Önceki
yazılarımızda da belirttiğimiz gibi Türkler hakkında bilgi Çin, Bizans, Arap,
Rus ve diğer tarihi kaynaklarda yer almaktadır. Çin kaynaklarındaki veriler çok
eski ve gerçek olduğu için çok değerlidir. Ama Türkçe sözcüklerin Çince
telaffuzu ve transkripsiyonu belirli zorluklara neden olmaktadır. Çince
yazılmış Türkçe sözcüklerin gerçek transkripsiyonunu bulma zorluğu Çincesi iyi
olan uzmanlar tarafından da bilinmektedir. Bu nedenle bu makaleyi yazma
amacımızın Çin tarihi kaynaklarının bazı özelliklerine vurgu yapmak olduğunu
belirtmeliyiz.

 

Eski
çağlardan beri Çin’de tarih biliminin gelişmesine özen gösteriliyordu. Tarih
bilinci milletin vicdanı sayılıyordu ve en ünlü imparatorların şöhreti
vakayiname yazarının eserine bağlıydı. Çoğu zaman imparatorlar gelecek
kuşaklara iyi gözükmek isteğiyle vakayiname yazarlarını memnun etmeye
çalışırdılar.

 

Geleneklere
göre hanedan vakayinamesi hanedanın hükümranlığı sona erdikten sonra
yazılıyordu. Tarihi olayların yazılmasının devlet ciddiyeti göz önünde
bulundurularak yazarların siyasi görüşlerinden kuşku duyulacak hususların
olmamasına dikkat ediliyordu. Bu söylediklerimizden belli oluyor ki Çin tarih
kayıtları devlet siparişiyle yazılıyordu. Bu da yazılan tarihi bilgilerde kasıt
olduğu anlamına gelmektedir. Bu nedenle araştırmacının öncelikli amacının
gerçek olayların değiştirilmesinin nedenini tespit etmek olduğu aşikârdır.
Çin’in yüceltilmesi, onun öneminin ve askeri başarılarının abartılarak
yazılması tarihçinin görevleri arasındaydı ve bu husus araştırmacının dikkatli
olmasını gerektirmektedir. Bunun aksine Çinlilerin yenilgisi ve başarısızlığını
betimleyen bilgiler küçültülüyor, önemsiz duruma getiriliyordu. Bu nedenle
onlara şartlı olarak güvenilmelidir. Orduların sayısı yabancı veya yerli
olmasına bakmaksızın artırılıyordu. Bunu yaparken yuvarlak rakamlara
başvuruluyordu: 100.000, 300.000, 1000.000 vesaire. Bunlar gerçek rakamlar
değil, sadece ifade şeklidir. Aynen Türkçede “kıyamet kadar”, “kum gibi”
deyimleri gibi (Gumilyov, 1960: 60).

 

Çin
kaynaklarında rakamların sürekli abartılması rastlantı değildir. Rakamlar belli
bir kurala göre abartılıyordu. Bu kuralı şöyle açıklamak mümkündür. 10.000 kişi
derken yazdıkları abartısız gerçektir. Çünkü eski Çinliler için 10.000 rakamı
“oldukça fazla” anlamına gelmektedir. Yani bunun ötesi çağdaş anlamda
sonsuzluktur. Dolayısıyla 10.000 sayısının üstü, sayılması olanaksız anlamına
gelmektedir. Her hangi bir ordunun sayısını belirlerken 10.000 rakamının
üzerinden onu ikiye veya dörde çarparak yazıyorlardı (Gumilyov, 1960: 60).

 

Çinliler
soyut düşünme tarzına meyilli insanlardır. Ordunun sayısını yazdıkları zaman
onların ilgisini çeken husus ordunun gücüdür. Gücün sayıyla pek orantılı
olmadığı düşünülürse orduların savaş becerisi aynı değildir. Bu duruma bir de
kendi ülkesinin askerinin savaş becerisini öven tarihçinin gururunu eklemek de
doğru olurdu. Diğer taraftan Türk boyları, özellikle Hunların askerinden korkma
duygusu Hun askerlerinin savaş becerisini abartarak yazmaya sevk ediyordu. Bu
nedenle Çin ve Türk ordularının sayısının abartılmış olduğunu düşünüyoruz. Gasp
edilen ganimetler konusundaki rakamlar Çin subaylarının raporlarından
alınmıştır ve doğru olduğu belirlenmiştir. Çünkü ganimeti alan ve sayan sivil
memurlar idi.

 

Göçebe
halkların yaşamı konusundaki bilgiler Çin istihbaratı tarafından verilirdi. Bu
bilgilerin doğruluğu tartışılmazdır. Ama maalesef bu bilgiler yetersizdir,
çünkü istihbarat elemanlarını ilgilendiren sadece askerin dövüş kabiliyetiydi.
Halkların kültürü, dini, gelenekleri birkaç cümleyle geçiştirilirdi.

 

Araştırmalarımız
için büyük önem arz eden gerçek belgelerdir. Bunlar devlet kurumlarında yapılan
sunumlar, mektuplar, raporlardır. Bu belgeler çoğu zaman tam olarak, bazen ise
kısaltılarak yazılıyordu.

 

Çin
tarihçileri tarafından olayların araştırılması, genelde sınırlıdır ve tarihi
şahsiyetlerin iradesi, kişiliğine bağlıdır. Halk kitlelerinin rolü ise gözden
kaçırılmaktadır. Göçebe halkların komutan ve önderlerinin yaşamı gayri ihtiyari
olarak Çin aristokratlarının yaşam tarzı gibi betimlenmekte idi.

 

Çin
tarihçileri arasında Sıma Tsyan önemli yer tutmaktadır. O, İ.Ö. II yüzyılda
yaşamını sürdürmüştür. En ünlü eseri “ Tarih Notları” dır. Bu ünlü tarihçi
Çin’e komşu olan kabilelerin, özellikle Hunların Han devletiyle yaptıkları
savaşları inceler. Konfüçyüs’ün çizgisinde yürüyen diğer bir tarihçi Ban Gu da
Han sülalesi konusunda “Büyük Han Sülalesi Tarihi” başlıklı bir eser yazmış,
ama bitirememiştir.

 

Türkler
konusunda kaynak sayılabilecek diğer bir kitap ise Güney Çinli bir bilim adamı
olan Fan Hua’dır. Onun “Küçük Han Sülalesi Tarihi” eseri İ.S. V yüzyılda
yazılmıştır. Bahsi geçen eserler Doğu Hunlarının tarihini öğrenmek açısından
çok değerlidirler.

 

Türklerle
ilgili Çin kaynaklarını kullanırken dikkate alınması gereken bir husus da eski
Türk boylarıyla Çin hükümdarlarının ve dolayısıyla halkların uyuşmazlığıdır.
Tan hanedanının Çin, Türk ve geniş Avrasya’nın diğer boylarını birleştirme
çabası sonuç vermedi ve Tan hanedanının çökmesine neden oldu. Ünlü Rus
tarihçisi Gumilyov’un yazdığı gibi Çinliler yabancı dinlerle değil, kendi
soylarından olmayan insanlarla mücadele ediyorlardı. Bu nedenle Çin ideolojisi
Çin Seddi’ni aşamadı. Merkezi Asya’nın tüm halkları Çin kültürünü benimsemedi
(Gumilyov, 1990: 188).

 

Hunların
ve diğer Türk boylarının kendilerine özgü ideolojik sistemi vardı ve bu sistem
Çinlilerin ideolojisine tamamen ters idi. Asya’da inanç sistemleri değiştiği
dönemde göçebeler, kültürü ve dünya görüşünü Çin’den değil, Batıdan aldılar.
Uygurlar İran’dan Manihaizm’i, diğer göçebe halklar Suriye’den Hıristiyanlığı,
Arabistan’dan İslam’ı, Tibet’ten ise Budizm’i benimsediler. Çin’den sadece
ipeği, Çini kapları aldılar. Çinliler ve Büyük Çölün göçebeleri o kadar
farklıydılar ki, bir birilerinin kültürlerini kabul etmiyorlardı. Mesele
siyasetle veya ekonomiyle ilintili değildi, sorun etnik uyumsuzluktaydı ve bu
da insanların davranışlarını etkiliyordu. Çinlilerin ve göçebelerin
davranışları o kadar farklıydı ki onlar karşılıklı ilişki için hiç bir neden bulamıyorlardı,
neden bile aramıyorlardı. İlişkileri anlamsız buluyorlardı. Yaşam tarzlarındaki
fark bu sonucu doğurmuştu.

 

Çinliler
süt ürünlerini kullanmıyorlardı. Göçebelerin en önemli besin kaynağı süttü.
Çinlilerin süte olan nefreti göçebeler tarafından anlaşılamıyordu ve karşılıklı
anlaşmazlık doğuruyordu.

 

Çinli
için babasının tüm eşleri kaç olursa olsun, onun annesiydi. Hunlar ve Türkler
için ise anne tekti, babasının cariyeleri ise onların arkadaşlarıydı. Abisinin
dul eşi Türkün eşi oluyordu, duyguları hesaba katmadan ona bakmak, yaşamını
temin etmek zorundaydı.

 

Çin’de
o dönem bayanların çocuk doğurmak ve büyütmek dışında başka hakları yoktu.
Büyük Çölde ise bayanlar evin sahibiydi, evin tüm işlerini yapıyordu. Erkeğin
sadece bir silahı vardı, çünkü savaşta ölmek onun görevleri arasındaydı.

 

Çin
ordusunda mutlaka ihbarcı kadroları vardı. Çin ordusunda görev yapan Türkler
ise onlardan nefret eder, açığa çıkarıp öldürerdiler. İki büyük süper etnik
kökenden olan insanlar yan yana yaşamlarını sürdüremiyorlardı.

 

Çinlilerle
barış içerisinde, ayrı yaşamak gerekmekteydi. Ona göre yok ki Çinliler kötü
insanlar idiler ve yahut Çin hükümdarları despot idiler. Yalnız ona göre ki
Çinlilerle bir arada yaşamak için Çinli olmak gerekirdi. Bu o demekti ki,
göçebe halklar atalarından miras kalan gelenekleri unutmak, yaşam tarzını ve
kültürünü, etik kuralları ve güzellik anlayışını yitirmek zorundaydılar.
Onların yerine Çin’de bin yıllardır süre gelen gelenekleri kabul etmek,
Çinliler için doğru olanı yapmak zorundaydılar. Çinlilerin etnik psikolojisi
böyleydi.

 

Etnogenetik
patlamanın uyuşukluğu geçtikten sonra Çinliler dürüst, çalışkan, hoş insanlara
dönüştüler. XVIII yüzyılda bilim adamları onları öyle tanıdılar.

 

Tüm
bu yazdıklarımızdan sonra tarihi perspektif açısından iki sonuca vara biliriz.
Birincisi; araştırdığımız dönemde Çinlilerin barışçıl siyaset yürüttüğünü
söyleyemeyiz. Onların barış isteği savaştaki başarısızlıkları ve yabancı işgale
uğramaları sonucundaki mecburiyetten ireli gelirdi, milli psikolojik
yapılarından değil. Çin güç kazandığı zaman topraklarını genişletmeğe
başlıyordu. Tabii Çin’de çok eski dönemlerde işkâlcı savaşlara karşı olan
insanlar vardı. Ama iktidar mensupları onları pek dinlemiyorlardı ve komşu
halklarla savaşlar Çin dış siyasetinde 3000 yıl önemli yer tuttu. İkincisi;
Türklerin, Moğolların, Mançu-Tungusların Çinlilere yakın halklar olduklarını
kanıtlayacak hiçbir bulgu yoktu. Onların kültürü, yaşam tarzı, dilleri ve
kökeni tamamen farklı idi. Tarihi düzenlilik ise Çinlileri ve göçebe halkları düşman
yapmıştı. Büyük Çin Seddi boyunca 2000 yıl devam eden savaşlarda Hunlar,
Türkler, daha sonra Moğollar kendi topraklarını güçlü, çok sayılı, kurnaz,
acımasız, iyi silahlanmış düşmandan korumak zorunda kalmışlardı. Hiç de
tesadüfi değildir ki Türk ve Moğolların Büyük Çin Seddi boyunca Çinlilerle
melezleme siyaseti de sonuç vermemişti. Bu halklar her hangi bir yolla da olsa
birleşmek için çok farklıydılar. Çin kaynaklarında Hunlar ve diğer Türk boyları
konusunda bilgiler söylediklerimiz açısından değerlendirilmelidir.

 

Bu
söylediklerimizden Çinlilerin neden Avrupa’ya doğru ilerleyemedikleri
anlaşılıyor. İ.Ö. III yüzyılda Tsin sülalesinin ilk imparatoru ŞiHuandi
döneminde Çin ordusu Hunların ordusunun 20 misli kadardı. Tan sülalesinin
ordusu da Türk hakanlığının ordusuyla kıyaslandığında tahminen aynı rakama
ulaşıyordu. Donanımları ise Roma ordusundan çok daha üstün idi. Bununla beraber
Güzey Çin iki defa Sibirya ve Uzak Doğu halkları tarafından zapt edilmişti.
Tarım ülkesi olan Çin’in ekonomisi hayvancılıkla uğraşan Hun hakanlığının
ekonomisinden çok daha gelişmişti. Tan dönemi kültürü dünya kültürünün doruk
noktasındaydı. Bazı bilim adamları bu dönemi “Çin Rönesans’ı” diye
adlandırıyorlar. Ama Çinlilerin komşu halkları küçümsemesi, Çin saraylarındaki
entrikalar, ülkenin maruz kaldığı iç savaşlar Çin kültürünün batıya ulaşmasının
önünü kesti. Eski çağda Çin yekpare bir ülke değildi. Etnik gruplar arasındaki
çelişkiler ülkeyi parçalıyordu. Çinliler Han ve Tan imparatorlukları
dönemlerinde sık sık kendi ırklarından olan vatandaşlara ve az sayılı etnik
gruplara silah doğrultur, iç savaşlarda yığınla ölümlere neden olurdular.

 

Diğer
taraftan Çin tarihçileri Sıma Tsyan, Ban Gu ve diğerleri Hunlar hakkında büyük
saygıyla olumlu bilgiler veriyorlardı. Hunların geleneklerine bağlı, yabancı
kültürleri kavrama yeteneği olan, yüksek zeka sahibi insanların var olduğu bir
halk olduklarını önemle vurguluyorlardı (Gumilyov, 1990: 82).

 

Tüm
bu anlattıklarımızdan sonra Eski ve Orta Çağlarda yazılmış kaynaklardan nasıl
doğru bilgi ala biliriz sorusuna yönelmemizde yarar vardır. O dönem
yazarlarının elinde olan olanakları göz önünde bulundurursak kaynaklara
eleştirel yaklaşımın doğru olduğu akla gelmektedir. Söylediklerimiz onları
suçlamak için değil, olayları doğru anlamak çabası nedeniyledir. Eleştirmek
istediğimiz XX yüzyılın kaynak uzmanlarıdır. Çünkü onların fikrince eski
kaynağın iyi bir çevirisi onu doğru anlamak için yeterlidir. Ama ülkeyi yani
onun coğrafyasını, halkın alışkanlıklarını yani etnografyayı, halkın
geleneklerini yani tarihini bilmeden kaynağın sadece çevirisini yapmak doğru
sonuç vermiyor. Kaynağın dilci tarafından gramer kuralları gözetilerek
çevirisinden sonra şerh edilmesi gerekmektedir. Böylece çevirmen, şerhçi ve
yorumlayıcı kaynağın metnini anlaşılır yapmaktadırlar, bu üçünün beraber
çalışması çok önemlidir. Ortak bilgi almak içinse tarihçinin olayların
gidişatını anlaması gerekmektedir. Etnolog coğrafyayı, etnik ve kişisel
psikolojiyi dikkate alarak konunun sınırlarını genişletir ve kaynaktaki
gerçekleri belirleyerek olayların bağlantısını, dâhili mantığını çöze bilir.

 

XX
yüzyıl insanı ilerlemeye alışık olduğundan eskiden insanların onun için faydalı
becerileri ve ona yardımcı olacak bilgiyi bırakmak için yaşamını sürdürdüğünü
varsayıyor. Babilliler matematiği, Elinler felsefeyi ve tiyatroyu, Romalılar
hukuk bilimini, Araplar cebiri vesaire icat etmişlerdir. Ama insan bir şeyi
düşünmekten kendini alı koyamıyor, acaba tarihçiler dünya kültüründe var olan
tüm kaynakları okuya bilmişler mi, tüm yaratıcı fikirleri kavraya bilmişler mi?
Gelecekte bilimsel kolektif düşüncenin bunu yapa bilecek yeteneğe sahip
olacağını varsayalım. O zaman bu düşünce söylediklerimizi yapacak mı? Hayır,
yapabileceğini zan etmiyoruz, çünkü öncelikli prensip: “tüm değerli bilgiler
bize bırakılanlardır, unutulanlar ise gereksizdir”. Bu sonuç mantığa uygundur,
çünkü hesaba katılan Batı-Avrupa uygarlığıdır ve diğer kültürlerin gelişmişlik
seviyesi Avrupalılara benzerlikleriyle ölçülür. Farklı etnik grupların bireysel
özellikleri gereksizmiş gibi unutulur, yabana atılır.

 

Sıradan
insanın yaptığı başka bir yanlış düşünce ise II yüzyılda insanların, arkeolojik
kalıntılara bakılırsa XX yüzyıldaki insanlara nazaran gelişmemiş olmalarıdır.
İlk bakışta bu doğru ola bilir. Ama geçmişte insanlar bizim değil kendi
geleneklerine göre yaşamlarını sürdürürlerdi, kendi amaçları, davranış
kuralları ve prensipleri vardı. Onlar bizim değil kendi bakış açılarına göre
yaşam kurallarını belirlerlerdi. Onlar gerçekten de gelecek kuşaklar için belli
bir miras bırakmışlardır. Ama o mirasın sadece küçük bir kısmı günümüze ulaşmıştır.
Yitirilmişi yok sayarak bu küçük kısma göre sonuca varmak doğru sonuç vermiyor.
Son 2000 yılda birçok belgenin, kaynağın, kitabenin, görsel sanat örneklerinin
yok olduğunu biliyoruz.

 

Günümüzde
gezegenimizde bir felaket olursa belli bir süreden sonra biyosfer kendini
onarsa bile kitaplar, belgeler okunmaz hale gelecek, çünkü kağıt kil
tabletlerden daha çabuk çürüyor. Makineler metal yığınına dönüşecek, binalar
çökecek ve bin yıldan sonra bizim uygarlıktan bir iz bulunamayacak. O zaman
bizden sonra gelen kuşakların onlardan önce uygarlığın olmadığını söylemeleri
ne kadar doğru olur.

 

I
yüzyılda Avrasya çölünde ve ona yakın ormanlarda birçok halkın ve görkemli
kültürün var olduğunu biliyoruz. Ama gelecek kuşaklara ulaşan sadece onlardan
kalan ipucudur. Kısacası insanoğlunun elinden çıkan kültür varlıkları yok
olmaya veya deforme olmaya mahkûmdur. Bu nedenle maddi kültürün basitçe
araştırılması geçmişin tahrif olunmasına getirip çıkarıyor. Burada etnik
yeniden yapılanma geçmişi anlamanın tek yolu gibi önümüze çıkıyor.

 

Okuyucuların
dikkatine sunduğumuz bu çalışmamızda tarih bilgilerine başvurmadan Çin
kaynaklarının özelliklerini sunmaya çalıştık. Umarız gelecekte uzmanların bu
konuya ilgisi devam eder ve bu konuda çok önemli araştırmalar ortaya çıkar.

 

 Yrd. Doç. Dr. Naile AĞABABA

 

Bozok
Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, El-mek: naileaababa@yahoo.com

Kaynak: Turkish Studies International
Periodical for the Languages, Literatüre and History of Turkish or Turkic
Volume 10/9 Summer 2015

KAYNAKÇA

 

GUMİLYOV L. N.
“TısyaçiletiyavokrukKaspiya” Baku, 1990.

GUMİLYOV L. N. “Hunu.
SredinnayaAziya v drevniyevremena”, Moskva, 1960

TAŞAĞIL A. “Çin Kaynaklarına Göre
Eski Türk Boyları”, Ankara, 2004

TAŞAĞIL A. “Çök- Türkler”, II, III
ciltler, Ankara, 1999, 2004


































































































































EBERHARD W. “Cin’in Şimal
Komşuları”, Çeviren Nimet Uluğtuğ, Ankara, 1996

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet