Ekrem Hayri PEKER : Osmanlı tahtına göz diken
Giraylar
 


Tarih boyunca Türk devletlerinin
yıkılma nedenlerinin başında saltanat kavgaları gelir. Veraset konusu kurallara
bağlanmamıştır. Hanedan mensubu her fert, tahtın doğal adayıdır. Güçlü kişiler
tahta geçmediyse bitmez tükenmez taht kavgaları başlar.


Türk devletlerinin tarihi kuruluş
döneminden sonra bitip tükenmez bir iç savaş döngüsü başlar. Ta ki devlet
yıkılana kadar bu kavga sürer.


Batıda veraset konusu katı kurallara
bağlanmıştır. Üstelik bey, kral, imparator… Her kimse tek eşlidir. Bu eşten
doğan çocuklar erkek kız fark etmeden varis olurlar. Erkek oğul yoksa kız
varistir. Hükümdarın en büyük erkek evladı varistir. Hiçbir kardeşin ölüm
olmadıkça tahtta hakkı yoktur. Grandük veya dük unvanı verilir, eşinden miras
gelmediyse kayda değer bir toprak verilmez.


Hükümdarın başka bir kadından
(metres, sevgili…) olan erkek veya kız çocuklarının tahta hiçbir hakkı yoktur.
Kilisenin de destek verdiği bu düzen oturduğu için kolay kolay hanedan
değişmez.


Osmanlının kuruluşunda aynı
sıkıntıların yaşandığını görüyoruz. Osman Bey, komşularına karşı izlenecek
politika konusunda görüş farklılığına düştüğü amcasını öldürür. Osman Gazi
ölünce, komutanlar ve dervişler ağırlık koyarlar; ağırlık ağabeyi değil, kardeşlerden
Orhan Gazi’yi beylik tahtına çıkarır.


Sultan I.Murat’a evladı Savcı Bey
isyan eder, hem de Bizans tahtının varisiyle. Kosova Savaşı’nda düşmanı
kovalayan Şehzade Yakup’a, “Baban çağırıyor” denilir, sonra öldürülür. Adamları
oğlunu Macaristan’a kaçırırlar. Büyüyen şehzade taht için şansını denemek
isterse de Hristiyan olması yüzünden başarılı olamaz.


Yıldırım Beyazıt’ın Ankara Savaşı’nda
yenilip, esir düşmesinden sonra fetret devri diye anılan bir dönem yaşanır.
Çelebi Mehmet, kardeşlerini bertaraf ederek tahta çıkar. Sağ kalan yeğenlerinin
gözlerini kör eder.


Benzer olayların devam ettiğini
söyleyelim. Kuruluş döneminden I. Selim’e kadar Balkanlar’a çıkan her şehzade
buradaki akıncı beyleri ve halktan destek bulmuştur. Fatih Sultan Mehmet’e,
yeniçerilerin “Kardeşin Orhan’ı biliyoruz” demesi silahlı gücün ve bu gücü
arkasına alan bürokrasinin sultanı belirleyecek bir güce ulaştığının bir
işaretidir.


Şehzade Selim babası II. Beyazıt’a
isyan eder. Öncesinde abisi Şehzade Korkut, Mısır’a sığınmış ve sonra geri
dönmüştür. Şehzade Korkut’tan önce Fatih Sultam Mehmet’in oğlu Şehzade Cem
Mısır’a sığınmıştı. Türkmenler tarafından “Yavuz” lakabı takılan Sultan Selim,
tüm kardeşlerini ve üçü haricinde yeğenlerini öldürtür.


Şehzade Ahmet’in İran’a sığınan oğlu
Şehzade Murat’a, Şah İsmail büyük ilgi gösterir. Şah, şehzadeyle beraber ava
çıkar. Fakat bir gün şehzadenin öldüğü haberi yayılır. Tarihçi Lütfi
Paşa,  Şehzade Murat’ın Şah İsmail tarafından öldürüldüğünde ısrarcıdır.
(Lütfi Paşa, s, 207, Tevarih-i Âl-i Osman. Aktaran, Haldun Eroğlu, Osmanlı’da
Muhalefet, s, 148)


Bir müddet sonra şehzadenin ölmeyip
İran’dan kaçıp Amasya’ya geldiği söylentisi çıktı. Bu haber Sultan Selim’i
endişelendirmişti. Sultan Selim, bu endişesinin nedenini soran nedimi Hasan
Can’a; “Şerirler ve eşkıya güruh, fitne ve fesada bahane isterler. Böyle işi
sıkı tutmayınca, güzel memleketimizde fesat berteraf olmaz. Bu ihtimamdan
sonra, eşkıya bundan böyle harekete yol bulamaz. Sonumuz intihaldir. Şimdi
dikkatleri biz etmezsek, saltanat evladımıza intikal ettiğinde, reaya ve berâyâ
âsud ve rahat olma ihtimalini yitirir” cevabını vermiştir. (Haldun Eroğlu,
Osmanlı’da Muhalefet, s, 148)


Yapılan tahkikat neticesinde sahte
şehzadenin kısa bir süre önce Üsküdar’da öldüğü anlaşılmıştır.


Şehzade Ahmet’in oğlu Murat, İran’a
kaçarken Alaeddin Ali ve Süleyman Mısır’a kaçtılar. Bu iki şehzade 1513 yılında
Kahire’de çıkan veba salgınında öldüler ve Kahire’ye defnedildiler. Cenaze
namazlarına Memlük Sultanı Kansu Gavri’de katıldı.( Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet,
s, 147)


Sultan Ahmet’in Kasım adındaki oğlu
Haziran 1516’da lalasıyla beraber Mısır’a sığındı. Memluk Sultanı Kansu Gavri,
şehzadeyi himayesine alıp, Kahire’ye getirdi.


Tarihçi İbn İlyas, “Bedâyiü’z-zühur
fi vekayii’d-dühur” adlı eserinde Sultan Selim’in Şehzade Kasım’ın hayatta
olmasından büyük endişe duyduğunu ordusunun şehzade tarafına geçmesi
ihtimalinden endişe ettiğini yazar. (Aktaran, Haldun Eroğlu, Osmanlı’da
Muhalefet, s, 149)


Mercidabık Savaşı’nda Şehzade
Kasım’da bulunur. Savaştan sonra Memluk güçleriyle beraber Kahire’ye döndü.
Ridaniye Savaşı’na yeni Memluk sultanı Tomanbay’ın emrine verdiği bir birlikle
ve Osmanlı bayrağı ile katılır.


Savaştan sonra şehzade saklanır.
Sultan Selim döndükten sonra sığındığı kişi tarafından Osmanlı güçlerine ihbar
edildi. 30 Ocak 1518’de Mısır’da idam edildi. (Haldun Eroğlu, Osmanlı’da
Muhalefet, s, 151) Bütün bunların ışığında Sultan Selim’in Mısır’a saldırısının
arkasında kaçan şehzadelerin sığındığı bir ülkenin olması yattığını
söyleyebiliriz.


Osmanlı topraklarının dışına
kaçabilen son şehzade Beyazıt oldu. Onun ve evlatlarının sonu abisi Şehzade
Selim’in gönderdiği cellâtların elinden oldu.


Yaşlanan sultan, (1494 doğumlu) oğlu
Mustafa’yı tehlikeli bulmuştu. Yeniçerilerin “Padişah yaşlı” diye
mırıldanmaları 1553’de Şehzade Mustafa’nın sonunu getirir. Padişah III. Mehmet,
Celali isyanlarını bastırmak için kendinden ordu isteyen oğlu Şehzade Mahmut’u
boğdurur.


Sultan I. Ahmet (saltanatı,
1603-1617), veraset sistemini değiştirir, “Ekber ve Erşad” evlat kuralını
getirir. Şehzadeler, sancağa gönderilmeyip, sarayda hapsedilirler. Ulema ve
ordu, deneyimsiz padişahları istediği gibi yönlendirir desek abartı olmaz.
Padişahlar ağırlık koymak istedikleri zaman devrilirler. Padişah Genç
Osman’ın(saltanatı,1618-1622), IV. Murat’ın (saltanatı, 1623-1640) kardeşlerini
öldürtmelerinin ardında bu korku vardır.


Fatih’e İstanbul’daki kardeşin
hatırlatan yeniçeriler, padişahların isyanlarla sürekli tahttan indirildikleri,
çocuk yaşta tahta çıktıkları, kimisinin çocuksuz öldüğü 1600’lü yılların
kargaşasında Osmanlı tahtına varis olarak Kırım giraylarını hatırlatmaları
şaşırtıcı olmaz.


***


Altınordu Devleti dağılınca aynı
Cengiz soyundan gelen Hacı Giray, Litvanya Dükalığı’ndan yardım alarak 1449’da
Kırım’ı ele geçirip, Kırım Hanlığı’nı kurdu.


Osmanlı Kafkas ilişkilerinin
başlaması Fatih Sultan Mehmet’in ipek yolu üzerinde yer alan Kefe’nin ele
geçirilmesiyle başlamıştır. Fatih, 1461 yılında Amasra, Sinop ve Trabzon’u
fetih ederek Karadeniz ticaretini kontrol altına almıştı.


1475 yılında Gedik Ahmet Paşa’nın
yönetimindeki donanma ve kara ordusu Kefe’yi kuşattı. Ağır bombardımana tutulan
kale 4 gün sonra teslim olmuş. (Aşıkpaşazade, S.182) Kefe’yle beraber
Cenevizlilerin elindeki Kerç, Soğdak, Balıklava, Azak, Taman, Menkup ve
İnkerman gibi küçük hisarlarda teslim alınır. Kırım tahtına da Kefe’de
Cenevizliler tarafından zindanda tutulan Mengli Giray zindandan çıkarılır.
Mengli Giray, Fatih’in desteğiyle Kırım Hanı olur.


Mengli Giray kızı Ayşe Hatun’u I.
Selim ile evlendirmiştir. Sultan Selim, bir kızını Mengli Giray’ın oğlu Saadet
Giray (1514-1532) ile evlendirmiştir.


***


Türk paşaların entrikalarıyla Kırım
tahtını ele geçiren Gazi-Giray, Saadet-Giray’ın oğlu Nureddin Devlet-Giray’ı da
öldürtmüştür. Devlet-Giray’ın oğlu Şahin-Giray Çerkesya’ya, diğeri Mehmed Giray
Anadolu’ya kaçmıştı. Kısa bir süre sonra kalgay Selamet-Giray da Anadolu’ya
kaçmış ve orada önce Karayazıcı, sonra da kardeşi Deli Hasan’ın isyanına
katılmıştır.


Sultan Ahmet, Gazi Giray’ın
hunharlıklarının faturası onu tekrar hanlık koltuğuna oturma yolunu açan
Sadrazam İbrahim Paşa’ya kesilmişti. Sultan, sadrazamlığı başkasına vermişti.


Gazi-Giray’la Bab-ı Ali arasında gâh
hasmane, gâh dostane ilişkiler, hanın ölümüne kadar sürdü gitti. Fakat bu
arada, her iki tarafın da kendi derdi kendine yettiği için, bu ilişkileri
düzeltme yolunda herhangi bir adım atılmadı. Bab-ı Ali, Anadolu vilayetlerinde
Celalî isyanlarıyla uğraşıyordu. Asi Karayazıcı ölünce isyancıların başına
kardeşi Deli Hasan geçti.


Gazi-Giray öldüğünde Tatar beyleri
Mart 1608’de oğlu I. Tohtamış Giray’ı tahta çıkardılar ve tarihçilerin kaydına
göre bu işi eski Türk geleneklerine uygun olarak yaptılar. Şirin, Barın,
Selciut ve Mansur kabile beylerinden oluşan Dört karaçu / karaci, Tohtamış
Giray’ı bir keçenin üzerine oturtarak, dört bir yanından tutup kaldırdılar ve
kabul meclisi salonunun divanına kurulan tahta götürdüler. Türk tarihçiler
doğrudan doğruya Tohtamış Giray’in tahta çıkarılmasında babasının ağalarının
oğlunun Bab-ı Ali tarafından tayiniyle ilgili babalık vasiyetinin bulunduğunu
söylemelerinin etkili olduğunu belirtmektedirler. Yine de Tatarlar üç gün kadar
sonra Bab-ı Ali’ye özel bir elçi göndererek Tohtamış Giray’ın tahta
çıkarıldığını belirtip, önceki sultan fermanının onun han olarak tayini için
yenilenmesini talep etiler.


Asi Deli Hasan, affedilip Bosna
beylerbeyi yapıldıktan sonra affedilen Selamet Giray ve Mehmet Giray dört buçuk
yıl geçirecekleri Rumelihisarı’nda hapsedilirler. Muhtemelen bu ikisi çok
tehlikeli görülmedikleri için infaz edilmeleri belirsiz bir tarihe
ertelenmişti. Daha sonra bu giraylar affedildiler.


Sultan III. Murat 1595 yılında ölünce
yeni Osmanlı bürokrasisi Gazi Giray’ın vasiyeti dikkate almamış, Tohtamış
Giray’ın Kırım tahtından alınmış ve sarayındaki bazı nüfuzlu kişilerin
destekleriyle Rumelihisarı’ndaki iki tutukludan Selamet Giray ve Mehmet Giray
birisi han, diğeri kalgay yapılmıştı. (s,293). Selamet-Giray deniz yoluyla Kırım’a
giderken, kardeşi Mehmet Giray’ı belki yolda Tohtamış’la karşılaşır
düşüncesiyle kara yoluyla göndermişti. Görevden alınan Tohtamış Han,
karayoluyla İstanbul’a gelirken kardeşi Selamet Giray tarafından yolunu
kesmekle görevlendirilen Mehmet Giray Akkerman yakınlarında Tohtamış Han’a
saldırır ve kardeşiyle beraber öldürür. (s,295)


Kalgay yapılan Mehmet Giray pek rahat
duramaz. Aradan bir yıl bile geçmeden hana karşı tavırlar almaya başlar.
Selamet-Giray’ın kendisini ortadan kaldırmayı kafaya koyduğunu öğrenen Mehmet
Giray, kardeşi Şahin Giray’la anlaşarak hana karşı isyan bayrağı açarlar.
Birkaç çatışmadan sonra asi kardeşler ülke dışına kaçarlar. Kalgay Canibek
Giray han tahtına oturur.


Bu iki kardeş, tahtı Selamet Giray’ın
elinden almak için giriştiği bir iki başarısız denemeden sonra, Akkerman
yakınlarında, Ruslara komşu oldukları bir yeri kendilerine karargâh edindiler.
Kendilerine iltihak eden Tatarlarla birlikte Rus topraklarına akınlar
düzenliyor ve ele geçirdikleri esirleri satıyorlardı. Ganimete ve yağmaya
susamışlık, kısa sürede onların yanında kalabalık bir Tatar grubunun
toplanmasına zemin hazırladı ve hatta hanın ordusunda dahi onların safına geçme
temayülleri belirdi. Bu durum yeni han Canıbek Giray’ı endişelendirmişti, ama
onlar Rus ve diğer halklara mensup esirler almayı ve onları Akkerman’da satmayı
sürdürdüler. Bu durum karşısında han, onların bu haydutluklarına bir son verme
kararı aldı. Han, üzerlerine yürüdü. Akkerman yakınlarında vuku bulan çarpışma
hanın üstünlüğüyle sonuçlandı. Asi kardeşler tekrar taraftarlarını toplamaya
giriştiler.


Mehmet Giray, o Sadrazam Nasuh
Paşa’ya meylederek sultana itaat arz etmeyi kendisi için daha yararlı buldu.
Nasuh Paşa, Mehmet Giray’ı Edirne davet etti. Sultan Ahmet, Edirne civarında
avlanırken şahinini bir kartalın üzerine saldı. Mehmet Giray da hiçbir şeyden
haberi olmadan yakındaki bir tepenin arkasından şahinini aynı kartal üzerine
saldı. Sultan buna çok öfkelendi ve kendi ganimeti üzerine şahin gönderenin kim
olduğunu sordu. Sonra çevresine bakınma bir tepe üzerinde yanındaki 40-50 kadar
Tatarla aynı bölgede avlanmakta olan Mehmet Giray’ı gördü. Sultan Ahmet, Mehmet
Giray’ın tutuklanıp Yedikule zindanlarına kapatılmasını emretti. Nâimâ’nın
kaydına göre, daha sonra idam edilen Nasuh Paşaya yapılan suçlamalar arasında
Edirne’deki av partisinde onun Mehmet Giray lehine takındığı tavrın da rol
oynadığı belirtilmektedir.


Mehmet Giray padişahın gazabına
çarpılıp hapse atıldığında kardeşi Şahin Giray Kili kalesindeydi. Onu
tutuklaması için biri gönderilmiş, fakat o bazı adamlarıyla birlikte kaçıp Şah
Abbas’a sığınmıştı. Mehmet Giray hapiste yatarken İstanbul’da olup bitenleri
dört gözle takip ediyordu. I. Mustafa’nın tahtından indirilip 1617 de II.
Osman’ın tahta çıkarılışı esnasındaki endişeli koşuşturmalar ona kaçmak için
iyi bir fırsat hazırlamıştı ve yeni sultanın cülus töreni sırasında daha
önceden konuştuğu Halef mirza ona kaçmak için atlar hazırlamıştı. Hemen
arkasından karadan ve denizden adamlar çıkarılmış ve Mehmet Giray Pravadi’de
yakalayarak sultana getirilmişti. Sultan onu sıkı bir şekilde sorguladıktan
sonra tekrar Yedikule’ye atıldı, oradan da Rodos’a gönderildi. Kırımlı
tarihçiler Mehmet Giray’ın maiyetinde bulunan 30-40 kadar kişinin tamamının
infaz edildiğini belirtmektedirler.


Mehmet Giray hapiste bulunduğu
günlerde daha sonraları sadrazam olup onun hanlık tahtına çıkmasına yardım eden
Mere Hüseyin Paşa ile yakın dost olmuştu. Bu arada Canıbek Giray Türklerin
yanında İran seferine katılmış ve bir varlık gösterememişti. Türklerin mağlubiyetinde
en önemli rolü şimdi kendi Tatarlarına karşı İran ordusunda savaşan Şahin Giray
oynamıştı. Şahin Giray kısa süre sonra bunu telafi ederek Lehistan seferi
sırasında büyük yararlılıklar sergileyecek ve özellikle II. Osman’ın 1621’de
düzenlediği seferde sultanın dikkatini çekecek kahramanlıklar ortaya koyacaktı.


III. Mehmet Giray (1623-1627) hemen
İran’dan kardeşi Şahin Giray’ın geri gönderilmesi için yazışmalara girişti ve o
geldikten sonra Bâb-ı Ali’nin oluru ile kalgay olarak atadı. Rivayete göre
Şahin-Giray’ın ayrılışı sırasında hamisi Şah Abbas’la tam da onun maceraperest
ruhunu ve arsızlığını yansıtan bir konuşma geçmişti. Şah Abbas, Şahin Giray’ı
uğurlarken elini tutup şaka yollu, “Peki padişah seni üzerimize gönderirse,
bizimle çarpışacak mısın?” diye sormuş, o da gayet pişkin bir şekilde, “Kurt
kuzuyu görür de sabredebilir mi? Şahin de bir güvercin görürse onu tutmak ne
mümkün?” cevabını vermiş.


Bab-ı Ali sürekli sahil şehirlerini
yağmalayan ve yakıp yıkan Kossaklarla uğraşmaktaydı. Kossak belasını defetmek
için Bâb-ı Ali Mehmet Giray’a ferman üstüne ferman gönderiyor. Sultanının
fermanlarına pek kulak asmıyordu. Gerek hana ve gerekse kalgayı olan kardeşi
Şahin Giray’a karşı girişilen birkaç müracaatın arkasından Bâb-ı Ali’nin sabrı
tükendi ve tekrar Il. Canıbek-Giray han tayin edildi. Hasan Paşa adlı vezirin
ve diğer ayanların refakatinde Canibek Giray bir gemiye bindirilerek Kırım’a
götürüldü.


Fakat Canıberk Giray iki kardeşin
öyle bir direnişiyle karşılaştı ki muhtemelen Bab-ı Ali dahi böyle bir muhalefet
beklemiyordu. Her iki kardeş, savaşmak için ordularını toplamış ve
hazırlanmışlardı. Hasan Paşa durumu Bab-ı Ali’ye rapor ederken, Canıbek,
Kefe’de İsmail Paşa’nın Varna’dan bir filoyla gelişini beklemek üzere Ali Kadı
adında birinin evine misafir olmuştu. Bu arada padişahın fermanına uygun olarak
Mehmet Giray’ın teslim olması için Kefe’den toplar ve Tatar askerleri
getirilmişti.


Giraylar bu sözlere kulak asmazlar.
Osmanlı ordusunu bozguna uğratırlar. Kefe’yi ele geçirirler. Osmanlı ordusunda
kendilerine karşı savaşan Kantemir Mirza’nın ailesini işkence ile öldürürler.
Şahin Giray bu galibiyetten sonra Tuna’yı aşar ve Tuna’nın her iki yakasını
yağma etmeye başlar. Ailesinin intikamını almak isteyen Kantemir Mirza,
padişahın izniyle otuz bin tatar savaşçıyı yanına topladı. İki giray, 1625
yılında Tuna sahilinde karşılaştılar. Şahin Giray bozguna uğradı. (Smirnov,
V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı ,s, 307)


Buna rağmen Mehmet Giray saltanatını
sürdürdü. Şahin Giray Özü boyundaki Kossaklara sığındı. 1627’de Kırım tahtına
Canibek tekrar getirildi. Bunun üzerine Mehmet Giray’da kardeşinin yanına
sığındı. İki giray, Kossaklarla Kırım’ı yağmaya başladılar. Bir akında Mehmet
Giray öldürüldü. Şahin Giray kaçtı. Beş yıl Kırım ve Kafkasya’da çeşitli
yerlere saldıran Şahin Giray, beş yıl sonra İstanbul’a gelerek IV. Murat’tan af
diledi. Affedilen Şahin Giray, 1631’de Rodos’a sürüldü. IV. Murat’ın ölümünden
sonra tahta çıkan sultan İbrahim’in emriyle idam edildi.


*


Güçlü hanlara, ateşli silahlara ve
toplara sahip bir ordudan yoksun olan Kırım Hanlığı sık sık Rus istilasına
uğramaya başladı. Kırım Hanlığı’nın 1774’de Küçük Kaynarca Antlaşması’yla sözde
bağımsızlığının ardından Rus Çarlığı’nın kontrolüne girmesi ve ardından 1783
yılında ilhakından sonra Kırım girayları unutulup gittiler. Balkanlara yerleşen
giraylar Osmanlı kayıtlarına sadece adli vaka olarak geçtiler. Sultan Giray,
Çiftliğinden geçirilen ve hazineye vergi olarak götürülen sürüye el koyduğu
için yirmi kişilik maiyetiyle Limnos adasına sürülür. (Smirnov, V.D., Osmanlı
Dönemi Kırım Hanlığı, s,643)


1791-92 yıllarında Tuna Nehri
civarında haydutluk ve yağma olaylarının arkasından giraylar çıkar. Şumnu’da
Mehmet Giray ve Kırkkilise’de (Kırklareli) Selamet Giray, haydutlarla işbirliği
yaparlar ve soygundan ele geçen malları bölüşürler. Bunun üzerine üzerlerine
kuvvet gönderilerek cezalandırılırlar. (Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım
Hanlığı, s,643)


KAYNAKÇA:


  • Akdes, Nimet Kurat, IVXIII.
    Yüzyılda Karadeniz’in Kuzeyinde Türk Devletleri, Ankara1972,TTK
  • Akdes, Nimet Kurat, Türkiye ve İdil
    Boyu, Ankara2011, TTK
  • Allen, David W.E,Muhteşem Süleyman
    Zamanında Türk Dünyası
  • Aşıkpaşazade, Hazırlayan Nihal
    Atsız, İstanbul1970, 1000 Temel Eser
  • Babinger, F, Fatih Sultan Mehmet ve
    Zamanı, İstanbul2003
  • Eroğlu, Haldun, Osmanlı’da
    Muhalefet, İstanbul2016, Bilge Kültür Sanat
  • Fischer, Alan, Kırım Tatarları,
    İstanbul2009, Selenge Yayınları
  • Goodwin, Jason, Ufukların Efendisi
    Osmanlılar, İstanbul1999, Sabah Kitapları
  • Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi,
    İstanbul, Sabah Kitapları
  • İdrisi Bitlisi, Hest Behişt, VII.
    Ketibe, Fatih Sultan Mehmet Devri, Ankara2013, TTK
  • İnalcık, Halil, Devleti Aliyye I,
    İstanbul2010, T. İş Bankası Kültür Yayınları
  • İnalcık, Halil, Fatih Devri
    Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar I, Ankara2014, TTK
  • İnalcık, Halil, Osmanlı
    İmparatorluğunun Ekonomik ve Sosyal Tarihi (13001600) C. I, İstanbul2000,
    T. İş Bankası Kültür Yayınları
  • Selaniki Mustafa Efendi, Selaniki
    Tarihi, Ankara1999, TTK
  • Ostrogorski, Georg Bizans Devleti
    Tarihi Ankara2011, TTK
  • Oruç Bey Tarihi (Haz. Nihal Atsız),
    Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul
  • Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım
    Hanlığı, İstanbul2016, Selenge Yayınları
  • Yabubovski, Yu, Altınordu ve
    Çöküşü, Ankara2000, TTK


Ekrem
Hayri PEKER


Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar, STK yöneticisi. Bursa
Mustafa Kemal Paşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği
bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç
Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak
Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde
konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: “Kuşçubaşı Hacı
Sami Bey”, “Özbek Mektupları”, “Yeşim Taşı – Ön Türkler ve
Türk Tarihinden Kesitler”, “Kafkasya’dan Anadolu’ya – Zekeriya Efendi”.
Belgeseltarih.com kurucu ortağı
ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker@gmail.com