Türk hakanı, Göktürk Yazıtları’na göre; insanoğlu yani kişi
oğlunun, hepsi üzerine hakan olarak oturmuştur. Hakan Tanrı’nın buyruğuna göre
hizmet ve adaletini, bütün insanlığa paylaştırmak zorundadır. Bu durum Türk
Devlet geleneğinde dünyayı adalet ile idare etme fikrinin büyük bir ülkü haline
gelerek sistemleşmesini sağlamıştır. Çalışmamızda, İslam öncesi dönemdeki Türk
Devlet geleneğinde adalet anlayışını ortaya koyarken; adaletin kaynağı, adaleti
uygulayan idarecilerin faaliyetleri ve adaletin tesisinde uygulanan cezaları da
inceleyeceğiz.


 


Türklerin iki bin yıllık bir tarih boyunca kıtaları, bir çok
yabancı ırk, millet- din ve mezhep mensuplarını idare etmeleri yalnız kendi
kuvvetleri ve cihan hakimiyeti mefkureleri ile izah etmek mümkün değildir.[1] Türk ırkını cihan tarihinde devletçi,
idareci, inzibatçı bir ırk olarak tanıtan, Türklerin yeryüzünün türlü kısımlarında
pek çok devletler tesis edip türlü milletleri asayiş içinde idare
edebilmelerini temin eden amil, çok güçlü bir şekilde oluşan kamu hukuku
esasları olmuştur.[2]


 


İnsanların adaletli bir şekilde idare edilip edilmediği onların
hak ve hukukunun korunup korunmadığı ile orantılıdır. Bu nedenle adalet ve
hukuk kavramlarının İslam öncesi Türk Devlet geleneğinde nasıl anlaşıldığına
bir göz atmak gerekir. Türkçe sözlüklerde adalet kelimesi, hak ve hukuka
uygunluk, hakkı gözetme, doğruluk, “türe” anlamlarına gelmektedir.[3] Ş. Sami, lügatinde adaleti, ihkakı
hak, herkesin istihkakına tamamıyla riayet etmek diye tarif etmiştir.[4] Kaşgarlı’nın eserinde ise, Törü
şeklinde yazılan ve görenek, âdet anlamlarıyla ifadelendirilmiş olan kelime, bu
günkü manasıyla hukuk anlamında kullanılmıştır. Törü kelimesi açıklanırken de;
“il kalır törü kalmaz=vilayet bırakılır görenek bırakılmaz. Bu sav geçmişlerin
göreneklerine uymakla emrolunan kişi için söylenir” ifadeleriyle izah
edilmiştir. Köl- Tigin yazıtında “…öd Tengri yasar, kişi oğlu kop ölüğli
töremiş” (= zamanı Tanrı takdir (yapar) eder, kişioğlu ölmek üzere türemiştir)
cümlesi vardır ki buradaki “yasar” yasa- (=yapmak, nizama koymak) kökünden
teşkil edilmiş partisiptir. “Yasa”, türlü Türk lehçelerinde “kanun” “nizamname”
anlamını ifade için kullanılır. Eski Türk yazıtlarında “töre” terimi “kanun,
nizam” anlamını ifade eder. Bu terim “il” kelimesiyle birlikte “devlet nizamı,
kanunu” (il törüsü) anlamını bildirmektedir. Kutadgu Bilig’de “törü” terimi
“kanun, nizam” anlamını ifade ettiği gibi adalet manasına da kullanılmıştır.
Divanü Lügat-it-Türk’te de; “kanun” ve “adalet” aynı “törü” kelimesiyle ifade
edilmiştir.[5] Yine Kaşkar’lının eserinde de, köni
nenğ = düz nesne, köni er = emniyetli kimse[6] şeklinde ifadelendirilmiş olan köni
lafzı bu günkü manasıyla doğru, düz, sadık ve adil anlamlarında kullanılmıştır.[7]


 


Eski Türkler devlet mefhumunu “İl” (el) kelimesi ile ifade
etmişlerdir. İl’in hakiki manası teşkilatlanmış siyasi camia ve devlettir.
İslam öncesi Türk düşüncesinde İl mefhumu; teşekkül, istiklal, nafiz hakimiyet
mefhumlarını içine alır. Hakimiyetin hedefi, her yerde emniyet ve asayişi temin
etmektir.[8] Bunun en iyi örneği; Orhun
Kitabelerinde Kutluk ve onun halefleri tarafından bir ülkenin fethedildiğini
veya bir halkın hakimiyet altına alındığını söyler söylemez “O halk içinde sulh
ve asayişi temin etti” cümlesiyle de Türk Devlet geleneği içerisinde fethedilen
topraklarda adalet anlayışının hemen tesis edildiğini haber vermektedir.
Buradaki sulh ve asayişi teminden maksat Türk ilinin bekası için adaletin temin
edilmesi şarttır. Bu da devlet yöneticilerinde yüksek gaye olmuştur.[9]


 


Türk düşüncesinde; Kağanlar, Gök’ün yerde, kendi adına tayin
ettiği, bir temsilcisi idi. Fakat şu da unutulmamalıdır ki, “Türk Kağanı bir
Tanrı değildi”.[10] Bir Türkün, başarılı bir kağan
olabilmesi için, Tanrı tarafından verilmiş başlıca üç özelliği kendinde
toplaması gerekiyordu bunlar: “yarlık”, “talihi” ve “kısmeti.” Tanrı
tarafından, kendisine Kağanlık ve başarı için “yarlık” verilmeli idi. Tanrı,
diğer insanlardan ayrı olarak onu, iyi talih yani “kut”[11] ile donatmalıdır. Ayrıca bu iki
sıfatın dışında insanların bir kısmet payı veya Tanrının bize verdiği “ülüğ”
vardır.[12]


 


Eski Türk kağanları, semavi menşe ve cihan hakimiyetine sahip
bulunmak inancı ile milletin velisi veya babası sayılıyor ve dünyanın efendisi
sıfatlarına haiz bulunuyorlardı.[13] Bu velilik sıfatı dolayısıyla
kağanları, yabancı müstebit hükümdarlardan çok farklı olarak, yüksek insani
vasıflarda ve demokratik ruha sahip olmaları gerekiyordu. Türk devlet
geleneğine göre hükümdarların millet ve tebaalarına karşı, adalet, şefkat ve
himaye göstermeleri bunun için babalık sıfatı ile alakalıdır. Çünkü diğer
taraftan, Türk din, kültür ve müesseselerini iktibas eden Çingiz Moğolları
mutlak istibdatları ve aristokratik zihniyetleri dolayısı ile halka karşı böyle
bir babalık velayetine sahip bulunmuyor; sadece beyleri düşünüyor; istila ve
zaferlerini aristokratlar hesabına yapıyor ve Gök-Türk (Göktürk) hanlarından
farklı olarak ne halkın rolü ve ne de bu zaferlerden istifadesi bahis mevzuu
bulunuyordu.[14]


 


Oğuz Kağan oğullarına yurdunu paylaştırıp verdikten sonra onlara
hitapederken; “Ey oğullarım! Ben çok yaşadım. Ben çok savaşlar gördüm. Çıda ile
çok ok attım. Aygır ile çok yürüdüm. Düşmanları ağlattım. Dostlarımı güldürdüm.
Gök Tanrıya (borcumu) ödedim. Sizlere (de) yurdumu veriyorum”[15] diyor. Burada Oğuz Kağan milleti için
yaptıklarından dolayı, Tanrı katında sorumlu olduğunu ve milletine iyilikle
muamele ettiği için Tanrı katında sorumluluktan kurtulduğunu söylemesi, hem o
dönemdeki Tevhit inancını hem de Hakanın idareyi Tanrı adına gerçekleştirdiğini
göstermesi açısından önemlidir.


 


Eski Çağ hükümdarları yabancı kavimlere karşı yaptıkları
zulümleri ve kıtalleri gururla ifade eder; bunu eserleri ve kitabeleri ile
tarihe mal ederken Gök-Türk kitabelerinde bu tür öğünmeler görülmez. Bilakis
sadece kendi kavminin felaket günlerinde derya gibi akan kanlarından ve dağ
gibi yığılan kemiklerinden bahseder, öldürdükleri düşmanlardan dolayı gurur
duymazlar. Gök-Türk hakanları daima sulhu kurmak ve korumakla öğünür. Savaşı da
müdafaa zarureti ile yaptıklarını belirtmeyi ihmal etmez. Türkçe’de “il”
kelimesi hem devlet, hem de devletin ilk vazifesi olan sulh manasına gelir ve
sulhun tesisine memur olan kimselere de “ilçi” denilirdi. Türk töresinde
“ilçiye zeval yoktur” sözü de bu vazifenin ehemmiyet ve kutsiyeti ile alakalı
olsa gerek.[16]


 


Türk düşüncesinde, alemin nizamı iki zıt kuvvetin arasındaki
ahenk ve uyuşmadan doğmuştur. İnsan bu uyuşmanın mahsulüdür. İnsanların
saadeti, dünya cennetleri ve milletler arasındaki sulh bu ahengin devamına
bağlıdır. Türk hikmetine göre, bu tabii nizamı devam ettirmek ve mesut olmak
için ilk önce bilgili, cesaretli ve kanaatkar olmak lazımdır. Yukarıda gök
batar ve aşağıda yer delinirse bu nizam ve insanların bütün hakimane tedbirleri
kendiliğinden bozulacaktır. Fakat o devam ettikçe bu nizamı sürdürebilmek için
mutlaka bu üç fazilet bulunmalıdır. Bilgili olmak, tabiatın nizamını bilmek ve
onu bozabilecek sebeplere karşı hazır bulunmak demektir. Bizzat tabiat, uyuşma
ve ahenk olduğu için, insanların hayatında da aynı suretle uyuşma, ahenk ve
sulhun hakim olması lazımdır. Hakanın en büyük gayesi el birliğini temin etmek,
milletler arasında sulha ulaşmaktır. Türk Devlet geleneğinde O, bütün
harplerini de bu gayeye varmak için yapar.[17]


 


İçinde hukuki nizam hakim olan bir devleti hiçbir zaman hükümdar
yalnız başına idare edemez ve etmemiştir. Hun devletinde olduğu gibi diğer Türk
devletlerinin idaresinde de, Han’a yardım eden, devlet içinde türlü vazifeler
gören kimseler vardır. Türklerde Han’ın yardımcılarına verilen umumi isim “Beg”
dir. Beg kelimesinin lügat manası; bakmak, korumak, gözetmek, muhafaza etmek
manaları içermektedir. Eski Türklerin telakkisinde Beg il’in işlerine bakan, ili
muhafaza eden, ili koruyan, vazifesi il işlerini gözetmek olan ilin bekçisidir.
Kutlug devletinde Beyler devlet idaresinde Han’a yardım eden yüksek
memurlardır. Begler de bir çok rütbe ve derecelere bölünmüşlerdir. Her rütbenin
kendine mahsus, Şadapıtlar, Tarhanlar, Buyruklar gibi umumi unvan ve lakapları
vardır.[18]


 


Bilge Kağan “Tanrı buyurduğu için, devletim, kısmetim var olduğu
için, ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli kıldım. Az
milleti çok kıldım. Değerli illiden, değerli kağanlıdan daha iyi kıldım. Dört
taraftaki milleti hep tâbi kıldım, düşmansız kıldım. Hep bana itaat etti”[19] ifadesiyle Türk kağanının asli
vazifeleri içerisinde sayılan adaletin tesisini ayrıntılı olarak izah etmiştir.


 


Yusuf Has Hâcib,
Kutadgu Bilig adlı eserini dört iyi temel üzerine kurmuştur. Bunlardan biri
adalet olup, doğruluk üzerindedir. İkincisi devlet olup, saâdet ve ikbal
demektir. Üçüncüsü akıl olup, ululuk ifade eder. Dördüncüsü ise, kanâat ve
afiyettir. Bunların her birine ayrı-ayrı adlar vermiş ve bundan böyle bunları
bu adla zikretmiştir. Adalete “Kün Toğdı” adını verir ve onu hükümdar yerine
koyar. Devleti “Ay-Toldı” ismi ile zikreder ve bunu onun veziri sayar. Akıla
“Öğdülmiş” adını vermiş ve buna da vezirin oğlu demiş. Kanâate “Odgurmış” adını
verir ve buna da vezirin akrabası der.[20]


 


Öğdülmiş, hükümdara memleketi tanzim etme usulünü
söylerken Türk Devlet geleneğindeki adalet anlayışını biraz daha açmıştır.
“Zalim olma, zülmü kötülere karşı tatbik et; bütün memleketi kötülerden
temizle… Kötüyü, ceza vererek, doğru yola getir; kötüye kötü muamele layıktır,
sen de öyle yap. İyinin serbestçe dolaşabilmesi için, kötünün ya zincirde veya
zindanda olması lazımdır, ey metin yürek…”[21] demektedir.


 


Kitabelere göre Göktürkler ve bunları temsil eden
kağanlar, insanların hepsini hukuk önünde eşit saymış, onların aç olanlarını
doyurmuş, fakir olanlarını zenginleştirmiş, bunları gerçekleştirmek için
kağanlar gece uyumamış, gündüz durmamışlardır. Kağanların halka, halkın da
kağanlara karşı görev ve sorumlulukları vardır. Herkes bu görev ve
sorumluluklarını yerine getirirken adaletli davranmak zorundadır. Karşılık
beklemeden insanlara hizmet, insan sevgisinden doğan koruyuculuk, adalet,
hürriyet ve eşitlik düşüncesinden kaynaklanır.[22]


 


Hunlar devlet içinde emniyet ve inzibatı temin için
ceza işlerine çok ehemmiyet verirlerdi. Suç işleyen kimseleri cezalandırmak
devletin hak ve inhisarı idi. Hunlar da iptidai kabilelerde görülen hususi
intikam yerine suçluların devlet tarafından cezalandırılması usulü kaim idi.
Hunlar da ceza devlet işi idi. Hususi intikam yasaklanmıştır. Hunlar da suçlar
ikiye taksim ediliyordu. Ağır cürümlerin cezası idamdı. Hafif suçların cezası
ise suçlunun yüzünü yaralamaktan ibaretti. Hunlar, muhakemenin çok çabuk
yapılmasına dikkat ederlerdi. Her maznun (sanık) mutlaka on gün zarfında
muhakeme edilmeliydi. Onun için Hun hapishanelerinde mahkumlar az bulunurdu.[23]


 


Adam öldürmenin cezası idamdı; soygun, hırsızlık ve
hayvan kaçırma kesin surette yasaktı. Ele geçirilen soyguncu ve suçüstü
yakalanan hırsız öldürülür, malları müsadere edilir, aile efradının
hürriyetleri kısıtlanırdı. Ciddi bir tehlike ile karşılaşmadıkça ok-yay
kullanmak yasaktı. Barış zamanında başkasına kılıç çekmenin cezası da ölümdü.
Yine aynı şekilde zinanın cezası da idamdı. Irza tecavüz en ağır suçlardan
sayılırdı. Bu da bazen iki taraf arasında uzlaşma olmazsa idamı gerektirirdi.
Ordudan kaçanlar ve vatana ihanet edenlerin cezası da ölümdü. Hafif suçlular,
on günü aşmamak üzere hapsedilirdi.[24]


 


Göktürklerde, isyan edip (devlete ve orduya başkaldıranlar),
adam öldürenler, evli kadına tecavüz edenler, at koşumu çalanlar, ölümle
cezalandırılır. Yabancı bir kızı kaçıranlar, para cezası ve diyetle
cezalandırılır veya kızla evlendirilir. Diyet: kavga sırasında bir kimse
diğerini yaralarsa, yaraya göre para cezası vermeye zorlanır. Bir kimse
diğerinin gözünü kör etmiş ise, o adamın kızı, yaralanana karşılık olarak
verilir. Kızı yoksa, karısını veya para cezası verme zorundadır.
Karşısındakinin bir yerini kırarsa, ceza olarak atını verir. Her kim ki at veya
madenden yapılmış şeyler çalarsa, bunları çalanların cezaları, on misli
yükseltilir. Fahişeler ve ırza geçenler, iğdiş edilirler. Sonra da kalçasından
ikiye ayrılırlar. İsyan etme, adam öldürme, evli kadına sataşma, fuhuş ve ırza
geçme gibi suçlar, ölüm ile cezalandırılıyordu.[25]


 


Ceza hukuku, özel intikam alanından çıkmış ve kamu
hukuku alanına girmiştir. Yani cezayı belirtip uygulayacak olan suçtan zarar
gören kimse değil devlettir. Ancak bazen cezanın, suçluya değil de suçlunun
yakınlarına uygulandığı görülmektedir. Bu da cezanın her alanda kişiselleşmemiş
olduğunu bize gösterir. Ancak o zaman oğullar, kızlar ve karılar aile başkanının
doğrudan doğruya velayeti altında olduklarından onlara ceza uygulanması, aile
başkanına uygulanmış gibi sayılmıştır. Dövme ve yaralama suçlarının cezası
yalnız hayvanla ödenen tazminattan ibarettir. Hırsızlıkta ise, suçlunun çaldığı
eşyanın sayı ve değerde on mislini ödemesi gerekir.[26]


 


Eski Türklerin suçluları cezalandırma
uygulamalarından örnekler veren İbni Fadlan’a göre; bir adam diğerini kasten
öldürürse, suçuna karşılık kısas olarak onu da öldürürler. Hata ile öldürürse,
öldüren için kayın ağacından bir sandık yaparlar. Katili bunun içine koyup,
yanına üç somun, bir testi su bıraktıktan ve üzerini çiviledikten sonra, deve
havudunun ağaçlarına benzer üç ağaç dikerek suçluyu bunların arasına asarlar.
“Biz, onu yer ile gök arasında bırakıyoruz. Güneş ve yağmura maruz kalsın.
Belki Allah acır da kurtulur” derler. Zamanla çürüyünceye ve rüzgarlar
götürünceye kadar bu şekilde asılı kalır.[27] Türk toplumunda kadınlar ve erkekler
birbirlerinde kaçmazlar. Zina onlara göre en büyük suçlardandır. İçlerinden
biri zina ederse, kim olursa olsun, dört kazık çakıp zina edenin el ve
ayaklarını bunlara bağlarlar. Sonra onu, boynundan uyluklarına kadar balta ile
yararak iki parçaya ayırırlar. Kadına da aynı cezayı tatbik ederler. Toplumda
tatbik edilen cezaların caydırıcı olması için Kadın ve erkeği ikiye ayırdıktan
sonra vücutlarının parçalarından her birini bir ağaca asarlar. Yukarıda da
ifade ettiğimiz gibi hırsız da zina yapan gibi öldürülür.[28]


 


Türk devletleri kuvvetli bir disiplinle idare edilen
devletler idi. Asayiş ceza kanunları sayesinde temin olunurdu. Tukyu devrinde
ağır suçlardan olarak, vatana hıyanet, katil, başkasının zevcesiyle gayri meşru
münasebet gösterilmiştir. Eski Kırgızlara ait vesikalarda ağır suçlar arasında
harpte gevşeklik göstermek, elçilik vazifesini ifada kusur, salahiyeti
olmaksızın hükümet işlerine müdahale de, eşkıyalık sayılmıştır.[29]


 


Türkler yalan ve iftirayı en büyük suçlardan
saymışlar ve bu suçları işleyenlere karşı şiddetli cezalar vermişlerdir.
Mesela; Buğra hanın oğlu Qorı-Han’a iftira atan kadın suçunun ortaya
çıkmasından sonra, cezalandırılıyor. Beş tane tay getirilerek kadın bir atın
kuyruğuna bağlanıyor, sağ kolunu başka bir atın kuyruğuna, sol kolunu ve
ayaklarını da böylece başka başka atların kuyruğuna bağlayıp, atları birden
kamçılayarak vücudunu parçalıyorlar. Qorı-Han, yalan söyleyip, iftira eden
kimselerin cezasının böyle olacağını belirtmiştir.[30] Yine aynı şekilde; Arslan Hanın Suvar
adlı bir kölesi vardı ki, hacipler onun Arslan Han yanındaki mevkiini
kıskanarak bu Suvar seni öldürüp padişahlığı zorla alacak diye ona iftira
attılar. Arslan han, bu durumu çok iyi bir plan dahilinde araştırdıktan sonra
haciplerin yalancılığını ortaya çıkarınca suçlarını itiraf etmek zorunda
kaldılar. Bunlara verilen ceza da, ibret olarak öldürülmek oldu.[31]


 


Uygurlar döneminde borç veren kişinin haklarının
korunmasına önem verilerek bu konu ile ilgili belgeler düzenlenmiştir. Borç
alıp-verme vesikalarında, zamanında ödenmeyen yahut borç alan kişinin ortadan
kaybolması-ölmesi- halinde, borç veren kişinin mağdur olmaması için,
vesikalarda borç alan kişiler, aldıkları malı nasıl ve kimler tarafından
ödeneceğini bildirmişlerdir. Borç alma vesikalarında son olarak şahitlerin
isimleri, borç alan kişinin imzası, yahut mührü bulunmaktadır. Son olarak da
vesikayı yazan kişi belirtilmiştir.[32] Bu durum Uygurlarda aile
müessesesinin, yerleşmiş köklü bir toplum yapısına sahip olduğunu
göstermektedir. Ailede mutlak hakim babadır. Öldüğü zaman bu hakimiyet ihtimal
en büyük oğula geçmektedir. Fakat vesikalarda görüldüğüne göre, satıştan veya
borç almadan sonra, ailenin diğer fertlerinin mesuliyetleri ortaya çıkmakta ve
ailenin söz sahibi kişisinin vesikalardaki hükümleri yerine getirmediği zaman,
bu kişi veya kişiler sorumlu tutulmaktadır.[33]


Uygurlar döneminde disiplin cezaları çok şiddetli
olup bilhassa, hırsızlık ve ırza geçme gibi olayların çok ender olması dikkat
çekicidir. Uygur Kağanı Kutluk Bilge Kağan, Tibet ve Karluk kabilelerine
yaptığı mücadelede bunları bertaraf etmiş ve asayişi bozmayan bölge halkını
mükafatlandırmış, asayişi bozanları ise şiddetle cezalandırmıştır.[34]


 


Hazar hakanlığı’nın başkentinde 7 baş yargıç vardı.
Bunlar ikişer ikişer Müslümanların, Hıristiyanların, Musevilerin, biri de
İslavların ve diğerlerinin davalarına bakardı.[35]


 


Sonuç olarak; adaleti gerçekleştirmenin şartlarından
birisi hatta en önemlisi, güçlü olma şartıdır. Türk tarihine baktığımız zaman;
kurulan bütün devletlerin temel felsefesinin Tanrı buyruğuna göre tebaayı
adaletli bir şekilde idare etmek olduğunu görmekteyiz. Bu adaletten anlaşılan,
toplumun maddi ve manevi açıdan refaha ulaşmış olmasıdır. Türk kağanları
milletin asayişini düzenlemek ve adaleti tesis etmek için, kendilerinin ve
toplumun yüksek değerlere sahip vasıflarla bezenmiş olmasını ve bu değerlerin
bozulmaması için caydırıcı etkisi olan cezalar uygulamıştır. Görüldüğü gibi,
eski Türk adalet anlayışının kaynağında sağlam bir inanç ve bu inanca bağlı
olarak cesur bir irade ve suçlulara gayet net cezai uygulamalar vardır.


 


 Yrd.
Doç. Dr. Âdem TUTAR


 


Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi / Türkiye


 


Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 2
Sayfa: 868-873


 


Kaynaklar :


 


ARAT, R. Rahmeti, “Eski Türk Hukuk Vesikaları”, Makaleler I,
(Yay. Haz: Osman Fikri Sertkaya), Ankara 1987, s. 506-572.


ARSAL, Sadri Maksudi, Türk Tarihi ve Hukuk, İstanbul 1947.


BANARLI, Nihad Sâmi, Resimli Türk Edebiyatı I, İstanbul 1998.


CÜVEYNÎ, Alaaddin Ata Melik; Tarih-i Cihan Güşa, (Çev: Mürsel
Öztürk), Ankara 1998.


ERGİN, Muharrem, Orhun Abideleri, İstanbul 1999.


ERGİN, Muharrem, Dede Korkut Kitabı I, Ankara 1989.


GÖKALP, Ziya, Türk Medeniyeti Tarihi, İstanbul 1995.


GÜNGÖR, Harun, Türk Bodun Bilimi Araştırmaları, Kayseri 1998.


GÜNGÖR, Harun, “Göktürk Kitabeleri ve Uygur Metinlerinin İnsanî
Değer ve Hukuk Açısından İncelenmesi”, Türklerde İnsanî Değerler ve İnsan
Hakları (Başlangıcından Osmanlı Dönemine Kadar), İstanbul 1992, s. 201-220.


İbn Fazlan, İbn Fazlan Seyahatnamesi, (Haz: Ramazan Şeşen),
İstanbul 1975.


İNAN, Abdülkadir, Makaleler ve İncelemeler, Ankara 198?.


İZGİ, Özkan, Çin Elçisi Wang Yen-Te’nin Uygur Seyahatnamesi,
Ankara 1989.


İZGİ, Özkan, Uygurların Siyasi ve Kültürel Tarihi (Hukuk
Vesikalarına Göre), Ankara 198?.


KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Millî Kültürü, İstanbul 1988.


KAŞKARLI MAHMUD, Divanü Lûgat-it-Türk I-III, (Çev: B. Atalay),
Ankara 1992.


KÖPRÜLÜ, M. Fuad, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine
Tesiri, İstanbul 1986.


LIGETI, L., Bilinmeyen İç Asya, (Çev: Sadrettin Karatay),
Ankara 1986.


Nizâmü’l-Mülk, Siyâset-Nâme, (Haz: Mehmet Altay Köymen),
İstanbul 1990.


ORKUN, Hüseyin Namık, Eski Türk Yazıtları, Ankara 1987.


ÖGEL, Bahaeddin, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul 1988.


RASONYI, Laszlo, Tarihte Türklük, Ankara 1996.


ŞEMSEDDİN SAMİ, Kâmûs-i Türkî, İstanbul 1318.


TOGAN, Zeki Velidi, Oğuz Destanı, (Reşideddin Oğuznamesi,
tercüme ve tahlili), İstanbul 1982. TURAN, Osman, Türk Cihân Hâkimiyeti
Mefkûresi Târihi 1-2, İstanbul 1993.


Türk Tarihinin Ana Hatları Methal Kısmı, (nşr. Komisyon),
İstanbul 1931.


Türkçe Sözlük I, (nşr. Türk Dil Kurumu), Ankara 1988.


TÜRKELİ, Cevat, “Hunlarda insanî Değerler ve Hukuk”, Türklerde
İnsanî Değerler ve İnsan Hakları (Başlangıcından Osmanlı Dönemine Kadar),
İstanbul 1992, s. 71-90.


ÜÇOK, Çoşkun, Türk Hukuk Tarihi Dersleri, Ankara 1972.


ÜLKEN, Hilmi Ziya, Türk Tefekkür Tarihi I, İstanbul 1933.


Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig II, (Çev: R. R. Arat), Ankara
1998.


Yüan-Ch’ao Pi-Shi, Moğolların Gizli Tarihi, (Çev: Ahmet Temir),
Ankara 1995.


 


Dipnotlar:


 


[1] O. Turan, Türk Cihân
Hâkimiyeti Mefkûresi Târihi, İstanbul 1993, s. 131.


[2] Türk Tarihinin Ana
Hatları Methal Kısmı, (nşr. Komisyon), İstanbul 1931, s. 43 vd.


[3] Türkçe Sözlük I, (nşr.
Türk Dil Kurumu), Ankara, 1988, s. 13.


[4] Şemseddin Sami, Kâmûs-i
Türkî, İstanbul, 1318, s. 929.


[5] A. İnan, Makaleler ve
İncelemeler, Ankara 1987, s. 640 vd.


[6] Kaşkarlı Mahmud, Divanü
Lûgat-it-Türk III, (Çev: B. Atalay), Ankara 1992, s. 237.


[7] İ. Kafesoğlu, Türk Millî
Kültürü, İstanbul 1988, s. 279.


[8] İl kelimesinin hem barış,
hem de devlet manasına gelmesi bu iki kelimenin arasında bir bağın varlığına
gösterir. Bkz. [Kaşkarlı Mahmud, a.g.e. I, s. 48vd.] Devletin oluşumu, bağımsız
aşiretler arasında kan davasıyla, akının yasaklanması sonucu başlamıştır.
Türkler en eski zamanlarda il şeklinde düzenli devletler kurmuşlardı. Devletin
aşiretten farkı, kan davasını yürürlükten kaldırmasıdır. Türklerde en eski
zamandan beri “ceza” kamu hukukundandı. Kişilerin hayatını, namusunu, malını
korumak, kamu gücünün borcuydu. Bunlara karşı yapılacak saldırıların
suçlularına ceza verip uygulamak da kamu gücüne ait bir yetki idi. Bkz. Z.
Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, İstanbul 1995, s. 150 vd.


[9] S. M. Arsal, Türk Tarihi
ve Hukuk, İstanbul 1947, s. 263 vd.


[10] Göktürk yazıtlarında,
hükümdarın Gök Tanrı tarafından tahta oturtulduğu inancını aksettirmektedir.
Bkz. [L. Rasonyı, Tarihte Türklük, Ankara 1996, s. 59 vd.; H. Güngör, Türk
Bodun Bilimi Araştırmaları, Kayseri 1998, s. 121 vd] Dede Korkud Kitabında
Beğil Oğlu Emre destanında, Beğil, Oğuza asi olduğunu söyleyince Hatunu;
“Yigidüm big yiğidüm, padişahlar Tanrınun kölgesidür, padişahına asi olanun işi
rast gelmez.” derken, Türklerdeki hakanlığın ilahi menşeli olduğunu belirtiyor.
Bkz. [M. Ergin, Dede Korkut Kitabı I, Ankara 1989, s. 218. ] Öğdülmiş,
hükümdara memleketi tanzim etme usulünü söylerken; “Bu beylik mesnedine sen
isteyerek gelmedin; onu Tanrı kendi fazlı ile sana ihsan etti.” demektedir.
Bkz. Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig II, (Çev: R. R. Arat), Ankara 1998, s. 392
vd.


[11] Kut kelimesinin eski
Türkçe’de ve bugünkü lehçelerde bir çok manası vardır. Kut ruh, ruhi manevi
kuvvet, cesaret, uğurluluk, talihlilik, saadet, ikbal manalarından başka, siyasi
hakimiyet kudreti, devlet idaresi kudret ve salahiyeti, şevket (hakimiyet
şevketi) manalarını da ifade eden çok kıymetli bir kelimedir. Kutadgu Bilig
devlet idaresi ilmi (siyasi hakimiyet ilmi) demektir. İslamiyet’ten önce Orta
Asya’da kurulmuş Türk devletlerinin çoğunda kut kelimesi hükümdarların lakap ve
unvanlarına dahildir. Bkz. [S. M. Arsal, a.g.e., s. 120 vd] Türk hakanı
görevini düzgün yapmaz ise, “Kut”un Tanrı tarafından geri alındığı düşüncesi
ile iktidardan düşerdi. Bkz. İ. Kafesoğlu, a.g.e., s. 244 vd.


[12] B. Ögel, Türk Kültürünün
Gelişme Çağları, İstanbul 1988, s. 573 vb.


[13] Bütün insanlığa şamil
olan semavi dinlerden her birinin gayesi de cihana yayılarak dünyayı kendi
itikat sistemi kadrosuna almaktır. Ancak Türk cihan hakimiyeti ile bunlardaki
telakki arasında yine esastan bir fark vardır: İnsanların kardeşliği ve hak
eşitliği her dinin kendi iman şartları ve amel kaidelerine bağlanmakta ve
mesela İslamiyet ve Hıristiyanlık dışında kalanlar ikinci dereceden insanlar
sayılmakta iken, Türk anlayışında, Göktürk kitabelerinde açıkça ifade olunduğu
üzere, yeryüzünde mevcut insan cinsi bir bütün sayılıp, topluluklar arasında
sosyal, kültürel, dini herhangi bir kademe kabul edilmeyerek herkese eşit hak
ve adalet tanınmaktadır. Bkz. İ. Kafesoğlu, a.g.e., s. 350.


[14] O. Turan, a.g.e., s. 102
vd. Cengiz Han’ın ortaya çıkışından önce Tatarların belli bir reisi veya
yöneticisi yoktu. Muhtelif kabilelere ayrılmışlardı. Bu kabileler her zaman
kendi aralarında savaş halindeydiler. Zorbalığı, hırsızlığı, kötülüğü ve
hilekarlığı mertlik ve yiğitlik sayarlardı. Cengiz Han, kendi kafasına göre her
işe bir kural, her duruma bir ferman ve her suça bir ceza getirdi. Tatar
kavimlerinin okuma yazmaları olamadığı için onların çocuklarına Uygurlardan
yazıyı öğrenmelerini emretti. Sonra bütün yasaları tomarlara yazdılar. Ona
Yasa-name-i buzurg (Büyük yasa-name) adını koydular. Onu şehzadelerin
hazinesinde bulunmasına karar verdiler. Bir han ordu sevk edeceği veya
şehzadelerle meşveret edip karar vereceği zaman o tomarları getirip ona göre
karar verirdi. Bkz. [Alaaddin Ata Melik Cüveynî, Tarih-i Cihan Güşa, (Çev: M.
Öztürk), Ankara 1998, s. 84 vd. ] Cengiz Han, Şigi-hutuhu’yu bir takım işlerle
görevlendirirken ceza yetkisini de ona vermiş ve “Bütün ulusun içerisindeki
hırsızları cezalandır, yalanı ortadan kaldır, ölüm cezasına layık olanları
öldürt, para cezasına müstehak olanlardan para cezası al” diyerek
Şigi-hutuhu’yu yüksek mahkeme reisliğine tayin etti. Bkz. Yüan-Ch’ao Pi-Shi,
Moğolların Gizli Tarihi, (Çev: A. Temir), Ankara 1995, s. 135 vd.


[15] N. S. Banarlı, Resimli
Türk Edebiyatı I, İstanbul, 1998, s. 21. Oğuz cihanı fethetmek gayesiyle sefere
çıktığında uğradığı beldeleri kendi idaresine tabii olmalarını ister ve halkı
boşuna saldırı ve talana maruz bırakmazdı. Aynı şekilde oğullarının da bu
konulara dikkat etmesini isterdi. Oğullarının şehirleri yağma etmediklerini
duyan Oğuz bu duruma çok sevindi. Oğuz, ellerini göğsüne koyup yüzünü Tanrıya
döndürdü ve çocuklarının sözünden çıkmadıklarına ve onların kabiliyetleriyle
babalarının yerine geçmeye muktedir olduklarına şükretti. Bkz. Z. V. Togan,
Oğuz Destanı, (Reşideddin Oğuznamesi, tercüme ve tahlili), İstanbul 1982, s. 33
vd;.


[16] O. Turan, a.g.e., s.
132; Asur kitabelerinde hükümdar yalnız zaferlerinden bahseder: harpte
öldürdüğü insanlar ve yaptığı zulümlerle öğünür. Adeta bu kitabeler onların
fahriyesidir. Halbuki Orhun kitabelerinde Türk Kağanı bütün muvaffakiyetlerinde
daima milletin yardımından ve etrafındakilerin hizmetinden bahseder. Herkese ve
her şeye hakkını vermesini bilir. Asur kitabelerinde hükümdar millete ancak
kendi kudretini göstermek istediği zaman hitabedir. Orhun kitabelerinde Türk
Kağanı zaferin şükranını söylemek, fakat aynı zamanda hitabelerini ve
noksanlarını ona bildirmek için millete hitap eder. Görülüyor ki: Asur
kitabelerinde hükümdar, kavmin üzerinde bir ceberut, bir ezici kuvvet gibi
olduğu halde; Orhun kitabelerinde Türk Kağanı, Türk budununun üzerinde bilgisi
ve cesareti ile bir yardımcı, kendini sevdiren ve saydıran bir hamidir. Bkz. H.
Z. Ülken, Türk Tefekkür Tarihi I, İstanbul 1933, s. 79 vd.


[17] H. Z. Ülken, a.g.e. I,
s. 81 vd; M. Ergin, Orhun Abideleri, İstanbul 1999, s. 41.


[18] S. M. Arsal, a.g.e., s.
273 vd.


[19] M. Ergin, Orhun
Abideleri, s. 43. İslamiyet’ten evvelki Türk devletlerinde kabile veya hakanın
kendi halkına umumi ziyafet vermesi zaruriydi ve hukuki bir müessese
mahiyetindeydi. Türklerde kabile reisi ve hükümdar baba vasfında görülmektedir.
Bkz. [M. F. Köprülü, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri,
İstanbul 1986, S. 181 vd] Hakan için haftada iki gün Mezalim’e oturmaktan,
haklıyı haksızdan ayırmaktan, adalet dağıtmaktan raiyyetin sözünü, vasıtasız,
kendi kulağı ile işitmekten başka çare yoktur. Onların daha mühim olan birkaç
dilekçeyi arz etmeleri, hükümdarın da dilekçelerin her biri hakkında bir yazılı
emir vermesi gerekir. Zira, cihan hakiminin zulme uğrayanlar ve adalet
isteyenleri haftada iki gün huzuruna davet ettiği ve sözlerini dinlediği haberi
memlekette yayılınca, bütün zalimler korkarlar; ellerini çekerler hiç kimse
cezalandırılma korkusu ile zulüm ve yağmaya cesaret etmez. Bkz. [Nizâmü’l-Mülk,
Siyâset-Nâme, (Haz: Mehmet Altay Köymen), İstanbul 1990, s. 18 vd. ]
Padişahlar, daima iyi sofra kurmak zahmetine katlanmışlardır, öyle ki,
sabahleyin hizmete gelen kimseler, orada bir şeyler yerler. Sultan Tuğrul iyi
sofra kurmak ve türlü türlü yiyecekler hususuna son derece itina buyururdu.
Sultan Melikşah döneminde Çiğilliler ve Maverâünnehirliler, sultanın sofrasından
bir lokma ekmek yemedikleri sebebiyle onu tenkit etmektedirler. Her kişinin
himmet ve cömertliği, onun ev idaresi nisbetinde olmalıdır. Sultan bütün
dünyanın aile reisidir; bütün padişahlar onun astıdırlar. Şu halde onun ev
idaresi himmeti cömertliği, sofrası hediyesi kendi çapında, yani bütün
padişahlardan daha fazla ve daha iyi olur. Bkz. Nizâmü’l-Mülk, a.g.e., s. 163
vd.


[20] Yusuf Has Hâcib, a.g.e.
II, s. 7. Odgurmuş, hükümdara öğüt verirken; “Hayatını aziz bil ve ancak
lüzumlu işlerde kullan; insanlara ihsanlarda bulun ve kendine sevap kazan.
Geçici günler içinde ancak lüzumlu olan şeyleri al; zaman seni de geçirecektir,
buna göre hazırlığını yap. Sen bu kadar halkın yükünü yüklenmiş bulunuyorsun;
uyanık ol, gâfil bulunma ve düşünerek hareket et. Bir sürü aç kurt senin
etrafında toplanmıştır; ey kahraman hükümdar, koyunları iyi muhafaza et.
Memlekette bir kimse bir gece aç kalırsa, onu Tanrı sana soracaktır; gözünü
aç.” diye konuşmaktadır. Bkz. [Yusuf Has Hâcib, a.g.e., s. 371 vd.] Bir gün
hükümdarın canı sıkılmış; halvet emri verip, yalnız başına kalmış. Ay-Toldı’yı
huzuruna çağırtmış ve Ay-Toldı, hükümdarın karşısına gelince, gördüğü manzara
karşısında çok şaşırmıştı. Çünkü hükümdar, birbirine bağlanmamış üç ayağı olan
bir gümüş taht üzerinde, kaşları çatık ve yüzü buruşuk bir vaziyette,
oturmuştu. Elinde büyük bir bıçak, solunda bir acı-ot ve sağında şeker
bulunuyordu. Ay-Toldı, hükümdara gördüklerinin anlamını sorunca, Hükümdar
Kün-Toğdı, Ay-Toldı’ya cevap verirken; “İşte bak, ben de doğruluk ve kanunum;
kanunum vasıfları bunlardır, dikkat et. Bak, bu üzerinde oturduğum tahtın üç
ayağı vardır; ey gönlümü doyuran. Üç ayak üzerinde olan hiçbir şey bir tarafa
meyletmez; her üçü düz durdukça, taht sallanmaz. Eğer üç ayaktan biri yana
yatarsa, diğer ikisi de kayar ve üzerinde oturan yuvarlanır. Üç ayaklı her şey
doğru ve düz durur; eğer dört ayaklı olursa, biri eğri olabilir. Düz olan bir şeyin
her tarafı iyidir; her iyinin, dikkat edersen, tavır ve hareketi düzgündür.
Hangi şey yana yatarsa, eğri olur; her eğrilikte bir kötülüğün tohumu vardır.
Düz olan yana yatarsa, duramaz, düşer; hangi şey doğru ise, düşmez, yerinde
durur. Bak, benim tabietim de yana yatmaz, doğrudur; eğer doğru eğrilirse,
kıyamet kopar. Ben işleri doğruluk ile hallederim; insanları, bey veya kul
olarak, ayırmam. Ey becerikli insan, elimdeki bu bıçak biçen ve kesen bir
alettir. Ben işleri bıçak gibi keser, atarım; hak arayan kimsenin işini
uzatmam. Şekere gelince, o zulme uğrayarak, benim kapıma gelen ve adaleti bende
bulan insan içindir. O insan benden şeker gibi tatlı-tatlı ayrılır; sevinir ve
yüzü güler. Zehir gibi acı olan bu Hind otunu ise, zorbalar ve doğruluktan kaçan
kimseler içer. Bunlar kavga edip, bana gelirler ve ben hüküm verince, bakarsın,
acı Hind ilacı içmiş gibi, yüzlerini ekşitirler. Benim bu sertliğim, kaşlarımın
bu çatıklığı ve bu asık suratım bana gelen zalimler içindir. İster oğlum, ister
yakınım veya hısımım olsun; ister yolcu, geçici, ister misafir olsun. Kanun
karşısında benim için bunların hepsi birdir; hüküm verirken, hiç biri beni
farklı bulmaz. Bu beyliğin temeli doğruluktur; beyler doğru olursa, dünya
huzura kavuşur. Akıllı insan buna benzer bir söz söylemiştir; kim akıllı
insanın sözünü tutarsa, iş yoluna girer. Beyliğin temeli doğruluk üzerine
kurulmuştur; doğruluk yolu beyliğin esasıdır. Bey doğru olur ve ülkeye böyle
hüküm ederse, bütün dileklerine kavuşur. ” Bkz. [Yusuf Has Hâcib, a.g.e., s. 66
vd.] Öğdülmiş, hükümdara memleketi tanzim etme usulünü söylerken; “Tebaanın
senin üzerinde üç hakkı vardır; bu hakları öde ve onları zorluğa düşürme.
Bunlardan biri memleketinde gümüş temiz kalsın, onun ayarını koru, ey bilgili
insan. İkincisi halkı âdil kanunlarla idare et; birinin diğerine tahakküme
kalkışmasına meydan verme, onları koru. Üçüncüsü bütün yolları emin tut; yol
kesici ve haydutların hepsini ortadan kaldır. Böylece tebea hakkını ödedikten
sonra, sen de onlardan kendi hakkını isteyebilirsin, ey cömert hükümdar. Tebaa
üzerinde senin üç hakkın vardır; bunu onlardan istemelisin, iyice dinle. Biri
halk senin emirlerine hürmet etmeli ve bu emir ne olursa olsun, onu derhal
yerine getirmelidir. İkincisi hazine hakkını gözetmeli ve bunu vaktinde ödemelidirler,
ey eli açık insan. Üçüncüsü senin dostuna dost ve düşmanına düşman olmalıdır.
Böylece sen onlara karşı vazifeni yapmış olursun, onlar da senin hakkını ödemiş
olurlar. ” Bkz. Yusuf Has Hâcib, a.g.e., s. 399 vd.


[21] Yusuf Has Hâcib, a.g.e.,
s. 395 vd.


[22] Bu konuda geniş bilgi
için bkz. H. Güngör, a.g.e., s. 108; H. Güngör, “Göktürk Kitabeleri ve Uygur
Metinlerinin İnsanî Değer ve Hukuk Açısından İncelenmesi”, Türklerde İnsanî
Değerler ve İnsan Hakları (Başlangıcından Osmanlı Dönemine Kadar), İstanbul 1992,
s. 210 vd.


[23] S. M. Arsal, a.g.e., s.
206 vd.


[24] İ. Kafesoğlu, a.g.e., s.
280; C. Türkeli, “Hunlarda insanî Değerler ve Hukuk”, Türklerde İnsanî Değerler
ve İnsan Hakları (Başlangıcından Osmanlı Dönemine Kadar), İstanbul 1992, s. 86;
B. Ögel, a.g.e., s. 89; L. Ligetı, Bilinmeyen İç Asya, (Çev: S. Karatay),
Ankara 1986, s. 46.


[25] S. M. Arsal, a.g.e., s.
261 vd; H. N. Orkun, Eski Türk Yazıtları, Ankara 1987, s. 15; B. Ögel, a.g.e.,
s. 165 vd. Çin kaynakları Hunların ceza kanunlarından şöyle bahsetmektedir:
birisine kılıç çeken öldürülür. Kılıç çekmeden maksat her halde öldürmek olsa
gerektir. Eşkıyalık yapanın ailesi devlet memurları tarafından rehine olarak
tutulur. Ufak suçlar araba tekerleği altında ezilmekle (yüzü damgalanmak veya
sopayla dövülmek), büyük suçlar ise ölümle cezalandırılır. Hapis cezası yalnız
10 güne kadar verilirdi; böylece bütün devletin sınırları içindeki mahpusların
sayısı çok azdı. Bunun sebebi Türk devletlerinde göçebe kültürün hakim
olmasından kaynaklanmaktadır. Bkz. Ç. Üçok, Türk Hukuk Tarihi Dersleri, Ankara
1972, s. 14.


[26] Ç. Üçok, a.g.e., s. 21
vd.


[27] İbni Fadlan,
Seyahatname, (Haz: Ramazan Şeşen), İstanbul 1975, s. 56.


[28] İ. Fadlan, a.g.e., s. 5İ.


[29] Türk Tarihinin Ana
Hatları Methal Kısmı, s. 42 vd.


[30] Z. V. Togan, Oğuz
Destanı, s. 64 vd.


[31] Z. V. Togan, Oğuz
Destanı, s. 68 vd.


[32] Bkz. Ö. İzgi, Uygurların
Siyasi ve Kültürel Tarihi (Hukuk Vesikalarına Göre), Ankara 198?, s. 73 vd.
Eski Türk hukuk vesikalarında mukavelede tespit edilen şartların korunması ve
bunların tahakkuk etmediği hallerde alınacak tedbir ve itiraz edenlere karşı
tatbik edilecek cezalar çok defa ayrıca zikredilmektedir. Bu kayıtlar daha işin
başında her türlü itirazı bertaraf etmek ve itiraz niyetinde olanları korkutmak
gayesini de güdebilir. Çünkü burada zikredilen cezanın para ile ilgili kısmı,
asıl satılan malın değerini bir kaç misli geçmektedir. Bu şekilde tasrih edilen
cezalar, ölüm cezası, dayak cezası, para cezası, yasa cezası, töre ve yargı
hükümleri olarak belirlenmiştir. Bkz. R. R. Arat, “Eski Türk Hukuk Vesikaları”,
Makaleler I, (Yay. Haz: O. F. Sertkaya), Ankara 1987, s. 543 vd.


[33] Ö. İzgi, a.g.e., s. 106
vd.


[34] Ö. İzgi, Çin Elçisi Wang
Yen-Te’nin Uygur Seyahatnamesi, Ankara 1989, s. 14, 22.


[35] İ. Kafesoğlu, a.g.e., s.
280.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet