CEVDET PAŞA KİMDİR ? ENCÜMENİ DANIŞ VE GİZLİ TÜRK
TEŞKİLATI GERÇEĞİ


KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2017/03/cevdet-pasa-kimdir-encumeni-danis-ve.html?m=1


ONUR DİKMECİ

İstihbarat ve Strateji Uzmanı



Ahmet Cevdet Paşa, 1822 yılında Bulgaristan’ın Lofça kentinde doğmuştur.
Devrinin en mühim entelektüel şahsiyetlerinin başında gelen Cevdet Paşa,
özellikle hukuk ve tarih alanında mühim çalışmalar vermiştir. Darûl-Muallim
Müdürlüğü, Adliye Nazırlığı gibi üst bürokratik görevlerde bulunmuş, Fransız
Akademisine benzer biçimde bilimsel çalışmalar düzenlemek için oluşturulan Türk
İlimler Akademisi’nin 40 kişilik Encümen heyetinde yer almıştır. Makalemizin
ana temasını oluşturan Cevdet Paşa Tarihi/ Tarih-i Cevdet, bu encümen heyetinin
direktifleri doğrultusunda Cevdet Paşa tarafından yazılmıştır. Paşa, eserinde
1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan, 1826 Vaka-i Hayriye olayına kadarki
dönemi, dönemin şartlarını, Devlet-i Aliyye’nin siyasal ve sosyal durumlarını ve
Dünya’da ki mühim hadiseleri aktarmıştır. Tarih-i Cevdet’te yer alan çarpıcı
mevzuları başlıklar halinde kategorize edip irdelemek eserin ne anlattığı
hususunda daha aydınlatıcı olacaktır.


Tarih-i Cevdet’te
birinci sınıf Devlet adamlarının kusurları ortaya koyulmuştur.


Bu husus kuru bir
eleştiriden çok sebep sonuç bağlamında bütünsel bir olgu olarak yer almıştır.
Örneğin, Emevi Halifesi II. Velid İslâm’ı tahrik eden, Şeyhülislam Feyzullah
Efendi, Köprülü Amcazede Hüseyin Paşa’nın şöhretine haset gösteren ikbal
düşkünü, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, talim yaptırmadığı için nizam bozan,
gereksiz harcamaları sebebiyle israfkâr olarak nitelendirilmiş Padişahlar ise
doğrudan eleştirilmek yerine dönemsel eleştiriler yapmak tercih edilmiştir.
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın idamı, Kanuni Dönemindeki fetih politikasının
eleştiriye tabi tutulması bu hususa verilebilecek örnek mahiyetindedir.


Fütuhatın Avrupa
kıtasına yayılmasını açıkça tenkit etmektedir.


Yavuz’un saltanatı
boyunca amacının İran ve Hindistan’ı hilafete bağlayarak, Kazan, Tataristan,
Kırım’ın Osmanlı vilayeti olarak Türk ve İslâm unsurlarının Devlet-i Aliyye
uhdesinde bulunmasını böylece Kafkaslarda hakimiyet sağlanacağını
vurgulamıştır. Cevdet Paşa, bu düşüncesiyle isabetli bir noktaya değinmiştir. Hakikaten
Kafkas hakimiyeti tam manasıyla sağlanabilse, Rusların güçlenmesi
engellenebilecek II. Viyana kuşatması gibi hadiselerde Kuzey’den gelen
desteklerin önüne geçilmiş olacaktı. Ayrıca kültüren ve dinen birbirine yakın
bölgeleri egemenlik altına alıp ileriki zamanlarda baş gösterecek mezhepi
taassupların önüne geçilerek Hilafet otoritesi sağlamlaştırılmış Doğu’da
bütünlük sağlanarak akabinde kademeli Batı fütuhatı düşünülmüş olabilir.


Tarih-i Cevdet’te
dikkat çeken diğer husus Türk kavramına yapılan vurgudur.


Tarih-i Cevdet’in
yazılmaya başladığı XIX. Yüzyıl ortaları daha ziyade Osmanlılık kavramına
dikkat çektiğinden kavram olarak dâhi Türk kelimesinden genel manada itinayla
kaçınılmaktaydı. Fakat Tarih-i Cevdet’te, Osmanlı Hanedanı’nın atalarının Türkistan’da
hüküm sürmüş asil kişiler olduğunun yazılıp Orta Asya’ya vurgu yapılması,
Kafkasya’dan bahsedilirken Hun, Kalmuk, Hazar gibi Türk boylarının yer alması,
Cengiz’in fetih hareketi anlatılırken köken olarak Farsçada olsa Türklerin
yurdu manasında olan Turan ifadesinin kullanılması ve Osmanlı hanedanının
Türklüğe ait güzellikleri ve yiğitliği taşıdığının açıkça yazılması Türklük ile
ilgili dikkat çekici noktalardır.


Tarih-i Cevdet’te
Yalnızca Devlet-i Aliyye ile sınırlı kalınmayıp dönemin Dünyada cereyan eden
mühim hadiselerine de değinilmiştir.


Özellikle İkinci
ciltte Amerikan Bağımsızlık savaşı bu savaşta Fransız-İngiliz çekişmeleri,
Rusya’nın sıcak denizler emeli ile Prusya Kralı II. Frederik’in ölümü ayrıntılı
olarak yer almıştır. Üçüncü ciltte ağırlıklı olarak Kafkasya ve Kafkas halkları
hususunda bilgi verilmiş antropolojik birde tasnif yapılmıştır. Altıncı ciltte
ise büyük biçimde Fransız İhtilali anlatılmıştır.


Türk Rus ilişkileri
detaylı olarak işlenir.


Buna göre Ruslar,
sinsi ve içten pazarlıklıdır. Türk-Rus ilişkileri kapsamında Kırım ve
dolaylarının sosyal yapısıda aktarılarak bölgenin adeta kuşbakışı röntgeni
çekilmiştir.


Tarih-i Cevdet’te bir
diğer husus Fransız İhtilalidir.


İhtilal sonrasında çok
uluslu Osmanlı İmparatorluğu büyük yara alacağından Devlet-i Aliyye döneminde
yaşamış bir ‘Osmanlı’ aydınının ne düşündüğü oldukça önemlidir. Fransa’nın
sosyal yapısı ve iktisadi manadaki çöküntüsü detaylı anlatılır. Cevdet Paşa,
Fransa’da ki sınıfsal ayrıcalığın Halk’ı nasıl bezdirdiğini açıkça anlatır ve
ihtilale giden süreci bir bakıma haklı bulur. Fakat özellikle Napolyon’un Mısır
seferine tepki gösteren Cevdet Paşa bunu ihtilalin ahlaksızlığı olarak
nitelendirerek Fransa’da yaşanan kanlı sürecin pekçok haksızlık barındırdığını
düşünür. Cevdet Paşa’nın Fransız ihtilali ile ilgili aktardıkları aslında bugün
bile hemen hepimizin kabul edebileceği mahiyettedir. O ihtilali kuru bir
gereksizlik olarak görmemiş, aksine Halk’ın çektiği acılara değinerek
ayaklanmanın kayırmacı sistemden kaynaklandığını belirterek başlangıç olarak
haklılığını savunmuştur. Netice itibariyle ihtilal yanlış sonuçlar doğurmuştur.
Zaten bu da bugün hepimizin bu şekilde kabul ettiği durumdur.


Tarih-i Cevdet’te az
değinilen konulardan birisi iktisadi mevzulardır.


Kalkınmaya ihtiyaç
olduğunu vurgulayan Cevdet Paşa, vergilerin sağlıklı kullanılmasını
istemektedir.


Tarih-i Cevdet’te
Devlet-i Aliyye’de ki yenileşme hareketleri yerinde ve olumlu bulunup bu
minvalde aktarılmıştır.


Bu devirde bile
eleştirilen ve kendi devrinin en hararetli eleştirilerine maruz kalan III.
Selim ve II. Mahmut’un uygulamalarının XIX. Yüzyılda yaşamış bir Osmanlı
Aydın’ı tarafından ne şekilde idrak edilip anıldığı mühimdir. II. Mahmut’tan
birkaç yerde bahsedilirken ‘’Devlet ağacına musallat olan haşereler temizlenmiş,
kuru dallar kesilmiştir.’’
gibi ifadelerle olumlu benzetmelere gidilmiştir.
III. Selim döneminde Devlet ileri gelenlerinden, Koca Yusuf Paşa, Tatarcık
Abdullah Efendi, Halil Hamid Paşa gibi yöneticilerden lâyihalar alındığı
vurgulanır. Buna göre III. Selim devrinin en büyük sorunu modern teçhizat ve
eğitimden yoksun disiplinsiz Osmanlı Yeniçerileridir. Tophanelerin kurulması,
Ordu’nun periyodik aralıklarla teftişi, ateşli silahların eğitimi gibi
hususların yanında talimin önemi vurgulanmıştır. O devirde Talimli Asker
nezareti kurulduğu da belirtilmiştir.


Tarih-i Cevdet’te
bürokratik görevlerden alınma ve atanma gibi meselelerde sıkça yer almaktadır.


Yaklaşık iki asır
evvelindeki bir Şeyhülislam’ın görevden alınması veya Vezir-i Azam’ın
azledilmesi ilk bakışta bugün gereksiz bir ayrıntı gibi gözükebilir. Fakat
anlatılan hemen bütün azil işlerinde varılacak sonuç Mevcut kadroların misli
katı yönetici istihdamı, bu sebeple kabiliyetsiz kişilerin üst mevkilerde
bulunması, yöneticiler, kadılar gibi ileri gelenlerin keyfi vergilendirme ve
rüşvet gibi uygulamalarla Devlet mekanizmasının nasıl zarar gördüğüdür…


Tarih-i Cevdet’in
belirgin noktalarını kategorize ederek vermeye çalışırken Devlet-i Aliyye’nin o
zamanki genel durumu konusunda sonuca vardık. Buna göre Devlet-i Aliyye, Rusya
ile her daim mücadelede, Kafkasya fütuhatını zamanında gerçekleşirememenin
bedelini ödeyen, gerekli ekonmik, teknik özellikle askeri açıdan geri kalmış,
yeni düzenlemeler almak zorunda kalan iyi niyetli kimi Yönetici ve Hanedanlığın
kontrolündedir. Devlet-i Aliyye’nin genel durumu anlatılırken Dünya’da vuku
bulan olaylara da değinilmesi bütünsel bir tarih aktarımını sağlamış ve oldukça
doyurucu bir eser karşımıza çıkarmıştır.




Tarih-i Cevdet Türk
siyasi tarihinin stratejik noktalarını anlamak bakımından önemlidir. Ancak bir
önemde Cevdet Paşa’nın üyesi olduğu Türk İlimler Akademisini tanımak konusudur.
Günümüz Türkçesindeki bu kavramın o zamanda ki karşılığı Encümeni Danış idi.
Yani görüldüğü gibi Encümeni Danış gizli bir devlet yapılanması, istihbarat
teşkilatı ya da kendi içerisinde gizemli ritüelleri barındıran masonik bir
birim değil legal resmi, kültürel çalışmalarda bulunan ve günümüz Talim Terbiye
Kurulu benzeri bir oluşumdu. Gerçi Encümeni Danış’ın James Redhouse gibi
şarkiyatçı ve misyonerlik çalışmalarına önem veren bir şahısı barındırması soru
işaretlerine sebebiyet verebilir ancak bu bile bu kurumu kapalı, gizli, vurucu
gücü olan bir istihbarat yapılanmasına dönüştüremez. Encümeni Danış’ın yakın
siyasi tarihte gündeme getirilmesi ise Hatay Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Tayfur
Sökmen’in oğlu Murat Sökmenoğlu’nun röportajıyla eş zamanlıdır. Buna göre
Sökmenoğlu kendisi gibi itibarlı ve kariyerli bürokrat ve devlet adamlarıyla
toplantılar düzenleyip siyasi mevzularda tartışmaları Fahri KoruTürk tarafından
”Sizler Encümeni Danışsınız sizlere ihtiyacımız var” şeklinde karşılık
buluyormuş. Tabi bu cümle bir teşvik ve onore etmenin yanında istihbari bir
oluşuma vurgu yapmayan hafif nüktedan bir üslubun eseridir. 2000’li yıllarda ki
bir furya Encümeni Danışı daha da gizemli hale getirdi ve Orgeneral Hüseyin
Kıvrıkoğlu’ndan üst düzey askeri ve sivil isimlere kadar elit bir zümrenin bu
oluşumla ilişkilendirilmesine yol açtı. O tarihlerde Türkiye bir dönüşüm
yaşıyor ve sivilleşmenin tepeden inme uygulamalarına tanık oluyordu. Bu durum
militarist veya ulusalcı, saf ve milli duygulara haiz ancak devlet üstü
gruplarda kurtuluşu arayan bir grubun umutlarını hayali organizasyonlara
bağlamasına sebebiyet verdi. Encümeni Danış’ın kendisi hayal ürünü değildi
ancak yapısı ve içeriği ile alakalı söylentiler gerçeğin çok dışındaydı.




Türkiye’nin de diğer
devletler gibi gizli istihbari birimlerinin bulunması muhtemeldir. Bu oluşumlar
ordu içerisinde bulunduğu gibi asker sivil organizasyonunu da içerebilir. Soğuk
Savaş dönemindeki Özel Harp Daireleri bir anlamda, MGK Genel Sekreterliğine
bağlı eskinin Toplumla İlişkiler Başkanlığı ve bağlı kuruluşları toplumun
kafasındaki Encümeni Danışın karşılığı olabilir. Ancak gizli teşkilat veya teşkilatlardaki
geçmişin bir süreklilik arz ettiği söylenemez çünkü en eski sistemli ve milli
bir istihbarat birimi olan Teşkilatı Mahsusa’nın zihniyet, yöntem ve kadrolaşma
bakımından devam ettiğini öne sürmek mümkün değildir.




Sadece işgal değil,
kitlesel biyolojik nükleer siber ekonomik ve nanoteknolojik saldırıları ve
doğal afetleride kapsayan hazırlık çalışma ve uygulamaları içeren birimlerin
oluşturulması hayatidir. Encümeni Danış, Göktürklerden itibaren sürdüğü iddia
edilen Börü Budun ve Mustafa Kemal Atatürk’ü yetiştiren teşkilat olarak
gösterilen Asakiri Milliye gibi tanımlar güzel, ilgi ve heyacan uyandırıcı
hikayelerdir. Ancak devlet hikayeler ile yönetilemez. Kimyasal ve Biyolojik
Silahlar birimi bulunmayan bir Silahlı Kuvvetler ile Uzay Masasını var edememiş
Savunma Bakanlığına sahip Türkiye kısa süre evvel işgal yaşamayacağı
gerekçesiyle Seferberlik Tetkik Kurullarınıda kapatmıştı. Psikolojik Harekat
ise askerler veya siviller tarafından çok büyük oranda iç kamuoyuna uygulandı.
Dış istihbaratla ilişkilendirilen Mit personelinin yalnızca yüzde üçü dış
görevlerde değerlendirilirken, çoğu Türk diplomat görev yaptıkları ülkelerin
dilini ve kültürünü bile bilmiyordu. Zengin tarihi ve potansiyeline rağmen bu
gibi zaaflarıda bulunan Türkiye için ciddi manada hükümetler ve partiler üstü
bir strateji ile bu stratejilere uygun çok yönlü birimlerin hayata geçirilmesi
gerekmektedir. Bir asır daha Encümeni Danış Masalları dinlemeye dillendirilmeye
imkan olmayabilir.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet