Nasrettin
Hoca hakkında yapılan araştırmalarda Hocanın kimliği, yaşadığı devir hatta
yaşayıp yaşamadığı hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlerin
çeşitliliği ve eldeki belgelerin azlığı, araştırmacının önüne en büyük zorluk
olarak çıkmaktadır.

 

Biz
bu bilgi ve belgeleri verirken tartışma ve eleştirileri de belirtmeye
çalışacağız.

 

Bizde
bildiğimiz en eski kaynak; Ebul Hayr-ı Rumî’nin (1974) Cem Sultan (M. 1495)
adına yazdığı Saltuk-nâme’dir. Büyük mutasavvıflardan Sarı Saltuk’un
menkabelerini derleyen Saltuk-nâme adlı eserde; on iki bin göçer evli
Türkmen’le Rumeli’ye geçen (H. 622) Alp-Erenlerden Sarı Saltuk ile Nasrettin
Hoca çağdaş, arkadaş ve pirdaş olarak gösterilmektedir (Her ikisinin Hocası da
Seyyid Mahmut-ı Hayranî’dir.)[1] Sivrihisar’dan Mevlânâ Müzesi’ne
getirilen bir mezar taşının “Nasrettin Hoca’nın kızı Fatma Hatun’a ait olduğu
okunmuştur. Ölüm tarihi 1326’dır.[2]” “Nabi,
‘Tuhfetu’l Harameyn’ adlı eserinde Nasrettin Hoca’nın mezarını ziyaret
ettiğinden söz etmektedir”.[3] “XVII. yüzyılın biyografik
eserlerinden ‘Keşfu’ Z-Zünün’ da; Katip Çelebi, Hocanın Sunni bir Müslüman
olduğunu belirtmiştir”.[4]

 

Nasrettin
Hoca’ya ait birçok basma Letâif kitaplardan biri olan “Letâif’i Nasrettin Hoca”
adlı eserde, “Nasrettin Hoca’dan büyük bir hayranlıkla bahsedilmektedir.”[5]

 

“XIX.
yüzyılda Sivrihisar müftüsü olan Hasan Efendinin, ‘Mecmua-i Maarif’ adlı
eserinde Hoca hakkında bilgi verilmiştir.”[6]

 

Fuat
Köprülü; “Nasrettin Hoca” adlı kitabında “Hükümetçe elyevm mevsuk ve
muamu’n-ileyh” olan iki vakıfnâme, “Seyyit Mahmut Hayrani ve Hacı İbrahim
Sultan Vakıfnâmeleri”dir. Bunlardan biri 650’de öteki 665’te tanzim edilmiş ve
Nasrettin Hoca her ikisinde de şahit sıfatıyla hakim huzurunda bulunmuştur”[7] demekte.

 

İbrahim
H. Konyalı (1945) ise, “Köprülüzâde Fuat’ın bu mütalâası tamamen indi ve
yanlıştır. Hacı İbrahim Sultan’ı vakfiyesindeki şahitler arasında ‘Nasrettin’
imzası yoktur, vakfiye tarihinden bir asır evvel ölen Nasrettin Hoca, bu
vakfiyeye nasıl imza koyabilir” ifadesiyle Köprülü’ye karşı çıkmaktadır.[8]

 

İbrahim
H. Konyalı “Nasrettin Hoca’nın sandukası üzerinde bir tahta parçasının üstüne
tenekeden oyularak, Hoca Nasreddin Veli sene 683/1284 yazılı olduğunu, fakat
yazının karakterinden pek eski olmadığının anlaşıldığını”[9] belirtmektedir.

“Evliya
Çelebi ve bazı araştırmacılar Nasrettin Hoca’yı Murad Hüdavendigar ve Yıldırım
Beyazıd’la, Timurun muasırı gibi gösterirler.”[10]

 

“Evliya
Çelebi’nin Nasrettin Hoca’yı Aksak Timur’la konuşturması düşündürücüdür.
Timur’a hamamda paha biçen Nasrettin Hoca değil Ahmedî mahlasını taşıyan şair
Taceddin İbrahim İbni Hızır Bey’dir. Bu Amasyalı şair Yıldırım Bayezıd’ın
şehzadelerinden Emin Süleyman adına (M.1405) “İskendernâme” adlı eseri
yazmıştır. Aksak Timur’un maiyetinde de bulunmuştur. Lâminin oğlu Abdullah
Çelebi tarafından Kanuni Sultan Süleyman Devri’nde tamamlanan ve tezhip edilen
‘Letâif’inde Ahmedî’nin Timur’la arasında geçen bu fıkrayı buluyoruz.”[11]

 

“Nasrettin
Hoca’nın Yıldırım Bayezıd ve Timur’la çağdaş olduğunu savunan başta Evliya
Çelebi olmak üzere birçok araştırmacının bu fikrini yalanlayan bir belge
Hoca’nın türbesinde bulunan altı mermer sütundan başucundakinde güzel bir sülüs
yazıyla yazılmış olan…. “Yazı bâki, ömür fânidir. Kul âsi, Tanrı affedicidir.
Bunu Yıldırım Bayezıd Hazretlerinin askerlerinden hakir Mehmet 796 yılında
yazdı”[12] şeklindeki kitabedir.

 

“Osmanoğulları
her yirmi beş senede bir yurtta umumi yazım yaparlar ve bunları “il yazıcı”
defterleriyle tespit ederlerdi. Bu defterler hükümdarın sarayındaki defterhane
hazinesinde padişahın mührü altında saklanırdı. Üzerlerinde hiçbir tahrir ve
tadil yapılamaz, kazıntı ve silinti bulunamazdı. Tahrîr emini herhangi bir
vakıf müessesesini yazarken, o vakfa ait vakıfnâmeleri, fermanları, hükümleri,
beratları ve sair vesikaları birer birer görür, doğruluğuna kanaat getirdikten
sonra defterine vakfın adıyla sanıyla yazardı”[13] demektedir.

 

Konyalı,
“Hoca’nın Yunus gibi birçok yerde mezar (makam) türbesi olmayacağını ifade
ederek; kendisi gibi mezarı da tektir, adı Nasrettin’dir, diyerek bunu, İkinci
Sultan Mehmet Devri’ne ve bizzat Fatih’e ait bir belge ile belgeliyor.

 

İbrahim
Hakkı Konyalı’ya göre, Akşehir kati olarak Osmanlı sınırları içine girdikten
dokuz yıl sonra, Gedikli Ahmet Paşa’nın sadrazamlığı zamanında, M. 1476 (H.
881) yılında yazılan bir umumi evkaf ve emlak yazım defterinden öğrendiğimize
göre Nasrettin Hoca türbesi ve medresesi harap ve tamire muhtaçtı.

 

Ankara
Kuyudu-ı Kadime Arşivi’nde 556 numarada kayıdı bulunan bu defterde Akşehir
evkafı yazılırken Nasrettin Hoca türbesi ve medresesi aynen şöyle tespit
edilmiştir. Bu kayıtta vakfın adı “Nasrettin” olarak geçmektedir. Bugün de
yaşayan ad budur. Bu kayda göre Fatih’in ilyazıcısı Mevlânâ Muslihuddin,
Akşehir’in vakıflarını tespit ederken, Nasrettin Hoca’nın türbesi harabolmaya
yüz tutmuştur. Bu deftere göre Nasrettin Hoca evkafının gelirleri şunlardır:
“Tur Ali Bahçesi, Hacı Nebi (Bibi) ve Musaoğlu Bağları ile Topal Yakub’un
biraderinin elinde bulunan medrese zemini,”[14] demektedir. Bu vesika bize Nasrettin
Hocanın bir de medresesi bulunduğunu göstermektedir.

 

“Fatih
adına yapılan bu yazımdan 25 yıl sonra H. 906 (M. 1500) yılında Üçüncü Bayezıd
adına Karaman ili evkafını tesbit eden defterde Nasrettin Hoca’nın türbe ve
medrese vakfına rastlamıyoruz.

 

Bundan
sonra Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve Üçüncü Murat adına yazılan
ilyazıcı defterlerinde de görülmüyor. Kanunnâmeye göre ilyazıcılar, ancak
yaşayan ve vakıfnâmelerinin hükümleri yürürlükte bulunan vakıfları tesbit
ederler…. Esasen harab halde bulunan Nasreddin Hoca medresesi tamamen yok ve
türbe de büsbütün harab olduğu için H. 881 (M. 1476) İkinci Beyazıd’ın tahrir
emini bu vakıfı tesbite lüzum görmemiştir. Vakfiyeler daima alakadar
mütevellilerin ellerinde bulunur ve bunlar ilgililere maddi bir fayda temin
ettikleri müddetçe iyi muhafaza edilirler..

 

“Fatihten
sonraki ilyazıcıların defterlerinde Nasrettin Hoca medrese ve türbesinden hiç
bahsedilmediğine göre artık medrese tamamen yıkılmış türbe yüzüstü bırakılmış”[15]demektedir.

 

Nasrettin Hoca’nın
Hayatı

 

Nasreddin
Hoca’nın 1208’de Sivrihisar’ın Hortu köyünde doğduğu tahmin edilmektedir.
Annesi Sıdıka Hanım, babası Abdullah Efendi’dir. Hoca, ilk tahsilini köyünde
köy imamı olan babasının yanında tamamlamış daha sonra devrin meşhur mutassavvıflarından
Seyyid Mahmud Hayrâni’ye intisab etmiştir. Hoca köyünde evlenmiş bir oğlu, bir
kızı olmuştur. Nasrettin Hoca doğduğu köyde kalmamış, Konya, Karahisar,
Malatya, Kızılırmak, Akşehir, Sivrihisar ve Arabistan’a kadar gitmiştir.
Bunları fıkraların geçtiği yerlerden anlamaktayız.

 

Yukarıda
verilen bilgi ve belgelerin doğruluğu bazı araştırmacılar tarafından
tartışılmıştır.

 

“Yukarıdaki
bilgi ve belgelerin pek çoğunun ilmi bir tenkide tâbi tutulunca öyle
zannedildiği gibi güvenilir, itimada şayan şeyler olmadığı hemen
anlaşılmaktadır. Hoca’nın mezar kitabesi en çok 150-200 yıllıktır, sağlam bir
Arapça bilgisinden mahrum biri tarafından hazırlanan bu kitabenin tarihî
kıymeti yoktur.

 

Türk
kültüründe bildiğimiz kadarıyla ölüm tarihinin ters yazılmasının ikinci bir
örneği de görülmemiştir. Şeyh İbrahim Vakıfnâmesi, Köprülü’nün ileri sürdüğü
gibi 665’te değil, 776/1374 yılında tanzim edilmiştir; üstelik bu vakıfnâmede
Nasrettin Hoca’nın adı hiç geçmemektedir. Selçuklulardan bize şer’iye sicili
gelmediği gibi, gelmiş olsa bile bu tür sicillerde bir insanın şeceresi, hayat
hikayesi bulunmaz. Bu bakımdan Müftü Hasan Efendi’nin verdiği bilgiler de
meşkuktur. Şeyyad Hamza’nın 749/1348’de hayatta olduğu tarafımızdan ispat
edilmiştir. Dolayısıyla Şeyyad Hamza’ya dayanarak Hoca’yı XII’üncü asra
tarihlemek de artık doğruluğunu yitirmiştir. Sultan Alaaddin adı Nasrettin Hoca
lâtifelerinin birinde geçer, oysa ki Timur adı 23 fıkrada geçmektedir.
Fıkralarda geçen şahıs adlarından hareketle Hoca’nın yaşadığı asrı tesbit
edecek olursak XII değil, XIV-XV’inci asrı kabul etmemiz gerekecektir.
“Peştemala fiyat biçme” fıkrasının Hoca’ya değil Ahmedi’ye ait olması da bu
fikri değiştirmez. Kaldı ki fıkra tipleri arasında metin kaymalarının her zaman
için mümkün olduğu ehillerinin malûmudur”

 

“Konyalı’nın
Ankara Kuyud-i Kadîme Arşivi’nden bulup kitabında metnini ve fotokopisini
verdiği Mevlânâ Nasrettin, bizim Nasrettin Hoca olabilir mi? Eğer o zat
Nasrettin Hoca ise 1476’da harap halde iken Sultan II. Bayezıd Devri’nde
büsbütün yok olarak resmi kayıtlarda adı bile geçmeyen türbe meselesi ne
olacak?. Sanat tarihçilerce XIII’üncü asır sonları ile XIV’üncü asır başlarında
yapıldığı tahmin edilen bugünkü türbe kimin?”

 

Bazı
yazarlar Hocamızın XIV-XV’inci asırda yaşadığını söylerler. Bu konuda en eski
eser Bayburtlu Osman’ın (öl. 988/1580’den sonra) Tevarih-i Cedid-i Mir’at-i
Cihan adlı eseridir. Kitabın ikinci bölümünde “.Nasrettin Hoca Akşehir’de
yatur.

 

Ulemâdan,
Ziyade nüktedan kimse idi.

 

Timurleng’e
müsâhib oldu. Meşhur kimsedur” kaydı bulunmaktadır. 1638’de Akşehir’i ve
türbeyi gezen Evliya Çelebi, Hoca’nın Timur ve Yıldırım Bayazıd ile muasır
olduğunu, meşhur “Peştemala fiyat biçme” fıkrasını zımnen belirtmektedir.
İhtifâlci Ziya Bey, Nasreddin Hoca’nın “Sultan Orhan Devri (1320-1362)
ricalinden olduğunu, Bayezıd Devri’nde de hayatta olduğunu” söylemektedir.

 

Nasrettin
Hoca’nın tarihî şahsiyeti hakkında hülâsa olarak şunları söyleyebiliriz:
Hocamızın XIII, XIV veya XV’inci asır başında yaşadığına dair kuvvetli deliller
ve belgeler henüz bulunamamıştır. Mevcut belgelerin en güvenilir olanı, Mevlânâ
Nasrettin adının geçtiği resmi defterdir. Buna göre zayıf bir ihtimal olarak
Hoca’nın belki XIII, belki XIV’üncü asırda yaşadığı söylenebilir.

 

Ancak
bu belgenin bulunabilecek diğer vesikalarla teyidi gerekmektedir. Fıkralarda
geçen hususi isimlerden, türbenin mimari özelliklerinden, efsanelerden hareket
edip bir sonuca varmak istersek, Nasrettin Hoca’nın XIV’üncü asır başları,
XIV’üncü asrın ikinci yarısı ile XV’üncü asır başlarında yaşadığı, kayd-ı
ihtiyatla söylenebilir.

 

“Bugün
için mevcut olan bütün bu bilinmezliklere, belirsizliklere rağmen biz,
Nasrettin Hoca’nın gerçekten yaşamış bir Türk olduğuna dair inancımızı açıkça
ifade ediyoruz”[16]demektedir.

 

Yapılacak
yeni araştırmalarla ortaya çıkacak yeni belge ve bilgilerin ışığında bu
tartışmanın aydınlığa çıkacağına inanıyoruz.

 

Milli Kütüphane’deki Yazma Metnin Dil ve Üslûp
Özellikleri

 

Türk yazı dilinin tarihi
gelişimi içinde bir geçiş devresi sayılabilecek olan XV. yüzyıl büyük önem
taşımaktadır, bu etkiler XVI. yüzyılda da devam etmektedir.

 

Yazımızda XV. yüzyıl
etkilerinin yanında Arapça ve Farsça kelime ve tamlamaların çok arttığını,
Nasrettin Hoca fıkralarının en önemli niteliği olan halk diliyle ifade edilme
özelliğini büyük ölçüde kaybetmiş olduğunu söyleyebiliriz.

 

Yazımızda 192 hikâyet yer
almaktadır. 151 hikâyet Nasrettin Hoca’ya ait olarak gösterilmiş olup, 41
hikâyette Hoca’nın adı geçmemektedir. Yazmamızdaki Nasrettin Hoca fıkraları
Nasrettin Hoca dili ve üslûbu diyebileceğimiz belirgin özellikler gösterir:

 

1.    
Fıkralar genellikle “Bir gün Hoca” diye başlar.

2.    
Fıkralar kısadır. Uzun tasvirlere ve süslü cümlelere
yer yoktur. Kolay anlaşılır, akılda kalıcı, az sözle özlü bir anlatımı vardır.

3.    
Fıkralarında çeşitli mesajlar verir.

4.    
Fıkranın son sözünü mutlaka Nasrettin Hoca söyler ve
fıkra orada noktalanır.

5.    
“Bir hikâyede sarhoşluk ya da içki varsa o hikâye
Nasrettin Hoca’nın değildir, çünkü Nasrettin Hoca, içkiyi günah sayan Sünnî
Müslüman Türklerin gülmece tipidir.

6.    
Bir hikâyede ahmaklık, budalalık varsa ve o, bir
sıkıntıdan kurtulmak için ahmaklık taslamak, zekâyı gizlemek değilse, bu hikâye
Hoca’nın değildir.

7.    
Hoca’yı mal-mülk, köle-cariye sahibi gösteren
hikâyetler de Nasrettin hikâyesi değildir, çünkü Nasrettin hikâyelerinin
özelliği, ömür boyu süren bir yoksulluğu yansıtmasıdır.

8.    
Bir hikâyede iffetsizlik, kadın ihaneti varsa, bu
hikâye Nasrettin Hoca’nın değildir. Hoca’nın evlendikten üç ay sonra karısının
doğurduğunu, Hoca’nın da bu çocuğa, dokuz aylık yolu üç ayda bitirdiği için,
okul çantası aldığını anlatan hikâye, Arap kaynaklıdır.

9.    
Bir hikâyede Hoca, maddi kuvvetle güçlü bir insan gibi
gösteriliyorsa o hikâye de bizim Nasrettinimizin değildir, çünkü bizim
Nasrettinimiz, sorunlarını kol kuvvetiyle değil, aklı ile çözer.

10.Bir hikâyede
dalkavukluk, iki yüzlülük, çıkarcılık varsa, Hoca bir paşa ya da büyük adamın
emrinde gösteriliyorsa, bu hikâye Hoca’nın değildir, bunlar yabancı
kaynaklardan Hoca’ya yakıştırılmış hikâyeler olabilir.”[17]

 

Nasrettin
Hoca fıkralarının birçoğu atasözü ve deyimler gibi bir toplumun hayat
tecrübelerini, hayata bakış açılarını kısa, özlü, ahenkli, kalıplaşmış bir
anlatımla yansıtmaktadır.

 

Yazmamızdaki bazı
fıkraların sonuna eklenmiş olan “işte beyne’nnas mesel olmuştur” açıklamasıyla
müstensih, Nasrettin Hoca fıkralarında geçen özlü sözlerin atasözü ve deyim
değeri taşıdığını belirtmek istemektedir. Nasrettin Hoca fıkraları
atasözlerimiz ve deyimlerimiz gibi toplum psikolojisini, hayat görüşünü, uzun
yıllar denenip, gözlenmiş gerçekleri alarak adeta bir ayna gibi yansıtmaktadır.
Kimi zaman iğneleyici, yerici, fakat her zaman özlü, etkili bir dille konuşan
Nasrettin Hoca fıkralarının arasında deyim ve atasözü niteliğini kazanmış
olanlar az değildir. Fıkraları baştan sona anlatmaya gerek kalmadan temel söz
veya cümle yeterli olur, bu da Nasrettin Hoca fıkralarında en derin
düşüncelerin en yalın halk diliyle anlatılmasından, bir deyim sağlamlığı,
özlülüğü taşıyan ifadeleri ile halk diline güç katmış bir dil eğitimcisi
olmasındandır.

 

Ayağını sıcak tut, başını
serin. Kendine bir iş bul, düşünme derin, bindiğin dalı kesme, dağ yürümezse
abdal yürür, el elin eşeğini türkü söyleye söyleye arar, bir tökezleyen atın
başı kesilmez, parayı veren düdüğü çalar, ye kürküm ye.

Nasrettin Hoca’nın her
biri ayrı bir hikmet taşıyan ve dilimizde yer etmiş sözleri bu kadarla kalmaz.
Atasözü, deyim ve telmihleri ile Nasrettin Hoca dilimizi kelime ve anlam
açısından zenginleştirir. Canlı örnekleri ile dili renklendirir, aydınlatır.

Bütün bunlara eğitici
olması da eklenince, Nasrettin Hoca’nın erişilmezliği bir kez daha ortaya çıkar.

 

Hoca yalnız fikri ile
değil, zikri ile de bizim, bizdendir, bizdir. Güzelim sözleri uçuşur yanımızda,
yöremizde. Yeri gelince, anlatamayınca derdimizi, yetişir imdadımıza:
Beceremeyince bir işi; Acemi bülbül bu kadar öter, der avunuruz ..

Yararsız işlerle
uğraştığımızda; dostlar alış verişte görsün, der tartarız kendimizi .

 

Biraz fazlaca söz
edilmişse bizden, elin ağzı torba değil ki büzesin, deriz .

 

İpe un seriyor, diye
sitem ederiz dostlarımıza .., Bu karmaşık düzende, Ne sen sor, ne ben
söyleyeyim, deriz. Bir kör döğüşüdür, gidiyor. Kabak tadı verdi. Mavi boncuğum
sende diyenlerden kaçınıp, umudumuzu şu dağın ardına bırakırız . derken ..
Yorgan gider, kavga biter.

 

Yer yer sıkıntılarla
dolu hayatta Hoca’nın sözleri yüzümüze gülüş, ağzımıza tad olur.

 

Nasrettin Hoca,
fıkralarında, bireysel ve toplumsal hayatla ilgili, gerçekleşmesi istenen
davranış özelliklerini oluşturan eğitici mesajların yanında, insan sevgisi,
esneklik, zeka gibi çağdaş özellikler taşıyan bir kişilik çizerek de başlı
başına bir eğitim değeri yaratmaktadır.

 

Türk kültürüne ve Türk
toplumuna, Nasrettin Hoca kişiliğinin önemli katkıları olabilir.

 

* Yazmamızda Osmanlıca
kelimeler ve tamlamalar çok fazla kullanılmıştır.

 

hâr-bende, musahabet,

 

* n sesi, emir II. tekil
ve çoğul şahıslar için kullanılmıştır: dinlen, kon, etirün

* k>h değişmesi
görülmüştür, kangı>hangi

* Kelime hazinesi;
eyit-= söylemek; kapu kakmak-= kapı çalmak; nesne yok-= bir şey yok. gibi
kullanımlara sıkça rastlanılmaktadır.

 

Kıbrıs’tan Derlenen
Nasrettin Hoca Fıkralarının Dil ve Üslûp Özellikleri

 

Derlememizdeki 66
fıkranın 12’si Nasrettin Hoca fıkralarından işlenen konu ve uzunluk yönünden
farklılıklar göstermektedir.

 

Nasrettin Hoca
fıkralarına halkın yaşayışının aynen aksettiğini “Yes ve No” adlı fıkrada bir
kez daha görüyoruz. Kıbrıs Türk Halkının yaşantısında İngiltere ile ilişkiler
önemli yer tutuyor, çoğu İngilizce, önceki nesiller hem İngilizce, hem Rumca
biliyor.

Kıbrıs Türkçesinde;

 

* Genellikle soru eki
kullanılmamakta, soru anlamı konuşma dilinde vurgu ile belirtilmektedir.

 

* Konuşma dilinde (n)
(ünsüz türemesi), (ünlü türemesi) görülmektedir. Kendine kelimesi (genne)
şeklinde çok sık kullanılıyor. Özellikle “Baf” yöresinden göç edenlerin bu
kelimeyi sıklıkla kullandıkları gözleniyor.

 

* (cik) küçültme, sevgi,
acıma eki sık kullanılıyor.

 

* Kelime Hazinesi
hediye>hedaye i>a değişmesi inanmazsan > inanmazısan ünlü türemesi
eşeğini>eşeciğini cik küçültme eki yatar>yatır a>i değişmesi
gençken>gençıkana’ken-kan’ ünlü türemesi Nasrettin Hoca Fıkralarında Mekân
ve Zaman

 

1.    
Mekân

 

Nasrettin
Hoca’nın fıkralarında mekânın Hoca’nın doğduğu, öğrenimini yaptığı, yaşayıp
öldüğü çevre olan Sivrihisar, Konya, Akşehir, Karahisar gibi şehir ve
kasabalarla, köyler, dağlar, çarşı, pazar, çeşme başı, hamam, mezarlık gibi
Türk halkının hayatını geçirdiği doğal mekân olduğunu görüyoruz.

 

Bunların dışında, açıkça
belirtilmese de bize dini görevlerini yerine getirdiğini düşündüren Arabistan
ve Malatya adına rastlanmakta, Hoca’nın beş fıkrası da sarayda geçmektedir.

 

Kıbrıs’tan derlenen
fıkralarda mekânın tüm Kıbrıs Adası olduğu, Hoca’nın Londra’ya gitmekten söz
ettiği görülmektedir.

 

2.    
Zaman

 

Yazmamızdaki
Hoca’ya ait fıkraların 125 tanesi “Bir gün Hoca” beşi “Bir gice” diye başlıyor.
Kıbrıs’tan derlenen fıkralarda da zaman, “Bir gün Hoca” diye başlıyor.

 

3.    
Kişiler

 

Nasrettin
Hoca fıkralarında yer alan kişilerin hemen hepsi gerçek, doğal, Hoca’nın
yaşadığı çevreden insanlardır.

 

Yazmamızda; yöneticiler
(Sultan Alaaddin, Padişah, Bey, Timurlenk, Bağdat Halifesi, Kadılar, Kazasker),
Halkı (cemaati, köylüleri, meslek sahipleri, özürlüler, İstanbullu hanımlar,
Yahudiler, Çingeneler), aile fertleri bulunmaktadır.

 

Bütün inceleme ve araştırmalarımız
göstermiştir ki …

 

Her metin yaratıldığı,
söylendiği toplumun zaman, yer, dil, espri anlayışını ve kişilik özelliklerini
taşımaktadır.

 

İncelediğimiz metinlerin
ışığında:

 

1.    
Dini görevlerini yerine getiren, içki içmeyen cemaatine
dini konularda yol gösterirken hoşgörülü olan, insancıl bir Osmanlı-Türk
Müslüman Nasrettin Hoca tipi,

2.    
Halk diliyle konuşan, hoşgörülü, Londra’ya giderken
İngilizce öğrenmeye çalışan, Kıbrıs Türk halkının özelliklerini taşıyan bir
Nasrettin Hoca tipi ortaya çıkmaktadır.

 

Bu da
bize gösteriyor ki her toplum birbirinden etkilense de kendi toplumsal
özelliklerini, yaşam biçimini Nasrettin Hoca’ya aksettirmekte, buna göre bir
tip oluşturmaktadır.

 

Sonuç

 

Nasrettin Hoca’nın
çizdiği, insandan hayvana, ekmekten suya kadar, her varlığa sevgi dolu, adil,
olgun, tatlı dilli, güler yüzlü, her duruma uyum sağlayan, doğal insan tipini
tüm çizgileri ve felsefesi ile çocuklarımıza tanıtmak, “Çağın Çocuğu”[18] yetiştirme yollarından biri olan “en
iyi örnekleri gösterip, benimsetmek”, için gereklidir.

 

Derslerdeki sıkıcı
havayı dağıtmak, güleryüzle iş görme alışkanlığını çocuklarımızda geliştirmek,
sağaltıcı eğitimi yaratabilmek için Türk güldürü kaynaklarına eğilmek zorundayız.
Tüm dünya, eğitim programlarında bu yoldan yararlanmaktadır. Bu alandaki
önerilerimizi şöyle sıralayabiliriz.

 

·        
Kültürel değerlerimizin en önemlilerinden olan
Nasrettin Hoca’yı bir eğitim konusu ve hazinesi olarak ele almalı, her
derecedeki okulumuzda onu işlemeliyiz.

·        
Üniversitelerimizdeki tezlerde, Nasrettin Hoca gibi,
Yunus Emre gibi kendi değerlerimize daha çok yönelmeliyiz.

·        
Sanatın her dalında yarışmalar açıp, bu alandaki
çalışmaları ödüllendirmeliyiz.

·        
İlkokullarda, kuklalar ve okul oyunları ile Nasrettin
Hoca’nın eğitim mesajlarını sevdirerek vermeliyiz.

·        
Nasrettin Hoca’yı çizgi filmle, çizgi romanla,
çocuklarımızın karşısına özenle çıkarmalıyız ki, Red Kitlerin, Pokemonların,
Miki Mausların yerine geçirebilelim.

·        
Karikatüre çok uygun çizgileri ile Hocamız milli
karikatürümüzün esin kaynağı olmalıdır. Ressamımız resmini, heykeltraşımız
heykelini yapmalı, hikâyecimiz, romancımız, hikâyesini, romanını yazmalı,
tiyatromuz, sinemamızla, televizyonumuz, radyomuzla, dergimiz, gazetemizle,
bilim adamımız, sanatçımızla el ele, kafa kafaya vermeli, çalışıp çabalamalıyız
ki, hem çağdaş, hem Türk, hem Batılı, hem biz olalım. Kendi sentezimize
varabilelim.

 

 Dr. Nükhet TÖR

 

Orta
Doğu Teknik Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyat Bölümü / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 7 Sayfa: 516-521

 

Kaynaklar:

 

Türkiye Milli Kütüphane’deki “Hikâyât-ı Hoca Nasre’d-din
Efendi” (İstinsah tarihi 1777) adlı yazma.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden derlenen Nasreddin Hoca
fıkraları alınmıştır.

Akar, Metin. (1986) “Nasrettin Hoca”, Lale Dergisi, sayı 4.

Boratav, Pertev Naili. “Nasrettin Hoca”, İnsan Mecmuası, C. 1.
Sayı 1. (1996) N. Hoca Edebiyat Dergisi Yayınevi, Ankara.


Boratav, Pertev Naili. (1989) “Nasrettin Hoca’nın Kişilik ve Fıkralarını
Yorumlama Denemeleri Üzerine”, Robert 
Armağanı, Editions Divit Press Ist.Armağanı,

Boratav, Pertev Naili. Nasreddin Hoca (1996) Ed. Der. Yay.
ANKARA.

Bozyiğit, A. Esat. (1987) Nasrettin Hoca Bibliyografyası.
Kültür ve Turizm Bakanlığı MIFAD Yay., No. 79, Başbakanlık Basımevi, Ankara.

Ebu’l-Hayr-I Rumi. (1974) Saltuk-nâme (Tıpkıbasım), Yayına Haz.
Şinasi Tekin, Harvard Uni. Yay.

Evliya Çelebi. (1896) (Evliya Mehmet Zılli İbn-ı Derviş)
Seyahatnâme, C. III, Tabeden Ahmet Cevdet, İkdam Matbaası, İstanbul.

Gölpınarlı, Abdülbaki. (1961) Nasrettin Hoca, Remzi Kitabevi,
İstanbul.

İzbudak, Veled. (1936) Atalar Sözü, T. D. K. Yay. İstanbul.

İzbudak, Veled, (1926) Letâif-i Hoca Nasrettin, İkbal Kitabevi,
İstanbul.

Konyalı, İbrahim Hakkı (1945) Nasrettin Hoca’nın Şehri Akşehir,
Tarihi Turistik Kılavuz, İstanbul.

Köprülü, Fuat, (1918) Nasrettin Hoca Hikâyeleri, Kanaat
Matbaası, İstanbul.

Köprülü, Fuat, (1959) Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu. TTK Yay.
TTK Basımevi Ankara.

Kurgan, Şükrü (1968) “Nasrettin Hoca Fıkralarında Türk Halk
Hayatının İzleri”, Türk Dili Dergisi, Türk Halk Edebiyatı Özel Sayısı.

Kurgan, Şükrü, (1943) Izahlı Eski Metinler Antolojisi, Ankara.

Kurgan, Şükrü, (1984) “Nasrettin Hoca’da Kara Mizah” Öğretmen
Dünyası Dergisi, Sayı 55, Yıl, 5, Ankara.

Kurgan, Şükrü, (1965) “Türk Mizahında Nasrettin Hoca” Ilgaz
Der., Sayı 4.

Kurgan, Şükrü, (1982) Folklor ve Edebiyat, Adam Yayınevi,
İstanbul.


Kurgan, Şükrü, (1974) “Nasrettin Hoca Üzerine” I. Uluslararası Türk Folklar
Semineri Bildirileri, 
Başbakanlık
Kültür Müsteşarlığı Enstitüsü Müdürlüğü Yay., Ankara.

Lâmii-zâde Abdullah Çelebi, (1978) Letâif Kervan K. B. S. A. Ş.
Mtb., İstanbul.

Önder, Mehmet, (1990) “Nasrettin Hoca”, Milletlerarası
Nasrettin Hoca Semineri, A. Ü. Bas. Ankara.

Sakaoğlu, Saim. (1991) Türk Fıkraları ve Nasrettin Hoca, Konya.

Sakaoğlu, Saim, (1981) Avrupalı Seyyahların Eserlerinde
Nasrettin Hoca, Türk Folk. Araş. Kültür Bakanlığı, MIFAD Yay. Ankara,

Timurtaş, K. Faruk (1981), Eski Türkiye Türkçesi, İstanbul Üni.
Ed. Fak. Yay. İstanbul. Tokmakçıoğlu, Erdoğan (1971), Bütün Yönleriyle
Nasrettin Hoca, Sinan Yay. Kitap no: 8, İstanbul.

Tör, Nükhet, (1992) Türkçe ve Rumca Olarak Söylenen Nasrettin
Hoca Üzerine Bir İnceleme Metin I-II (yayınlanmamış doktora tezi).

 

Dipnotlar :

 

[1] Şükrü, Kurgan. Nasrettin
Hoca Fıkralarında Türk Halk Yaşayısının İzleri, Türk Dili Dergisi, C. XIX, sayı
207, s. 491.

[2] Mehmet, Önder.
Milletlerarası Nasrettin Hoca Sem., Bil. K. B. Yay. 131, Ankara 1990, s.
283-285.

[3] Saim, Sakaoğlu. Avrupalı
Seyyahların Eserlerinde Nasrettin Hoca, Türk Folk. Araş. 1981/1 K. B. MİFAT
Yay. s. 59-73.

[4] Şükrü, Kurgan. “Türk
Mizahında Nasrettin Hoca”, Ilgaz Der., sayı 4, Ağustos 1965, s. 15-21.

[5] Bahaî, (Veled Çelebi
İzbudak), Letâif-i Hoca Nasrettin, İkbal Ktp. İst. 1926, s. 5.

[6] M. Fuat Köprülü.
Nasrettin Hoca, Kanaat Matbası, İst. 1918, s. 9.

[7] Köprülü, a.g.e. s. 58.

[8] İ. Hakkı, Konyalı.
Nasrettin Hoca’nın Şehri Akşehir, Numune Mat. İst. 1945, s. 385-386.

[9] Konyalı, a.e.s.. 475.

[10] Evliya Çelebi,
Seyahatnâme, C. III, s. 16.

[11] Latifî Tezkiresi, s. 290.

[12] Konyalı, a.g.e. s. 472.

[13] Konyalı, a.e.s. 753.

[14] Konyalı, a.e.s. 460-467.

[15] Konyalı, aynı.

[16] Metin, Akar. “Nasrettin
Hoca”, Lale Dergisi, 1986, sayı 4.

[17] Şükrü, Kurgan.
“Nasrettin Hoca Üzerine”, I. Milletlerarası Nasrettin Hoca Sempozyumu
Bildirileri, Ankara, 1989, s. 227-228.



























































































































































































































































































































































































































































[18] Oğuz Kazım, Atak. “Çağın
Çoçuğu”, Türk Dili Dergisi, C. XXVI, sayı 249, s. 230-235.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet