“Bizim
Anadolu’da işimiz ne idi? Muazzam bir hata!”


Yunan Başkumandanı Trikopis Nasıl Esir Alındı?


Nikolaos Trikopis, Yunan ordusunda Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra
Afyon tahkimatının başına geçen komutandır.


Büyük Taarruz Afyon güneyinden Trikopis kuvvetleri üzerine yapılmıştır.
Cephenin yarılması üzerine geri çekilen Trikopis kuvvetleri Dumlupınar önünde
çembere alınıp esir edilmiştir.


Trikopis esir alınmasını şöyle anlatmıştır:


-“Her tarafımız Türklerle çevrilmişti. Esir
olacağımızı anlamıştık. Bizde kılıcı düşmana teslim etmek küçüklük sayılır.
Durumun kötüye gittiğini gören yaverim, bir ara yanıma gelerek:


-‘Generalim kılıcını imha edelim’ dedi. Derhal
kılıcımı verdim. Önümde parçaladı. Bu sırada atım da vurulmuştu. Başka bir atla
çemberi yarıp kaçmaya çalıştım. Olmadı yakalandım. Atımdaki süvari kılıcını da
aldılar. Ve beni ilk defa Garp cephesi komutanı İsmet Paşa’nın yanına
götürdüler. Daha sonra Mustafa Kemal’in huzuruna çıkardılar.”


Elmalıdağ’da Yunan Başkumandanı General Trikopis’i ve maiyetini tek başına
esir eden Ahmet Çavuş, son zamanlara kadar Afyonkarahisar hapishanesinde
başgardiyan olarak çalışmakta idi. Yunan Başkumandanını nasıl esir ettiğinin
hikâyesini şöyle anlatmıştır:


-“Keşif için üç kişi dağa tırmanmağa başladık.
Yanımda saatli, tetikli, fitilli olmak üzere 11 bomba vardı. Arkamızdan da kırk
kişi yollayacaklardı. Alaca karanlıkta tepenin bir boyun noktasına vardığımız
zaman, 5 – 10 zabitin oturduklarını gördüm. Derhal bombalardan birisini
yakalayarak, davranmayın, teslim olun, diye haykırdım. Hepsi, ellerini
kaldırdılar. Arkadaşlarım da yanına gelmişlerdi. Ben önümüzde duran bir zabitin
atını yularından yakalayarak çektim.” Sordular:


-“Ne kadar kuvvetiniz var?” dediler.


-“Üç ordu, dedim. Tamamen muhasara altındasınız.
Ya teslim olacaksınız, ya sizi gurup ateşine vereceğiz.”


-“Hangi kıtaya kumanda ediyorsun?” dediler.


-“Alay kumandanıyım”, dedim.


Rütbemi sordular?


-“Başçavuş…” dediğim zaman hepsi hayret
içerisinde kalmışlardı.


Hayretlerini gidermek için devam ettim:


-“Bizde onbaşıdan fırka kumandanı bile var”,
dedim. Onlara, torbalarımızdan peksimet çıkararak verdik. Onlar da bize, bol
bol sigara ikram ettiler. Ceplerimizi doldurduk. Biz onları böylece esir
aldıktan epey sonra Kaymakam Hüseyin Hüsnü Beyle tabur kumandanımız Fuat Bey
geldiler.


Hüseyin Hüsnü Bey, esir zabitlerin içerisinden
birisini, eliyle işaret ederek bana sordu:


-“Bu zabitin kim olduğunu biliyor musun?”


-“Ne bileyim, dedim. Elin düşmanı… Babamın oğlu
değil ya!…”


Fuat Beyin gözleri faltaşı gibi açılmıştı:


-“Trikopis, Trikopis, diye haykırdı. Yunan
Başkumandanı…”


Trikopis’i Uşak’a kadar getirdik. Orada bana bir
istiklâl madalyası yazdılar. Trikopis’in esvaplarını da bana hediye ettiler.
Geçen seneye kadar bu esvapları giyerdim. Şimdi bunlar azıcık eskidi. Sokağa
pek gelmiyor. Evde saklıyorum.


Trikops’in Kurtuluş Savaşı hakkında anlattıklarını
Hıfzı Topuz şöyle yazmıştır:


1952 Martı’nda Vali ve Belediye Başkanı Ord, Prof. Dr. Fahrettin Kerim
Gökay’la birlikte Atina’ya gitmiştik. Gökay, Türk-Yunan ilişkilerinin düzelmesi
için ortam hazırlamakla görevlendirilmişti. Yunanlılar, Türk heyetini her yerde
büyük dostluk gösterileriyle karşıladılar. Atina Büyükelçimiz Ruşen Eşref
Ünaydın da elçilikte bir kokteyl düzenledi. Kimler yoktu o kokteylde? Bütün ünlü
parti liderleri, bakanlar, gazeteciler. Bir ara yaşlı bir kişiyle tanıştık.


“General Trikopis!”


“Nee…” dedim, “Siz İstiklâl Savaşında esir düşen General
Trikopis misiniz?”


“Evet,” dedi, “benim!”


Bu benim için bulunmaz bir olaydı. Hemen kendisinden bir randevu aldım.
Ertesi gün de kalkıp emekli başkomutanın evine gittim. Beni büyük bir nezaketle
odasına kabul ettikten sonra, “İstanbul’dan mı geliyorsunuz?” diye
sordu.


“Evet,” diye cevap verdim.


Daldı. Bir müddet derin derin düşündükten sonra:


“54 sene evvel İstanbul’dan geçmiştim,” diye devam etti.
“Güzel şehirdir İstanbul, ben de o zamanlar 30 yaşındaydım. Hey gidi
günler hey…”


Odada Generalin gençliğinden kalma bir yığın resim görüyordum, işte, bu
grubun ortasında bulunan burma bıyıklı genç teğmen Trikopis’tir. Bu resim
galiba Paris’te çekilmiş. Sene 1903. Şu masanın üstünde duran resim de
General’in Birinci Cihan Savaşı’nda Yugoslavya’da çekilmiş bir resmi. Masanın
tam arkasında büyük bir resim daha görüyorum. Bu da 1921’de Eskişehir’de
çekilmiş.


Yunan Kralı Konstantin, Anadolu harekâtında başarı kazanan komutanlara
şecaat nişanı dağıtıyor. Trikopis o zaman kolordu komutanı. Konstantin’in
yanında Başkomutan Papulâs, Kral Paul, Prens Georges, Prens Andre, İstiklâl
Savaşı’nın sonunda Yunanlılar’ın kurşuna dizdikleri Başbakan Gunaris ve
Bakanlardan Teotakis bulunuyor. Hey gidi günler.


“Generalim,” dedim, “nasıl oldu da, Ankara’nın kapılarına
kadar geldikten sonra savaşı kaybettiniz?”


Trikopis bir süre düşündükten sonra,


“Bizim Anadolu’da işimiz ne idi?” dedi.
“Bizim menfaatimiz Balkanlar’da, Makedonya’da, Adalar’da olabilir, amma
Anadolu’dan bize ne? Ne diye bizi oralara gönderdiler? Aradan bunca yıl geçti,
şimdi insan geçmişi daha iyi görebiliyor. Çok daha sağlam hükümlere
varabiliyor. Şimdi artık itiraf etmekten çekinmiyorum, bizim Anadolu savaşında
hiçbir menfaatimiz yoktu. Biz yabancı devletlere âlet olduk. Sizden de, bizden
de bunca insan öldü. Bu kadar şehit verdik. Sonunda ne oldu? İşte bugün
kardeşiz. Hata idi Anadolu hareketi. Hem de muazzam bir hata…”


Trikopis yine bir müddet susuyor. Emekli General’in duyduğu pişmanlığı
anlamaya çalışıyorum. Zavallı Yunan askerleri, zavallı İstiklâl Harbi
kahramanları! Boş yere yanan, yıkılan köylerimiz! Ve tarihin karanlık bulutları
gerisinden eski büyük düşmanımızın duyduğu pişmanlık. Ne büyük çelişki
Trikopis, bugün seninle kardeş olabilmemiz için Anadolu topraklarının
kanlarımızla sulanması gerekmiş.


Emekli General bir süre sonra sözlerini şöyle sürdürdü:


“Ben Anadolu’da sizinle dört defa çarpıştım. Birincisine biz “Avgin
Muharebesi” diyoruz, siz  “İnönü Savaşı.’ 1921 yılı Mart ayının son
günleriydi. Ben o zaman üçüncü tümen komutanıydım, İnönü’nde bizim 3 tümenimiz
bulunuyordu. 7’nci tümen merkezde, 3’üncü tümen solda ve 10’uncu tümen de sağda
olmak üzere muharebe vaziyeti almıştık. Hepimiz kahramanca çarpıştık. Fakat
Türkler bizden çok üstün oldukları için sonuç bizim lehimize olmadı. Geri
çekildik ve burada ilk olarak İnönü’nün askerlik yeteneğini anlamış olduk.


“İnönü ile ikinci karşılaşmam Eskişehir-Kütahya hattında oldu. 1921
Haziranı’nın sonlarına doğruydu. Ben Bursa’da bulunuyordum. Birliklerimiz
Eskişehir ve Kütahya üzerinden taarruza geçmişlerdi. Türkler oyalama
muharebesiyle yardım bekliyorlardı. Ben derhal cepheye hareket ederek bu
yardıma engel oldum. Bu muharebe bizim başarımızla sonuçlandı.


“Türk ordusu ile üçüncü defa Sakarya’da karşılaştık. 1921 Ağustosu’nun
sonlarında yapılan bu savaşlarda biz geri çekildik. Ben ikinci kolorduya komuta
ediyordum. Afyon cephesini tutarak Yunan ordusunun çöküşüne mâni oldum. Eğer
ben cepheyi tutamasaydım Sakarya’dan sonra çok kötü bir mağlubiyete
gidebilirdik.


“Bundan sonra uzun bir duraklama devresi oldu. Bu esnada birinci kor
komutanlığı da bana tevdi edildi. Aralık 1921’de cenup grubu komutanlığına
getirilmiştim. Türklerin büyük bir hazırlık içinde bulunduklarını fark
ediyorduk. Anadolu’da üç kor’umuz vardı. Başkomutan general Papulas’ın uğradığı
başarısızlıktan sonra yerine general Haci Anesti tâyin edilmişti. Muhtemel
taarruzları önlemek için cepheyi yıkılmayacak bir şekilde tahkim etmiştik. Ve
bu cephenin çökmesine ihtimal vermiyorduk.


Nihayet 26 Ağustos 1922 sabahı, Türklerin beklenmedik taarruzu ile
karşılaştık. Bu taarruz bizim için muazzam bir darbe oldu. Haci Anesti bütün
kollara bizzat komuta etmek istiyordu. En büyük korkumuz da İzmir’le
bağlantının kesilmesiydi. Bizim için en tehlikeli vaziyet bu idi. Ben İzmir’e
telgraf çekerek takviye istedim ve aksi halde mağlûp olacağımızı bildirmiştim, istediğim
bu takviyeyi göndermediler. Halbuki karşımızda Mustafa Kemal vardı. Neye
uğradığımızı anlayamadık. Cephe çökmüş ve ordu mağlûp olmuştu…


“Birliklerimiz perişan olmuştu. Birinci Dünya
Savaşı’nın başından beri durmadan savaşan asker yorgundu. Kimsede savaşı
sürdürme isteği kalmamıştı. Ordunun morali bozuktu. Halk savaştan bıkmıştı.
Askeri, inanmadığı bir amaçla savaşa sürüklemek çok çetin bir iştir. Her
yanımız çevrilmişti. Durumun kötüye gittiğini gören yaverim bir ara yanıma
gelerek, ‘Generalim,’ dedi, “kılıçlarımızı yok edelim!”


“Kılıcımı kendisine verdim. Aldı ve kırıp
parçaladı.


“Bu sırada atım da vurulmuştu. Başka bir ata
binerek çemberi yarıp kaçmayı denedim. Olmadı; yakalandım. Beni yakalayanlar
kim olduğumu anlamakta güçlük çekmediler. Üzerimde bir revolver vardı, bunu
aldılar. Bindiğim atın eyerine bağlı bir kılıç sarkıyordu. Bunu da benim
kılıcım sanıp aldılar.


“Beni önce Garp Cephesi Komutanı İsmet İnönü’ye götürdüler. Kendisiyle
fazla bir şey konuşmadık, İnönü beni yanına alarak Başkomutanlığa götürdü.
Atatürk beni mert bir askere yakışır bir biçimde kabul etti. Yunan Orduları
Başkomutanlığına atandığımı da orada öğrendim. Üzüntülü ve heyecan içindeydim.


“İnönü beni Atatürk’e tanıttı. Gazi’nin bana
söylediği sözleri hiç unutamayacağım.


“‘Üzülmeyin generalim,’ dedi. ‘Siz görevinizi
sonuna kadar yaptınız. Askerlikte yenilmek de vardır. Napolyon da savaş
kaybetmiş, tutsak olmuştu. Size karşı büyük bir saygı besliyoruz. Burada
kendinizi tutsak durumda saymamanızı rica ederim. Konuğumuzsunuz. Yakında her
şey düzelecektir. Buyurun, istirahat edin.’


“Atatürk’ün bu ince ve nazik davranışı karşısında
rahatladım. Moralim düzeldi. Bu büyük Komutana karşı içimde bir hayranlık
duymaya başladım.”


Bir de bu eşsiz olayı Mustafa Kemalin ağzından
dinleyelim.


Atatürk Büyük Nutuk’ta. Başkomutanlık Savaşını şöyle anlatıyordu.
“Efendiler, 26 ve 27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, Karahisar’ın
güneyinde 50 km ve doğusunda 20-30 km uzunluğunda bulunan düşman cephelerini
düşürdük.


Yenilen düşman ordusunun büyük kuvvetlerini 30 Ağustos’a kadar Aslıhanlar
yöresinde çevirdik. 30 Ağustos’ta yaptığımız savaş sonunda düşmanın ana
kuvvetlerini yok ettik. Düşman ordusu Başkomutanlığını yapan General Trikopis
de tutsaklar arasındaydı.”


Mustafa Kemal 2 Eylül’de Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Orbay’a da yolladığı
şifreli bir telgrafta şöyle diyordu:


“Dumlupınar savaşına katılmak üzere Seyitgazi bölgesine gönderilen
bağımsız bir Yunan tümeni Kütahya yakınlarında birliklerimizin saldırısına
uğradı. Tümen birçok ölü verdi ve 200 kadar tutsak bıraktı. Ordumuza sığınanlar
bölük bölük toplanıyor. Bugün önümden 100 subay ve 1000 erden oluşan tutsaklar
topluluğunun geçtiğini gördüm. Bunların arasında General Dimiros, Albay
Kalodopulos da var. Birinci Kolordu Komutanı General Trikopis’in de otomobilini
ve hayvanını da bırakarak erlerin içine karıştığı, tutsak ya da öldürülmüş
olacağı da bildiriliyor. Uşak ve Eskişehir’in düşmesini bekliyorum.”


Mustafa Kemal iki gün sonra da yine Başbakan Rauf Beyefendi’ye çektiği
telgrafta şöyle diyordu:


“Dumlupınar savaşında yenilen düşman tümenlerinin kalıntılarından 4000
kişilik bir grup, başlarında General Trikopis olmak üzere dün gece Uşak
yakınlarında birliklerimize teslim oldular. Aralarında değişik rütbede çok
subay var. Benim gördüğüm miktar 300’ü aşıyor. Generallerle görüştüm,
kendilerini teselli ve konuk ettim. Ailelerine sağlık haberini bildirmelerine
izin verdim.


Başkomutan Mustafa Kemal”


Bundan sonrasını yine General Trikopis bana şöyle anlattı:


“Bundan sonra bizi Kayseri’nin Talaş bölgesinde kurulan bir esir
kampına sevk ettiler. Yüksek rütbeli subaylardan başka yanımda 4 general daha
vardı. Artık bizim için savaş bitmişti. Neticeyi beklemeye başladık. Bundan
sonraki vaziyeti biliyorsunuz. Ordumuzun bakiyeleri birkaç gün içinde
Anadolu’yu terk ettiler. Fakat barış antlaşmasının imzalanması kolay olmadı.


“‘Bir seneye yakın bir süre Kayseri kampında yaşadık. Sürekli göz
altında bulunuyorduk. Bir gün kamp komutanına:


“Beni bıraksanız bile bir yere kaçamam,” dedim. “Bundan sonra nereye
gidebilirim? Haydi kamptan kaçtım, Yunanistan nerede, Kayseri nerede?”


“Nihayet Türkiye ile Yunanistan arasında esirlerin karşılıklı değişimi
konusunda anlaşma imzalandı. Biz de memleketimize döndük, İşte Anadolu
seferimizin hazin hikâyesi!


“Fakat bu hikâye henüz bitmemişti. Yunanistan halkı kendisini bu
maceraya sürükleyen insanlardan hesap soracaktı. Memleket karışıklık içindeydi.
Anadolu harbine sebep olanlar kurşuna dizildiler.


“Orduda tasfiye yapıldı. Fakat benim bu işlerde hiçbir suçum olmadığı
için bütün bu işlerden yüzümün akıyla çıktım. Ordudaki görevime devam
ediyordum. Fakat yaşım da ilerlemişti. Nihayet 1928’de emekliye ayrılmamı
isteyerek ordudan istifa ettim. Ve işte o zamandan beri köşemde dünyayı
seyrediyorum. Şimdiye kadar birçok partilerin mebusluk teklifleriyle
karşılaştım. Fakat hiçbirini kabul etmediğim gibi bundan sonra da politikayla
uğraşmak niyetinde değilim. Tek isteğim yeni bir harp görmeden, barış içinde
yaşama gözlerimi kapamaktır.”


Trikopis bu konuşmanın sonunda bana İstiklâl Savaşı’ndaki yenilgisini
anlatan Rumca bir kitabını imzalayıp verdi. Seksen dört yaşındaki bu emekli
General, emekli Başkomutan Türklere karşı hiç de kızgın ve kırgın değildi.
Anadolu Savaşı’nın bu yenik generali barıştan bir süre sonra Venizelos’la ayrı
ayrı cephelerde Türk-Yunan dostluğunun temellerini oluşturmuş bir kişiydi.


Bu konuşmadan yedi yıl sonra General Nikolas Trikopis 91 yaşında Atina’da
öldü. Türk Yunan dostluğu da temel direklerinden birini yitirmiş oldu.


Kaynakça


Hıfzı TOPUZ: Eski Dostlar S:83-89 6.Baskı Ekim, 2000 İstanbul


30 AĞUSTOS HATIRALARI, Dizgi-Yayımlayan: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve
Yayıncılık A.Ş. Baskı: Çağdaş Matbaacılık ve Yayıncılık Ltd. Şti. Ağustos 2000


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet