CEMAL TUNÇDEMİR


Dört
gemi dolusu sofu protestan mülteci, 8 Nisan 1630 günü İngiltere’den yola
çıktıklarında kendi inançlarını özgürce yaşayabilecekleri bir Yeni Dünya hayali
kuruyorlardı. Başlarında avukat ve din adamı John Winthrop vardı.
Kendine tabi olmayan dini gruplara karşı acımasızca davranan ve başında Kralın
olduğu İngiliz resmi kilisesinin ağır baskısından kaçıyorlardı. Haftalar
süren zorlu bir yolculuktan sonra Amerika sahiline vardılar. John Winthrop,
bugünkü Boston’a yerleşerek Massachusetts Kolonisini kuracak yoldaşlarına,
Arbella gemisinden karaya inmeden hemen önce verdiği vaazında şunu söyledi:


Yeni
kuracağımız toplum Tepedeki Şehir olacak. Bütün Dünyanın gözleri üzerimizde…
”.


Tepedeki
şehir (
city upon a hill)’ kavramını, İncil’de Hz İsa’nın
takipçilerine, ‘Dünyanın ışığı sizsiniz. Tepeye kurulan şehir gizlenemez
hitabından ilhamla kullanmıştı. Püritenler, yeni kolonilerinin, sosyal hayatın
nasıl olması gerektiğini insanlığa gösteren bir modele dönüşeceğine inanıyordu.
Ve bu modeli inşaya kovuldular. Bu sosyal yapının değerlerini korumak için,
keskin düzenlerine uymayanları dışladılar. Bunlardan biri de ‘vicdan
özgürlüğü (
liberty of conscience)’ kavramını savunan
vaiz Roger Williams’tı. Ona göre herkes aynı şekilde inanıp aynı
şekilde ibadet etmek zorunda değildi. Herkesin kendi inancını kendince yaşama
hakkı vardı. Kilise-devlet ayrılığı yoksa en başta kilisenin yozlaşacağını
savunuyordu. Püritenlere göre ise başka bir inanca hoşgörü büyük günahtı.
Sonuçta doğrunun savunucusuydular, hakların değil. Williams’ı dışladılar. O da
bugünkü Rhode Island’a yerleşerek, inanç özgürlüğü ve kilise-devlet ayrılığını
savunan kendi kolonisini kurdu.


Massachusettsli
Püritenlerin dışladığı bir başka din adamı ise Thomas Hooker’dı.
O da bugünkü Connecticut kolonisini kurdu. Dünyanın demokratik ilkelere dayanan
ilk yazılı anayasası Connecticut Anayasasına öncülük etti. Hooker, kendi
liderlerini seçmenin ve iktidar gücünü sınırlandırmanın, tanrı tarafından
insanlara verilmiş bir hak olduğunu savunuyordu.


Hooker
ve Williams’ın çizgisi ile Püritenlerin çizgisi, sonraki yüzyıllar boyunca Yeni
Dünya’ya rengini verecek derin bir mücadelenin iki tarafı oldu.


1770’lerde
13 koloni İngiliz krallığına karşı Amerikan bağımsızlık savaşını başlattığında
Püritenler artık azınlıktaydı. ABD’nin bağımsızlık savaşına ve sonrasında
yeniden inşasına katılan kurucu babalar, tarihin en özel deneyimlerinden birine
imza attıklarının farkındaydılar. Sıfırdan bir ‘cumhuriyet’ inşa ediyorlardı.
Tarihte, ilk kez bir toplum, devlete ve topluma karşı bireysel özgürlük ve
eşitlik ideolojisini, devletin temeli yapıyordu. Sultanların ve kralların
‘devlet benim’ dediği bir çağ için çok önemli bir sıçramaydı.


4
Temmuz 1776 günü ilan edilen ve Thomas Jefferson’ın kaleme aldığı Amerikan
Bağımsızlık Bildirgesinin ikinci paragrafı şöyleydi:


“Bütün
insanların eşit yaratıldığını, Yaratıcının onlara, hayat, özgürlük ve
mutluluklarını arama hakkı gibi dokunulamaz haklar bahşettiğini
tartışmasız bir hakikat olarak kabul ederiz. Bu haklara müdahale
edilmemesini garanti altına almak için, meşruiyetini halkın onayından alan
hükümetler tesis edilir.”


Neredeyse
tamamı Protestandı ama inanç, ifade özgürlüğü, vatandaşlık ve eşitliği
konuşurken çoğunun aklında sadece Protestan olanlar yoktu. Massachusetts
Anayasasını 1780’de kaleme alanlardan Theophilus Parsons, anayasayı yazarken, ‘inanç
özgürlüğünden, Deistlerin, Muhammedilerin, Yahudilerin ve Hristiyanların
yararlanabilmesini garanti edecek genişlikte yazılmasına dikkat ettiklerini

kaydetmişti. Philadelphia’da her dinden olanların inançlarını anlatabileceği
bir mekanın inşasına yardım eden Benjamin Franklin, otobiyografisinde, burasını, ‘Konstantinopolis
Müftüsü bile Amerika’ya ‘Mohammedanism’i anlatacak vaizlerini gönderse,
hizmetine verilmiş bir kürsü bulabilir
’ diye anlatarak, yeni ülkedeki ifade
özgürlüğünün boyutunu sergileyecekti. Thomas Jefferson, Virginia’da, kendi ifadesiyle, ‘Yahudileri,
Hristiyanları, Muhammedileri, Hinduları ve her inancın inkarcılarını korumak
için İnanç Özgürlüğü Bildirgesi
’ni kaleme almıştı.


1787
yılı yazında Anayasa’yı yazmak için 13 koloniden Philadelphia’ya toplanan 55 delegenin en ortak özelliği
tamamının ‘Hristiyan’ olmasıydı. İki Katolik dışındakilerin tamamı protestandı.
Ancak 3 ay 23 gün süren toplantıları sonunda ortaya son derece laik bir anayasa
metni çıkardılar. Massachusettsli Püritenlerin çizgisi yerine Rhode Island’lı
Roger Williams çizgisinde bir devlette karar kıldılar. Kabul edilen Amerikan
Anayasasında ‘din’ kelimesi sadece bir kez geçiyordu. Anayasanın 6’ncı
maddesinde din ve devlet işlerinin ayrılığının temelini atan ünlü cümle şöyle:
ABD devletinde hiçbir makama veya yetkiye ehliyette her hangi bir dini
aidiyet şartı aranamaz
”.


Tabii
ki bu madde tek başına ‘din ve devlet işleri ayrılığını’ garanti altına almaya
yetmezdi. Açığı, dört yıl sonra 1791’de Haklar Bildirgesinin Anayasa’ya dahil
edilmesiyle kabul edilecek 1. Ek Madde (First Amendment) kapatacaktı:


“Kongre,
herhangi bir dini destekleyecek veya her hangi bir dini inancı yasaklayacak,
ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlayacak, insanların barışçıl bir şekilde
toplanma hakkını veya devlete sıkıntılarını anlatma haklarını engelleyecek
kanun yapamaz.”


Devlet
karşısında bütün vatandaşların eşit olduğu ve vatandaşlığın ise soy, dini veya
etnik kimliğe bağlı olmadığı bir düzenin temellerini attılar. (On yıllar sonra
aşılacak iki önemli kör nokta hariç. Kölelik ve kadınların hakları görmezden
gelinmişti)


ABD’nin
Kurucu Babaları, inanç özgürlüğü ve yurttaş eşitliğini, ‘azınlık inançlarına
hoşgörü
’ veya ‘azınlıklar bize emanettir’ şeklinde bir teba
kültürüyle ele almadılar. ‘Hoşgörü’, Thomas Jefferson’un din-devlet
ilişkilerinde en fazla karşı çıktığı kavramlardan biriydi. Ona göre, ‘tolerans,
dini çoğunluğun, dini azınlığa inancını empoze edebileceğini ama bunun yerine
hoş görme lütfunda bulunmayı tercih ettiğini ima ediyordu
’.


En
büyük endişeleri ise ‘çoğunluğun tiranlığı’ydı. Devleti, çoğunluğun devleti,
azınlıkları ise birer sığınmacı haline dönüştürecek her türlü anlayışa
karşıydılar. Bağımsızlık ilanından Philadelphia Kongresine kadar geçen 10
yılda, eyalet kongrelerinin ve yerel meclislerin, demokrasi adı altında birer
çoğunluk keyfiliğine dönüşmesi ve azınlıkların haklarını hiçe sayan yaklaşımlar
kurucu babaları endişelendirmişti. Anayasa Kongresi boyunca ‘cumhuriyet
sözcüğünü sıkça kullanmalarının ve demokrasi yerine daha çok cumhuriyetçiliği
vurgulamalarının nedeni buydu. Bu endişe ile yeni Amerikan devletini ‘başkan’
değil ‘Kongre’ merkezli inşa ettiler. Yedi maddelik Anayasanın ilk ve en uzun
maddesi Kongre’yi düzenledi. Kongre, Başkan ve Yargının birbirini sıkı şekilde
denetleyip kontrol altına alacağı bir denge sistemi kurdular. Bir kişinin veya
zümrenin keyfince yönetemeyeceği bir devlet yapısı oluşturdular.


Bu
anayasa, Tepedeki
Şehri
bir kez daha parlattı. Artık dünyadan görülmemesi
imkansızdı. Eski Dünyanın yoksulları, mazlumları, macera ve yenilik arayanları
için bir çekim merkezine dönüştü. Tam bir nüfus patlaması yaşandı. Sadece
1840’lardan itibaren tarihin en kitlesel göçü yaşandı. 30 milyon Avrupalı, ABD’ye
göç etti. 1868’e gelindiğinde dünyanın en büyük ekonomisi olmuştu bile. Hızlı
büyüme büyük bir iş gücü açığı yaratıyordu. Ülkenin kapısı herkese açıktı. Emma Lazarus,
1883’te yazdığı ve 1903’te New York körfezinde göçmenleri selamlayan Özgürlük
Heykelinin kaidesine işlenecek şiirinde, ‘Sürgünlerin Anası’ dediği anıtın
ağzından Dünyaya şöyle sesleniyordu:


“Bana
ver yorgunlarını, yoksullarını…


Özgür
bir nefese susamış yığınlarını…


Bana
gönder evsiz barksızlarını…


Reddederek
sahillere vurduklarını…


Altın
Kapının yanından meşalemi yükseltiyorum’’


Ancak
homojeniteye inanan püriten çizgi ile çoğulculuğa inanan Roger Williams
çizgisinin Amerika’nın ruhu üzerindeki mücadelesi de devam etti. Okyanusun
dalgaları gibi, Tepedeki Şehrin sahiline her değişim veya göçmen dalgasından
sonra bir de korkuyla hareketlenen tepki dalgası vuruyordu. İlk kitlesel
göçleri genelde İngiliz kökenli Protestanlar gerçekleştirdiği için çok dikkat
çekmemişti. Ancak Katolik göçünün başlamasıyla, topluma bir korku ve nefret
dalgası yayıldı. Başlangıçta göçmenlerin çoğunluğu İrlandalıydı. Sonra, Alman,
İtalyan, Polonyalı Katolikler de geldi. İngilizce bilmiyorlardı. Katolikleri, ‘asimile
olması imkansız, şiddete düşkün, banal ötekiler
’ gibi gören anlayış hızla
yayıldı. İtalya gibi Katolik ülkelerde Protestanlara hiçbir özgürlük
tanınmaması da, Katoliklere karşı öfkeyi pekiştiriyordu. Katoliklerin
Amerika’ya asla sadık olamayacağı inancı, onlardan birinin uzun süre seçilmiş
makamlara gelmesine engel oldu. Toplum ancak 1960 yılında bir Katoliği başkan
seçebilecek psikolojik eşiğe ulaşabildi. Bugün ABD Kongresinde Katolik sayısı
diğer bütün dini gruplardan fazla. Temsilciler Meclisi başkanı ve ABD Başkan
Yardımcısı bir Katolik. Yüksek Mahkemenin 9 üyesinden 6’sı Katolik.


19’ncu
yüzyılda Utah’ı kuran Mormonlar, iki dünya savaşı arasında kitleler halinde
Yeni Dünya’ya sığınan Yahudiler benzer bir nefret dalgasıyla yüzleşmek zorunda
kaldılar. Birinci Dünya Savaşı sırasında bazı şehirlerde Almanca konuşmak hatta
Boston’da Beethoven’in müziklerini çalmak yasaklandı. İkinci Dünya Savaşının
histerik ortamında ise, Japon kökenli Amerikalılar evlerinden alınıp toplama
kamplarına gönderildi ve savaş boyunca orda kaldılar. Siyahlar, kadınlar,
eşcinseller kamusal hakları için uzun ve yorucu mücadeleler vermek zorunda
kaldılar. Ve 1980’li yılların başından beri de Müslümanlar ve Hispanikler
nefret ve korku dalgasının muhatabı olan ‘ötekiler’ konumunda…


Amerika’ya
ilk gelen Avrupalılar mültecilerdi. Hayatları ve özgürlükleri için buraya
gelmiştiler. ABD göçmenlikten doğdu ve hala bir göçmen ülkesi.  Her
kitlesel göç dalgası, ABD’nin sosyal dokusunu yenileyip değiştirdi. ABD
Anayasasının yapıldığı 1780’lerde köleler ve yerliler hariç, Amerikan nüfusunun
yüzde 99’unu Protestan beyazlar oluşturuyordu. 1920’lerde Katolikler toplam
nüfusun yüzde 20’sine ulaşmıştı. 1965’te yasalaşan tarihi göçmen reformu,
kapıları sadece Avrupalı göçmenlere açan kota sistemini kaldırdı ve küresel göç
dalgasını başlattı. Son 50 yılda gelen 60 milyon göçmenin çok büyük bölümü Avrupalı
olmayanlardan oluşuyor. 1965’ten beri gelenlerin yarıdan fazlası Latino ve
dörtte biri ise Güney ve Doğu Asyalı.


1965’te
bile Amerikan toplumu büyük çoğunlukla Avrupa kökenli bir topluluktu ve nüfusun
yüzde 84’ünü Avrupa kökenli beyazlar oluşturuyordu. Günümüzde bu nüfus yüzde
62’ye geriledi. ABD Nüfus Dairesinin 2015 Eylül ayında yayınladığı rapora göre yüzyılın ortasında Avrupa kökenli beyazlar yüzde
50’nin altına düşerek azınlık olacak. Rapor şu çarpıcı tespiti yapıyor: ABD, en fazla
30 yıl içinde hiçbir ırk ve etnik topluluğun çoğunluk olmadığı bir sosyal
yapıya kavuşacak
.


Donald
Trump
ve benzeri nefret politikacılarının peşine beyaz yığınları takan en
öenmli faktörlerden biri de işte bu yeni değişim dalgasının yarattığı korku.
Ancak Amerika’nın çoğu için bu değişim endişe verici bir gelişme değil,
Tepedeki Şehri daha ışıltılı hale getirecek bir gurur ve kutlama nedeni…
‘Müslümanların Amerika’ya girmesine yasak koyma’ teklifininin, Müslümanlardan
çok Amerikanın hukuk, politik, dini, akademik çevrelerini ayağa kaldırmasının
nedeni de bu oldu… Çünkü ‘umut’ çizgisine göre Trump, söylemleriyle,
Müslümanlara değil Amerika’yı Amerika yapan değerlere ve Amerika’nın göçlerle
şekillenen öyküsüne meydan okuyor.


Amerika’nın
tarihi, iki Amerika’nın hikayesi… İşte bu yüzden hem iyi zamanların hem kötü
zamanların öyküsü. Hem bir akıl çağının hem de aptallıkların sahnesi… Hem
inancın hem de şüphenin izlerini taşıyor… Hem apaydınlık bir öykü hem de
karanlıklar barındıran…


Tarihin
bu özgün toplumsal deneyimi buradan nereye varacak, sadece Amerikalıların
değil bütün insanlığın da merakı… Çünkü Amerika, John Winthtrop’tan 385 yıl
sonra hala ‘Tepedeki Şehir’. Ve bütün dünyanın gözleri hala üzerinde…