Hacı TONAK : Nazım
Hikmet’in Bursa Cezaevi’ndeki yoldaşı Adanalı Mehmet Raşit Kemali


İstiklal ve Çanakkale madalyalarına sahip siyasetçi, yargıç ve ağa
Abdülkadir Kemali Bey’in oğlu Raşit Kemali askerlikten terhis olmayı beklerken,
Nazım Hikmet’in bir kitabını bulundurduğu ortaya çıkınca tevkif edildi. Askeri
mahkemedeki yargılaması sonunda, “Yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana
muharrik eylemi sabit görüldüğünden” 5 yıl süreyle cezalandırılmasına
hükmedilerek hapishaneye gönderildi.  Bursa Cezaevi’nin Müdürü İznik’li
Tahsin Bey, okumuş, yazmış, bilgisi, görgüsü yerinde bu genç hükümlüye
hapishane kaleminde görev vermeyi uygun buldu. Raşit Kemali, orada çilesini
doldurmaktayken 1940 yılının bir kış günü müjdeyi verdiler: Gözün aydın,
üstadın geliyor!


Üstad, Nazım Hikmet; hapishane kalemindeki genç hükümlü de Orhan
Kemal’den başkası değildi.


**


Nazım Hikmet’in, Bursa hapishanesindeki rahlesinde halis şiirler
yazmaktan başka en halisinden “demokrat ipek” ve ipekliler ürettiği önceki
sayılarda anlatılmıştı.


Nazım’a, edebiyat dışındaki bu ikinci işinde en çok yardım eden,
çoğu zaman da tek başına işi sırtlayan kimdi dersiniz? Adanalı genç hükümlü
Raşit Kemali; sonradan ünlenen adıyla Orhan Kemal… Türk edebiyatının, özellikle
de öykücülüğünün aşılamayan iki büyük yazarından biri; nüfus cüzdanında yer
alan adıyla anarsak  Mehmet Raşit Öğütçü…


Pekiyi de: Ne işi vardı Orhan Kemal’in, yahut Raşit Kemali’nin,
yahut Mehmet Raşit Öğütçü’nün Bursa hapishanesinde?


Cinayet mi işlemişti? Hırsızlık, uğursuzluk mu yapmıştı?


Hiçbiri değil!


Kestirmeden geçmek için resmi internet sitesinden aktarıyorum:


“Nisan 1938’de kızı Yıldız doğdu. Aynı günlerde Niğde’de askerlik
görevine başladı. Burada, “yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana
muharrik” suçundan yargılanarak, 27 Ocak 1939’da beş yıla hüküm giydi. Kayseri,
Adana ve Bursa cezaevlerinde yattı. 1940 yılı kışında Bursa Cezaevi’nde Nazım
Hikmet’le tanıştı. O tanışma anını anılarında şöyle dile getirir, Orhan Kemal:


“Müdürün oda kapısında çevik bir gıcırtı, kapı açıldı. Nefesimi
kesmiş, gözlerimi kısmışım… Bir heykel sükunu içinde, azametli bir mermer
heykel bekliyorum… Bir an yüzyüze geliyoruz, sonra gözgöze… Mavi mavi
gülüyordu. Bu gülüş muhakkak ki bir çocuğu hatırlatıyor… Temiz, taze, sıhhatli
ve dost! Bir lahza şaşkın, bekledi. Galiba ne yapması lazım geldiğini ölçtü,
yahut tanış bir yüz arandı… Sonra gözüne Necati ilişti herhalde, ona doğru
yürümeğe hazırlanırken, Necati ona koştu ve beni tanıttı. El sıkıştık.
Ayaklarının topuklarını, hazır oldaki bir er gibi birleştirerek, kendisini
teşrifata zorladığı aşikar bir tarzda ciddileşmeye çalışarak:


-Ben Nazım Hikmet! Dedi.”


Bu alıntı ile iki engeli birden aştık: Orhan Kemal’in neden
hapishanede olduğunu ve Nazım Hikmetle nasıl tanıştıklarını.


Orhan Kemal’in, Nazım’la karşılaşıp tanışmasından coşku duyduğunu
anlarız da, üstad Ara Güler’in Orhan Kemal’le tanışmaktan coşku duymasını niçin
anlamayalım?


Fotoğraf sanatının piri Ara Bey, “Avare Yıllar” isimli kitabı
okumuş ve çok etkilenmiştir.


Nezih Tavlaş’a şöyle anlatır:


“Bu kitap beni yepyeni bir dünyaya soktu. Yazarı Adana’da
oturuyormuş. Bundan önce çıkmış bir kitabı daha vardı: ‘Baba Evi’. Hemen onu da
bulup okudum Kendisiyle tanışmam da şöyle; Adana’dan gelmişti. Hüsamettin
Bozok, Agop Arad, ressam Fehmi Karakaş, şair Zahrad, Kemal Sülker, Mehmet
Kemal, Salih Tozan hep birlikte Güney Park gazinosuna gittik. Orhan Kemal’le
ilk ‘merhaba’ işte böyle başladı. Gerçek adı da Mehmet Raşit Öğütçü. Daha sonra
İstanbul’a yerleşti Orhan Kemal.”


Ara Bey’in ‘merhaba’ları, Orhan Kemal’in İstanbul’a yerleşmesi
sayesinde sürüp gitmiş; gide, gide sağlam bir dostluğa varan köprü
oluşturmuştur.


Şöyle devam etmektedir Ara Bey:


“Siyasal olaylarda ta babasının zamanında kalma bir öfkesi vardı.
Birlikte yürürken bana bir şeyler anlattı ama şimdi ne olduklarını
anımsamıyorum. Babası Halep’e mi kaçmış ne olmuş, bilemiyorum.”


“Halep’e kaçmış baba”nın öyküsü de, doğrusu çok ilginçtir:


Orhan Kemal’in babası Abdülkadir Kemali Bey Adana Ceyhan’da;
hani, Adanalıların  “Akşamdan kuru sopayı diksen, sabaha yeşermiş
görürsün” dedikleri Çukurova’da çiftlik çubuk sahibidir. Hatırı sayılır variyetin
sahibidir anlayacağınız. Nasıl olmasın? Seyhan ve Ceyhan ırmakları Sivas’ın,
Malatya’nın, Kahraman Maraş’ın dağlarından, yaylalarından milyonca yıldır
alüvyon getirip yığmışlardır Çukurova namlı ovaya. Yağlı kara toprağı öylesine
bereketli, öylesine verimlidir ki birkaç dönümüne sahip olanın bu dünyada
sırtının yere gelmeyeceğini söyler Adanalılar!


Bu kadar da değil: Abdülkadiri Kemali Bey babadan kalma bu
variyetle yetinmemiş, üstüne bir de hukuk eğitimi görmüştür. Birinci Dünya
Harbi öncesinde, genç bir idareci olarak bizim Kirmastı’da (Mustafakemalpaşa
İlçemiz), kaymakamlık yapmıştır. Osmanlı düzeni süre gideydi, işi valiliğe
vardırıp Paşa sanı alması işten değildi. Ne var ki savaş patlayınca, dönemin
tüm okumuş yazmışları gibi, subay olarak silah altına alındı. Aynı yıl oğlu
Mehmet Raşit doğdu. Mektupla müjdelediler Abdülkadir Bey’e. Çanakkale
Savaşı’nda, bir solukluk arada gelip görebildi oğlunu. Birlikte fotoğrafları
var:  Zabit giysisi içinde boylu poslu yakışıklı adam Abdülkadiri Bey; kucaktaki
oğul Orhan Kemal, yaşamından memnun bilmiş, bilmiş bakmakta objektife.


Osmanlı aydın sınıfının neredeyse bire kadar
kırıldığı yer olduğundan, kimi zaman “aydın yıkımı” diye de anılan
Çanakkale Savaşı’ndan sağ  çıkar Abdülkadir Bey. Savaştaki yararlıkları
nedeniyle madalya ile ödüllendirilir. Ne var ki, yarım milyon canın kırıldığı
Çanakkale, bir başına yetmez memleketi kurtarmak için.


Mondros ateşkesini, Sevr anlaşması  izler. Yurt toprakları,
bu arada koca Çukurova işgal edilir. Durur mu Abdülkadiri Bey? Her namuslu
insan gibi Milli Kurtuluş Savaşı’nın askeridir artık…


Oradan da, Mustafa Kemal imzalı  bir İstiklal Harbi
madalyası ile ayrılacaktır.


Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Kastamonu Milletvekili
olarak yer alır.  Kozan’da kurulan İstiklal Mahkemesi’nde Reis sıfatıyla
görev yapar. İcra Vekilleri Heyeti’nde Adalet Bakanıdır. Aile
yaşamını yeniden sağlar, oğlunu daha sık görür.


Kısacası, Abdülkadiri Kemali için her şeyin yoluna girdiği
düşünülebilir. Az çok girmiştir de. Ama o çok renkli, çok kutlu Birinci
Meclis’te milletvekilleri, bakanlar neyin yoluna girip girmediğine kendi
konumlarına bakarak karar vermezler. Uğruna savaştıkları ülküleri kişisel
hallerinden de, gözü kapalı inanıp peşinden gittikleri Mustafa Kemal Paşa’nın
şahsından da önemlidir. Birinci Meclis’teki tartışmaları aktarmaya gerek yok,
herkes bilir. Bu bilinenlerden Abdülkadiri Kemali Bey’in payına düşen
muhalifliktir. Şükrü Kaya’nın içişleri bakanlığına getirilmesinden tutun da,
birçok konuda Mustafa Kemal Paşa ile karşı karşıya gelir. Böyle olunca da,
büyük kurucu tasarıları için uyum arayan Mustafa Kemal Paşa, İkinci Büyük
Millet Meclisi’nde görmek istemez onu.


Böylece, muhalifliği tescillenmiş  Gazi, İstiklal Harbi ve
Çanakkale Harbi madalyalarına sahip eski Adalet Bakanı ve Birinci Meclis’te
İkinci Grup üyesi eski Kastamonu Milletvekili olarak Çukurova’ya, çiftliğinin
başına döner.


Çiftlik yetmez, gazete çıkarır. Önce Toksöz gazetesini; Toksöz
kapatılınca da Ahali’yi.


Kendince yürüttüğü, sıtmanın, yoksulluğun, sefaletin kol gezdiği
bereketli topraklar üzerinde bir Medeniyet Savaşıdır! Safını, çok tutarlı
görünmese de apaçık belirlemiştir: Cesur bir halkçılık!


Halkçılığında o kadar pervasızdır ki, Cumhuriyet Halk
Fırkası hükümeti onu, bir dönem başkanlığını yaptığı İstiklal Mahkemesi’ne
sanık olarak gönderir. Siyasi faaliyetlerin yasaklanmasıyla da, kurma
hazırlıklarına giriştiği Müdafaayı Umumiye Fırkası’ndan vazgeçmek zorunda
kalır.


Mustafa Kemal Atatürk’ün ikinci kez çok partili demokrasiye geçişi
denediği 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasına izin verilince bir
kez daha siyaset için kapısı çalınır. Fakat, Serbest Fırkacılarla Mustafa Kemal
Atatürk arasında bir muvazaa olduğu kanısındadır; bu yüzden uzak durur Serbest
Cumhuriyet Fırkası’ndan. 29 Eylül 1930’da Adana’da, Ali Vehbi, Bekir Sıtkı,
Mustafa Ziya, Çiftçi Hasan gibi arkadaşlarıyla birlikte Ahali Fırkası’nı kurar.
Bu parti de kapatılır ve kurucuları takibata uğrar.


Abdülkadir Kemali Bey  tutuklanmamak için 24 Aralık 1930’da
Suriye’ye kaçar. Ahali Fırkası’nın öteki kurucuları sürgüne gönderilir.


Orhan Kemal, Adana’daki ortaokulundan ayrılmak zorunda kalır.
Kemali ailesi bir süre Beyrut’ta yaşar, sonrasında Halep’e yerleşmeyi
kararlaştırır, memlekete yakın olduğu için.


Çocuklar, akılları yamamışsa babalarının sürgünlüğünü unutmaz.
Abdülkadiri Bey’in sürgünlüğünde ise akla yatan bir taraf yoktur.


İşte, “Ta babasının zamanından kalma öfke”  böylesi bir
öfkedir, Ara Bey’in gözlemi isabetli ise…


Ara Bey’in, Orhan Kemal’in anlattıklarını unutmasına şaşılamaz.
Çünkü onun için fotoğraftır önemli olan. Fotoğrafça düşünür, fotoğrafça yaşar.


Şöyle devam eder:


“Fotoğrafça düşününce Orhan Kemal benim için bir film kahramanıydı
adeta. Kafasında hep Borsalino bir şapka, beyaz gömlekli, kravatlı, koyu renk
elbiseli. 1935-40 modeli sinema rüstlerine benzerdi tıpkı. Kışın gene aynı
şapka olurdu başında, ancak bir de palto giyerdi. Hep resmi gibi bir hali
vardı. Rejisör olsam, hangi filmde oynatırım diye düşünebilirdim.


“Yürürken onu hangi fonun önünde çekeceğimi düşünüyordum. İlkin
Şişhane ile Karaköy arasındaki dar sokaklarda çalışan, romanlarındaki insanlara
benzeyen insanların arasına yerleştirmek istedim onu. Sonra
yaşadığı Cibali’deki kahveye gittik. Oradaki arkadaşlarıyla resimlerini çektim.
Evine gittik. Çalışırken, çocuklarıyla birlikte resimlerini çektim. Borsalino
şapkalı, beyaz gömlekli, kravatlı başyıldızımı İstanbul fonunda senaryolamak
istiyordum. Çekerken boyuna soruyordum ona:’Bu sokaktan çok geçer misin?
Kahvenin en çok hangi köşesinde oturursun? Dolmuşa nereden binersin?’ İşte
bütün bunların sonucu çektiğim fotoğraflar oldu. Fotoğrafları çekerken
Adana’dan gelen Raşit Öğütçü’yü, Meserret kahvesinde oturmuş romanını yazmaya
çalışan Orhan Kemal’i, Kumkapı meyhanesine inen yokuşta sisli bir fonda bir
yanında Recep Bilginer, bir yanında Agop Arad ile ortadaki Orhan Kemali ayrı
ayrı gördüm.”


Burada iki sözcüğe takıldığımı  belirteyim; biri “rüst”… Ne
demek olduğunu bilmiyorum bu sözcüğün.  Sözlüklere bakılırsa “dekor”
anlamına gelebilirmiş.  İkincisi, Meserret Kahvesi. Orhan Kemal’in roman
ve öykülerini daha çok İkbal kahvesinde yazdığını değişik kaynaklardan
okuduğumu hatırlıyorum. Bakıyorum, yanılmamışım. Ara Bey, Orhan Kemal tarihi
yazmadığına göre her ayrıntıyı düşünmesi gerekmiyor kuşkusuz. Ama, kahvelerde
yazan bir yazarı merak edenler için İkbal kahvesini de hatırlatmakta fayda
var…… Nâzım ölçtü, biçti. Ağzında piposu, malta boyunda uzun uzun dolaştı…
Fikri uygun bulmuş olacak ki, ertesi ve daha ertesi günler, hapishane müdürü,
kâtip ve hapishaneyle ilgili savcı nezdinde temaslara geçti, icap eden
müsaadeleri aldı ve işi kopardı. Birkaç gün sonra, dışarıdan da temin edilen
bir tezgâhla birlikte üç tezgâh, çalışmaya hazır hale getirildi.


GELELİM KOMÜN MESELESİNE


Orhan Kemal, neden hüküm giymişti?


Yabancı rejimler lehine “propaganda yapmak” ve “isyana
muharrik” söz ve davranışlarından.


Muharrik, “devinen, devindiren”  anlamına geliyor; mahkeme
hükmündeki anlamı ise “kışkırtmak”  oluyor. Ciddi suç, ağır suç: Hem
yabancı rejimlerin propagandasını  yapmak, hem de askeri (Orhan Kemal
o tarihte asker olduğuna göre) isyana teşvik etmek!


İdama kadar yolu var!


Fakat herkes bilir ki, bu suçlama muhalifleri yerlerine oturtmaya
yarayan bir silahtır. Başkaca bir anlam ve ehemmiyeti yoktur.  Nazım
Hikmet bu suçlama ile hüküm giydiğine göre, “Nazım Hikmet’in şiir kitabını
okuduğu bulgular ve tanıkların huzurdaki ifadesi ile sabit olan asker Mehmet
Raşit Öğütçü” de aynı nedenle suçlanabilir. Suçlanmakla da kalmaz, hakkında
aynı hüküm kurulabilir!


Kurulmuştur da bu hüküm: 5 yıl hapis!


Kayseri, Adana, Ankara derken, 1939 yılında yurda dönüp yargıçlığa
atanan Abdülkadir Bey ricacı olur meslektaşlarından, Bursa’ya gönderilir Orhan
Kemal.


Bursa Kapalı Merkez Cezaevi’nin yahut Bursa Asri Cezaevi’nin
Müdürü, o tarihte İznikli Tahsin Akıncı Bey’dir. Tahsin Bey, hapishane
yönetmenin sertliğinden çok etkilenmemiş merhamet sahibi müdürlerdendir.
Orhan Kemal anlatır:


“Hapishane Müdürümüzün nasıl bir insan olduğunu anlatabilmek için,
onun bayramlarda kendini tutamayıp ağladığını söylemek yeter sanırım. Evet,
ağlardı. Bu aziz, mübarek günde, herkes çoluk çocuğuyla bayram ederken o,
mahpusların mahrumluğunu düşünür… ‘Allah yarabbi, derdi, şu meslekten
benim rızkımı kes!…”


Orhan Kemal, Jandarma eşliğinde, yedeğinde tahta bavulu,
bileklerinde kelepçe ile Bursa Cezaevi’ne indiğinde, ilk yeri kaçınılmaz olarak
Müteferrika denen tecrit koğuşu, odası, hücresidir. Müteferrika’nın adlarının
çokluğu resmi söylemin orasını gözden gizlemek isteğinden doğmuştur.


Mahkumlar için değişmez adı  Müteferrika’dır: Hem berbat; hem
tahtakurusu, bit, pire, sıçan yuvası; hem de hapishaneye yeni gelene
isteniyorsa her kötülüğün yapılabileceği yer anlamına gelir.


Orhan Kemal, kısa bir süre için kaldığı o Müteferrika’dan
idareye çağrılıp dosyası  yazıldı: Adı ve şöhreti: Mehmed Raşit, İşi
: , Anasının adı: Azime, Babasının adı: Abdülkadir Kemali…


Müdür Tahsin Akıncı, onun eğitimini, bilgisini, görgüsünü
dikkate alıp hapishane kalemine gönderdi. Orada defter tutacak ve mahkumlarla
ilgili, adliyeye, emniyete, jandarmaya yazılması usulden olan yazıları
yazacaktı. Tabii ki, bu yardımcı bir işti. Asıl sorumluluk kadrolu devlet
memuru olan Hapishane katibinindi. Fakat, koca hapishanenin işleri bir katiple
yürüyemeyeceğinden, iyi halli ve elinden iş gelir üç beş hükümlü yardımcı
olarak görevlendirilirdi. Onlara ücret ödenmez, yalnızca iyi, hır gürsüz
koğuşlarda kalmaları, bir de ziyaretçileri ile daha iyi koşullarda görüşmeleri
sağlanırdı.


Hapishane katibi 1940 yılının bir kış gününde Orhan Kemale;


“-Ooo…” der, “Haydi gözün aydın; üstadın geliyormuş!…”


Ardından,  güzel haberin doğruluğundan kuşku duyan Orhan
Kemal’e sevk evrakını gösterir. Evrekta, Nazım hikmet’in siyatiklerindeki
rahatsızlık sebebiyle kaplıcalardan yararlanmasının uygun görüldüğü belirtilmektedir.


Rahmetli Ali Aksoy, bundan sonrasını  şöyle anlatmıştır:


“… Ve günlerden bir gün: Bursa’nın kurşuni gök altındaki bir kış
sabahında; hapishane avlusundaki yeşil zambaklar kar altında iken, omzundaki
yatak dengiyle Nazım Hikmet cezaevi avlusuna girer.”


Nazım Hikmet böyle bir ortamda geldi Bursa Cezaevi’ne ve dosdoğru
Hapishane kalemine götürüldü.


Orhan Kemal’in anlattığı  sahne, hapishane avlusuna bakan
penceresinden “kar altındaki yeşil zambakların” görülebildiği kalem odasıdır.


Sonrası Orhan Kemal’den:


“… Nazım ölçtü, biçti. Ağzında piposu, malta boyunda uzun uzun
dolaştı… Fikri uygun bulmuş olacak ki, ertesi ve daha ertesi günler, hapishane
müdürü, katip ve hapishaneyle ilgili savcı nezdinde temaslara geçti, icap eden
müsaadeleri aldı ve işi kopardı. Birkaç gün sonra, dışarıdan da temin edilen
bir tezgahla birlikte üç tezgâh, çalışmaya hazır hale getirildi.


“Bu tezgâh işinin ne sermayesinde, ne de tasarısında hiçbir ilgim
olmadığı halde, Nâzım bana da pay ayırmıştı. Bir pay bana, bir veya iki pay
Kemal Tahir’e, bir pay Ertuğrul’a, iki pay Piraye yengeye, bir pay da kendine…


“Dokunan yatak çarşafları, havlular yahut bezler Dokuma
Kooperatifi’ne gönderilip teslim ediliyor, biz sadece dokuma ücreti aylıyorduk…”


Bu bir komündü işte.


Uğraşta, kesede, masrafta ortaklık! Kimden ne kadar geldiğine
bakmadan, herkese ihtiyacına göre bölüştürmek! Dışarda, hücre çalışması yapıyor
diye içeriye atılanlara, ötesinde bir köy olmadığı için sunulmuş en alasından
komünist hücre!

Hücrenin çekirdeğinde Nazım Hikmet, Orhan Kemal ve Ertuğrul.

Ertuğrul Kaymakçalıdır. Kaymakça, yani Mudanya’nın Kaymakoba köyü.

Orhan Kemal, 1943 güzünde cezasını tamamladığından salıverilir.


Nazım Hikmet şöyle yazar:


“Raşit çıkıyor. Elbette seviniyorum, hem de çok. Fakat içime
ayrılığın hüznü düştü. Ondan bir insan, bir arkadaş, bir meslektaş olarak
hiçbir şikayetim olmadı. Ona ne kadar alıştığımı ve ne kadar onu sevdiğimi
şimdi daha kuvvetle anlıyorum.”


Orhan Kemal 26 Eylül’de Bursa Cezaevi’nden tahliye edilmezden önce
“Nazım Hikmet’e” bir şiir yazar. Ustası şiiri okuyunca ağlar:


“Sen

‘Promete’nin çığlıklarını

kabakıyım gibi tütün piposuna dolduran’ adam,

sen benim mavi gözlü arkadaşım,

kabil değil unutamam seni.

seni yapayalnız bırakıp hapishanede

bir üçüncü mevki kompartımanda pupa yelken

koşacağım memlekete.”


( … )


Orhan
Kemal’in Yapıtları


Öykü: Ekmek Kavgası, 1949; Sarhoşlar, 1951; Çamaşırcının kızı,
1952; 72.Koğuş, 1954; Grev, 1954; Arka Sokak, 1956; Kardeş Payı, 1957; Babil
Kulesi, 1957; Dünyada Harp Vardı, 1963; Mahalle Kavgası, 1963; İşsiz, 1966;
Önce Ekmek, 1968; Küçükler ve Büyükler 1971.


Ayrıca öykülerinden yapılan derlemeler Bilgi Yayınevi’nce dört
cilt olarak yayınlandı: I. Yağmur Yüklü  Bulutlar, 1974; II.
Kırmızı Küpeler, 1974; III. Oyuncu Kadın, 1975; IV. Serseri Milyoner/İki
Damla Gözyaşı, 1976. Arslan Tomson, (ö.s.), 1976; İnci’nin Maceraları,
(ölümünden sonra), 1979.


Roman: Baba Evi, 1949; Avare Yıllar, 1950; Murtaza, 1952; Cemile,
1952; Bereketli Topraklar Üzerinde, 1954; Suçlu, 1957; Devlet kuşu, 1958;
Vukuat Var, 1958; Gavurun kızı, 1959; Küçücük, 1960; Dünya Evi, 1960; El Kızı,
1960; Hanımın Çiftliği, 1961; Eskici ve Oğulları, 1962 ( Eskici Dükkanı adıyla
1970); Gurbet Kuşları, 1962; Sokakların Çocuğu, 1963; Kanlı Topraklar, 1963;
Bir Filiz Vardı, 1965; Müfettişler Müfettişi, 1966; Yalancı Dünya, 1966;
Evlerden Biri, 1966; Arkadaş Islıkları, 1968; Sokaklardan Bir Kız, 1968; Üç
Kağıtçı, 1969; Kötü Yol, 1969; Kaçak, (ö.s.) 1970; Tersine Dünya, (ö.s.) 1986.


Oyun: İspinozlar, 1965; 72. Koğuş, 1967. Anı: Nazım Hikmet’le Üç
buçuk Yıl, 1965. İnceleme: Senaryo Tekniği ve Senaryoculuğumuzla İlgili Notlar,
1963. Röportaj: İstanbul’dan Çizgiler, (ö.s.) 1971.


KAYNAKLAR:

Orhan Kemal: Nazım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl

Asım Bezirci, Hikmet Altınkaynak: Orhan Kemal

Ali Aksoy:  Bursa Yazıları

Nezih Tavlaş: Foto Muhabiri Ara Güler

Sennur Sezer: Orhan Kemal Aydınlık İçin Yazıyordu.

Hacı Tonak: Şair Baba’nın Dokumacılığı