Fâtih Sultan Mehmed şüphesiz ki dünya tarihinde üzerinde
behemahal durulması icap eden Osmanlı Türk hükümdarı ve âlimlerin hâmisi,
milletlerarası şahsiyetlerin en mühimidir. Bir defa çocukluğundan, ölümüne
kadar ilim ve iştigali bırakmamıştır. Baba ve dedeleri de ilmi himâye
etmişlerdir. Orhan Bey’den itibaren hepsi birer medrese yaptırmış ve
civarlarını diğer mamurelerle süslemişlerdir. Lâkin 22,5 yaşında İstanbul’u
mühim bir ordu ile aldıktan sonra dünya ilim âleminde 16 kolejli bir Külliyeyi
(Üniversite) kurmak şerefi kendisine müyesser olmuştur.


 


İstanbul fethine kadar medreselerimizde ancak nakli “şer’i”
ilimler öğretilirdi. Lâkin Fâtih, çocukluğundan beri inkişaf eden araştırıcı
kafası ile akli “fenni-scientifique,” ilimlere merak sardırmıştır. Onun için
devrinde yanına getirdiği en seçkin âlimlerle müspet düşüncelerin ve ilimlerin
medreselerinde de okutulduğunu görülmektedir.


 


Fâtih’in ilimde takip ettiği yol 31 yıllık saltanat zamanında
çok verimli olmuştur. Lâkin halefleri bu yoldan yürümemişlerdir. Fâtih’in
çocukluk, veliahtlık ve padişahlık devreleri bu noktadan incelenmeğe değer.


 


Fâtih’in çocukluk devri iyi araştırılmamıştır. Tarihler
yanlışlıkla onu Sırp prensesi ve Il’nci Murad’ın eşlerinden “Mara”yı annesi
olarak göstermek isterler. Bursa’ya ait şer’iye sicillerine göre[1] Fâtih “Hümâ Hâtun”, namında bir kızdan
Edirne sarayında, babasının Rumeli fethine ara verdiği yani Edirne’de bulunduğu
bir zamanda doğmuştur. Fâtih’in en doğru doğum tarihi budur:[2]


 


26 Recep 835 (1432) Sebt “Cumartesi” gecesi seher vaktinde saat
sekizi dört geçe.


 


Çocukluğunda dâyelerle büyütülmüştür. İçinde en marufu….
İstanbul ve Rumeli’de hayrâtı olan “Dâye Hatun” dur.


 


II. Sultan Murad’ın oğludur. Usulen önce Amasya sancağına
çıkarılmış, sonra Manisa’ya gönderilmiştir.


 


Annesi, 1449’de Mehmed Çelebi 18 yaşında iken ölmüştür. Oğlunun
iki sene sonra tekrar tahta geçişini görememiştir. Ama birincisini idrâk
etmiştir. Fâtih’in annesi vefatında kaç yaşında idi bilmiyoruz. Neden öldüğü de
malûm değildir. Lâkin Bursa’da kendisinden iki sene sonra ölecek zevci II.
Sultan Murad’ın türbesinden 100 metre ilerisine müstakil bir yere gömülmüştür.
Kapısı üzerinde Mehmed Çelebi’nin[3] annesi olduğu yazılı ise de ismi
yoktur. Yalnız Hâtun diyor. Türbenin inşası o devrin tarzındadır. İçinde
süsleri de yine o devirde görülenlerin en güzellerindendir.


 


Rivâyete göre Mehmed Çelebi çocukken okumağa hevesli görünmüyor.
Bu cihetle tahta vârisi olan oğlunun bu halinden, ince, hassas, şâir, âlim
babası Il’nci Sultan Murad, endişededir. Zira onu okutmak için sancağa yollanan
hocalar muvaffak olamamışlar ve genç şehzâde ile bir türlü anlaşamamışlardır.


 


Bursa’da Çelebi Sultan Mehmed’in yaptırdığı “Yeşil Sultaniye”
medresesinde müderris olan Molla Yegân “Mehmed bin Armağan” bir sene Hacca
gider. Dönüşte mu’tâd vechile ilmi temaslarda bulunmak gayesiyle Mısır’a uğrar.
Orada tahsilini henüz bitiren genç ve kuvvetli âlim Molla Gürâni ile tanışır.
Bu olgun ve ciddî âlimi pek beğenir, beraberce Anadolu’ya “Ruma” yani Türkiye’ye
gitmeği teklif eder. Molla Gûrani bu arzuyu kabul eder. Beraberce Bursa’ya
gelirler. Molla Yegân usulen II. Sultan Murad’ı ziyarete gider. Molla Gûrânide
beraberdir. Lâkin, yanına girmez, dışarıda kalır. Padişah bu ziyarete memnun
olur. Bana Hacdan ne hediye getirdin diye sorar. O da kapının arkasında hazır
duran Molla Gûrani’yi içeri alarak takdim eder. Molla ile görüşürler. Pâdişah
onu pek beğenir. Ciddiyet ve ilmine hayran kalır. Söz Mehmed Çelebi’ye intikal
edince daha henüz Kur’anı bile sökemediğinden üzüntü ile bahsederek onu hoca
olarak intihâp eder.


 


Bu ciddi ve okumayanlara karşı aslâ müsamahası olmayan Molla
Gûrâni genç şehzâdenin ilk dersinde yanına sopa ile girer. Mehmed Çelebi’nin
yeni hocasının sopa ile yanına girmesi tuhafına gider ve tecessüsle bunun neye
yarayacağını sorar. Molla Gûrâni kesin olarak şu cevabı vermiştir.


 


– Eğer okumakta tekâsül gösterirseniz padişah babanızın emriyle
bunu istimâle mecbur kalacağım.


 


Bu söz Çelebi’ye kâr etti veyahut bir defa da belki tecrübe
edildi de okumağa başladı denir. Lâkin biz dimağının inkişafa başlaması bu âne
rastladı düşüncesindeyiz.


 


Mehmed Çelebi artık zamanı geldiğinden okumağa başlar. Şehzâde
belki tehdit üzerine Namık Kemal’in ifadesiyle “avcı elinde muztar kalmış
arslan yavrusu gibi bir şeye muktedir olamayarak çaresiz derse başlamış, fakat
nefsince bir eziyet bildiği tahsili ilerlemiş, fıtratında gizli istidât
inkişafı lezzet ve haz duymuştur”.[4]


 


II. Sultan Murad, Mehmed Çelebi’nin okumağa başlaması haberini
çok sevinmiştir. Artık çocukluğunda okumağa bu kadar hevessiz gibi görünen
Mehmed Çelebi daha gençliğinden itibaren ilim ve marifetini hakkıyla hâmisi
olmuştur.


 


Mehmed Çelebi, dünyaya ve hükümdarlığa rağbet göstermeyen,
inziva ve sükûnu seven babası II. Sultan Murad’ın tahtından feragatle
Dimetoka’ya çekilmesi üzerine, 1443’de 14 yaşında hükümdar olur. O zaman onun
hocaları arasında Molla Hüsrev’i de buluyoruz. Bu zât da Molla Gûrâni gibi
Mehmed Çelebi’nin yalnız zamanının ilim hâmisi değil, âlimlerinden biri
olmasına âmil olmuştur.


 


Sultan Mehmed Çelebi ilk hükümdarlığı zamanında, harici bazı
karışıklıklar olur. Kendisi bizzat babasını tahta avdete dâvet eder. Hükümdarlıktan
çekilir, yine Manisa’ya valiliğine döner. Onu bu sefer Molla Hüsrev takip eder
ve ikinci defa 1451’de tahta geçinceye kadar yanından ayrılmaz. Fâtih bu
fâsılada bütün vaktini bu kıymetli hocalarıyla ilme vermiştir.


 


Fâtih’in tahttan uzaklaşması muhakkak ki çocuk denecek kafasını
üzmüş olmalıdır. Buna sebep olanlara pek de iğbirarını unutamadığı söylenir. Bu
ikinci veliahtlığı zamanı hakkında pek hayırlı olmuş ve etrafını saran güzide
hocalarla ilim âleminin hakikaten iftihar edeceği bir şahsiyet olmuştur. Aklî
ve naklî ilimlerin bütün teferruatını öğrenmiştir. Bu fetret devri onun
istikbaldeki saadetini doğurmuştur. Hükümdarlıkta kalsa idi belki muktedir bir
hâkim olacaktı. Fakat bu inziva devri ona bir de âlimlik sıfatını bahşetti.


 


Fâtih’in bu devredeki hocaları Molla Gûrâni ve Molla Hüsrev’den
ibaret olmamalıdır. Hepsini bilmiyoruz. Fakat hükümdar olduktan sonra bazı
kıymetli âlimleri kendisine fahri olarak hoca geçmiştir. Bunlar, “Müderrisi
Sultani” pâyesini alıyorlar ve nezaketen hükümdara bazı metinleri şerh
ediyorlar. Onun için hal tercümelerinde Fâtih’e şu metni okutmuştur diye
yazılıdır. Bunlar müteaddittir. Molla Hatipzâde Fâtih’in bu kabil
hocalarındandı. Bu molla kadar kibirli ve müteazzim bir zatı kendisine hususi
hoca seçmesinden bir maksadı olmalıdır. Çünkü o zâhiren Fâtih’in elini öpmez ve
önünde eğilmezdi. Fakat bu da muhakkak ki makamda oturana yapılacak bu hürmetin
makama yapıldığının farkında değildi. Makamda oturan bir gençti ama nihayet
enferiyör görülecek bir vaziyette değildi. Hem ailece ve hem de kafaca asîldi
ve sonra geniş bir Türkiye imparatorluğunun başı idi Hatipzâde’nin makamına
olan bu kibri şayanı dikkattir. Bu adamı kendisine fahri hoca seçmesi biraz da
onun marazi kıskançlığına mâni olmak içindi diye düşünülebilir ama bu tevcih
onu bu sefer azametli ve kendisini çok beğenir bir insan yapmıştır. Diğer
değerli hocaları arasında Molla Hoca Hayrüddin ve Molla Sıracüddin Mehmed
Çelebi vardır. Sonra Fâtih yanına seçeceği hocaların yaşına değil başına
bakardı. Hattâ kendisinden bir kaç yaş genç olan Sinan Paşa’yı da kendisine
hoca seçti.


 


Molla Hocazâde, Molla Hatipzâde, Molla Hasan Samsunî, Sinan
Hocapaş, Molla Abdülkadir Hamidi ve Molla Ahmed Paşa da kısmen hocası idiler ve
kısmen muhasipliğini, yani bir nevi huzurda konuşmağa ve diğer âlimlerle
muhasebe etmeğe mezun huzur hocalığı yapmış oluyorlardı. Sonra bunlar arasında
muhasiplikle kalmayarak sırf hocalığı da beraber yapanlar vardı ki son üçü
bunlardandır. Lâkin bu arada Arapça, Farsça, Fransızca ve Türkçe şiir söyleyen
ve Kadii Beyzavi tefsirine hâşiyesi olan “İbn Temcid” de muallimleri arasında
sayılmaktadır.[5] Sultan Mehmed’in tahta çıktığı sene,
1451’de ölmüştür.


 


Manisa inzivası Sultan Mehmed Çelebi’ye cidden faideli olmuştur.
Bilâhare ilerleteceği tarih bilgisinin esaslarını bu devrede öğrenir. İstanbul
fethi meselesi daha çocukken dimağını işgal etmiş ve üzerinde meşgul olmuştur
ki tahta geçer geçmez hemen hazırlıklara geçmesi de zihninin bu mevzuda
hazırlıklı olduğunu gösterir.


 


Yine bu inziva devresinde kitap ve kütüphane mefhumuna çok
bağlanmış ve Manisa’daki hususî kütüphanesini inkişaf ettirmiş ve kıymetli
eserleri çoğaltmıştır. Esasen dedesi olan Çelebi Sultan Mehmed kitap ve
kütüphaneye meraklı idi. Ona da bu merak maalesef indî olarak okuma ve yazması
olmadığı söylenen dedesi I. Sultan Murad’dan geliyor ki onun bir okur yazar ve
Arapçaya da vâkıf bir hükümdar olması ihtimali üzerinde çok duruyoruz, çünkü
hususî kütüphanesinin bir eseri elimize geçmiştir.[6] Torunu Çelebi Sultan Mehmed’in hususî
kütüphanesine ait bir çok esere rastladık. Hepsinde de kendi el yazısıyla 
Malîkühül Veliyyül Hamid Mahemmed
bin Bâyezid temellük kitâbeleri vardır.[7]


 


Çelebi’nin oğlu ve Sultan Mehmed Çelebi’nin babası ilme, sanata,
edebiyat ve musikiye meraklı ve bunları eserlerinden takip eden ilim ve âlim
âşıkı Il’inci Sultan Murad’ın gayet güzel ve sureti mahsusada yazdırılmış ve
tezhip ve teclit edilmiş kitaplarla dolu bir kütüphanesi vardır. Her ne kadar
ilk çocukluk yaşlarında okumağa heves, yaşı gelmediğinden, ilmi önceleri
sevmediği mânası çıkarılan Fâtih’in okumağa ve yazmağa başladıktan sonra bu
kütüphane içinde kitap ve kütüphane zevk ve hevesiyle büyüdüğüne ve bunu
sevdiğine şüphe edilmemelidir. Çünkü o kitap toplamakla kütüphanesini zenginleştirmekte
şark hükümdarları arasında en ileri bir mevki’ almıştır. Oğlu II. Sultan
Bâyezid de kitap ve kütüphane merakını daha çocukluğunda baba ve dedesi
kitaplarından öğrenmiştir ki onun da babasından kalan ve ayrıca elde ettiği
kıymetli kitapların yekûnu üzerinde takdirkârlık ve hayranlık uyandıracak
derecededir.


 


Sultan Mehmed Çelebi
bu tesirlerle kütüphanesini daha Manisa’da iken kurmuş ve ikinci defa tahta
geçince babasının kitaplarıyla ve sonra hususi hayatlarına ve saraylarında
tesis ettiği nakışhanede yeniden istinsah ettirdiği kitaplarla
zenginleştirmiştir ki bunun hemen dörtte üçü elimizden geçmiştir.


 


İşte Sultan Mehmed Çelebi’nin bu kütüphanesi üç defa
yer değiştirir. İlk önce Manisa’da gelişen bu Kütüphane 1451’de Edirne sarayına
taşınır, fetihten sonra da İstanbul’a önce Eskisaray’a sonra Yenisaray’a
yerleştirilir.


 


Saraydaki bu hususi kütüphanesinin ilk Hafızıkütübü
fahri hocalarından Sinan Hocapaşa’nın tavsiyesiyle Fâtih’e takdim edilen
Tokatlı Molla Lütfi’dir. Bu Fâtih’in kitaplarından emriyle seçerek Külliye’nin
medreselerine götürmüştür. Yani Fâtih’in


İstanbul sarayındaki
kütüphanesinden Zeyrek ve Ayasofya, Fâtih Camii, 8 “Semâiye,” medreselerine
olmak üzere 11 kütüphaneye eser vermiştir.[8]


 


Bir taraftan hattatlarına yazdırarak ve
nakışhanesinde tezhip ettirerek birçok eserleri kopya ettirmiş ve süsletmiştir
ki bunlar o devrin ince sanatlardaki zevkinin tenevvüünü gösterir emsalsiz ve
pek kıymetli sanat eserleridir. Bunlar yalnız süslü ve güzel olmakla kalmamış
bu sâyede bir çok nâdide eserler de çoğalmıştır. Bunların mühim bir kısmını
aklî “fennî” eserler teşkil eder.


 


Fâtih’in Bildiği Lisanlara Gelince


 


Fâtih küçükken iyi Arapça öğrenmiştir.
Kütüphanesindeki kitapların hemen hepsi Arapça yazılmıştır. Hattâ kendi adına
istinsah edilmiş ve süslenmiş kitaplar arasında daha henüz Türkçesine
rastlamadık. Çünkü hususî kütüphanesi ve kendi şahsına ait yazılmış eserlerin
hemen yarısı elimizden geçti. Farsça eser vardır, lâkin azdır. Şarktan gelen ve
Farsça bilen âlim, fâzıl ve şairlerle konuşacak kadar Farsça bildiğini kabul
ediyoruz. Fâtih, Arap ve o zaman Acem denen İran edebiyatını iyi bilen bir
şairimizdir. Mükemmel bir divanı vardır. şarkın bu iki yaşayan dilinde
tasarrufa kâdir olduğu muhakkaktır. Bittabi’ Türkçesi de iyi ve kuvvetlidir.
Bunlardan başka dil biliyor mu idi? biliyordu veya bilmiyordu da denemez.
Rivâyetler Lâtince, Yunanca, Slâvca ve hattâ İbrânice bildiği yolundadır. Bizce
bunları öğrenmesine lüzum yoktu. Bunlardan bir metin okumak istediğini de
zannetmiyoruz. Sonra ilmi kitaplarda geçen bazı Yunanca ve Lâtince ıstılâhları
belki biliyordu.


 


Üvey validesi D. Mara sarayında belki Mehmed Çelebi
ile meşgul olmuştur. Sonra sarayda rehine olarak tutulan Bizanslı prens ve
sonra İskender bey diye meşhur olan bir Arnavut Prensi ile çocukken oynarken
bazı cümleler öğrenmiş olabilir. Bu cihetle belki biraz gelip geçici İslâvca
veya Yunanca da bilebilir. Fakat bu rivayetler ne kadar mevsuk olsa Mehmed
Çelebi’nin bu dillere vukufunu gösteremez.[9] Zira o bütün fenleri varsa Yunanca
asıllarından değil Arapçaya tercümelerinden takip etmiştir.


 


Sultan Mehmed Çelebi ilmî tahsil ve terbiye ile o
hale geldi ki âlimler olmayınca seferlere gidemez ve gezmelere çıkamaz oldu. En
mes’ud zamanlarını onlarla mübahase ederek ve âlimleri birbirleriyle mübahase
ettirerek geçerdi.


Devlet idarelerinde, harp meclislerinde, ilmî
toplantılarda olduğu gibi daima onlardan istifade etti. Âlimlerle daima
müşavere edildi. Yanına beğenip de seçtiklerinden birçokları olmadan harp ve
sefere çıktığı vâki değildi. Bunlar kısmen zamanın âlimlerinin hâl
tercümelerinde yazılmıştır.


 


Fâtih Sultan Mehmed yeni hükümdar olunca Edirne’ye
zamanının meşhur lâkin ismini bilmediğimiz bir Arap âlimi gelerek âlimlerimizle
mübahasede bulunur. Ve lâkin konuşmalarında bu yabancı âlim dirâyetini ispat
eder. Buna karşı bizden kuvvetli birinin çıkmadığına üzülür. Molla Gürani’yi
Mısır’dan getiren Molla Yegân’ın talebesinden ve bilâhare ona damat olarak
Sivrihisar “Seferihisar” medresesi müderrisliğine ve kadılığına tâyin edilen
Hızır Bey Çelebi’yi kendisine methederler. Yabancı âlimin karşısına ancak o
çıkabilir, denir. Sivrihisar’a adam gönderilerek dâvet edilir. Hızır Bey Çelebi
o tarihlerde 45-49 yaşlarındadır. Genç, ufak yapılı, üstelik de sipahi
kıyafetiyle karşısına çıkan bu mütefekkir âlimimizi Arap âlimi gülümseme ile
karşılar. Toplantıda Sultan Mehmed Çelebi de vardır. Yabancı âlimin suallerine
Hızır Bey muvaffakiyetle cevaplar verir. Bir zaman gelir, boyuna sualler soran
ve karşısındakini küçümseyen âlim susmağa mecbur kalır. Zira soracak bir şey
kalmamıştır. Hepsinin cevabını alır. Sıra Hızır Bey’e gelince o da aldığı
müsaade ile 16 sual sorar. Lâkin bunlara o âlimden cevap alamaz. Bu beni
susturdu, mübahaseyi kazandı der ve önce onu iyi karşılamadığından dolayı
özürler dileyerek susar.


 


Fâtih hazretleri Hızır Bey’in bu muvaffakiyetinden o
kadar sevinç duyar ki, hemen kalkıp arkasından en kıymetli kürkünü çıkarıp
Hızır bey’in arkasına hil’at gibi giydirir.


 


İşte Hızır Bey’le Sultan Mehmed böyle karşılaşırlar
ve onun liyakatini yakinen görür, Bursa’da Sultaniye medresesine tayin eder,
İstanbul’u alınca da kadı olarak nasbeder.


 


Misâl olarak tafsil ettiğimiz bu ufak hâdise daha
tahta ilk oturduğu zamandan itibaren, Sultan Mehmed’in ilmi mübahase ve
münazaralara ve hattâ münakaşalara ne kadar ehemmiyet verdiğini gösterir.


 


Bir misâl daha verelim: Hâdise İstanbul fethinden
önce yukarıdaki gibi Edirne’de olur.


 


Devrinin güzide âlimlerinden ve babası zamanından
beri şeyhülislâm Molla Fahreddin A’cemi doğruluğu ve kemaliyle kendisini
Fâtih’e sevdirmiştir. O sıralarda Hurufiye taifesinden Tebrizli Fazlullâh
Hurufi’nin felsefesi her nedense alâka uyandırmıştır. Sultan Mehmed Çelebi
tecerrüs sevkiyle bunlardan birkaçı ile konuşmuş, hattâ Fazlül Hurufi’nin
yakınlarından bazılarını sarayına bile kabul etmiştir. Mahmud Paşa bu
temaslardan memnun değildir ve daima Hurufîleri hükümdârın gözünden düşürmek
ister, lâkin böyle bir şey söylemeğe cesaret edemez. Bu endişesini Molla Fahreddin’e
açar. Yalnız Mahmud Paşa’nın bir sözüyle karar vermiş olmamak için bir kere de
bu adamların sözlerini dinlemek ister. Mahmud Paşa konağında bir ziyafet
hazırlayarak Hurufîlerden orada bulunanları çağırır.


 


Şeyhülislâm bir köşeye gizlenir. Yemekten sonra,
konuşulur, söz “Fazlullahül Hurufi”nin fikirleri ve mesleğine gelir. Gizlendiği
yerden kendi fikir ve içdihadı hilâfına sözler işittikçe duramaz, fırlar, söze
karışır ve muarızını kaçmağa mecbur eder. Onu dehalet için sakınmak istediği
sultanın huzuruna kadar kovalar. O da bu vaziyeti sükût ile karşılamıştır.
Molla Fahreddin buna da kanmaz, ertesi günü Edirne’de Üç şerefeli câmiye
getirir. Halkın gözü önünde fikirlerini birer birer reddeder.


Neticede küfür ve zındaka ile ithâm edilip,
yakılarak ölümüne fetva verir. Bu derhal infaz edilir, hattâ ateşi bizzat
tutuştururken sakalından bir kısmı bile yandı derler. Buna hükümdar bile mâni
olamamıştır.


 


Sultan Mehmed’in böyle her şeyi kabul maksadıyla
olmayarak öğrenmeğe çalışması her ne kadar bazı mevzulardan dolayı,
etrafındakilere aykırı görünse bile onun açık fikirliliğini göstermeğe kâfi
gelmiştir.


 


O zamanlar genç hükümdârın zihni böyle şeylerle,
çelinebilir mi? fikri hâtıra gelebilirdi, aldığı ciddi ilim terbiyesinden böyle
şeylere sapması kolay olmazdı. Lâkin, etrafındakiler bu gibi endişelerle hassas
davranmışlardır. Onlara karşı hiç bir müdahalede bulunmamıştır.


 


İstanbul muhasarasında harp meclislerinde daima
âlimlerin ve askerin mâneviyatını yükseltmede âmil şeyhlerin mütalâalarından
istifade etmiştir. Onlar harp meydanında ordu erkânıyla birlikte yer aldırdı.
Daima onları tevkîr etti.


 


İlmî toplantılarında âlimlerin huzurunda oturmasına
müsaadesi vardı. Fakat devlet otoritesine geçenler âlim de olsalar
oturamazlardı. Meselâ sadrâzâm Mahmud Paşa’nın Fâtih’in huzurunda oturmağa
müsaadesi yoktu. Hattâ altı gün altı gece sürdüğü rivâyet edilen, Molla Zeyrek
ve Hocazâdenin ilmî münazaralarında hep ayakta durmuştur. Hattâ bir aralık
oturmasına müsaade edilmesi taassutuna hayır, devlet otoritesinden vazgeçsin,
sarığını sarıp huzurumda otursun, mealinde cevap aldığı bile söylenir.


 


Fâtih’in huzurunda birçok ilmî meseleler görüşülmüş,
hattâ münakaşalar cereyan etmiştir. Fatih Sultan Mehmed bu münakaşa ve hattâ
mübahaseleri dikkatle takip ederdi. Hiç birisinde hakem olmamış ve neticeye
şahsen karışmamış, lâkin hakemin hükmüne tebaiyyetle kazanan tarafa diğerinden
fazla ikramlarda bulunmuştur. Meselâ, onun yanında Molla Zeyrek, Hocazâde ile
Ali Tûsi mübahaseleri meşhurdur. Her seferinde de hakem, Hocazâde’nin bahsi kazandığına
hüküm vermiştir ki bu vazifeyi Fâtih’in arzusuyla Molla Hüsrev yapmıştır.


 


Fâtih’in huzurunda bizim âlimlerle şarktan gelen Ali
Kuşci ile mübahasesi de meşhurdur. O mübahasede Sinan Paşa da vardı. Memlekette
yetişen âlimlere Fâtih, daha fazla kıymet vermek istemiş, Ali Kuşci’yi ortaya
attığı mes’elenin yerli âlimler tarafından cevaplandırılmasını istemiştir.
Bütün bu hususlar bu zevatın hal tercümeleri kısımlarında yazılı olduğundan
burada tekrar etmiyoruz. Yalnız Fâtih gerek sarayında ve gerek yollarda ve
konduğu menzillerde, seferlerinde ve tenezzüh esnasında ve geçici oturumlarında
da kabil mübahaseleri bütün hayatı müddetince devam etmiştir. Hattâ onun
âlimlerinden birkaçı yanında olmadan dolaştığı ve kısa yolculuklara çıktığı
vâki değildir.


 


Sultan Mehmed bizim âlimlerle değil, Türkiye’ye
getirttiği veya gelen âlim, şair ve sanatkârlarla da konuşurdu. Yalnız
sarayında bunlarla değil, şairlerle de toplanır, sanatkârları yanına alarak
hasbihâl eder, hattâ ecnebi âlimlerle mümkün oldukça görüşür. Amirutzes ve onun
Müslüman olan oğlu bunlardandır. Fâtih esasen ilmi tecessüse malikti. Her şeyi
öğrenmek isterdi. Hıristiyanlık esasını ve afaroz edilenlerin ölüsü, gömülünce
çürüyüp çürümediklerini Patrik ve Hıristiyan âlimlerinden sordu. Konya’dan Edirne’ye
gelen Hekim Beşir Çelebi ile konuştu. Bu Beşir Çelebi Risalesinde yazılıdır.[10] O söylenilen her şeye tecrübesiz
inanmazdı. Bu da aldığı müspet ilim terbiyesinin iktizası idi. Beşir Çelebi’nin
bir rivayetini toprağı kazdırarak tevsik etti. Afaroz edilenlerden birisinin
mezarını açtırarak yapılan iddiayı tevsik ettirmeden inanmadı. Bunlar hep
Fâtih’te ilmi zihniyetin mevcut olduğunu gösterir birer misaldi.[11]


 


Fâtih tarihe de
meraklıdır. Nitekim Rumca Kâtip olarak yanına aldığı İmroz Adalı Kritovlov-
Kritobulos devrin meşhur tarihini yazmıştır.


 


Fâtih Sultan Mehmed hurafelere inanmazdı. Lâkin
Topkapı Sarayı Arşivinde No. 7081’de kayıtlı vekisada Fâtih’in ve çocuğunun
mesut olacağı hakkında bir zayice bulunmaktadır.[12] Bu zayiçe yapılmıştır ve yapılması da
mutaddır. Fakat bunun yapılması Fâtih’in böyle şeylere inandığını veya
inanmadığını göstermez. Onun da teâmülen inanır gibi görünüp de inanmadığı veya
inanır görünmediği halde inandığı hususlar belki vardır. Düşüncelerini çok defa
meydana vurmazdı. Fâtih gibi bir insanın çok defa izhar etmediği her
düşüncesine nüfuz kâbil olamayacağı cihetle kat’î bir hüküm çıkarmak ta doğru
değildir. Fâtih, çocukluğundan beri herşeye inanmaktan ve herşeyi yapmadan önce
bütün niyetlerini ve tasavvurlarını gizlemeği tabiatına uygun bir âdet
edinmiştir. Buna dair fıkralar bile vardır.[13]


 


Fâtih Sultan Mehmed çocukluğundan beri aldığı ilmî
terbiye sanat hususunda da tesir gösterdi. Memleketimizin sanat eserlerine ve
bu meyanda alelumum sanat âbidelerine sevgisi vardır. Ona şu misali verebiliriz:


 


İstanbul’u aldığının 4. günü muazzam bir zafer alayı
ile Ayasofya’ya geldiğinde bu kilisenin süslerinden ganimet mâlıdır diye
koparmakla meşgul bir askeri esâsıyla vurarak tedip etmiştir. Binalar benim
mâlımdır, ne hakla onu bozuyorsun? diye sanata verdiği itibarın mahiyetini
ortaya koymuştur. O hakikaten yüksek bir sanat terbiyesi almıştır. Saraylarını
ve yaptırdığı muazzam sitenin camiini devrinin en güzel çini ve her çeşit
nakışlarıyla süslemiştir. Sarayda bir nakışhane vücuda getirmiş.


 


Oraya Edirye ve
Anadolu’dan en muteber hattat ve nakkaşları ve müzehhipleri getirtmiştir. Bu
suretle sarayında o asrın en parlak ve verimli bir Güzel Sanatlar Akademisi
kurmuştur ki hususî olarak kendisine istinsah ettirdiği kitapların çok
mütenevvi’ nakışlarından silâhlara, fresklere, çiniler, mezar taşları, kumaşlar
ve hattâ serimlerine kadar bunların en mükemmellerini yaptırmıştır. Devri
hattatlarından mühim bir kısmının imzalı eserlerini bulduk. Nakkaşlarından bir
kısmını da eserleri ve imzalarıyla tanıyoruz. Bütün bunlar sanata verdiği
kıymetin birer misalidir. Sonra o şarkta ve Cenupta gördüğümüz diğer Müslüman
memleketlerin sanat eserlerinde çok defa görüldüğü üzere monoton eser
istememiştir. Selçuk sitilinden gelen ve babası ve dedesi zamanından kalan
yüksek sanatkâr çıraklarının milli üslûpta vücuda getirdiği eserlerde
birbirinden kopya edilmiş ve bir ikincisine rastlayamayız. Zira Fâtih’in sanat
terbiyesi ancak orijinal ve birbirine benzemeyen sanat eserleriyle karşılaşmağa
müsaittir. Onun bu suretle hazırlanmış eserlerinden yüz kadarını görebildik ve
bunların en az ellisi üzerinden en mutena süsleme örneklerini aslı gibi aldık.
Bunların güzelliği ve mükemmelliyeti karşısında, Fâtih’in bu ince zevkine ve
sanat görüşüne, sanatkârları daima taklit olmayan orijinal eserler vermesine
teşvik etmesine hayran olmamak kabil değildir. Biz bunu müspet ilimlerin
tesiriyle çok olgunlaşan görüşle sanat cephesini de ele aldığına bir misaldir.[14]


Fâtih’in daha İstanbul alınmasının hemen ertesi gün
ilim ve sanat ve imar hareketlerine başlaması onun ilmî zihniyetinin en bâriz
misalidir. Biz bunları “Fâtih Külliyesi ve Zamanı İlim Hayatı” eserinde
tafsilâtıyla yazdığımızdan bu kadar teferruata girmiyoruz. Yalnız o bir
memleketin ilme dayanmakla yükselebileceğine kanaat getirmiş ve bunun en bâriz
ve hâlâ yaşayan misalini vermiştir.


 


Fâtih Sultan Mehmet aynı zamanda mütefekkir bir
hükümdardır. Güzel esprileri vardır. Nitekim İstanbul’da Bizans sarayını gezer.
Son İmparator Kostantin Paleoloğun artık bakımsız, harap ve ıssız bir
dairesinde veya Ayasofya Tabakasına şair Sâdi’nin:


 


Perdedarı miküned der kasrı Kayser ankebut

Büm
nevbet mizened der kalei efrasiyab


 


beytini okur.[15] Yani Sâdi’nin ağzından demek ister ki:
Kayseri’nin kasrında örümcek perdedarlık ediyor. Efrasiyab’ın kalesinde baykuş
nöbet (davul) çalıyor. Her halde Fâtih’in dünya ve mâfihâ, hayat ve memat,
milletler ve memleketlerin mukader âkibeleri, kader ve onun sâikleri hakkında
zamanında inanılan hususların kendi bilgi ve fazilet süzgecinden geçirerek ne
demek istediği anlaşılmaktadır.


 


Nihayet bu ilmi zihniyetin tesiriyle o tarihte
dünyanın hiçbir tarafında olmayan muazzam bir üniversite kurduğunu hiçbir dini
teşekküle bağlamadı. Ayrı bir vakıf yaptı. İlmî iradesini hayatında kendisine
raptetti. Orasını ilmin inkişafı bizde mutlaka arzusuna göre lâkin hocalarıma
büyük bir serbestî vererek idare etti.


 


Bu sitede külliyesinin toplantı yeri olarak büyük
bir cami yaptı. Burada müteferrik dersler, umumî maliyette yerli ve ecnebi din
ve ilim adamlarına vaızlar yani halka vülgarize edilmiş konferanslar verdirdi.
Beş vakit esasen Müslüman Türk âleminde günün tâtil zamanları olduğundan halka
bu cami ibadethane olarak açıldı. 8 tane büyük medrese “Kolej” yaptırdı. Oda
almağa lâyık talebe parasız oturuyordu. Hattâ bunlardan bekâr muid “doçent” ve
müderrislerin oturmalarına yerler ayrıldı.


 


Bu “Sahnı Semaniye” medreseleri birer ihtisas
medresesi haline getirildi. Bunlara talebe yetiştirmek üzere ayrıca 8 tane
Tetimme medresesi inşa ettirdi. Karaman hamamını Külliyeye bağladı. Çukur hamam
yine bu sitenin yani imaretin “mamurenin” oldu. Sonra İstanbul’un en büyük
hastahanesini yanında yaptırarak buraya bağladı. Ona mukabil tarafta büyük bir
tâbibhâne ve ziyafethane ve altında geniş bir kervansaray inşa etti. Her yolcu
burada üç gün kalabiliyor, atı veya katırı varsa bakılıyor, kendisi yedirilip
içiriliyor. Tekrar yola devam edebilecek bir tabütüvan kazanıyor.


 


Bu imaret aşhanesinde zamanının en nefis yemekleri
pişiriliyor. Vakfının tevzinamesinde buna hayret olunur. Bir defa Üniversitenin
kadrosuna dahil herkes günde bir veya iki öğün yemek yiyor.


 


Artanını fakirler çıkarsa onlara veriliyor. Bu kabil
zengin vakıflarla tam olarak işleyen muasırı ve benzeri başka bir müessese
gösterilemez. Bunu Fâtih başarmıştır ve göstermiştir ki müteferrik yerlerde
dağınık insanlar ilmi zor başarırlar. Mutlaka çalışacak adamlara sâkin ve o
günün hayat zorluğu endişelerinden kendilerini uzaklaştıracak bir yer lâzımdır.
İşte bunu bugünkülere de bir misal olarak kendisi yapmıştır.


 


Külliyesine müderrisleri kendisi seçiyordu. Çünkü
biz onda kurduğu Üniversitenin ilk Rektörü sıfatını buluyoruz. Bu vazifedeki
isabet ve doğru görüşleri diğer âlimlerin hâl tercümelerinden takip olunmalıdır.


 


Kurduğu Üniversitede Fâtih’in bir odaya sahip
olamaması hakkında şu hoş rivayet hâlâ dillere destan olmuştur.


 


Fâtih medreseleri yaptırınca tâyin ettiği
müderrislerden bir gün hükümdarlıktan uzaklaşırsa kendisinin oturacağı bir
odanın verilmesini ister. Müderrisler toplanır, olamaz derler. Sebep şu: Vakıa
siz burasını yaptırdınız ve bizlere verdiniz, amma. Siz müderris veya talebeden
değilsiniz ki size bir oda verelim. Fatih şartınız nedir diye sorar. İmtihan
ederiz, derler. Pekâlâ, deyince gûya Fâtih’i imtihan ederler, kazanır, ona da
bir talebe odası verirler. Yarım asra gelinceye kadar rahlesi, postu ve bazı
hatıralarıyla bir odanın hürmeten saklandığı, görenler tarafından söylenmiştir.
Tahkikimize göre hâlen bu odanın yerini bilenler olmadığı gibi eşyasının ne
olduğunu bilen de kalmamıştır. Ne yazık[16]Dört
buçuk asır kadirşinaslığımızla bunu saklamışız. Sonra bu ulvi histen ayrılmışız.


 


Fâtih Sultan Mehmed ilmî kıyafeti seçmiş ve çok defa
bunu muhafaza etmiştir. Lâkin onun mevcut iki zırhlı tolgası vardır. Amma
bunları harplerde giydiğini bilmiyoruz. Yaptırdığı külliyenin açış resmine de
ilmî kıyafet ve sarıkla gelmiştir. Esasen onun bütün resimleri de sarıklıdır.
Zamanında madalyası yapılmıştır. Vefatından 10 ay önce İtalyan ressam G.
Bellini resminde de Fâtih yine sarıklıdır. Bunlardan istifade olunarak yapılan
diğer resimler de böyledir. Demek onun sarığı bırakmaması bir teamül halini
almıştır. Esasen tarihi kaynaklarımızda onu haklı olarak âlim gösterirler.
Hattâ rivayete göre fetva vermek salâhiyetini hâizdir ve buna dair fıkra da
vardır.[17] Fâtih, âkli (Tıp, Tabii ve Felsefi)
ilimlere bilhassa merakı vardır.


 


Her âlim gibi Nakli, “şer’i” ilimleri biliyordu.
Kritobulos diyor ki:[18] Ekseriya eski şark dillerinden ve
Yunancadan Arapçaya çevrilmiş felsefî eserleri de okur ve yanında
bulunduranlarla bu bahis üzerine konuşur, bilhassa Peripatetik ve Estotik
felsefî bahislerle pek ziyade uğraşırdı.


 


Fâtih riyazî bahislere de merak etmiş ve bunlar
hakkında da vukufunu arttırmıştır. Edvard Gibbon’ın Plutarque, meşhur adamların
hayatı hakkındaki eserinin Fâtih’in emriyle Yunancadan Türkçeye çevrildiğini
bir yerde gördüğünü söyler.


 


1453’te Oragon kralına Fâtih hakkında verilen
malûmat arasında sultanın maiyyetinde biri Lâtince, diğeri Yunanca bilen iki
hakîmin daima bulunduğunu ve bunların kendisine eski çağlar tarihini
öğrettiklerini yazar.[19]


 


Tercüme ettirdiği kitaplar arasında Arapça ve Farsça
olanlar yoktur. Çünkü bu dillere vakıftı. Lâkin diğer dillerden tercümeler
yapıldığı muhakkaktır. Fakat bunlar görülmemiştir.


 


Zamanında Bizans kütüphanelerinde kalabilmiş Yunanca
ve Lâtince manüskrilere ehemmiyet vererek sarayındaki hususî kütüphanesinde
toplatmıştır. Bunlar miktarca azalsa da içinde mühimleri vardır. Muhtelif
sayıda gösterilen bu kitaplar üzerinde yapılmış etütlerin en mühimmi ve
sonuncusu A. Deissmann tarafından vücuda getirilmiş ve 1929’da neşr edilmiştir.
Sayısı bu kataloğa göre 587’dir. Bunun 75 tanesi XI ve XIV. asırlara aittir.
Bilhassa mühim 75 manüskri içinde riyaziyat ve fizik ilimlerine ait 15 eser
mevcuttur. Diğer yazmaların çoğu kitabı mukaddese ait parçalardır. Bu kitaplar
arasında gramer ve tarihe ait bir iki yazma vardır ki tarihi yazmalar içinde
bütün dünyada tek nüshası bizde olan Kritobulosun bahsettiğimiz eseridir.


 


Koleksiyonunda en
mühim eser Hey’et ve Coğrafya âlimi Ptolemee (Batlamyus) diye müellif adıyla
anılan meşhur eseridir. Fâtih, bu eserle Topkapı Sarayı ikmâl olununca bir yaz
ve sonbaharı orada geçirirken meşgul olmuştur. Bu yaz etrafına topladığı
âlimlerle Fâtih bu eseri Trabzonlu Bizans âlimi, Filozof ve Arapçaya vâkıf
Gorgios Amirutzes ile beraber gözden geçirmiştir. Bu âlimi Fâtih Trabzon
fethinde esir etmişti. Son Trabzon imparatoru D. Kommen yanında baş mabeyinci
idi. Sonra Fâtih’in en has hadimlerinden olmuş ve onunla Hıristiyanlık
inanışına dair aralarında geçen münakaşadan sonra İslam olmuştur. Lakin bu
rivayet kati değilse de oğlunun Müslüman olup Mehmed adını aldığı daha
mevsuktur. Bu âlimin Fâtih ile mübahasesine dair bir dialog olduğu söylenirse de
ele geçmemiştir. Fâtihi pek seven bu filozofun ona üç methiyesi vardır.[20] Mehmed Amiruçes Fâtih’in emriyle
İncili Arapçaya çevirmiştir.


 


Fâtih’in üzerinde durduğu Coğrafya eserlerinden
bugün sarayda 2 nüsha vardır. Baba oğul bunu Arapçaya çevirmişlerdir. Belki
Rumca, Arapça isimlerle yazılmış dünya haritasını da muhtemeldir ki bu zamanda
hazırlamışlardır. Bu cihetle Fâtih’in çok ihsarını görürler. Fâtih’in emriyle
yapılan bu Arapça tercüme Prens Yusuf Kemal’in Leiden’de neşrettiği külliyatın
ikinci cildinin birinci cüzünde çıkmıştır.[21]


 


Fâtih’in müspet ilimlere merakının, o zaman Garpta
temasta bulunduğu memleketlerce bilindiği muhakkaktır.


 


Dr. A.P., Mordimann’ın neşrettiği İstanbul’un
kuşbakışı plan resmi de Fâtih’in emriyle İstanbul’un fethinden sonra yaptırılan
yeni binaları göstermek maksadıyla yukarıda ismi geçen G. Amirutzes’e
yaptırdığını ifade eylemektedir.


 


Fâtih’in topladığı kitaplar arasında Euclidis
hendesesi, birçok Yunanlı müelliflere ait felekiyata ait bir mecmua, taşlara ve
hayvanlara dair bir yazma, Aristo’nun meşhur (Kevn ü fesad) eseriyle bir de
hayvanat kitabı vardır. Filozofların hayatına dair olan bir eser de Yunanca
yazmalar arasında saklıdır. Fâtih ilmî bütün eserleri toplamış, göz geçirmiş,
okumuş, okutmuş ve icap edenleri tercüme ettirmiş, istinsah etmiş ilmin her şubesiyle
hakikaten ilgilendiğini bu suretle ispat etmiştir.


 


Fâtih Sultan Mehmed şarkın birçok değerli âlimlerini
buraya davet etmiş ve buna Ali Kuşci ve Ali Tusî gibi icabet edenlere yerli
âlimler arasında bir mevki vermiştir.


 


Fâtih aynı zamanda tıp ve zamanının tıbbî eserleri
ve klâsikleri ile büyük alâka göstermiştir. Hususî kütüphanesindeki tıbbî
eserlerin listesini verdik. Hekimlerle akademik toplantılarda bulunduğu
tahakkuk etti. Onun indinde ilmi eserlerin kıymeti olduğunu bilenlerden Amasya
Darüşşifası hekimi Cerrah Şerefeddin Sabuncuoğlu resimli
Cerrahiyyetü’l-haniyyee tülhaniye eserini Fâtih’e bizzat takdim etmeğe ihtiyar
hâlinde İstanbul’a geldi. Eserin başında der ki: bildim ki ol fazılı kâmil.
hazretinde ulumdan mergub bir nesne yoktur. Fakat o müracaat ettiği vâsıtadan
umduğu mükâfatı göremeden müteessir olarak döndü.[22]


 


Bundan da anlıyoruz ki her zaman ve her yerde olduğu
gibi padişahın hakikî ilim ve fen adamlarıyla temasına tesadüfen oraya
yaklaşmış olanlar mani olmuşlardır. Eğer Şerefeddin Sabuncuoğlu huzura kabul
edilse ve taltif edilseydi yazardı. O zaman çekinmeyerek etrafında bulunanların
inhisarcı zihniyeti bu yaşlı ve 83 yaşına basmış hekimi ona yaklaştırmamıştır.


 


Maamafih Fâtih etrafına birer vesile ile gelmiş ve
taktim olunmuş zevatın kıymetsiz olanlarını her ne bahasına olursa olsun
yanından birer bahane ile uzaklaştırmıştır. Bu arada bazı zuhuller olmamış
değildir. Fakat bu zeki hükümdar bunu da tamir etmeği bilmiş ve gönüllerini
almıştır. Zamanında âlimler iki taraf değildir. Zira hem hükümdar ve hem de
Üniversitenin Rektörü sıfatıyla bir nevi resmî devlet otoritesi nüfuzu buna
manidir. Fakat, devlet ricali hocaların veya hocalarının tuttukları zevatı bir
nevi himayelerine alarak ayrı ayrı nüfuslar belirtmeğe çalışmışlardır. Fâtih
bunların fevkinde idi. Fakat çok defa bu tesir altında kalmazdı. Sadrazam
Mahmud Paşa bazı âlimlere tarafgirlik etmiş bir kısmını da tutmamıştı derler. Bu
kısımlar diğer âlimlerin hal tercümelerinde görülecektir.


 


Fâtih’e ithaf olunarak yazılan ve taktim edilen
eserler çoktur. Bunlar kütüphanelerimizde müteferrik olarak mevcuttur. Bir
kısmını biz kitaptan sıra ile gözden geçirdiğimizden bulabildik. Bunlar zamanında
hususi kütüphanesine konmuştu.


 


Şerefeddin
Sabuncuoğlu Cerrahiyesi de keza oğlu İkinci Sultan Beyazid kitaplara çok
meraklı olduğundan bunlara bittabi varis ve sahib olduğundan hepsine mührünü
basmıştır. Fâtih hususî kütüphanesine giren eserlere mühür bastırmaz, zira
görülmemiştir, ancak külliyesi kütüphanelerine verdiği kitaplarda iki çeşit,
biri “El muzaffer” li diğeri sade ismi yazılı mühürler kullanmıştır. İkinci
Sultan Bayezid’in itina ile bir araya getirdiği bu pek nadide kitaplar her
nedense müteakip asırlarda oraya buraya dağılmıştır. Şimdi Anadolu ve
İstanbul’un hemen her kütüphanesinde onun mühürlediği eserlerden çok görülür.
Hatta Garbe ve Mısır’a giden kitaplar da çok olduğundan onlarda bile gördük.
Meselâ bu noktadan Paris’teki Bibliotek Nasyonal buna misâldir. Nitekim
Sabuncuoğlu Cerrahiyeti, Fâtih’e takdim olunan nüshadır. İkinci Sultan Beyazid
bunu mühürlemiştir. Hâlen Paris’tedir. Bunlar hep Fâtih’in sarayında hususî
kütüphanesi kitaplarındandı.


 


Görülüyor ki Fâtih’in hükümdarlığındaki muvaffakiyetleri
ve devrinin güzel icraatını tarihlerimizde yazılı buluruz. Bizim bu mevzuumuz
onlardan bahsetmeğe müsait olmadığından artık tarih kitaplarında ve Türk
medeniyeti tarihinde görmek istediğimiz onun ilmi ve ilmi himaye mahiyetlerine
temas ettik. Fâtih Sultan Mehmed bu cihetten de taktire lâyıktır. Ve bihakkın
kurduğu üniversitesinin ilk rektörlüğü hizmetine muvaffakiyetle başarmıştır.


 


Fâtih Sultan Mehmet yine ilmi zihniyetinin kendisine
verdiği salahiyetle icraatını yapma sahasına koymadan ve yapmadan önce kimseye
haber vermezdi. O eski filozofların tavsiye ettiği bu hususa riayet etmiştir.
Buna dair misâller söylenmiştir. Hatta vefatından önce Anadolu yoluyla
kendisince malum, fakat etrafındakilere meçhul bir sefer için yola çıktığında
Gebze’de Sultaniye çayırında şahane bir çadır içinde ölmüştür. Onun siyasî bir
adam olan Yahudi hekimi vardı ve Defterdarlığa kadar yükselmişti. Âşık Paşazade
bunun hastalığını anlayamayarak yaptığı yanlış tedaviyi teessürle yazar. 51
senei kameri yaşında 1481’de ölümü memleketimiz, İstanbul ve ilim âlemimiz için
bir bedbahtlığın başlangıcı olmuştur. Yaptırdığı külliyenin câmii önünde
müstakil türbede medfundur.


 


Fâtih Sultan Mehmed edip adamdı. Şiir yazardı. Hatta
mürettep divanı vardı. Zamanında ilmi ve ilim adamlarını çok tevkîr etmiş ve
onlara çok kıymet ve şeref vermiştir. Her yaşta hususî hocalarını mümtaz birer
mevkie getirmiş ve hepsinin naz ve istiğnasına tahammül göstermiştir. Huzurunda
ilmi ve fenni münakaşalar yaptırmış bunları dikkat ve istifade ile takip
etmiştir. Binasız ilim olamayacağını kabul ettiğinden ilmin veya âlimlerin
inkişafını kolaylaştıracak muazzam bir üniversite kurmuştur. Hayatı müddetince
ilmî kıyafetini muhafaza etmiştir. Sanata yakından ilgi göstermiş ve Selçuk
esasından gelen Türk süsleme sanatını ihya etmiştir. Resim ve ince sanatlara
çok kıymet vermiştir. Fâtih Sultan Mehmed programlı bir imarcı idi. Yaptırdığı
eserleri bizzat takip ve kontrol etmiştir. İlmî kafasının sevkiyle tecessüsü
fazla idi. Çok olgun bir zekâya sahipti. Hurafelere inanmazdı. Fakat İlm-î
Nücum ve Zayiçelerle de belki çocukluk devresinin intibalarıyla alâkadar olmuş
sayılabilirdi.


 


Şayanı dikkat âdetleri vardı. Güzel konuşurdu.
Arapça ve Farsça bütün mübahaseleri takip edebilirdi. Lâkin şimdiye kadar
kendisinin olduğu söylenen bir imzasından öğreniyoruz ki yazısı da güzeldi.
Kendisinden evvel gelen baba ve dedelerinin hiç olmazsa birkaç el yazması
tuğrası mevcut fikri üzerinde durabiliriz. Fakat bunu zamanında âlimlerden
seçtiği nişancılarına bırakmıştı.


 


Fâtih kitap ve kütüphane âşıkı idi. Velhasıl bir
ilim adamında aradığımız bütün meziyetler şahsında toplanmıştı. Onun şahsından
ve devrinden bize çok miras kalmıştır. Allah ona rahmet etsin.


 


 Ord. Prof. Dr. A. Süheyl ÜNVER


Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 11
Sayfa: 210-217


 


Dipnotlar :


 


[1] Defter 201, S. 64,
Defter 370, S. 40. Defter 31, S. 35 de rahmetli üstâd Kâmil Kepecioğlu
tetkiklerinden.


[2] Süleymaniye Umumî
Kütüphanesi Esat Efendi kısmı. No. 1997 Hataylı müneccim Geylâni’nin “Talii
mevlûd Ebülfeth Sultan Mehemmed hân nüshası. Müellifin el yazısıdır. Fatih’in
vefatından bir sene önce 1480’de yazmıştır. Fatih’in doğumuyla yaşadığı
seneleri zâyiçe ve feleki hükümleri içine alır. Zâyiçenin doğru çıkması için
doğum tarihi saat ve dakikasına Rasathanenin No. 204 ve No. 49 da Sadullâh
mecmuasında da aynı zâyiçe vardır. Fazla izahat için bakınız Dr. A. Süheyl
Ünver. Fatih nerede ve ne zaman doğdu. Cumhuriyet 16/X/1943.


[3] Yalnız bu kitabede Fatih
Sultan Mehmed’e belki ilk padişahlığından sonra Mehmed Çelebi denmesinden
“Sultan Mehmed Çelebi” lâkabı yazılıdır. Binaenaleyh o şehzâde iken Mehmed
Çelebi diye anılmıştır. Bu da dedesi Çelebi Sultan Mehmed’den geliyor.


[4] Namık Kemal. Evrakı
Perişan “Teracüm-ü ahval” 1301.


[5] Sicilli Osmanî, Bakınız
bu zatın hal tercümesine.


[6] Kitâbı şerhi Reddi
mecmaül bayreyn. Fatih K. 1472.


[7] IV. Türk Tarih
Kongresinde Tebliğ edilmiştir. Neşir tarihi 1952.


[8] Bu hususta basınız Dr.
A. Süheyl Ünver. Fatih Külliyesi ve zamanı ilim hayatı eserine İ. Üniversitesi
yayınlarından No: 273, 1945.


[9] Bu hususta bakınız. Dr.
A. Süheyl Ünver, Fatih Külliyesi ve zamanı ilim hayatı eserine. İ. Üniversitesi
yayınlarından No: 278. 1946.


[10] Dr. A. Süheyl Ünver
Fatih ve Hekim Beşir Çelebi T. Tıp Tarihi Arşivi No. 21-22 1943; Bu rivayetler
manzum olarak ta ayrıca yazılmıştır.


[11] Bunlar Dr. A. Süheyl
Ünver Fatih Külliyesi ve Zamanı İlim Hayatı eserinde tafsilen yazıldığından
buraya tekrar alınmamıştır. Oradan okunmalıdır.


[12] Tarihi de malûm
olmadığından bahsolunan çocuğu hakkında bir şey söylenemez. Bu her halde
Bayezid olmalıdır.


[13] Dr. A. Süheyl Ünver,
Fatih Devri Fıkraları. İstanbul 1947.


[14] 400 parçaya yakın olan
bu örnekler benim ve talebemin hususi kolleksiyonlarında saklıdır. Arzu
edenlerin ve müracaat edeceklerin daima emirlerine amadedir.


[15] Şairlerimiz bu beyitle
meşgul olmuşlar ve Edirne Sarayı’nın harabesi üzerinde dolaşanlar, meselâ şair
Abdülhak Hâmid de bunu orada okumuştur ki Fatih’in bu Edirne’de tekemmül
ettirdiği sarayı ne ince zevklerle bezenmiş bir mükemmel eseridir. Orada ne
devirler geçti. Hâmid bunları görmedi amma biliyor, Bizans sarayında neler
oldu. Fatih de bunu görmedi, amma biliyordu. Her ikisi de birbirinin eserine
söylemiştir. Fatih kendisinden öncelerin sarayına söylediği aynı beyiti dört
asır sonra Hâmid’de onun onun sarayına söyledi. Dünya bu, o söyledi ona da
söylediler.


[16] B. Mehmet Balcıya göre
bu oda Akdeniz tarafında medreselerden birinde, kapının sağındaki odadır. Bu
odada Fatih rûhussa Buhârii şerif/bir ayda hatmolunur, ders vekili gelerek
duasını yaparmış.


[17] Dr. A. Süheyl Ünver,
Fatih Devri Fıkraları, 1947.


[18] Fatih Sultan Mehmed Hanı
Sânî 1328. Tarihi Osmani Encümeni Mecmuası neşriyatından S. 182. Karolidi
tercümesi. Bu ağır ifadeli tercüme yerine Topkapı Sarayı Müzesi’nde Üçüncü
Sultan Ahmet Kütüphanesi’nde duran Yunanca aslından yenisi yapılmalı ve
Kronolojik bir cetvel de hazırlanmalıdır.


[19] A. Adnan Adıvar. Osmanlı
Türklerinde İlim (Fatih Mehmed ve İlim) bahsi.


[20] Fazla tafsilât için A.
Adnan Adıvar Osmanlı Türklerinde İlim eserine bakınız.


[21] Fazla tafsilât için A.
Adnan Adıvar Osmanlı Türklerinde İlim eserine bakınız.


[22] 85 yaşında telifi olan
Mücerrebnameye bakınız. Ayasofya K. Tıb. K.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet