“Türkiye, vefatının üzerinden
150 sene geçtikten sonra Sultan Abdülmecid’i şimdi yeniden tartışırken, babası
İkinci Mahmud ile beraber çağdaşlaşmanın öncülüğünü yapmış olan bu hükümdarı
biraz daha yakından tanımanızı istedim… İşte, aşklarından ve zevklerinden
gayrı resmi torunlarına kadar uzanan ve pek bilinmeyen bir Abdülmecid
portresi…


MECLİS’E bağlı olan Millî Saraylar
Dairesi’nin Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlediği “Sultan Abdülmecid
Sempozyumu” ortalığı karıştırdı… Millet Meclisi’nin bir padişahın adını
taşıyan anma programı yapıp yapamayacağı yolundaki gereksiz tartışmaları ve
sempozyum için belirlenen günün isabetsizliği meselesini bir tarafa bırakıp
bugün daha renkli bir konudan, ölümünden 150 sene sonra tartışmalar yaratan
Sultan Abdülmecid’in özel hayatının pek bilinmeyen taraflarından bahsetmek
istedim… İkinci Mahmud’un oğlu olan Sultan Abdülmecid tahta 1839’da, henüz
onyedisinde iken çıktı; 25 karısı ve 43 çocuğu oldu, 22 sene saltanat sürdü ve
bu hızlı hayata 1861’de, 39 yaşında veda etti.


Tanzimat’ın mimarlarından ve
Türkiye’de bütün reformların öncülerinden kabul edilen ve devrindeki
tarihçilerin yazdıklarına göre içkiye ve kadına son derece düşkün olan Sultan
Abdülmecid renkli ve hızlı bir hayat sürdü. İktidar seneleri batılılaşma çabalarının
yanı sıra tam bir israf ve inşaat histerisi dönemi idi. Saray kadınları
maliyenin altını üstüne getirirlerken dört bir yanda yükselmeye başlayan yeni
sarayların masrafı yüzünden Türkiye 28 Haziran 1855’te ilk defa Avrupa
ülkelerinden borç almak zorunda kaldı ve böylelikle hâlâ devam eden dış borç
meselemiz ortaya çıkmış oldu.


ÇAĞDAŞLIĞIN ÖNCÜSÜ


Hükümdarın ölüm döşeğinde son sözü,
“Beni kadınlarımla kızlarım bitirdi” olmuştu… Bu sayfada anlattığım
hadiseleri okurken Sultan Abdülmecid’in fena bir hükümdar olduğunu iddia
ettiğim düşüncesine kapılmayın ve lütfen unutmayın: İdare sistemimizden
üniversitelere uzanan çağdaş kurumlarımızın temeli Abdülmecid zamanında
atılmış; meselâ modern tıp, mühendislik ve hukuk öğretimi bile onun iktidar
senelerinde başlamıştır.


Abdülmecid’in gayrı resmi torunu
sosyetenin meşhur bir mensubudur.


SULTAN Abdülmecid, bir ara 14 yaşında
bir cariyeye gönül vermişti… O sırada 19 yaşında olan hükümdarın âşık düştüğü
cariye dünya güzeliydi ve padişah artık bir başka kadını göremeyecek derecede
bu kıza bağlanmıştı. Resmiyeti bir tarafa atmışlar, haremde öteki kadınların
gözlerinin önünde birbirlerine gayet samimi şekilde davranmaya ve sadece sözle
değil, el ile de şakalaşmaya başlamışlardı. Sultan Abdülmecid, bir gün
Dolmabahçe Sarayı’nın erkeklere mahsus olan mâbeyn kısmında hükümeti topladı.
Uzun, uzun memleket meselelerinden bahsedildi; derken saray imamının okuduğu
ezanı işittiler ve hükümdar “Vakit gelmiş, namazımızı edâ edelim de
işimize öyle devam edelim.


Haremden ibrik ile leğen getirsinler
de abdestimi tazeleyeyim” buyurdu. Böyle durumlarda haremdeki yaşı
geçkince iki hanımın yüzlerini örterek gelmeleri ve birinin elindeki gümüş
ibrikle padişahın abdest alacağı suyu dökmesi, diğerinin de yine gümüş bir
leğen tutması âdettendi. Ama bu defa genç bir cariye tek başına geldi. Bir
elinde ibrik, öteki elinde leğen, kolunda da küçük havlular vardı. Cariyeyi
gören hükümdarın yüzünde gülücükler açıldı, zira gelen gönlünü kaptırdığı henüz
ondördündeki son gözağrısı idi…


SUYU KAFASINA BOŞALTTI


Salondaki paşalar nezaket gereği
başka tarafa dönmüşlerdi… Padişahın cariyenin dökeceği su ile abdest almasını
gûya görmezden geliyorlardı… Hükümdar cariyesi ile bir anlığına bakıştı,
birbirlerine belki de aralarındaki işaretlerden birini verdiler, salondaki
paravanlardan birinin arkasına çekildiler ve abdest faslı başladı… Cariye
ibrikle su döküyor, cihan hükümdarı abdest tazeliyordu.


Birdenbire “Kik, kih, kih!”
diye bir kahkaha işitildi ve bir gürültüdür koptu. Paşalar gayrıihtiyarî geriye
döndüler ve gördükleri manzara karşısında şaşkınlığa düştüler! Sultan
Abdülmecid’in her tarafından sular damlıyor, cariye ise kahkahalarla gülüyordu!
Ondördündeki güzel salonda erkeklerin olduğunu unutuvermiş, padişahla yalnız
kaldıkları zamanlardaki gibi şakalaşmak istemiş ve ibrikteki suyu abdest alan
Abdülmecid’in kafasından aşağıya boşaltmıştı! Hükümdar böyle bir iş başına
cariyesi ile yalnız kaldıkları anda gelse mutlaka eğlenir ve karşılığını da
verirdi ama salon paşalarla dolu idi. Hiddetlendi, kükredi, kızı huzurundan
kovdu, mabeyincilerin getirdikleri havlularla kurulandı ve toplantıyı tatil
etti. Sonra haremağasını ve kendisine bu işi yapan cariyenin hemen “çerağ
edilmesini” yani evlendirilerek saraydan çıkartılmasını buyurdu! Sultan Abdülmecid,
bu emri nasıl güçlükle vermiş, nasıl ıstırap çekmişti, kim bilir! Emir hemen
yeri çağırdı ne getirildi, cariye genç paşalardan biriyle evlendirildi ve paşa
yüksek bir memuriyet ve bol aylıkla Anadolu’da bir yere vali olarak gönderildi!
Ama bütün bunlar olup biterken hiç kimse meselenin başka bir tarafını
düşünmemişti… Cariye, saraydan kovulduğu sırada iki veya üç aylık hamile idi;
karnında Sultan Abdülmecid’in çocuklarından birini taşıyordu, hamile kaldığını
kimselere, hattâ padişaha bile söylememişti ve altı ay sonra bir erkek çocuk
doğurdu! Ama rezalet çıkmaması, “Padişah gebe bıraktığı kadını başkası ile
evlendirdi” denmemesi için saray doğan şehzadeyi göz ardı etti, çocuğu
genç paşanın üzerine kaydettiler ve beş-altı yaşına geldiği zaman, onu da
“paşa” yaptılar.


SOYU BUGÜN DE DEVAM EDİYOR


Sarayda bilinen ama hiçbir şekilde
konuşulmayan bu işi çok seneler sonra, 1880’lerin başında tahtta bulunan Sultan
Abdülhamid hatırladı ve endişeye düştü. Babasının, yani Sultan Abdülmecid’in
mâlûm cariyeden olan ama bir başkasının çocuğu gibi görünen oğlu yaş itibarı
ile kendisinden büyüktü, yani tahtın asıl vârisi o idi… Herhangi bir
tehlikeyi bertaraf edebilmek için paşa ile çocuklarını yani ağabeyi ile
yeğenlerini Yıldız Sarayı’na getirtti, unvanlar verdi, altınlara garketti ama
hayatlarının sonuna kadar gözünün önünden ayırmadı! Tarihçi Ahmed Cevdet
Paşa’nın “Tezâkîr” isimli meşhur eserinde adını vermeden bahsettiği
genç cariyenin Sultan Abdülmecid’den olan oğlunun soyu bugün de devam ediyor.
Asıl büyük dedelerinin kim olduğunu bilen torun çocukları sosyetemizin şimdi
oldukça meşhur bir ailesi ama anlayışınıza sığınıyor ve isimlerini
vermiyorum…


Sultan Abdülmecid’den kızlarına ve
damatlarına şefkat dolu uyarılar!


DAMADI MEHMED ALİ PAŞA’YA:
“Kızımın kethüdası olacak Eşref katırı senin adamın değil midir? Hain
herif! Sen, Aziz Efendi’ye (padişahın kardeşi, veliahdı ve daha sonra tahta
geçecek olan Sultan Abdülaziz) dahi taraftarsın. Sen dine, devlete ve padişaha
hainsin, hem de katilsin. Avrupa’da düello denen bir âdet var. Seninle birer
tabanca alıp karşı karşıya geçelim, birbirimize tabanca atalım”.


MUSTAFA REŞİD PAŞA’NIN OĞLU OLAN
DAMADI ALİ GALİP PAŞA’YA: “Bu borçlara önce bu köstebek kıyafetli herif
sebep oldu. Bu nu bir vakit nazır (ba kan) yapmış tık. O vakit baba sı nın
fesadından korku yordum, o cehennem oldu, kurtulduk. Lâkin bu babasından beter
olacak!”.


DİĞER DAMATLARINA: “Hain
keratalar. Bunların cümlesi namussuzdur. Siz bunları ben kederimden öleyim diye
yapıyorsunuz. Lâkin Abdülmecid düşmanlarını gönderir de sonra gider!”.


KIZI MÜNİRE SULTAN’A: “Aklını
başına toplasın. Artık aşırıp taşırdı. Tekdir şöyle dursun, vallahi
dövdürürüm!”.


DİĞER KIZLARINA: “Sultanlar gece
mehtaplarda geziyorlar. Benim gece mehtapta gezen kızım yoktur! Onları da
reddedeceğim. Bu heriflerin (damatların) hareketleri artık namusuma dokunur
oldu” (Cevdet Paşa’dan). Abdülmecid’i iflâs ettiren kızlarından biri:
Refia Sultan.


Serfiraz Hanım’dan çektiğini
Moskof’tan bile çekmemişti


SULTAN Abdülmecid’in önce cariyesi,
sonra da eşlerinden olan Serfiraz Hanım müsrifliğiyle ve aklına estiği zaman
hükümdarı yatak odasının kapısından kovmasıyla bilinirdi. Serfiraz, 1855’te
Osmanlı Tarihi’nde eşi-örneği olmayan bir rezalete sebep oldu: Beşiktaş’ta
oturan ve “Küçük Fesli” denen genç bir Ermeni kemancıya âşık düştü.
Küçük Fesli, günün birinde Beyoğlu’ndaki müzisyenler kahvesinde arkadaşlarıyla
çene çalarken içeri giren bir Hırvat tarafından yaylım ateşine tutuldu ama
hafif yaralandı. Ailesi, işin bizzat padişah tarafından düzenlendiğini düşünüp
Fesliyi Marmara Denizi’ndeki adalardan birine kaçırdı. Ama Serfiraz
“Feslimi isterim” diye tutturunca, kemancı yeniden Beşiktaş’a döndü.


Aşkları bu defa kısa sürdü ve
padişaha ortaklık etmeye kalkan Ermeni genci bir gece Beşiktaş’taki
Çarşıiçi’nde bıçaklandı, ertesi gün de öldü.


Asıl rezalet, işte bu cinayetten
sonra yaşandı. Ermeni cemaati birkaç gün içinde katillerin kimliğini ortaya
çıkarttı ve “Bizi saray kiraladı” dediklerini iddiaya başladı. Aile
bunun üzerine İngiltere, Fransa ve Rusya büyükelçiliklerine “Oğlumuzu
padişah öldürttü” diye dilekçeler verdi. Dilekçelerde “Serfiraz’ın
aşkını kıskanan padişah kiralık katiller tutup oğlumuzun canına kıydırdı.
Aslında oğlumuz bu kadına başını çevirip bakmazdı ama Serfiraz adamlarını eve
gönderip Feslimizi rahatsız eder, saraya çağırırdı. Evlâdımız boş yere canından
oldu. Saray bize tazminat versin” diye yazıyorlardı. Ama neyse ki, Osmanlı
İmparatorluğu ile Avrupa’nın üç büyük devleti arasındaki ilişkiler günlerde iyi
seyretmeydi ve elçilikler işin üzerine gitmeyince mesele kapandı.”


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet