 15. Yüzyılda Mercimek Ahmed tarafından yapılanıdır.[23]Eserin,
Mercimek Ahmed tercümesiyle alıntılayacağımız 23. bâbı “Kul ve Karavaş Almakta
ve Satmakta Eyisin ve Yaramazın Beyân Eder” başlığını taşır. Bu bâbda yazar
satın alınacak kul ve kölelerin ırklarına göre özelliklerini ve seçimin amaca
uygun olarak yapılması gerektiğini anlatır. Eserde sırasıyla Kıfçak ve Gûrî;
Harlıhî, Hutenî ve Berberî; Sıhtakli, yani Gürcü; Tatar, Türkmen ve Türk;
Saklap, Alan ve Rus; Rum, Ermeni, Hindû kulların özellikleri anlatılır.[24] Sonra da, Türkün kul ya da köle olarak
alınmak istendiğinde dikkat edilmesi gereken özellikleri sayılır. Türk
güzelleri Hindûlarla mukayese edilir ve güzellikte bütün ırklardan üstün
bulunur.[25]


 


Elbette meselenin tek izahı, Türklerin güzel
oluşları değildir. Türklerin askerî dehaları ve savaşçılıkları, onların klasik
şiir geleneğindeki “acımasız, tüm güzellik elemanlarıyla adeta silahlı ve âşığı
öldürmeye niyetli imiş gibi görünen sevgili” ile anlamca örtüşmelerinde etkili
olmuştur.


 


Türk-İran siyasî ilişkileri çok eski çağlara
dayanır. İran’ın muhtelif kısımları için birbirleriyle mücadele eden valilerin
ve prenslerin ordularında Türk birlikleri önemli bir yer tutmaktadır. Daha
Sâmânîler devrinde birçok Türk grubu İran’a yerleşmiştir ve yerel yöneticilerin
hizmetinde asker ve kumandan olarak görev yapmışlardır. Sonraları yönetimde
yüksek mevkilere gelmeye başlayan Türkler, zamanla istiklallerini ilân
etmişlerdir.


 


Yeni Fars edebiyatının gelişmesine yol açan Türk
sultanları olmuştur. Hindistan’la birlikte hemen bütün İran’ı egemenliği altına
alan Gazneli Sultan Mahmud ile takipçilerinin sarayları şair, bilgin ve
sanatçıların sığındığı bir yerdir. Firdevsî’nin şiirine en büyük destek Gazneli
Mahmud’dan gelmiştir.


 


İran topraklarında geniş ve uzun Türk
hâkimiyetlerinden birisi Büyük Selçuklular zamanında olmuştur. Kısaca Türkler,
tarih boyunca İran’la siyasî ve kültürel ilişkiler içinde bulunmuşlardır.
Üstelik etkileşim tek taraflı da değildir.


 


Türk saraylarında gelişen Fars dili ve edebiyatı
Türk dili ve edebiyatından büyük izler taşır. Ahmet Kartal[26] ve Adnan Karaismailoğlu’nun[27] çalışmaları, Farsçadaki Türkçe, Türk
edebiyatı ve Türk etkisini ortaya koymaları bakımından dikkat çekicidir.


 


Farsçadaki Türk ve Türkçe etkisinin en bariz
göstergesi Farsça şiirlere giren Türkçe kelimelerdir. Farsça şiirlerde Türkçe
kelimelerin kullanılmasına en çok verilen örnek Sûzenî’ye aittir.[28] Sûzenî beyitlerinde, “konuk gerek”
ibaresi ile “çiçek” kelimesini Türkçe olarak alıntılamıştır:


 


Ey türk-i mâh-çehre çe bâşed eger şebî

Âyî be-hücre-i men u gûyî “konuk gerek”

Gülrû-yı men egerçe ki men Türk nîstem

Dânem hemîn kadr
ki be-Türkîst gül çiçek
 [29]


Sûzenî


 


(Ey ay yüzlü Türk, bir gece odama gelsen ve konuk
gerek mi desen ne olur? Gül yüzlüm! Her ne kadar ben Türk değilsem de şu kadar
bilirim ki Türkçede gül çiçektir.)


 


Türk kelimesi ve
ilişkide olduğu benzer kavramlar Türk şiirinde de “güzel” anlamıyla
yaşamaktadır. Türk şairinin Türk’e yüklediği “güzel” anlamı daha çok İran şiiri
etkisiyledir. Bu tür bir kullanımı XVI. yy. şairlerinden Bâkî (1526-1600) ile
örneklendirelim:[30]


 


Hûnî göz ile ol müje vü ebrûvânı gör

Tîr ü kemân elinde iki türkmânı gör


(Kan dökücü göz ile o kirpik ve kaşı gör. Onlar ok
ve yay elinde iki Türkmândır.)


 


Yine, XVI. yüzyılda, Tâcizâde Cafer Çelebi’de Türk
şu şekilde mazmunlaşır:[31]


 


Türk-i tîr-endâzı kim cân ile dil sayyâdıdur

Uykuya varmış kemîngehde kemânın yasdanur


(Onun ok atan
gözleri, can ile gönül avcısıdır. Bir kuytuda uykuya varmış yayını kurar.)


 


XVII. yy. şairlerinden Nef’î’de[32] (1575-1635)
Türktâz kelimesini şu şekilde buluruz:


 


Cenâb-ı Hazret-i Sultân Murâd-ı Kahraman-savlet

Ki âlem sarsılır rûz-ı vegâda türktâzından


Kelime savaşçılık vasfı ile XVIII. yy. şairi Fehîm-i
Kadîm’de şöyle geçer:[33]


Cüyûş-ı türk-i hüsnün cây edelden mülk-i uşşâkı

Metâ-ı zühd ü dîn ü akl u dil hep gâret olmışdur


(Senin güzelliğinin çapul ordusu âşıklar ülkesini
mekân edineli beri zühd, din, akıl gönül malları hep yağmalanmıştır.)


 


Fehîm-i Kadîm Dîvânı’nda çiğil kelimesi ise şu
şekilde geçer:


Ben âşık-ı âlüfte vü hem-hâl-i dilem

Mest-i nigeh-i mugbeçe-gân-ı Çiğil’em

Huşyâr olam insâf mıdır münfa’ilem

Vallâh hacîlem çeşm-i bütândan hacîlem


(Ben vurgun âşık ve gönülle arkadaşım, -Türkistanda
güzelleri ile meşhur olan- Çiğil şehrinin mecûsî çocuklarının bakışları ile
sarhoşum. Aklımın başıma gelmesi insaf edin ki mümkün müdür? Zîrâ, kırgınım ve
vallahi put gibi güzellerin gözlerinden utanmışım, yüzüm kızarmış bir
haldedir.) İran edebiyatının meşhur gazel şairi Hafız-ı Şirazî (ö.M. 1390?)’nin
divanı “Türk”ün “güzel, mahbûb, sevgili” anlamlarıyla kullanılışının tipik
örneklerini taşır. Hafız divanında, Halil Hatip Rehber neşrine göre, 495 gazel
bulunmaktadır.[34] Bu
gazellerde Türk ve ilişkili kelimelerin dağılımı şu şekildedir: Türk 11, Türkân
7, Çiğil 4, Hoten 8, Hıta 3 yerde geçer. Buna 10 gazelde geçen Turan Şah ile,
birer beyitte geçen Tebriz, Hallah ve Peşenk yer ve kavim adları da
eklendiğinde Türk ve ilişkili kavramları 46 gazelde bulmak mümkündür.


 


Hafız divanında Türk, tek başına kullanıldığında
“güzel sevgili, şahid” gibi anlamlar taşır. Divanda Türk’ün tamlamaya girdiği
kelimelerle kazandığı anlam daha çok Türkün savaşçılığıyla ilgilidir.


 


Meşhur Hâfız şârihi Sûdî, Hafız’da kelimenin
kazandığı bu anlamı özetler. Sözlüklerde Tatar sınıfına Türk denildiğini;
bunlar, zâlim, merhametsiz ve kan dökücü olduklarından Acem şairlerinin bunları
mahbûba benzetme ile Türk diye adlandırdıklarını kaydeder. Bazı Şirazlılardan
Hülâgû askerinden bir çok kimsenin Şiraz’da vatan tutup yerleştiğini ve orada
evlad sahibi olduklarını duyduğunu söyler ve Türk-i Şirâzî (Şirazlı Türk)
tamlamasının onların evlatlarına işaret olması gerektiğini yazar.[35] Sûdî’nin
sözünü ettiği Türk-i şirâzî, Hâfız’ın meşhur beyitinde şu şekilde geçmektedir:[36]


 


Eger ân Türk-i Şîrâzî be-dest âred dil-i mâ-râ

Be-hâl-i hindûyaş bahşem Semerkand u Buhârâ-râ

Hâfız


(Eğer o Şirazlı güzel bize bir yüz verirse, onun
yanağındaki bir bene Semerkand’ı da bağışlarım, Buhara’yı da.)


 


Bir kavim veya yer adının anlamdan soyutlanarak
sevgili için mazmun olması sadece Türk kelimesi için geçerli değildir. Türk ve
İran şiirinde Hıta, Hoten, Keşmir, Kandehar, Hint, Mısır, Habeş, Çin ve Frenk
kelimeleri sevgili ve sevgiliye ait unsurlar için benzetme olmuşlardır.


 


Hintlilerin siyahî ırktan olmaları nedeniyle klâsik
şiirde Hindû kelimesi sevgilinin benini ve saçlarını temsil eder. Yine
kirpikler yan yana dizilmiş Hint askerleridir. Zaman zaman yüz güneşe, gözler
de güneş altında yatan bir Hintliye benzetilirler. Bu Hindû sözü “köle, tüccar,
asker, çapulcu ve hırsız” gibi anlamlar da yüklenmiştir. Şairler Hindistan’da
yakut çıkarılması ilişkisiyle dudağı yakuta, saçı da yakutla oynayan bir
Hindliye benzetmişlerdir.[37]


 


Habeş’in sevgilinin kara zülfüne ve benine ad
olması, Frenk’in kâfir segiliyi temsil etmesi, Çin’in kıvrım, büklüm anlamına
gelen “çin” kelimesiyle ilişkilendirilerek zülfü anlatması ya da Mısır’ın
sevgilinin güzel yüzünün sembolü olması bu türden ilişkilendirmelerdir. Bunu
Şeyhi’nin (1373?-1431?) beyiti ile örnekleyelim:[38]


 


Bir gör ol Türk-i Hıta’nın gözleri âhûsunı

Zülfinün her bir kılında Rûm ilin çîn eyledi

Şeyhî


 


Nâsırî “Türk” kelimesini izah ederken, Türk
ülkesinde güzel yüzlüler çok olur. Bu nedenle mecazen sevgiliye Türk derler,
tanımını yapar.[39]


 


İran şiirinde Türk güzelin özelliklerini şu şekilde
maddeleyebiliriz:


 


a) Beyaz renklidir. Bu yönüyle yasemine teşbih
edilir.


 


Türk-i semen hayme be-sahra zedeh

Mâhçe ber-evc-i
süreyyâ zedeh
[40]


Nizâmî


(Yasemin gibi olan güzel, sahraya çadırını kurdu.
Çadırının tepesindeki hilal süreyyaya kadar ulaştı.)


Hinduvek-i lâle vü Türk-i semen

Sehl Arab bud ve
Süheyl Yemen
[41]


Nizâmî


(Lale Hindli, yasemin Türk’tür. Arap karga, Yemen
Süheyl yıldızı oldu.)


Mânend be-sanûber kadd-ı ân türk-i semenber

Ger sûsen âzâd
buved bâr-ı sanûber
[42]


Muizzî


(Eğer hür sûsen çiçeği, selvinin meyvası olsa da,
yasemin yüzlü Türk selvi boyludur.)


 


b) Savaşçıdır. Gözleri öldürücüdür. Kirpikleri ok,
kaşları yaydır. Kan dökücülük açısından olsa gerek, türk ve türkman kelimeleri
beyitlerde çoğu kez gözün mazmunudur ve kirpik, ok, hançer kelimeleriyle
birlikte geçer.


 


Çeşmân-ı Türk ü ebruvân cân-râ be-nâvek mî-zened

Yârab ki dâd est în kemân ân Türk-i tîr-endâz-râ

Sa’dî


(Türk gözleri ve kaşları canıma ok attı. Allahım o
iyi ok atan Türk’ün keman kaşlarından sana imdad ederim.)


Mîg çün türkî-i âşufte ki tîr-endâz

Berk tîr est mer
u râ meger ü rahş kemân
 [43]


(Bulut, ok atan öfkeli Türk gibi; sanki şimşek onun
oku, gök kuşağı ise yayı.)


Der ân türk-i hargehî âverd dest

Silâh-ı nikâbeş
zi ruh ber-şikest
 [44]


Nizâmî


(Savaşçı güzel “türk” elini attı ve nikabının
silahını yanağından çekti.)


Türk hezârân be-pây-ı pîş saf-ender

Her yek çün mâh ber du hefte dırahşân

Rûdekî [45]


(Ön safta binlerce Türk ayakta, her biri iki
haftalık ay gibi.)


 


c) Gözleri mest ve sarhoştur.


 


Çü türk-i serkeş-i men mâ’il-i şarâb şeved

Zi tâb-ı ârız-ı
û murg-ı dil kebâb şeved
[46]


Tâhirî


(Benim serkeş sevgilim şaraba meylederse onun yanağının
hararetinden gönül kuşu kebab olur.)


İn lâle-ruhân ki aslışân ez Çiğilest

Yârab şirişt-i
pâkışân ez çe gilest
[47]


Hafız


(Bu lale yanaklılar ki asılları Çiğil’dendir. Yâ
Rabbî, temiz olan hilkatleri hangi çamurdandır.)


 


d) Güzel gülüşlüdür.


 


Teng-dil ez hinde-i
Türkân şeker


Sürme-ber ez
çeşm-i gazâlân nazar
[48]


Nizâmî


(Şeker, sürmesini ahuların gözlerinden alan Türk’ün “güzelin”
gülüşü yüzünden bunalıma girdi.)


 


e) Ay ve güneş gibidir. Yüzünün güzelliği ve parlaklığı dillere
destandır.


Ger çün tu
be-Türkistân ey türk nigârist


Her rûz
be-Türkistân ıydî vü bahârist
[49]


Ferrûhî


(Ey Türk, Türkistan’da senin gibi başka güzel yüzlüler de varsa,
orada her gün bayram ve bahardır.)






f) Perî yüzlüdür. Peri gibi ele geçmez.


 


Ân türk-i perî-çehre
ki dûş ez ber-i mâ reft


Âyâ çe hatâ dîd
ki ez râh-i hatâ reft 
[50]


Hâfız


(O peri yüzlü Türk “güzel” dün gece düşüme girmedi. Acaba ne
hata ettim ki, hata yolunu tuttu.)






g) Feleğe teşbih edilir


 


Beyâ ki Türk-i felek
hân-ı rûze gâret kerd


Hilâl-ı ıyd
be-devr-ı kadeh işâret kerd
[51]


Hâfız


(Ey felek gibi olan türk “güzel”, oruç sofrasını yağmala. Bayram
ayı, kadehin devrini işaret ediyor.)






h) Acımasızdır.


 


Dilem zi nergis-i
sâkî emân ne-hâst be-cân


Çerâ ki şîve-i
ân Türk-i dil-siyeh dânîst
[52]


Hâfız


(Gönlüm sâkînin nergis gözünden aman istemedi. Çünkü o acımasız
Türk’ün âdetini biliyordu.)


 


ı) Yağmacıdır.


 


Aşk âmed u akl kerd
gâret


Ey dil tu be-cân ber în beşâre

Türkî aceb est aşk dânî

K’ez türk acîb
nist gâret
[53]


Hâce Abdullah Ensârî


(Aşk geldi ve akıl yağma oldu. Ey gönül cana bu bir müjdedir.
Türk aşkı bilirse şaşırılır, yağmacılık Türk için şaşılacak bir şey değildir.)


 


Sonuç olarak, Türk kelimesinin Türk ve İran edebî metinlerinde
sonradan kazandığı anlamlar, mecazlaşma ve anlam kötüleşmesi şeklinde
açıklanabilecek dil hadiseleridir. Bu anlamlar farklı sosyo-kültürel şartların
ve ihtiyaçların mahsûlüdürler. Türk, gerek “güzel, sevgili” anlamıyla, gerekse
de “kaba, köylü, cahil” anlamıyla Türk kavim adına gönderme yapmaz. Kelime bu
anlamlarla ansiklopediden sözlüğe dönerken Türk kavmini, Türk milletini işaret
edecek şekilde kullanılmamıştır. Metinlerde Türk’ün gerçek anlamıyla kullanımı
da vardır. Edebiyat metinleri, anlam değişmesi içermediği için örneklemediğimiz
bu kullanımın sayısız örneklerini taşırlar. Nizâmî’nin beyiti buna tipik bir
örnektir. Son sözü bu beyitle söyleyelim:


 


Devlet-i türkân ki bülendî
girift


Memleket
ez dâd pesendî girift
[54]


(Türk devleti ihtişama erdiğinde, ülke adaletle dolmuştur.)


 


 Yrd. Doç. Dr. Şerife YAĞCI


 


Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye


Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 5
Sayfa: 914-920


 


Dipnotlar:


 


[1] Faruk Sümer: Oğuzlar,
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara 1967; Hüseyin Namık Orkun:
Türk Sözünün Aslı, İstanbul 1940; Zeki Velidi Togan: Umûmî Türk Tarihine Giriş
I-En Eski Devirlerden 16. Asra Kadar-, İstanbul 1970; İbrahim Kafesoğlu:
Türkler, İslam Ansiklopedisi, C. XII/2, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1988,
s. 142-280; İ. Kafesoğlu: Tarihte Türk Adı, Reşit Rahmeti Arat İçin, Türk
Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara 1965, s. 306-319; İ. Kafesoğlu:
Türk Millî Kültürü, İstanbul 198; Tuncer Baykara: Türk Adının Anlamı, Atatürk
Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara 1998: Faruk Ünlühızarcı: Türk
Sözünün Aslı ve Anlamı, 2. Basım, Özkavukçu Yayınları, Kayseri 1974: Martti
Rasänen: Versuch Eines Etymologischen Wörterbuchs der Türksprachen, Helsinki
1969, s. 506: J. Nemeth: Der Volksname türk, Cörösi Csoma-Archiv, II. Band, 4.
Heft, 31 Dec. 1927, 275-281: Louis Bazin: Notes Sur Les Mots “Oğuz” et “Türk”,
Oriens, 1953, VI/2, 315-322: Bernhard Munkacsi: Die Bedeuntug des Namens der
Türken, Cörösi Csoma-Archivum, C. I, 1921-1925, Leiden, E. J. Brill, 1967, s.
59-63: Gerhard Doerfer: Türkische und Mongolische Elemente im Neupersischen,
Band II, Franz Steiner Verlag GMBH, Wiesbaden 1965, 483-499.


[2] Günay Karaağaç: Özel Ad
Bilgisi, Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi, S. 593, Mayıs 2001, s. 520-525.


[3] Mehmet Kalpaklı: Osmanlı
Edebî Metinlerine Göre Türklük ve Osmanlılık, Tarih ve Milliyetçilik, Mersin
Üniversitesi I. Ulusal Tarih Kongresi-Bildiriler-, 30 Nisan-2 Mayıs 1997,
Mersin 1999, s. 75-90.


[4] Tuncer Baykara: Türk
Adının Anlamı, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara 1998, s.
57-58.


[5] Nuri Bilgin: Sosyal
Bilimlerin Kavşağında Kimlik Sorunu, Ege Yayıncılık, İstanbul 1995.


[6] Ahmed Refik: Anadolu’da
Türk Aşiretleri (966-1200), Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, s. V; Rudi Paul
Lindner: Orta Çağ Anadolusu’nda Göçebeler ve Osmanlılar, (Çev.: Müfit Günay),
İmge Kitabevi, Ankara 2000, s. 87-119.


[7] Musa Seyirci: Batı
Akdeniz Bölgesi Yörükleri, Der Yayınları, İstanbul, 2000, s. 41.


[8] T. Baykara: a.g.e., s.
58.


[9] A. T. Onay, a.g.e., s.
420.


[10] İskender Pala:
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Şiirde Türk Kimliği, Yeni Türkiye, S. 23-24, 1998, s.
1809-1814; Mehmet Kalpaklı: a.g.e., s. 75-90.


[11] “Sahra-nişîn olup
şehristâna dâhil olmayanlara Türk ve Oğuz ism-i umûmîsi kalmagla ilerüde Türk
kaba, rüstâyî ve Oğuz sâde, sâf-dil mânâsına sarf olunmşdur.” Hüseyin Kazım
Kadri: Türk Lûgatı, 2. Cild, Devlet Matbaası, İstanbul 1928, s. 137-141.


[12] Ahmed Talât Onay: Eski
Türk Edebiyatında Mazmunlar (Haz.: Cemal Kurnaz), Türkiye Diyanet Vakfı Yayını,
Ankara 1992, s. 319-420.


[13] Agah Sırrı Levend: Divan
Edebiyatı-Kelimeler ve Remizler, Mazmunlar ve Mefhumlar-, Enderun Kitabevi,
İstanbul 1984, s. 594-601.


[14] Ziya Şükûn:
Farsça-Türkçe Lugat-Gencîne-i Güftâr Ferheng-i Ziyâ-, Millî Eğitim Bakanlığı
Yayınları, Ankara 1996, s. 579-580.


[15] Ali Ekber Dihhuda:
Lügatnâme, 4. Cilt, Tahran, 1373, s. 5815-5819.


[16] İskender Pala:
Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Akçağ Yayınları, Ankara 1990, s. 352.


[17] “Türk taifesi gibi
cefakar ve garet-i sabr u karar oldukları ecilden kinaye tarikiyle civan-ı
dilsitan ve hatır-şikara ıtlak olunur.” Hüseyin Kazım Kadri: Türk Lugatı, 2.
Cilt, Devlet Matbaası, İstanbul 1928, s. 137-141.


[18] Mütercim Âsım Efendi:
Burhân-ı Katı (Hazırlayanlar: Mürsel Öztürk-Derya Örs), Türk Dil Kurumu, Ankara
2000, s. 786.


[19] Laszlo Rasonyi: Tarihte
Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara 1971, s. 159.


[20] Ayrıntılı bilgi için
bkz. Şerafeddin Yaltkaya: Türklere Dair Arapça Şiirler, Türkiyat Mecmuası, C. V
(1935), İstanbul 1936, s. 307-326; Ş. Yaltkaya: Zemahşerî Dîvânında Türklere
Ait Şiirler, Atsız Mecmua, S. 15, s. 65-67.


[21] Ş. Yaltkaya: Türklere
Dair Arapça Şiirler, s. 319.


[22] Ş. Yaltkaya: Türklere
Dair Arapça Şiirler, s. 321.


[23] Mercimek Ahmed tercümesi
ve eserin diğer tercümeleri için bkz. Mercimek Ahmed: Keykâvus-Kabusname-, 3.
Basım, Devlet Kitapları, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1974, s. VII-XVIII.


[24] Mercimek Ahmed: a.g.e.,
s. 144-156.


[25] “Filcümle malûm olsun ki
Türk’den hûblar kopar ki kangı tâife içinde gerekse güzelliğini vasf etmeğe
yarar. Ve çirkinler dahı kopar Türk’te çirkinliği vasfını etmeğe yaramaz. Ve
lâkin Hindûlar bu dediğimin aksincedir, yani Hindûlar cümle çirkin olur ki hiç
güzeli olmaz. Ve Türk’e göre Hindû’ların başı büyük olur ve yüzü yassı ve gözü
yufka olur, yani kapaklı değildir… Türk sûreti bigi görünmez. Zîra Türk’ün
zâtında sûreti ve sıfatı ve taraveti ve hûbluğu ile cümle cinslerden eli
üstündür.” Mercimek Ahmed: a.g.e., s. 149.


[26] Ahmet Kartal: Farsçada
Türkçe Kelimeler Ve Fars Edebiyatında “Türk” Kavramı İle İlgili Unsurlar,
Bilig, S. 11, Güz 1999, s. 31-52.


[27] Adnan Karaismailoğlu:
Klasik Türk Edebiyatının İran Edebiyatı ile Münasebeti, Dergah, S. 110, Nisan
1999, s. 14-17; Adnan Karaismailoğlu: Yeni Farsça İlk Şiirlerde Türkler ve Türk
Kültürü, Dergah, S. 190, Ağustos 2001, s. 20-21.


[28] Z. Şükün: a.g.e., s. 579.


[29] A. Kartal: a.g.m., s. 33.


[30] Sabahattin Küçük: Bâkî
Dîvânı-Tenkidli Basım-, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1994, s. 147.


[31] İsmail E. Erunsal: The
Life and Works of Tâcizâde Ca’fer Çelebi with a Critical Edition of his Divan,
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, İstanbul 1983, s. 230.


[32] Metin Akkuş: Nef’î
Divanı, Akçağ Yayınları, Ankara 1993, s. 208, 277.


[33] Tahir Üzgör: Fehîm-i
Kadîm Hayatı, Sanatı, Divanı ve Metnin Bugünkü Türkçesi-, TDK Yayınları, Ankara
1991, s. 410-411; 704-705.


[34] Halil Hatip Rehber:
Dîvân-ı Gazeliyyât-ı Şemseddin Muhammed-Hâce Hâfız-ı Şîrâzî-, Tebriz 1372 (M.
1994).


[35] “Türk’Lugatta Tatar
sınıfına derler. Bunlar (Tatarlar) zâlim, bî-rahm ve hûnî olduklarından
şuarâ-yı Acem bunları mahbûba teşbih edüp türk derler. Bazı Şirazlılardan
mesmu’dur ki Hülâgû askerinden çok kimse Şiraz’da tevattun edüp tenâsül eyledi.
Onların evlâdına hakîkaten türk-i Şirâzî demek muvafıkdur.” A. T. Onay: a.g.e.,
s. 419 (Sûdî, I, 53).


[36] H. H. Rehber: a.g.e., s.
4-6.


[37] İ. Pala: a.g.e., s. 231.


[38] Ali Nihat Tarlan: Şeyhi
Divanı’nı Tedkik, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, İstanbul
1964, s. 164.


[39] “Be-çün der ân bilâd
hûbân-ı nîkû-rûy bisyâr bâşend. Mecâzen maşûkân-râ “türk” gûyend.” bk.
Ferheng-i Nâsırî, 1288, 269.


[40] Berat Zencânî: Ahvâl ü
âsâr ve Şerh-i Mahzenü’l-esrâr-ı Nizâmî-i Gencevî, İntişârât ve Çap Dânişgâh-ı
Tahran 1370, s. 263. Zencânî “türk-i semen” tamlamasını dipnotta beyaz renkli
yasemin olarak izah etmiştir.


[41] Zencânî: a.g.e., s. 264.


[42] Zabihollah Safa: A
History of Iranian Literature of the Islamic Era, C. 1, Tahran 1372, s. 73.


[43] A. Kartal: a.g.m., s.
35; Dihhuda: a.g.e., s. 5815.


[44] Dihhuda: a.g.e., s. 5816.


[45] Güzîde-i Eş’ar-ı Rûdekî,
(Şerheden: Cafer Şuar ve Hasan Enverî), İntişârât-ı Emîr Kebîr, Tahran 1369, s.
79.


[46] A. Kartal: a.g.m., s. 37.


[47] A. Kartal: a.g.m., s. 35.


[48] Zencânî: a.g.e., s. 280.


[49] Ferheng-i Nâsırî, 1288,
269.


[50] H. H. Rehber: a.g.e.,
gazel: 82, s. 114-115.


[51] H. H. Rehber: a.g.e.,
gazel: 131, s. 177-179.


[52] H. H. Rehber: a.g.e.,
gazel: 47, s. 67-68.


[53] Dihhudâ: a.g.e., s. 5815.


[54] Zencânî: a.g.e., s. 318.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış