Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Güneydoğu Anadolu’nun Medeniyet Tarihi Açısından Önemi


The Significance of the South-Eastern Anatolia for the History of
Civilization


Münir AYKUT


Doç. Dr.


Güneydoğu Anadolu’daki Eğitim Kurumları


a. Urfa Akademisi


Güneydoğu Anadolu Bölgesi medeniyet tarihi açısından önem arz eden
önemli bir yerleşim birimidir. Bölgemizdeki antik eğitim kurumları: Edessa,
İskenderiye, Harran, Nusaybin, Cunduşapur ve Kinnesrin okullarıdır. Edessa
Akademisi Fırat’tan kuzeydoğu Suriye’den gelen yol üzerindeki Edessa (Urfa)
şehrinde kurulmuştur. Kent tarih öncesi ve sonrasında önemli bir yerleşim
merkezi olarak kullanılmıştır.1 Özellikle Urfa’da Neolitik yerleşim
merkezlerinin bulunmuş olması, Peygamberlerle ilgili menkıbelerin, Pagan,
Sabiîlik, Hıristiyanlık ve İslam kültürünün bakiyelerinin yer almış olması
kenti apayrı bir kategoriye koymaktadır. İslam kültür ve medeniyeti için
müstesna şaheserler bırakan ilim adamlarının bölgeden çıkmış olması kentin
kültür tarihinin vazgeçilmez bir konumu olarak değerlendirilmektedir. Bu
nedenle kent, Yakındoğu medeniyet tarihinde müstesna bir ehemmiyete sahiptir ve
eski Suriye medeniyetinin de mühim bir ocağı2 olarak kabul
edilmektedir. Büyük İskender’in istilasına uğradıktan sonra kentin kültürel
içeriğinde bir takım değişiklikler olmuştur. Bu dönemde kentin felsefî ve
teolojik okullarla öne çıktığını görmekteyiz. Bölge Büyük İskender’in
istilasından itibaren dış tesirlere kapılarını açmış, akabinde Süryaniler’in
edebî ve felsefî ilk çalışmaları, miladi ikinci asırda Urfa’da ön plana
çıkmıştır. Fakat Edessa’daki bu okuldan önce Pagan kültürünün teolojisini,
ardından Yahudi öğretilerinin eğitimini yapan bir okul da mevcut idi. Hatta
Süryani yazısının doğduğu kentte daha Miladi II. asırda mükemmel şekilde Grekçe
bilen birçok alim bulunmaktaydı. II. asırdan itibaren kent Hıristiyanlık ve
bilhassa Yakubi ve Nasturi mezheplerinin tesiri altında kalmıştır. Bu dönemde
kentte gelişen “Süryani edebiyatı” esas bakımdan bir “kilise
edebiyatı” olarak kabul edilmektedir. Edessa okulunu sadece bir teoloji ve
felsefe okulu olarak da düşünmemek gerekir. Edessa’daki tıp okulunun kökenleri
Babilonya, Papan ve Heretik kültüre dayanmakla birlikte özellikle Edessalı
bilginlerin çalışmaları Grek filozof ve teologların çalışmalarıyla, tıp
yazmalarına dayanmaktadır. Edessa Tıp okulu Hipokrat ve Galen modeli tıp
eğitimi yapılanmasını esas aldılar. Aslında 313 yılında Roma imparatoru
Konstantin, Hıristiyan mezheplere Halk hastaneleri kurma özgürlüğü tanıdı.
Antik hastaneler arasında yer alan Edessa Cüzzam Hastahanesi de St. Ephraim
tarafından kuruldu.3


M. II. asırdan başlayarak kentin Müslümanlarca fethedildiği VII.
asra kadar Edessa’daki alimler işledikleri antik felsefeyi M.S. 8 ve 10.
asırlar arasında ücret mukabilinde Arapça’ya tercüme ettiler ve böylece
Müslüman filozoflara da hocalık ettiler.4 Urfa okulunun devamı olan
Nusaybin okulu VII. yüzyıla kadar parlak bir devir geçirmiştir. IX. yüzyılda
Bağdat’ta yeni bir okul açıldı. Nusaybin Okulu popülaritesini kaybetti.5
Nusaybin medresesinde din ilimlerinin yanında Hipokrat ve Galen’in tıp
kitaplarıyla Aristo’nun mantığının bazı bölümleri de okutuluyordu.6
VII. yüzyılla birlikte Edessa (Urfa) okulu İslam’ın hizmetinde yeni bir ivme
kazanmıştır. İslami dönemin ilim adamları için Zeyd bin Ebi Üneyse er-Ruhavi,
90-125/709-743,7 Yakup el-Ruhavî (633-708), İshak b. Ali el-Ruhavî,
Ahmed bin Süleyman bin Abdülmelik el-Cezeri er-Ruhavî, Ahmed bin Süleyman bin
Abdülmelik el-Cezeri er-Ruhavî Ebu’l Huseyn (H. 26I/M. 878), Ebu Muhammed
Abdulkadir Bin Abdullah El-Fehmi El-Ruhavî (1142-1215)’yi örnek verebiliriz.8


b. Harran Okulu


Harran ve çevresi MÖ. 2500 yıllarında eski Mezopotamya
medeniyetini yaşamış bölgelerden birisidir.9 MÖ. 4. yüzyılda
Makedonya kralı Büyük İskender (MÖ. 331-323) Yunan şehir devletleri ve Paris
İmparatorluğu’nu fethederek Anadolu ve Mısır’dan Hindistan’a kadar olan bölgeye
sahip olduğunda Harran şehri de Yunan egemenliğine girdi. Bu tarihten itibaren
Harran’a kültürel açıdan güçlü bir Yunan etkisi yerleşti. Bu dönemde Harran
halkı dil olarak Süryanice konuşuyor olsa da pek çok yönden Yunan kültürünün ve
Yunancanın etkisi altındaydı. Büyük İskender sonrası dönemde İran, Babil ve
Suriye bölgesine Selevkid Hanedanı (MÖ. 312-64) hakim oldu.10


Makedonyalı İskender’in fethi üzerine birçok Yunanlı buraya gelip
yerleşti11 ve kendi kültürlerini buraya yaydılar.12
Pisagorculuk ve Yeni Eflatunculuk buradaki en yaygın felsefi düşünceydi. MÖ.
III. yüzyıldan itibaren bu felsefi düşüncelere yerel inanç olan Sabiîlik’le
karıştı. Böylece bir çeşit Sabiî Hellenistik düşünce oluştu.13


Harran, bilindiği gibi dünyanın en eski üniversitesinin kurulduğu
topraklardır. Harran Okulu İslamiyet’ten önce tıp, astronomi, fizik,
matematikle, eski Yunan ve Süryani eserleri tercüme etmekle ve diğer müspet
ilimlerle ön plana çıkmıştır. Harran, sahabe İyad b. Ganem tarafından H. 181
(M. 639) da fethedildikten bir müddet sonra Harran Okulu, fıkıh, hadis, kelam,
tefsir, felsefe, tarih ve edebiyat gibi ilimlerle de tanınmaya başlandı.
Emeviler döneminde Halife Ömer b. Abdülaziz Harran’daki eğitim müesseselerini
organize etmiş, Yunan tıp geleneklerinin geliştiği İskenderiye’den tıp
ekollerini alıp Antakya ve Harran şehirlerine taşımıştır.14 İlk
bilimsel faaliyet Halid bin Yezid zamanında Yunancadan Arapçaya yapılan
tercümelerle başlamıştır. Bunu Mervan bin Hakem zamanında Süryaniceden Arapçaya
yapılan tercümelerle Abdülmelik zamanında Aristo’nun İskender’e gönderdiği
kabul edilen tercümeler takip etmiştir. Ömer bin Abdülaziz zamanında Mısır ve
Bizans’tan birçok kitaplar getirilerek Şam’da büyük bir kitaplık kurulmuştur.
II. Mervan (744-750) döneminde ise Harran en parlak çağlarından birini
yaşamıştır. Bu dönemde İskenderiye Okulu’nun hocalarından bir bölümü buraya
getirtilmiştir.15


Bölgeyle ilgili Halife Harun Reşid, özellikle Halife el-Me’mun
dönemine ait bilgiler daha belirgindir. Halife Harun Reşid bölgeyle ilgilenmiş,
Harran’ın su ihtiyacını karşılamak için Cüllab Suyu’ndan şehre gelen kanalı
tamir ettirmiştir.16 Şehirdeki eğitim müesseseleri tekrar gözden
geçirilmiş, kurumsal anlamda bir eğitim müessesi yaptırılmıştır.17


Me’mun’un antik çağın kültürüne hayran oluşu tercüme devrinin
açılmasına neden oldu. Me’mun özellikle felsefî eserlere önem vermiş ve felsefî
tercüme dönemini açmıştır. Bu maksatla da Rum diyarına, Kıbrıs adasına ve daha
başka yerlere ilim heyetleri göndererek oralardan felsefe kitapları getirmiştir.18
Özellikle Atina okulunun dağıtılıp yıkılması sonucu Yunan felsefesi Atina’dan
Rodos ve İskenderiye’ye geçmiş, Rodos’ta Andronikos ile bir okul kurulmuştur.
Ayrıca İskenderiye’de de, Ptoleme hanedanı döneminde, Yeni-Eflatuncu okulu
meydana getirilmiştir. Bu anlayış, İskenderiye’den Antakya’ya, Antakya’dan
Urfa’ya, Urfa’dan Harran’a geçerek Nasturi, Yakubi ve Yahudiler’in yardımı ile
Helen felsefesinin bölgeye yayılmasına yardımcı olmuştur. Urfa ekolünde gelişen
lehçe zamanla edebi bir dil hüviyeti kazanmıştır.19


Abbasi halifeleri, özellikle Me’mun döneminde, ilim merkezlerine
ilim adamları gönderilmiş, bu merkezlerden eserler getirilmiştir. İlim
adamlarının yanı sıra Me’mun gibi antik çağın hayranı halifeler de bu
merkezlere gelmişlerdi. İbn Nedim’in nakline göre Harran’daki Sabiîler Me’mun
devrine (813-833) kadar cizye ödeyerek kendi dinlerinde kalmıştı. Me’mun
Bizans’a karşı son seferine çıkarken bunları görüp durumlarını öğrenince kitabi
dinlerden birini kabul etmelerini istemiştir. Onlardan bir kısmı Müslüman, bir
kısmı da Hıristiyan olmuş ise de, Me’mun’un bu sefer esnasında ölmesi üzerine
Hıristiyan olanlar yeniden eski dinlerine dönmüşlerdir. Müslüman olanlar ise
mürtetlere verilen ölüm cezasından korktuklarından Müslüman kaldılar. Buradaki
putperestler ise kendilerini Sabiî olarak tanıttılar. Daha sonraları, önemli
eserlerin birçoğunu Arapçaya tercüme edecek ve daha önce yapılan tercümeleri
düzeltecek olan Sabit bin Kurra’nın Harranlı putperestlerden20
olduğu kabul edilir. İlmî organizasyonlarında yer alan ilim adamları arasında
Abbasi döneminde meşhur olan tabipler arasında Stefan el-Hamanî adında birini
görmekteyiz. Me’mun devri meşhur mütercimlerden biri Haccac b. Matad
el-Harranî’dir. Bu ilim adamı Öklid geometrisini, Batlamyus’un el-Mausti’si ile
Aristo’nun bir eserini Arapçaya çevirmiştir. Bundan başka, Me’mun Beyt el-Hikme
başkanı Salim el-Harranî ile Haccac b. Matar’ı eski Yunanca eserleri
toplamaları için Bizans’a göndermiştir. Büyük bir ihtimalle Salim pek çok eser
yazmış veya tercüme etmiştir. Fakat, onun eserlerinden günümüze ulaşan bir kaç
küçük kimya simya risalesinden başka bir şey bilmiyoruz. Bu dönemde felsefe ile
uğraşan Harranlılardan biri ve bu şehrin metropoliti Ebu Kurra’dır (826-910).
Aristo’nun Fezail el-Nefs adlı kitabını Tahir b. et-Hüseyin için tercüme
etmiştir.21 Harran Okulunun İslam dönemindeki belli başlı ilim
adamlarını H. 40/M. 660 doğumlu Cezire muhaddislerden olan Meymun bin Mihran’la
başlatabiliriz. Ardından Abdülkerim bin Malik Ebu Said el-Harranî, (öl. H.127/M.745).22
Husayf bin Abdirrahman el-Hıdramî el-Harranî (127/745),23 Yunus
el-Harranî (H. 228-273/M. 852-886), Hayat Bin Kays el-Harranî ve Teymiyye
ailesinden Fahruddin Muhammed Bin Hıdr Bin Teymiyyet el Harranî (1147-1224)’ye
kadar isimleri uzatabiliriz.


İskenderiye medresesi Harran’da yaklaşık yarım yüzyıldan fazla
yaşayamadı.24 Fakat bu etkileşim sürecinden sonra Harran okulunun
mensuplarından bir kısmı Bağdat’a taşınmıştır. X. yüzyıl ile daha sonraki
dönemlerde yaşamış İslam bilginlerinin yararlandıkları kaynaklar, bu okulda
yapılan felsefe, gökbilim, tıp, matematik ve din ile ilgili araştırmalara ve
çevirilere25 büyük katkısı olmuştur. Bölgenin coğrafi
adlandırılmalarından biride el-Cezire kavramıdır. El-Cezire, Dicle ve Fırat
nehirleri arasında bulunan ve kuzeye doğru uzanan bölgenin genel adı olmuştur26
İlk üç asırda ilmi açıdan önem ifade eden şehirleri Musul, Rakka, Ruha ve
Harran’dır. Bu bölge birçok muhaddis’in yerleştiği yer olması hasebiyle tahsil
seyahatine çıkanların,27 tıp, astronomiye ilgi duyanların uğrak yeri
olmuştur. Bu merkezlerden Urfa ve Harran’ın ilmi çeşitliliğin olduğu
mekanlardan olması eğitim görmek isteyenler için cezb edici bir özellik olarak
değerlendirilmiştir. Ortaçağ İslam dünyasında bulunan okullardaki eğitim kadrolarının
Abbasi merkezine göçü zamanla diğer okullar gibi Harran okulunun da cazibesini
kaybetmesine neden olmuştur.


c. Cundişapur Okulu


Bir diğer eğitim kurumu da Cundişapur okuludur. İran’ın Cundişapur
şehrinde Hüsrev Anuşlirvan (521-579) tarafından kurulmuştur. Felsefe ve tıp
çalışmalarıyla ünlenen okulun hocaları genelde Nesturî Hıristiyanlardı. Hüsrev
aklî ilimlere olan ilgisinden dolayı Nesturîlere karşı tanıdığı müsamahayı
Ya’kubîlere de tanıdı. Hıristiyan Süryani tabipleri sarayında özel bir itibar
görüyorlardı. 529’da Atina’dan kovulan yedi Yeni Eflatuncu filozof, Hüsrev’in
sarayında kendilerine yer buldular. 549’da Bizans-İran arasında yapılan
antlaşma metninde İran Kisrasının isteğiyle bu filozofların dinî fikirlerinde
hür bırakılması istenmiştir.28


d. Nusaybin Akademisi


Nusaybin her alanda olduğu gibi ilmi ve kültürel alanlarda da
önemli bir konuma sahiptir. Mşiha Zha’nın vekayinamesinde, Bilimlerin Kaynağı
sıfatını kullandığı bu kentte, söz konusu dönemde hem bir Yahudi akademisi hem
de bir Hıristiyan akademisi var olmuş ve şehir tarihin değişik dönemlerde
önemli teolojik ve tıbbi okullara ev sahipliği yapmıştır.29
Nusaybin’de, ilmi seviyenin ilk dönemlerden beri ileri düzeyde olduğu, kentin
bu dönemde tıp ilmindeki gelişmişliğinden de kolayca anlaşılıyor. Daha 363
senesinde şehrin İranlılara terki ile Urfa’ya göçen Nusaybin’in zengin ve
kültürlü halkı, burada teolojinin yanında tıp ilmi ile de ilgilenen bir okul
kurdular ve tıp ilmini ileri bir düzeye getirdiler30 MS. 410’da Doğu
Mezopotamya’daki kilise ve manastırların kendilerinde bağlı hastaneleri vardı
ve Batı Mezopotamya’da durum aynıydı. Nusaybin hastanesinde öğrencilerin
eğitimi için yapılmış binalar vardı.31 Fakat kaynaklardan
edindiklerimizi dikkate alacak olursak, kentte din adamları ile hekimlerin
arasının iyi olduğunu söylemek zordur. Hekimlerin dinsel değil de dünyevi
işlerle meşgul olmaları bazı din görevlilerinin onların mesleğine şüphe ile
bakmaya götürmüştür. Nusaybin tanrıbilim akademisindeki öğrenicilerin şehirde
hekimlerle birlikte oturmalarının yasaklanması bu sürtüşmeyi gösteren en önemli
kanıttır.32 Her şeye rağmen, yapılan araştırmalar sonucunda
anlaşılan odur ki, gerek Nusaybin’de gerekse Urfa’da kurulan akademilerin
bugünkü tıp ilminin ileri seviyelerde bulunmasına katkısı büyük olmuştur.33


Nusaybin’de ilk olarak bir akademinin kurulmasının önünü açan
hadise, MS. 325 yılında düzenlenen İznik konsili olmuştur. İznik konsiline
öğrencisi Mar Afreim ile katılan Mar Yakub bu konsilin sona ermesinden sonra
kendisinin piskoposluk bölgesi olan Nusaybin’de 326 yılında bir akademi
kurmuştu.34 Akademinin başına yorumcu ya da yönetici olarak Afreim
getirildi. Putperestlikten kalma eski Süryani okulunun enkazı üzerinde kurulan
ve bünyesinde 800-1000 kadar öğrencinin yatılı olarak okutulduğu kaynaklarca
ifade edilen bu akademi, çok gelişti ve Pers İmparatorluğunun içlerinden gelen
Hıristiyan gençlerin yeğlediği bir ruhban okulu olarak 38 yıl boyunca neredeyse
Urfa Akademisini gölgede bıraktı. Ama kentin 363 barışıyla Romalılar tarafından
Perslere terk edilmesiyle Nusaybin Akademisi yok olmadı ise de üyelerinin
çoğunu yitirdi. Halkın büyük kısmı, zengin ve kültürlü sınıfın tümü batıya
göçtü ve Roma İmparatorluğunun topraklarına, özellikle Urfa’ya yerleşti.35
Nusaybin’de rakip bir ruhban okulu kuruluncaya dek Urfa Ruhban okulu, Asur
ruhbanlarının yetiştirildiği en büyük merkezdi ve tanrıbilim alanında Asur
kilisesinin düşüncelerinin oluşmasında bu yüzden büyük paya sahip olmuştu.36


Nusaybin’in zengin ve kültürlü sınıfının Urfa’ya gitmesi bu şehri
bilimsel açıdan yüksek bir mevkie taşımıştı. Fakat bu yükseliş uzun sürmemiş,
489 yılında İmparator Zeno döneminde, Urfa akademisi Nasturiliği yaydığı
gerekçesiyle piskopos Qiyore tarafından kapatılmıştı. Bu gelişmeyle
Nusaybin’deki rakip akademi yeniden bir atılıma geçti ve Monofizitçiliğe karşı
doğuda Diyofizitçiliğin büyük bir kalesi haline gelerek ikinci kez kuruldu.
Böylece, kovularak Nusaybin’e gelen alimlerden bazısı, İran hiyerarşisinde
yüksek mevkiler işgal etmiş, bazı başkaları (özellikle Narsay’ın kendisi)
Nusaybin akademisinde ders vermiş ve bu okula İran sınırlarının çok ötesine
uzanan bir ün kazandırmıştı. Bundan sonra Nasturilik, İran Hıristiyan
kilisesinin resmi doktrini haline geldi. Nusaybin’deki akademinin
propagandasını Roma İmparatorluğunun içlerine kadar yaydığına Efesli
monofizitçi tarihçi Yuhanna da tanık olmuştur.37 Urfa akademisinin
kapatılarak Nusaybin’deki akademinin tekrar yükselişe geçmesi hususu Erbil
vakayinamesinde şöyle hikaye edilir:


“Mar Hibay (Urfa piskoposu İbas) Urfa okulunda sürekli olarak
doğruyu öğretiyordu. Ölümünden sonra (457) sahtekarın müritleri birleştiler ve
bütün Persli öğrencileri kentten dışarı sürdüler. Onlar da yurtlarına döndüler
ve şeytanın saldırısı karşısında geri çekilmemek için çok sayıda okul kurdular.
Nusaybinli Barşawmo, ünlü öğretmen Narsay’ı evinde misafir etti ve biraderlerin
eğitimi için Nusaybin’de büyük bir okul kurdu ve sürekli olarak öğretmenler ve
çocuklar burada eğitim gördü.”38


Bu metinde de hikaye edildiği gibi, Urfa’daki akademisinden
ayrılıp Nusaybin’e giden ve orada Perslerin manastırına yerleşen Mar Narsay,
Barşawmo tarafından iyi karşılandı, kendisiyle birkaç gün geçirdikten sonra,
ondan Nusaybin’de kendi yanına yerleşmesini ve burada uygun görürse bir akademi
kurmasını rica etti, kendisini destekleyeceğine söz verdi. Barşawmo ona şöyle
dedi:


“Kardeşim, sanmıyorum ki senin Urfa’dan ayrılman ve kurulun
dağılması bir rastlantı olsun; tam tersine bu Tanrı’nın isteğiyle olmuştur.
Bana göre, Urfa akademisinin dağılması Havarilerin Kudüs’ten dağılması gibidir.
Öğüdüme kulak verip burada yerleşirsen, tüm ülkeye büyük yararın dokunacak;
çünkü tüm Pers ülkesinde senin amaçlarına bu kentten daha uygun bir kent
bulamazsın. Burası önemli bir kenttir. İki imparatorluğun arasında bulunduğu
için buraya her taraftan insan akabilir. İnsanlar burada bir okulun var
olduğunu, hele onu senin yönettiğini haber alınca buraya akın edeceklerdir.
Barşawmo Narsay’ın zihnini yatıştırdı. Narsay, kendisine öğütlenen şeyi yapmaya
(Nusaybin’de bir akademi kurmaya) razı oldu ve hemen bir akademi için gerekli
her şeyin hazırlanmasını buyurdu.”39


Bar-Habşobo’nun akademinin ikinci kuruluşundan sonraki gözlemleri
ise şöyledir:


“Akademi birçok öğrenciyi çekti; buraya Persler, Süryaniler
ve çevre ülkelerin insanları gelmekle kalmadı, Urfa akademisi’nin
öğrencilerinin çoğu da geldi ve bu, Tanrı’nın şanını yüceltmek için oldu.
Bundan dolayı Pers ülkesinde akademiler gelişti ve Urfa akademisi çökerken
Nusaybin akademisi yükseldi. Romalıların imparatorluğunu sapkınlık sardı, ama
Perslerinki Tanrı korkusuyla doldu.40


Urfa’daki akademinin kapatılmasıyla birlikte Narsay da dahil
Süryanilerin bir kısmı Nastur’un felsefesini benimsediler. Bu olay Süryani
kilisesinin ikiye bölünmesine yol açtı. Pers imparatorluğunun hudutları
içerisinde kalan Süryanilere Doğu Süryanileri ve Roma sınırları içerisinde
kalanlara da Batı Süryanileri denildi.41 Erbil vakayinamesi, ikinci
kuruluştan sonraki süreç hakkında da bilgi verir. Mopsestiyalı Teodor’un
öğretisinden hiç sapmadan bütün tanrısal kitapları yorumlayan Narsay’ın yanına
bölgeden çok sayıda öğrenci gider ki Adiyebenos piskoposu olan Yusuf da bu
giden öğrenciler arasındadır.42 Vakayiname o dönemdeki Hz. İsa’nın
doğası hususunda ortaya çıkan ikiliğe de dikkat çekerek şu bilgileri verir:


“O tarihlerde tanrının kilisesi ikiye ayrılmıştı. Batı
kilisesi tek doğayı öğretiyordu ve tanrısallık kavramını, bu kavrama ve
doğasına ters gelen şeyler için kullanıyordu. Doğu ise iki doğalı tek bir insan
öğretisini kabul etmişti.”43


Kutsal kitabın doğru okunmasıyla ilgili Urfa akademisinde
keşfedilen sistem Nusaybin akademisinde de Narsay tarafından uygulanmaya
sokulmuştu. Bu okulun öğretmenlerinden olan Ahvazlı Yusuf, eski Urfa sistemini
biraz değiştirerek yeni noktalar ve aksanlar ekledi. Nusaybin yakınlarındaki
Bet Şehak’ta bir akademinin kurucusu olan Sabroway VII. yüzyılda doğunun
monofizitçilerine bu sistemi tanıttı. Ayrıca akademide din ilimlerinden başka
Hipokrat ve Galen’in tıp kitaplarıyla Aristo mantığının bazı bölümleri de okutuluyordu.44
Bundan başka akademide, bir din çerçevesi içinde, inanç yerine bilgiyi esas
alan ve araştırmaya dayalı bilgelik yerine hakikate dayalı bilgeliği geçiren
bir görüşü savunan gnostik inanç ve öğretilere ağırlıklı bir şekilde yer veren
akımlar mevcuttu.45


VI. yüzyılın başlarında, okulun tefsircisi Quzbolu İlyas (Elisoc)
ve yerine Mar Abraham geldi. Mar Abraham öğrencileri büyük bir dikkatle
yönetti. Bu arada okulun dilbilgisi ve İncil öğretmenleri toplandılar ve bu
toplantıda özellikle ekonomiye ilişkin dinsel yasalar ele alındı.46
Abraham Doğu Hıristiyan dünyasının bu yüksek okulunda 509-569 yılları
arasındaki uzun zaman dilimi içerisinde liderlik yaptı.47 Akademinin
idari yapısından bahsedecek olursak, Süryanilerin geleneklerine titizlikle bağlı
olmaları, özgünlükten yoksun eski örneklere önem vermelerinden yola çıkarak
Nusaybin akademisinin yönetmelik ve tüzüklerinin Urfa akademisinin yakın bir
taklidi olduğunu söyleyebiliriz. Zaten Nusaybin akademisinin ikinci kurucusu
Barşawmo ve kendisinin akademiye ilk müdür olarak atadığı Narsay, Urfa
akademisinin eski öğrencilerindendi.48 Nusaybin akademisi, şüphesiz
sadece Edessa’daki Hıristiyan akademiyi değil, aynı zamanda Nusaybin’deki
Yahudi akademiyi de örnek almaktaydı.49 Öğretmen Narsay ve Nusaybin
piskoposu Barsawmo, okula yeni kanunlar getirmişler, MS. 496 yılında
Barsawmo’nun yerine geçen II. Mor Huşoh, bu kanunları daha da genişletmiş ve
onun döneminde okul yalnız doğuda değil, Roma imparatorluğunda ve Afrika’da
bile büyük bir şöhret kazanmıştır. Okulun kanunları yürürlüğe girmesinden ve
disiplinli bir şekilde uygulanmasından dolayı herkesin hayranlığını kazandı.50
Daha tatmin edici olarak, Nusaybin Okulu’nun 496’da yayınlanan yönetmeliği
elimizde mevcuttur. Söylendiğine göre, bu dönemde okulun öğrenci mevcudu sekiz
yüze yaklaşmıştır. İdare ve disiplinle ilgili konular müdür (Rabban) ve onun
meslektaşları tarafından okulun vekilharcına (Rabbaita) havale edilmekteydi.
Ders veren hocaların ticaretle veya el sanatlarıyla uğraşmalarına ya da hocalık
görevlerini aksatmalarına izin yoktu. Öğrenciler bir giriş sınavına girmek
zorundaydılar. Öğrenim süresi üç yıldı. Okul yatılıydı ve öğrencilere ancak
okulun yurdunda kalma imkanı olmadığı zaman şehirde yaşama izni verilmekteydi.
Horozların ötüşüyle başlayan ve akşam şarkılarının söylenmesiyle sona eren
derslere devam mecburiydi.


Yıllık tatil Ağustos’tan Ekim’e kadardı ve bu dönem zarfında
öğrencilerin şüphesiz şehirde oturanlara rakip olmamaları için ancak Nusaybin
dışında ücretli bir işte çalışmalarına müsaade edilirdi. Öğrenciler evli
olmamak zorundaydılar. Disiplin katıydı ve ihlaller okuldan atılmakla
cezalandırılırdı. Öğrencilerin meyhaneye gitmeleri ve açık havada şarap
partilerine katılmaları, dünyevi kitaplar okumaları, dilencilik yapmaları veya görünüşlerinde
itinasız olmaları yasaktı. Mümkün olduğunca öğrencilerin Bizans topraklarına
geçme konusundaki hevesleri kırılmaya çalışılırdı.51 Öğrencilerin
şehirde hekimlerle birlikte oturmaları ve acil durumlar dışında eğitime ara
vermeleri yasaktı.52 VII. yüzyıla kadar parlak bir devre geçiren bu
akademi, IX. asırda çöktü ve devamı olarak Bağdat’ta yeni bir Nasturi medresesi
açıldı.53


İslam öncesi Nusaybin Akademisi’nde görev yapan bilginler başta
olmak üzere Nusaybinli Mar Yakub (MS. ?-338), Aziz Afreim (306-373), Narsay
(399-502), Barsawmo, Ahvazlı Yusuf ve Hanana’yı sayabiliriz.


Nusaybin’in İslam fatihlerince alınması sonrasında ise ilmi
faaliyetler durmamıştır. Nusaybin’in ilim ve kültür alanındaki önü alınmaz
hızı, İslam döneminde daha da artarak devam etti. Müslümanlar Mısır, Suriye ve
Güneydoğu Anadolu’yu fethettikleri zaman eski kültürlerle karşı karşıya
gelmişlerdi. Bu çerçevede Antakya ve Urfa akademilerinde olduğu gibi Nusaybin
akademisindeki kültürel kalıntılarla da ilgilendiler.54 Öncelikle, Şam
ve İskenderiye’den başka felsefe eğitimi veren Nusaybin medresesi, Emeviler
döneminde varlığını aynen korudu ve burada pozitif bilimler eski yöntemlere
dayanarak öğretildi.55 Emevilerin son dönemi ile Abbasilerin ilk
devirlerine kadarki süreçte, düşünce hayatındaki hürriyet henüz kayıt altına
alınmadığından dini ve felsefi fikirlerin beşiği olan Mezopotamya’da metafizik
meseleleri serbestçe tartışılabiliyordu.56 Abbasi devleti döneminde
de şehzadelerden Vasiki ve diğer bazı şehzadelerin, Nusaybin’de hatiplik yapmış
olması Abbasiler’in bir ilim şehri olarak bu kente atfettikleri önemi
göstermesi açısından anlamlıdır.57


İslam dönemine gelince, bu dönemde şehirdeki ilim ve eğitim
faaliyetleri medreselerin inşasıyla devam etmiş, buradaki eğitimin aksamadan sürdürülmesi
için de bu medreselere vakıflar tahsis edilmişti. Kaynaklar, Eyyubiler
döneminde de, Nusaybin’de iki medresenin varlığından söz ediyor. Kentte, ünlü
devlet adamlarının medreseler inşa ettiğini görüyoruz. Mesela, Nureddin’in ve
Selahaddin’in başkadısı olup İbn Kesir’in künyesini, Kemaleddin Muhammed b.
Abdullah b. Kasım Ebu’l Fadıl (öl. 572) olarak verdiği kişi Musul ve
Nusaybin’de birer medrese inşa ettirmişti.58 İbnu’l Adim’in verdiği
bilgiye göre, Zengi Nusaybin kentinde Hanifi öğretisini esas alan bir medrese
inşa ettirmiştir.59


XII. yüzyılda şehri gezmiş olan İbn Cübeyr ve XIV. asır seyyahı
olan İbn Battuta şehirde iki medresenin varlığından söz eder.60
Osmanlı fethinden sonraki dönemlerde de ilim faaliyetlerine devam edildi. 1549
yılında kentin Beriye ağzı muhafızlığına tayin olunan Hacı Şahkulu Bey burada
bir mescid ve medrese yaptırarak buraya evkaf tahsis etti.61 İlme ve
ilim adamına verilen bu değer neticesinde, Nusaybin şehrinde İslam döneminde
birçok şair, edip ve ilim adamları yetişmiş, bunların bazıları ünlü devlet
adamlarının saraylarında ikamet etmişlerdir. Bunlardan en önemlileri arasında
şunları sayabiliriz.


1. Selman-i Pak (Selman-i Farisi)


Hz. Muhammed’in berberliğini yaptığı söylenen ve esasen Isfehanlı
bir Mecusi olup İran’da iken kiliseye giderek Hıristiyan olan bu kişi, daha
sonra Anadolu’ya geçip kiliselerde hizmet etti. Gençlik yıllarının bir bölümünü
Nusaybin’de bir kilise papazının yanında geçirdiği söylenmektedir. Daha
sonraları Şam’a, oradan da Medine’ye geçti. Rivayete göre, bir Yahudi’nin
elinde bir köle bulunduğu sırada Hz. Muhammed ile karşılaşır ve Yahudi’den
satın alınarak serbest bırakılır, sonradan da Peygamberimizin berberliğini
yapmaya başlar. Resulullah’ın huzurunda ve sohbetinde kemale erer. Hz. Ömer
zamanında yüksek makamlara getirilir.62


2. Hibetullah İbn Talha (öl. H. 652)


İbn Kesir’in Ebu Şame’den nakil ile alim ve fazıl bir zat olarak
nitelediği Şeyh Kemaleddin adıyla da bilinen bu kişi, bir ara Nusaybin’de
kadılık görevini yerine getirdi. Buradan Halep’e gitti ve vefatına kadar orada
kaldı.63 Şeyh Kemaleddin’den, Ikdu’l Cum’an’ın müellifi Bedreddin
Ayni de bahsediyor ve künyesini Ahmed b. Hibetullah İbn Talha olarak veriyor.
Nusaybin kadılığına getirilmeden önce Dımaşk’ta hatiplik yapmıştı.64


3. Şeyh Ebu’l-Yakzan El-Esvedu’l-Cesed el-Ebyadu’l Kebid


XII. asır sonlarında (H. 580/M. 1184) Nusaybin’e gelen ünlü gezgin
İbn Cübeyr, bu tarihte Nusaybin’de yaşayan alimlerden Ebu’l Yakzan’dan
bahsediyor:


“Caminin kuzeyindeki zaviyelerden birinde, Allah’ın kalplerini
imanla aydınlattığı evliyadan ve zamanımızda yaşayan güzelliklerden biri olan,
hakkında anlatılanlarla ünlü, keramet sahibi ibadet ve zühtten bir deri bir
kemik kalmış, kulluk yolunda yaşlanmış, elinin emeği ile yetinen, bugünkü
azığından yarına saklamayan Şeyh Ebu’l-Yakzan El-Esvedu’l-Cesed el-Ebyadu’l
Kebid yaşamakta. Rebiülevvel ayının ilk günü Salı akşamı onunla görüşme
mutluluğuna kavuştuk. Kendisiyle görüşmeyi nasip ettiği için Allah’a şükrettik.
Umarım Allah duasının bereketini gösterir. O işiten ve karşılık verendir.
Kendinden başka Tanrı yoktur.”65


4. Ebu’l Ferec Abdulvahid b. Nasr b. Muhammed al-Harumi


İbn Hallikan’ın Vefayatu’l Ayan adlı eserinde, Sa’libi’den nakil
ile Nusaybinli bir Arap şairi olarak kaydettiği ve kendisinden Bebbeğa olarak
bahsedilen bu kişi, Seyfüddevle’nin sarayında ikamet etmiş, onun ölümünden
sonra da Musul ve Bağdad’da yaşamıştı. Şairlikte, çağdaşı meşhur Mütenebbi
kadar olmasa da Bebbeğa’ya zamanın en parlak zekalarından biri olarak
bakılırdı. Methiyelerinde büyük bir muvaffakiyet görülür, şiirlerinde ise daha
sönük olmak üzere her neviden şiir yazdı.66


5. İzz ed Darir


Nusaybinli olup felsefe ile uğraşmış olan İzz ed Darir’den de
burada söz etmek gerekir. İbn Kesir’in hoş olmayan sözlerle yad ettiği bu kişi,
yine onun yazdığına göre, zimmilere diğer başkalarına ders vermekte olup Ebu’l
Ala el-Maarri’ye benzemekteydi.67


6. Ali b. Muhammed b. Hasan b. Yusuf b. Yahya


Nusaybin’de doğmuş bir başka şair olan bu kişiden Şakir
el-Kutbi’nin, Fevatu’l Vefayat’ında belirttiğine göre, Eyyubi meliki Melik
Eşref Musa’nın, bir berad gönderdiği bahsedilir. Bu şairin Divan-ı Sağir diye
adlandırılan bir divanı vardı ve Nusaybin şehrinde ikamet ediyordu, hendese
ilmi ile de meşgul olan bu zat H. 619 senesinde burada vefat etti.68


7. Bişr b. Yahya b. Ali el-Kayyi en-Nesebi


Yakut, Mu’cemu’l Udeba, İbn Nedim’in de Fihrist adı eserlerinde
Nusaybinli olduğunu kaydettikleri bu edipten bahsediyor. Künyesi Bişr b. Yahya
b. Ali el-Kayyi en-Nesebi olarak verilen bu kişi, mühim bir şair ve edip idi.
Muhammed İbn İshak kitabında ondan bahsediyor.69


8. Hasan b. Muhammed b. Ahmed b. Neca


Ayni’nin Ikdu’l Cum’an’ında kendisinden Sufi diye bahsettiği ve
Nusaybinli olduğunu söylediği bu kişi aynı müellifin ifadesine göre, eski
ilimlerden birçoğu ile uğraşmıştır.70


9. Ebu Salim Nasibi (Muhammed b. Talha) (1186-1254)


Şafii fıkıh usul ve hadis alimi olup Kemaleddin lakabıyla anılan
bu kişinin Nusaybin ile ilgisi burada kadılık yapmasından kaynaklanır.
Bilahare, kendisine vezirlik teklif edilmesine rağmen bunu reddedip mazur
görülmesini istedi. Çok mal mülk sahibi olmasına rağmen bunlara hiç itibar
etmeyip züht yolunu tuttu. Geride bıraktığı eserler şunlardır: el-Ikdu’l Ferdi
li’l Melik üs-Said -ed-Dürr’ül Munazzam fi Sirri’l A’zamTahsinu’l Meram -
Tahsinü’l Meram fi Tafdil üs Selati ale’s Siyam – el-Cifrü’l Cami’ve Nuru’l
Lami’ – Nefaisü’l Anasırli Mecalisü’l Melik Nasır fi Ahlak ve’s Saltanat ve’ş
Şeraiti.71


10. Nesimi


Bazı kaynaklarda, doğruluğu tartışılır olsa da, XIV. yüzyılda
yaşamış olup klasik İslam anlayışına aykırı görüşleri ile tanınmış olan insan
yüzünün Allah’ın aynası olduğu şeklindeki farklı görüşleri sebebiyle derisi
yüzülerek öldürülmüş olan şair Nesimi’nin de Nusaybinli olduğuna dair
rivayetler yer alır.72


Sonuç olarak Güneydoğu Anadolu’nun kültürünü meydana getiren ana
unsurun ilim ve din olduğu şüphe götürmez bir hakikattir. Bölgedeki binlerce
tarihi kalıntı, efsane ve bölgede yetişen ilim adamlarının eserleri bunu
ispatlamaktadır. Bölgenin tekrar ayağa kalkması da ancak bu hususların tekrar
inşasıyla olabilir.


Öz


Güneydoğu Anadolu Bölgesi medeniyet tarihi açısından önem arz eden
bir yerleşim alanıdır. Güneydoğu Anadolu’nun kültürünü meydana getiren ana
unsurun ilim ve din olduğu şüphe götürmez bir hakikattir. Bölgedeki binlerce
tarihi kalıntı, efsane ve bölgede yetişen ilim adamlarının eserleri bunu
ispatlamaktadır. Bölgenin tekrar ayağa kalkması da ancak bu hususların tekrar
inşasıyla olabilir. Bu çalışma Güneydoğu Anadolu’nun medeniyet tarihi açısından
önemini ortaya koymayı amaçlamaktadır.


Anahtar Kelimeler: Güneydoğu Anadolu, medeniyet tarihi, kültür,
ilim, din, Urfa Akademisi, Harran Okulu, Cundişapur Okulu, Nusaybin Akademisi


Abstract


The South-Eastern Anatolia is a very significant settlement in the
history of civilization. It is a doubtless reality that the main elements in
the composition of the South-eastern Anatolian culture have been religion and
science. Thousands of historical ruins, legends and the works of scholars
educated in this region prove this fact. The revical of this regiou could only
be possible after the reconstruction of these three qualities. This study aims
to emphasize the significance of South-Eastern Anatolia in the history of
civilization.


Key Words: South-Eastern Anatolia, history of civilization,
culture, science, religion, the Academy of Edessa, the Harran School, the
Cundishaper School, the Academy of Nisibi


Dipnotlar:


1. Geniş b,ilgi için bkz. Abdullah Ekinci; Müze Şehir Urfa, Ankara
2006.


2. W. Barthold, İslam Medeniyeti Tarihi, Ankara 1940, s. 10-11.


3. William P. Cheshire, “Twins of Terebinth: The Ethical
Orijins of The Hospital in the Juedo-Christian Tradition”, Ethics-Medicine,
19:3, 2003, s. 150.


4. Nihat Keklik, Mantık Tarihi ve Farabi Mantığı, I-II, İstanbul
1969, s. 19-20.


5. Mşiha Zha, Erbil Vekayinamesi, s. 138-139,146-148; Hayes, Urfa
Akademisi, s. 11,133,152,225-226.


6. Mehmet Bayraktar, s. 39.


7. S. Kemal Sandıkçı, s. 306.


8. S. Kemal Sandıkçı, s. 306.


9. Ahmet Hulusi Köker, “Sabit b. Kurra’nın Hayatı”
Gevher Nesibe Sultan Anısına Düzenlenen Harran Üniversitesinin Bilimsel
Temelleri, Harranlı Bilim Adamları Kongresi Tebliğleri, Kayseri 1995, s. 37.


10. Şinasi Gündüz, agm, s. 82; Seleucid Hanedanı ve Büyük
İskender’in istilası için bkz. Fikret Işıltan, s. 12-21.


11. Mehmet Bayraktar, s. 40.


12. Y. Kumeyr, İslam Felsefesinin Kaynakları, çev. F. Olguner,
İstanbul 1976, s. 166.


13. Mehmet Bayraktar, s. 40.


14. Phillip Hitti, II, s. 349; Mehmet Bayraktar, s. 32.


15. Aynur Özfırat, s. 14.


16. Ramazan Şeşen, s. 12; Ahmet Ağırakça, s. 99.


17. Ahmet Hulusi Köker, “Sabit bin Kurra’nın Hayatı”
Gevher Nesibe Sultan Anısına düzenlenen Harran Üniversitesi’nin Bilimsel
Temelleri, Harranlı Bilim Adamları Kongresi Tebliğleri, Kayseri 1995, s. 37.


18. Cavit Sunar, s. 43.


19. S. Mihail, s. 166; T. J. Boer, s. 12.


20. H. Dursun Yıldız, s. 454-455; Ramazan Şeşen, s. 52-53.


21. Ramazan Şeşen, s. 59.


22. Necati Avcı, s. 109.


23. S. Kemal Sandıkçı, s. 306.


24. Y. Kumeyr, s. 167-169.


25. İsmet Zeki Eyyuboğlu, “Harran Okulu” YA., 10,
İstanbul 1984, s. 7433.


26. Corci Zeydan, İslam Medeniyeti Tarihi, II, İstanbul 1971. s.
47; S. Kemal Sandıkçı. İlk Üç Asırda İslam Coğrafyasında Hadis, Ankara 1991. s.
301.


27. S. Kemal Sandıkçı, s. 301.


28. T.J. De Boer, İslam’da Felsefe Tarihi, çev. Yaşar Kutluay,
İstanbul 2001, s. 34-35.


29. Mşiha Zha, Erbil Vekayinamesi, s. 148; Dickens, “The
Church of The East”, Fides et Historia, XXXII, no. 2, s. 109.


30. O’leary, İslam Düşüncesi, s. 17; Segal, Edessa, s. 112.


31. Segal, Edessa, s. 112.


32. Segal, Edessa, s. 187.


33. Bu konuda şu makalelere bakılabilir. Samir Johna, “The
Assyrians and Their Role in The History of Medicine”, The American
Surgeon, Ekim 2002, 68, s. 927; amlf., “The Roots of Modern Medical
Schools”, s. 627.


34. Mateos, Vekayiname, s. 25, not 73.


35. Hayes, Urfa Akademisi, s. 133, 152; Çevik, “agm”, s.
2; Akyüz, Nusaybin Okulu, s. 24-25.


36. Hayes, Urfa Akademisi, s. 11.


37. Hayes, Urfa Akademisi, s. 239; Işıltan, Urfa Bölgesi, s. 27;
Segal, Edessa, s. 140; O’leary, İslam Düşüncesi, s. 24; Aydın vd., Mardin, s.
64; Akyüz, Nusaybin Akademisi, s. 27-28; Mehmet Bayraktar, İslam Felsefesine
Giriş, Ankara, 1997, s. 34; Çevik, “agm”, s. 2.


38. Mşiha Zha, Erbil Vekayinamesi, s.138-139; Hayes, Urfa
Akademisi, s. 225-226.


39. Hayes, Urfa Akademisi, s. 225-226; Bayraktar, İslam Felsefesi,
s. 34.


40. Hayes, Urfa Akademisi, s. 226.


41. Akyüz, Nusaybin Akademisi, s. 28.


42. Erbil vekayinamesini çeviren Alfons Mingara, Nusaybin’deki
akademiye gösterdiği yoğun ilgisinden yola çıkarak Mşiha Zha’nın da bu
akademiden mezun olduğu olasılığı üzerinde durur. Bkz. Mşiha Zha, Erbil
Vekayinamesi, s. 14, not 59.


43. Mşiha Zha, Erbil Vekayinamesi, s.138-139.


44. Hayes, Urfa Akademisi, s. 161, 252; Bayraktar, İslam
Felsefesi, s. 34.


45. Abdullah Ekinci, “Ortadoğu’da Ortaya Çıkan Heterodoks
Akımların Tarihsel Arka Planı”, TÜRDAV, Sayı 141, Aralık 2002, s. 7-8.
Gnostizm hakkında daha fazla bilgi için bkz. Ekinci, Karmatiler, s. 38-41.


46. Mşiha Zha, Erbil Vekayinamesi, s. 146-147.


47. Mşiha Zha, Erbil Vekayinamesi, s. 13.


48. Hayes, Urfa Akademisi, s. 16, 164.


49. Segal, Edessa, s. 201, not 92.


50. Akyüz, Nusaybin Akademisi, s. 29-30.


51. Segal, Edessa, 201; Yamauchi, “God And Shah”, s. 92;
Akyüz, Nusaybin Okulu, s. 31-32.


52. Segal, Edessa, s. 187; Akyüz, Nusaybin Okulu, s. 32.


53. Bayraktar, İslam Felsefesi, s. 34; Aydın vd., Mardin, s. 64,
not. 54.


54. İ. Agah Çubukçu, İslam Düşünürleri, Ankara, 1977, s. 7.


55. O’leary, İslam Düşüncesi, s. 26-27; İrfan Aycan, Mahfuz
Söylemez, Ramazan Atınay, Fatih Erkoçoğlu, Nizameddin Parlak, Emeviler Dönemi
Bilim Kültür ve Sanat Hayatı, s. 72.


56. Günaltay, “Selçuklular Horasan’a İndiklerinde İslam Dünyası”,
Belleten, VII, s. 68; Barthold, İslam Medeniyeti, s. 128-129.


57. Mez, İslam Medeniyeti, s. 187-188.


58. İbn Kesir, el-Bidaye, XII, s. 521; Bazı kaynaklara nazaran
Nusaybin’de iki medrese inşa ettirdi Krş. Şeşen, Salahaddin ve Devlet, s. 328,
352.


59. İbnu’l Adim, Buğyatu’t Taleb, s. 295.


60. İbn Cübeyr, Endülüs’ten Kutsal Topraklara, s. 175; İbn
Battuta, Seyehatname, s. 337; Abdülgani Efendi, Mardin Tarihi, s. 171; Aydın
vd., Mardin, s. 103; Çevik, “agm”, s. 8.


61. Göyünç, Mardin Sancağı, s. 58-59.


62. Tarihin Tanığı Nusaybin, s. 107.


63. İbn Kesir, el-Bidaye, XIII, s. 342-343.


64. Ayni, Ikdu’l Cum’an, I, s. 94.


65. İbn Cübeyr, Endülüs’ten Kutsal Topraklara, s. 175-176.


66. İbn Hallikan, Vefayatu’l Ayan, III, s. 199; J. Hell,
“Bebbega”, İA., II, Eskişehir, 1997, s. 431.


67. İbn Kesir, el-Bidaye, XIII, s. 411.


68. Şakir el-Kutbi, Fevatu’l Vafayat, III, s. 66.


69. Yakut, Mu’cemu’l Üdeba Fi Aşri Cuzea, (Basım yeri yok), 1980,
s. 75; İbn Nedim, Fihrist, Kahire, ts., s. 219.


70. Ayni, Ikdu’l Cum’an, I, s. 338.


71. İslam Alimleri Ansiklopedisi, VIII, s. 246-247.


72. İ. Agah Çubukçu, Türk Düşünce Tarihinde Felsefe Hareketleri,
Ankara, 1986, s. 172.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış