I. Genel Olarak


Türklerin
yaklaşık dört bin yıllık bir tarihi olduğu tahmin edilmektedir. Çeşitli tarihi,
siyasi ve hukukî sebeplerle birden fazla devlet kurmuş olan Türklerin
anayurdunun Orta Asya olduğu bilinmektedir. Bilinen ilk Türk devleti veya
Türklerin egemen olduğu devlet Hunlardır. Daha sonra Türkler küçüklü büyüklü
birçok devlet kurmuşlardır.[1] Güçlü, kuvvetli anlamına gelen Türk
kelimesine devlet ismi olarak ilk defa Göktürklerde rastlanmaktaysa da
günümüzde Türk soyundan gelen bütün toplulukları ifade etmek için kullanılan
genel bir kavram halini almıştır.[2]


Türk
tarihi ile ilgili araştırmalarda Müslüman olmadan önce ve sonra olmak üzere
ikili bir ayrıma gidilmesi klasik hale gelmiştir. Çünkü Müslümanlık Türk
tarihinde gerçekten önemli bir yere sahip olmuştur. Şüphesiz Türkler daha önce
de din değiştirmişlerdir. Bu husus Türklerin dini açıdan sıkı bir taassuba
sahip olmadıklarını göstermek açısından ilgi çekicidir. Ancak daha önceki din
değiştirmeler sistem değişikliğini gerektirmemiştir. İslâm, hukukî hükümleri de
kapsayan bir din olduğu için Müslüman olan Türkler İslâm’ın hukuk sistemini de
benimsemişlerdir.


Bu
incelemede sadece Türklerde Müslüman olmadan önceki devlet başkanlığı kurumu
üzerinde durulacaktır. Şüphesiz burada ilk belirtilmesi gereken husus bu
konudaki kaynak kıtlığıdır. Muhtemelen bu eserin ilgili kısımlarında eski
Türklerle ilgili kaynak sıkıntısının sebep ve sonuçları üzerinde durulacağından
burada bu konuya temas etmeyi düşünmüyoruz. Şu kadarını söyleyelim ki, eski
Türklerde devlet başkanlığı gibi en önemli kurum hakkında birkaç etnoğrafik,
Çin kaynaklarından Batı dillerine aktarılmış güvenilirliği tartışmalı birkaç
eser ile tarih amaçlı araştırmalara dayanarak kesin değer yargılarına varmak
bizi hatalı sonuçlara götürebilir. Bununla birlikte “bir şey tamamen elde
edilmezse onu tamamen terk etmek de doğru olmaz” prensibinden hareketle bu
konuda ulaşabildiğimiz kaynaklardaki bilgileri değerlendirmeye çalışacağız.
Yine belirtmemiz gerekir ki bu incelemede her bir Türk devletinde devlet
başkanlığının incelenmesi gereksiz tekrarlara sebep olacağından mümkün olduğu
kadar genelleştirerek Türk geleneğinde devlet başkanlığının öne çıkan
özellikleri üzerinde durmaya gayret edeceğiz.


II. Eski Türklerde Devlet Anlayışı


A. Devlet (İl)


Türklerin
yönetim yapısının en üstünde, devlet veya bir hükümdar tarafından idare edilen
siyasi birlik anlamında İl kavramı kullanılmaktaydı.[3] İl, iyi dostluk, sevgi, sulh,
barışseverlik anlamlarına gelen bir kavramın devlet anlamında kullanılması
gerçekten dikkate değer bir husustur.


Devlet
deyince akla devleti oluşturan hakimiyet, ülke ve halk olmak üzere üç unsur
gelmektedir. Eski Türklerde hakimiyete oksızlık, ülkeye ülüş, halka da kün veya
budun dendiğini görüyoruz.[4] Eski Türk anlayışına göre İl’in varlığı
hakimiyete bağlıydı. Hakimiyet yoksa halkın ve kara parçasının bir anlamı
yoktu. Türklerin her gittikleri yerlerde küçüklü büyüklü devlet kurmuş olmaları
onların bağımsızlığa ve hakimiyete düşkün olduklarını göstermektedir. Hakimiyet
halkı temsilen belirli bir


zümreye
aitti. Bu elit zümre Han, Kağan, Hakan, Yabgu gibi unvanlarla kendisine hitap
edilen devlet başkanını seçiyordu.[5] Ancak hakan adayı olabilmek için kut
verilmiş aileye mensup olmak gerekiyordu. Hakan hakimiyeti elinde bulunduruyor,
kanun (töre) koyabiliyordu. Bununla birlikte bütün monarşilerde olduğu gibi
hakana bağlı olarak bu hakimiyetin beyler ve halk (budun) ile paylaşıldığı,
onlara danışıldığı da oluyordu.[6]


Türklerde
devlet anlayışının daha çok konfederasyon şeklinde olduğunu görüyoruz. Bunun
sebebinin, hakimiyet anlayışı ve ülkenin yönetim hakkına sahip olan sülalenin
fertleri arasında paylaştırılmasından kaynaklandığı söylenebilir.


B. Kut Kavramı


Kut,
Türkçenin en eski kelimelerinden birisidir. Tarih boyunca birçok anlam
kazanmıştır. Kut her şeye girebilen ve kutsal nitelik kazandıran sihir gibi bir
şeydi. Şamanizm’de ruh veya can anlamında kullanılmaktaydı.[7] Eski Türk ve Moğollarda Kut’un semadan
inen bir nur olduğuna inanılıyordu. Kut’un, bilgisiz, iyi ahlakını yitiren
kimselerden uzaklaştığı kabul ediliyordu. Ayrıca Orhun Yazıtları’nda “Kut”,
tanrı anlamında da kullanıldığı da görülmektedir.[8]


Kut’un
en yaygın ve belirgin anlamı, şüphesiz devlet veya siyasi hakimiyettir.[9] Orhun Yazıtları’nda “Tanrı yarlıgadığı
için kut’ım” şeklinde yani Hakan anlamında geçmektedir.[10] Eski Türk hukuku ile ilgili en önemli
kaynaklardan birisini teşkil eden Yusuf Has Hacib’in ünlü eserinin ismi
“Kutadgu Bilig”in de buradan geldiği bilinmektedir. Eserin içerisinde de Kut
kelimesi devlet ve siyasi hakimiyet anlamında sık sık kullanılmıştır. Netice
olarak Kut, eski Türk kamu hukukunda temel bir yer tutmaktadır.


C. Hakimiyetin Kaynağı


Yukarıda
da ifade edildiği üzere eski Türklerde hakan olabilmek için Gök Tanrı
tarafından kut verilmiş aileye mensup olmak gerekiyordu.[11] Gök Tanrı tarafından Kut verilmiş aile
belliydi. Yani her zaman değişmezdi. Bu, Hunlarda Tu-ku, Göktürklerde Açina,
Uygurlarda Yağlakâr ailesiydi. Hunlarda Kut, yere inen bir nur olarak
bilindiğinden, Han soyunun kuttan meydana geldiğine inanılırdı.[12] Dolayısıyla hakanın kutun gözle görülür
sembolleşmiş bir hali olduğu kabul edilmekteydi.[13]


Hakan
olabilmek için tanrının kut vermesi gereğinden hareketle, devlet başkanını
Tanrının belirlediği ileri sürülmüştür.[14] Ancak uygulamaya bakıldığında bu fikre
katılmak mümkün görünmemektedir. Çünkü Gök Tanrı tarafından kut doğrudan
kişilere değil bir aileye verilmekte, başka bir ifade ile bu soydan gelen
insanların hakan olmaya layık oldukları anlamına gelmekteydi.[15] Neticede kimin hakan olacağına beyler ve
diğer devlet memurları ile halk karar vermekteydi. Muhtemelen insanların sonucu
takdirle karşılayarak kabullenmeleri ve herhangi bir siyasi kargaşaya sebep
olmadan halkın itaatını sağlamak için böyle bir anlayış sergilenmekteydi.
Nitekim hakan, kutsal bir varlık olmayıp, kendisine hükümdarlık tacı
giydirilmiş talihli bir kişidir.[16] Dolayısıyla eski Türklerde teokrasiden
söz etmek mümkün görünmemektedir. Çünkü Tanrı adına mutlak doğruları halka
dayatan bir hakan söz konusu değildir. Töreler genellikle halka veya
temsilcilerine danışılarak çıkarılmaktadır. Değer yargısı ve törelerin
kaynağında referans olarak tanrının iradesi gösterilmemektedir. Tanrının ortaya
koyduğu az veya çok bir prensip de mevcut değildir. Bütün bu sebeplerle eski
Türklerde laik bir devlet anlayışının hakim olduğu söylenebilir.


D. Devletin Şekli


Eski
Türklerde hakimiyetin Hakan, beyler ve halk arasında paylaşıldığını, fakat
çoğunluğunun Hakan’a ait olduğunu yukarıda belirtmiştik. Buradan hareketle eski
Türklerdeki devlet şeklinin, birbirinden kısmî farklılıklar arz etmekle
birlikte, genelde monarşi olduğu ileri sürülmüştür.[17] Bu monarşi seçimli ve irsî bir
monarşidir. Hakan, devletin ileri gelen memurları, devleti oluşturan Boy’ların
Bey’leri ile halk tarafından seçilmektedir. Bu nedenle Eski Türklerdeki devlet
şekli, seçimli monarşidir. Fakat Hakan mutlaka kendisine kut verilmiş aile
içerisindeki erkeklerden olmak zorunda olduğu için irsî bir nitelik arz
etmektedir.[18] Bu monarşinin kayıtsız, şartsız bir
mutlak monarşi olmadığı söylenebilirse de meşruti monarşi olduğu da ileri
sürülemez. Gerçekten Hakan’ın iradesini sınırlayan unsurlar bulunmaktadır. Her
şeyden önce Eski Türklerde halkın her şeye itaat etmediğini biliyoruz. Halkın
devlet işleri ile yakından ilgili olduklarını Kurultay’a katıldıklarına ve
görüşlerini serbestçe ifade ettiklerine şahit oluyoruz.


Hakanların
da halkın görüşlerini saygı ile karşıladıklarını tarihi kayıtlar bize
göstermektedir. Hakan’ın iktidarını kısıtlayan ikinci unsurun Beyler olduğunu
görüyoruz. Hakan, bütün devlet işlerini Kurultaya danışmak zorundaydı.[19] Töre, yani geleneksel kanunlar ise,
Han’ın yetkilerini sınırlandıran üçüncü unsurdu.[20] Ne var ki bütün bu sayılanlar kesin
bağlayıcı ve denetim mekanizmaları olmadığından eski Türklerde meşrutî bir
monarşinin olduğu söylenemez.


Eski
Türklerde devlet, hükümdar ailesinin malı kabul edilmekteydi.[21] Dolayısıyla ülke toprakları Hakan’ın
ölümünde oğulları ve kardeşleri arasında paylaşılıyordu.[22] Bunlardan birisi Hakan seçiliyor diğerleri
de Bey olarak kendilerine düşen kısımları idare ediyorlardı. Buradan hareketle
bir kısım müsteşrikler, eski Türklerde çifte Krallık (Hakanlık) olduğunu ileri
sürmüşlerdir.[23] Ancak bu tespitin isabetli olduğu
söylenemez. Çünkü bu yönetim tarzının kendi içerisinde bir mantığı, bir işleyiş
şekli vardı.[24] Örneğin Göktürklerde batıdaki İstemi
Han’ın doğudaki Bumin’e ve daha sonra da oğullarına tâbi olduklarını görüyoruz.
Yani doğudaki Han, Hakan kabul ediliyor, batıdaki Han ise ona bağlı bir Bey
durumundaydı.[25] Yoksa ikisi de Hakan değillerdi.
Bağımsızlığını ilan ederek ayrı devlet kuranlar ise müstakil bir devlet olarak
varlıklarını az veya çok sürdürüyorlardı. Ancak bunun çifte krallıkla bir
ilgisi yoktu.


III. Hakan


A. Seçimi


Eski
Türklerde Hakanlık, irsî olarak Hakan’ın sülalesinden birisine geçiyordu. Hakan
olabilmek için mutlaka kut verilmiş sülaleye mensup olmak gerekiyordu.[26] Bununla birlikte kutun verileceği
sülaleye mensup olmak Hakan olmak için yeterli değildi. Çünkü aile içerisinde
kime kut verileceği hususunda kesin bir ölçü yoktu. “Primogenitus” (ekberiyet)
ya da “senioratus” (Hanedanın en yaşlı üyesi) gibi kurallar belirlenmemişti.
Başka bir ifade ile, bütün hanedan üyeleri Hakan olma hak ve yetkisine
sahiplerdi.[27] Veliaht olma dışında, adil, yetenekli,
ilim sahibi, asil, cesur ve seçimi yapacak olan beylerle iyi ilişkilerde
bulunmak Hakan olmak için önemli özelliklerdi.[28]


Kısaca
eski Türklerde Hakanlık irsen intikal etmekteydi. Ancak Hakan olma belirli bir
kişiye değil hanedan içerisinde en layık (idoneitas) olana nasip oluyordu.
Genelde Hakan’ın çocukları arasından seçilmekle birlikte Hakan’ın çocuklarının
olmaması veya küçük olmaları durumunda Hakan’ın kardeşlerinden de seçilenler
oluyordu.[29] Böylece Tanrının hanedan içerisinde en
liyakatli olana Kut’u nasip ettiğine inanılıyordu.[30]


B. Veliahtlık


Eski
Türk Hakanlarının veliaht atadıklarını da görüyoruz. Veliaht olabilmek için
hanedan içerisinden olmak da yeterli olmayıp, Hakan’ın kendi milletinden olan
karılarından (Melike) dünyaya gelmiş olmak gerekiyordu. Bununla birlikte
Uygurlarda ve Göktürklerin son dönemlerinde yabancı karılarından olan
çocukların da veliaht ve dolayısıyla Hakan oldukları görülmektedir.[31]


Hakan’ın
birisini veliaht ataması, onun mutlaka Hakan olmasını gerektirmezdi. Beyler ve
Halk başka birisini Hakan seçebilirlerdi. Ayrıca bazen de veliaht olduğu halde
tahta çıkmayıp sülalenin başka bir ferdinin çıkmasını isteyenler de oluyordu.[32] Demek ki tahta çıkmak için veliaht olmak
yeterli olmayıp birçok meziyeti üzerinde barındırmayı da gerektiriyordu. Bununla
birlikte veliaht olmanın ve nüfuzlu beylerin desteğini almanın Hakan olmak için
önemli bir avantaj sağladığını belirtmek gerekir.[33] Veliaht, Hakandan sonra en büyük amir
durumundaydı. Orduya genelde o kumandanlık ederdi. Böylece devlet işlerinde
tecrübe sahibi olurdu.


C. Seçimin Şekli


Eski
Türklerde Hakan’ın, Kut’u Gök Tanrı’dan aldığına inanılmaktaydı. Ancak bu Kut
verilme nasıl olmaktaydı?


Yukarıda
da ifade edildiği üzere, kut verilme takdir anlamındaydı. Çünkü seçim tamamen o
devirde olabilecek demokratik usullerle yapılıyordu. Hakan seçmek için Kurultay
toplanıyordu. Kurultaya Beyler ve ileri gelen kişilerden başka halk da
katılabiliyordu.[34]


Kurultayda
Hakan seçilen kişi, artık ülkenin meşru Hakan’ı oluyordu. Tanrı Kut’u ona nasip
etmişti. Hakan seçildikten sonra cülus merasimi düzenleniyordu. Göğe çıkar gibi
tahta çıkma töreni denilen bu tören şu şekilde cereyan ediyordu: Hakan, keçe
üzerine oturtuluyor ve dokuz defa döndürülüyor, her dönüşte halkı selamlıyor,
sonuçta dokuzuncu semadaki tanrının yanına ulaştığına inanılıyordu.[35] Muhtemelen bu törenin devamı olarak
beyler, vezirlerle bir araya gelip saray ortasına bir siyah keçe döşeyip
Hakan’ı getirip keçenin üzerine oturtuyorlardı. Beyaz elbise içindeki beyler,
yeni Hakan’a bağlılıklarını “Yukarıda güneşe bak, bâki olan tanrıyı itiraf
eyle. Sen onun gölgesisin. Kendi tedbirini onun muradına uydur. Aksi halde sana
sadece bu siyah keçe kalır” şeklinde bildiriyorlardı. Sonra kırmızı elbiseler
giyip başlarına birer sorguç (kotuz) takıyor ve Hakan’a taç giydiriyorlardı.[36]


Bunun
ardından Hakan’a yemin ettirildiğini görüyoruz. Buna göre, seçilen Hakan’ın
boynu ipek bir kaytanla sıkılıyor ve kaç yıl kağan olarak kalacağı soruluyordu.
Bu bir nevi hizmet isteme andı olarak değerlendirilmektedir.[37]


D. Zorla Ele Geçirme


Eski
Türklerde Hakanlığın zorla ele geçirilmesine de rastlanırdı. Bazen Hakanlar,
zayıf düşmeleri, memleketi iyi yönetememeleri sonucunda azlediliyor ve
yerlerine aynı hanedandan başka birisi seçiliyordu. Fakat azledilen Hakanlar,
kendi taraftarları ile isyan edip, tekrar Hakanlığ’ı elde etmeye çalıştıkları
da oluyordu. Bu karışıklığı fırsat bilen Beylerden bazıları her iki Hakanı ve
sülalelerini ortadan kaldırarak, kutun kendi sülalelerine verildiğini belirtip
Hakanlığı zorla ele geçiriyorlardı. Fakat Hakanlığ’ı bu şekilde elde etmiş
olanlara gâsıp gözüyle bakıldığından bu saltanat uzun ömürlü olmuyordu.[38]


E. Hakanın Görev ve Yetkileri


1.    
Yasama


Eski
Türklerde hukuk kurallarına yasağ veya daha yaygın ifadesi ile töre dendiğini
görüyoruz.[39] Göktürk kitabelerinde Bumin ve İstemi
Kağanların halkın töresini kanunlaştırdıkları anlaşılmaktadır. Aynı şekilde
Kutadgu Bilig’de de Hakan’ın koyduğu kurallara töre dendiğine şahit oluyoruz.[40]


Özellikle
de devletler kurulduğu zaman Kurultay toplanıp töreyi (burada anayasayı) tespit
ediyordu.[41] Daha sonra ise Hakan, kurultaylara kanun
teklif edebildiği gibi kendisi de kanun koyabilirdi.[42]


2.    
Yürütme


“Tanrı
irade ettiği ve kendi talihim olduğu için hakan mevkiine oturdum. Yoksul, fakir
milleti hep toplattım. Fakir kavmi zengin kıldım. Az kavmi çok kıldım”.[43] “İnsanoğulları üzerine ecdadım Bumin
Hakan, İstemi Hakan tahta oturmuş, oturarak Türk milletinin ülkesini, türesini
idare ve tanzim edivermiş… Asker sevk edip dört taraftaki kavmi hep itaat
altına almış, hep muti kılmış…”.[44] Kül Tegin (Köl-tigin) ve Bilge Han
yazıtlarından alınan bu ifadelerden şu hükümleri çıkarmak mümkündür: Eski
Türklerde Hakan, devletin ve yürütmenin başıydı. Özellikle yürütmeye ilişkin
büyük yetkilere sahipti. Han, devletin başı ve hakimiyetin temsilcisiydi.
Hakan, devleti millî törelere göre idare ederdi. Halkın güvenliğini, sağlığını,
iktisadi durumunu, açlığını, tokluğunu düşünmek durumundaydı. Hakan, savaş
esnasında ordunun baş kumandanıydı. Devletin sınırlarını korumak, halkın
rahatını sağlamak ve devletin ününü korumak sorumluluğu altındaydı.[45] Ayrıca Türk Hakanı, halkın kalbini
kazanmak, halkı Türk devlet felsefesine göre korumak, eğitmek, kaçmış, dağılmış
beylikleri toplamak durumundaydı.[46]


3.    
Yargı


Hakan,
devletin başı olmakla yargının da başkanı idi.[47] “Yargu” denen yüksek devlet mahkemesine
Hakan başkanlık yapmaktaydı. Özellikle kendisine karşı girişilen isyan ve
süikast teşebbüslerinde Hakan’ın bizzat yargılama yaptığını gösteren bilgiler
vardır. Mesela Atilla kendisine süikast hazırlayan suçlulardan Bigila’yı bir
kurul önünde sorgulamıştır.[48] Devlet başkanına isyanın cezası ölümdü.
Cezalar, Hakan tarafından infaz edilmekteydi. Merkezden uzak yerleşim alanlarında
ve daha sonraları merkezde de yargılama yapmak üzere görevliler atandığını
görüyoruz.[49]


F. Hakan’a Yardımcı Olan Kurumlar


1.    
Kurultay


Kurultay,
Türkçe kurul ile Moğolca tay ekinin birleşmesinden oluşmuş bir kavram olup
danışma meclisi anlamına gelmekteydi. Aynı anlamı ifade etmek üzere Toy kavramı
da kullanılırdı.[50] Eski Türklerde devlet işlerinin
yürütülmesinde devlet başkanına her açıdan yardımcı olan kurumların başında
Kurultay veya Toy gelirdi. Bu durumda Kurultay, devlet yönetiminin temelini
oluşturan bir kurumdu.[51] Bütün devlet işleri orada bilen kişilere
danışılarak halledilirdi. Dolayısıyla eski Türklerin “Geniş elbise parçalanmaz,
danışmakla gelişen bilgi bozuk ve kötü çıkmaz”[52] prensibini kendilerine rehber
edindiklerini görüyoruz.


Eski
Türklerdeki Kurultayları Küçük ve Büyük Kurultay olarak ikiye ayırarak
incelemek gerekecektir. Küçük Kurultay halkın katılımı ile Beylerin seçildiği
kurultaydı. Boy’un ileri gelenleri zaman zaman toplanarak Boy’a ilişkin
hususları görüşürler, bazen bunlara halk da katılırdı. Başka bir ifade ile bu
kurultaylar dini ve milli bayramlar şeklinde geçer sonra da devlet işleri
görüşülürdü.[53] Büyük Kurultaylar ise, beyler, yüksek
dereceli devlet memurları ile halkın ileri gelenleri katılır ve Hakan
seçiminden savaş ve barış ilanına kadar bütün devlet meseleleri burada
görüşülürdü.[54] Bu törene katılmamak itaatsizlik anlamı
taşıyordu.[55]


Kurultaylarda
Hakan’ın sağ tarafında vezirler (genellikle dokuz vezir vardır), beyler ve
komutanlar yer alır; sol tarafında ise memleketin ileri gelenleri ve memurlar
otururdu.[56] Basit bir devlet meselesi için dahi
kurultay toplanırdı ve alınan karar halka duyurulurdu.[57]


Sonuç
olarak, eski Türklerde Hakan’ın devlet işlerini görürken danıştığı bir Kurultay
vardı. Böylece halk yönetime katılmış oluyordu. Hakan’ın seçimi veya görevini
yapamadığı durumlarda azli, Kurultay’ın göreviydi. Kararların nasıl alındığına
ilişkin elimizde bilgi bulunmamaktadır. Bununla birlikte Hakan’ın Kurultay
kararı ile bağlı olmadığı, Kurultay’ın kararının aksini yapabileceği, fakat bu
durumda sonuca da kendisinin katlanacağını söylemek gerekir.[58]


2.    
Vezaret (Ayuki)


Eski
Türklerde Ayuki hükümet anlamına gelen bir kavramdı. Bu kurum Hakan’ın devlet
yönetiminde en önemli yardımcısı idi. Üyelerine “buyruk” denirdi. Ayukiye, Ayguçi
başkanlık ederdi.[59] Ayguçi, zaman zaman Kurultay’ı da
yönetirdi. Bu durumda son söz yine Hakanındı. Tonyukuk ve Kutlug tarihte ün
kazanmış Ayguçilerdi.[60]


G. Hakanın Sorumluluğu ve Görevden Alınması


Yukarıda
da belirtildiği üzere Hakanlar, sınırsız bir yetkiye sahip olmadıkları gibi
sorumsuz da değillerdi. Yetkileri sınırlı ve kendilerine düşen görevi yerine
getirmeleri gerekirdi. Aksi takdirde tahttan indirilirlerdi. Nitekim İkinci
Göktürk Devleti’nde İnal Hakan (716-?) iç karışıklıkları önleyemediği gerekçesi
ile tahttan indirilmişti.[61] Eski Türklerde tahttan indirilmeyi
gerektiren günah, töreyi terk etmekti.[62]


H. Hakanlık Süresi


Eski
Türklerde Hakanlık için belirli bir süre öngörülmezdi. Genelde saltanat
usulünün uygulandığı ülkelerde olduğu gibi liyakat devam ettiği sürece Hakanlık
tahtında oturulurdu. Dolayısıyla Hakanlık, ölüm ya da bir önceki başlıkta
incelendiği üzere, azl ile sona ererdi.


Değerlendirme


Tarih
boyunca Türkler küçüklü büyüklü yüzlerce devlet kurmuşlardır. Dirayetli devlet
başkanlarına sahip oldukları zamanlarda bu devletlerin ömürleri uzun sürmüştür.
Ne kadar layık olursa olsun herkesin devlet başkanı olma hakkı yoktu. Bunun
için eski Türklerde büyük anlam ifade eden kut verilmiş aileyi mensup olmak
gerekirdi. Kut, devlet ve siyasi hakimiyet anlamına gelen eski Türkçe bir
kavramdı.


Eski
Türk inanışına göre Gök-Tanrı belirli ailelere devlet başkanı olma hakkını
veriyordu. Bununla birlikte devlet başkanı Tanrı tarafından atanmıyor, halkın
ileri gelenleri tarafından seçiliyordu. Bu seçimlere halk da katılabiliyordu.


Eski
Türklerde devlet şekli Monarşi, Hakan da ömür boyu görev yapan bir Monarktı.
Hakan töre koyabilir, ülkeyi idare eder, gerektiğinde yargılama da yapabilirdi.


Sonuç
olarak şunu ifade etmek isteriz ki, eski Türklerle ilgili elimizde doğrudan
yararlanacak kaynakların sınırlı oluşu, mevcutlar da genelde tarihçiler
tarafından yazıldığı için devlet başkanlığı gibi hukuki bir kurum için burada
yer verilenlerden başka bilgilere sahip olmadığımızı bu sebeple konunun
beklenilen derinlikte olmadığını belirtmemiz gerekir. Zamanla bu konuların
tatminkar araştırmalara konu yapılması gelecek nesiller için daha sağlıklı
değerlendirmeler yapma imkanı sunacaktır.


Yrd. Doç. Dr. Osman KAŞIKÇI


Atatürk
Üniversitesi Erzincan Hukuk Fakültesi / Türkiye


Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 2 Sayfa: 888-893


Dipnotlar :


 


[1]
Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Kafesoğlu, İbrahim: Türkler, İA, C. XII/II,
s. 147 vd.


[2]
Kafesoğlu, Türkler, 143; Öztuna, Yılmaz: Osmanlı Devleti Tarihi, C. I, İstanbul
1986, s. 20.


[3]
Orkun, H. Namık: Eski Türk Yazıtları, Ankara 1994, I C 4; Arsal, S. Maksudi:
Türk Tarihi ve Hukuk, İstanbul 1947, s. 263 vd.


[4]
Kafesoğlu, Türkler, 222.


[5]
Orkun, II D 17; Arsal, 264 vd; Öztuna, I/20.


[6]
Arsal, 266.


[7]
Gökalp, Ziya: Türk Medeniyeti Tarihi, İstanbul 1976, s. 7 vd.


[8]
Orkun, I D 29.


[9]
Kaşgarlı Mahmud: Divân-ı Lügati’t-Türk (Çev. Besim Atalay), C. I, Ankara 1985,
s. 320; Arsal, 88 vd.


[10]
Orkun, 1 C 9.


[11]
Ögel, Bahaddin: Türklerde Devlet Anlayışı, (13. Yüzyıl Sonlarına Kadar) Ankara
1982, s. 196.


[12]
İnalcık, Halil: Eski Türklerde Saltanat Veraseti Usulü ve Türk Hakimiyet
Telakkisi İle İlgisi, AÜSBFD, C. XIV, S. 1, 1959, s. 74.


[13]
Alföldi, A.: Türklerde Çift Krallık, İkinci Türk Tarih Kongresi Zabıtları,
İstanbul 1943, s. 507.


[14]
İnalcık, Veraset, 76 vd.


[15]
Ögel, 50.


[16]
Ögel, 49.


[17]
Arsal, 268.


[18]
Arsal, 270.


[19]
Ögel, 73-74.


[20]
Arsal, 269.


[21]
Uzunçarşılı, İ. Hakkı: Osmanlı Devleti’nin Saray Teşkilatı, Ankara 1988, s. 50.
Ancak bunun normal mülkiyetten farklı olduğu izahtan varestedir. Nitekim Türk
tarihinde geçen bir olay bu hususa net bir şekilde açıklık getirmektedir. Mete,
han olduğu zaman diğer Proto-Moğol Devleti’nden bir elçi gelir ve Mete’nin ünlü
atını ister. Gaye, Mete henüz tecrübesiz iken onu bastırmaktır. Mete, kurultayı
toplar ve onlara durumu haber verir. Kurultay üyeleri karşı çıkmasına rağmen
komşudan bir at esirgenmez diyerek atını verir. Daha sonra elçi tekrar gelir ve
bu defa Mete’nin hanımını ister. Kurultayın muhalefetine rağmen Mete hanımını
da verir. Daha sonra elçi tekrar gelir ülkenin verimsiz bir arazisini ister.
Kurultayda bir kısım üyeler bunu da verelim demelerine rağmen Mete “öncekiler
kendi malımdı verdim. Toprak ise devletindir, devletin malı başkasına verilmez”
diyerek karşı çıkar (Ögel, 73-74).


[22]
Togan, Z. Velidi: Umumi Türk Tarihine Giriş, C. I, İstanbul 1946, s. 60.


[23]
Alföldi, 507.


[24]
Kafesoğlu, Türkler, 233.


[25]
Arslan, Mahmut: Kutadgu Bilig’deki Toplum ve Devlet Anlayışı, İstanbul 1987, s.
50.


[26]
Öztuna, I/20.


[27]
Laszlo, F.: Kağan ve Ailesi, Türk Hukuk Tarihi Dergisi, S. 1, Ankara 1944, s.
42.


[28]
Ögel, 66.


[29]
Orkun, I D 31.


[30]
Ögel, 66.


[31]
Kafesoğlu, İbrahin: Türk Milli Kültürü, İstanbul 1984, s. 267.


[32]
Ögel, 67-68.


[33]
İnalcık, Veraset, 72.


[34]
Ögel, 63; Arsal, 270.


[35]
Ögel, 65.


[36]
Hezarfen, Hüsüyen Efendi: Tenkih-i Tevarihü’l-Mülük, Sül. Kütp. Fâtih Böl., No:
4303, Vrk. 174/8.


[37]
Ögel, 66.


[38]
Arslan, 63.


[39]
Pakalın, M. Zeki: Tarih Deyimleri ve Terimleri, C. III, İstanbul 1993, s.
539-540; İnan, Abdülkadir: Yasa, Töre ve Şeriat, Türk Kültürü Araştırmaları, S.
I, C. I, Ankara 1964, s. 10.


[40]
Tanyu, Hikmet: Türk Töresi, AÜİFD, C. XXIII, Ankara 1978, s. 103.


[41]
Ögel, 80.


[42]
Kafesoğlu, İbrahim: Kutadgu Bilig ve Kültür Tarihindeki Yeri, Türk Edebiyatı
Dergisi, İstanbul 1970, S. 1, 1970, s. 23; Arsal, 288.


[43]
Orkun, I C 10.


[44]
Orkun, I D 1.


[45]
Arsal, 269-270.


[46]
Ögel, 114 vd.


[47]
Kafesoğlu, Milli, 253; Sevinç, Necdet: İslâm Öncesi Türk Hukuku, Türk Dünyası
Araştırmaları Dergisi, Haziran 1980, s. 166.


[48]
Kafesoğlu, Türkler, 236.


[49]
Arslan, 52.


[50]
Kafesoğlu, Milli, 247.


[51]
Ögel, 73.


[52]
Ögel, 74.


[53]
Kafesoğlu, İbrahim: Türk Bozkır Kültürü, Ankara 1987, s. 19.


[54]
Arsal, 204.


[55]
Kafesoğlu, Milli, 246.


[56]
Hezarfen, Vrk. 175/B.


[57]
Hezarfen, Vrk. 177.


[58]
Ögel, 74.


[59]
Turan, R.: Türkiye Selçuklularında Hükümet Mekanizması, İstanbul 1995, s. 21


[60]
Kafesoğlu, Milli, 251.


[61]
Ögel, 191.


[62]
Hezarfen, Vrk. 174.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet