BİR ANEKDOT:



Ünlü Avusturyalı diplomat ve devlet adamı Metternich, 1800’lü yıllarda, bir
Osmanlı devlet adamına “Yönetim işlerinizi düze- ne koyunuz ve düzeltiniz.
Lâkin âdetlerinize ve yaşayış tarzlarınıza uymayan bir idare usûlü kurmak için
eski idareyi yıkmayınız. Avrupa medeniyetinden, sizin kanun ve nizamınıza
uymayan kanunları al- mayınız. Çünkü; Batı’nın kanunları, hükümetinizin temeli
olan kanunların dayandığı usûl ve kurallara katiyen benzemeyen kaideler üzerine
kurulmuştur.”
diye öğüt vermiştir.



Osmanlı Devleti’nin kuruluşu dünya tarihinde önemli bir hadisedir.
XIII.yüzyılda kurulan ve XVI.yüzyılda dünyanın süper gücüne çevrilen Osmanlı,
Balkan Yarımadası’nın batı sınırlarından Arabistan Yarımadası’nın en ucuna
kadar uzanan ve tüm Ortadoğu ile Kuzey Afrika’yı içine alan dev bir coğrafyayı
kontrol ediyordu. Osmanlı bir cihan devleti olarak, 3 kıtada 600 yıldan fazla
hüküm sürmüş, tarihin akışını değiştirmiş, birçok milleti asırlarca hakkaniyet
prensibi ile içinde yaşatmış, kültür ve medeniyet alanında büyük gelişmeler
göstererek insanlığın ve yeni medeniyetlerin gelişmesine ışık tutmuştur.
Osmanlı Devleti, İslâm dünyasının liderliğini asırlarca sürdürdüğü gibi XVI.
asırdan itibaren Türk-İslâm dünyasının sığınağı olmuştur.



Fakat, bu şanlı büyük devletin tarih sahnesine çıkışı maalesef lâyıkıyla
anlaşılamamış ve oryantalistler tarafından Türkler (Osmanlı) “geri, barbar,
ilkel bir millet” olarak, batı insanına anlatılmıştır. Dünya ve İslâm tarihinin
önemli bir kesitini oluşturan Osmanlı Devleti, bir çok ciddi çalışmaya konu
olmakla birlikte, hak ettiği düzeyde araştırmalara muhatap olamamıştır. Toynbee
ve Braudel’e kadar, dünya tarihçilerinin Osmanlı tarihine bakışı, 19.yüzyılın
“Şark Meselesi” çerçevesini aşamamıştır. Hattâ, birçok araştırmacı,
Osmanlılar’ın yaptığı her şeyi sadece yakıp yıkmak olarak görüyor, fakat
Devlet-i Âliye’nin altı asır hükümran olabilmiş bir toplum yapısını nasıl inşa
edebildiğini görmek için hiçbir gayret göstermiyordu.



XIX.yüzyıldan başlayarak batı devletleri arasında “sömürgeleştirme” yarışı
sürüyordu. Bu dönemde İngiltere, dünyanın en büyük siyasî gücüydü. Ayrıca
Britanya İmparatorluğu, dünyanın en güçlü donanmasına sahipti ve Hindistan’dan
Güney Afrika’ya, Mısır’dan Avustralya’ya kadar uzanan bir coğrafyada koloniler
edinmişti. Fakat Britanya İmparatorluğu, fazla sömürge elde etmek çabasından el
çekmemişti. İngiltere’nin sömürgecilik hedeflerinden biri de Osmanlı Devleti
idi. Bu bakımdan İngiltere, 19.yüzyılın son çeyreğinden itibaren hedef aldığı
ve sömürgeleştirmeye çalıştığı Osmanlı İmparatorluğu’na karşı sistemli bir
propaganda savaşı uyguladı. Bu politikanın mimarlarının başında William Ewart
Gladstone geliyordu. 1880-1885 yılları arasında İngiltere’nin başbakanlığını
yürüten William Ewart Gladstone, Türk milletine sayısız hakaretler yöneltmiş ve
tüm bunları da “Türkler, Asya’nın içlerine geri sürülmelidir.”
şeklindeki emperyalist projelerine dayanak olarak kullanmaya çalışmıştı. O, bir
konuşmasında: “Türkler insanlığın insan olmayan nümuneleridir.
Medeniyetimizin bekâsı için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu’da
yok etmeliyiz. Türklerin yaptığı kötülükler sadece bir surette ortadan
kaldırılabilir: Kendileri yok olmakla”
. Gladstone, bu gibi sözlerinin
yanında birtakım propaganda malzemeleri de oluşturuyordu. Londra’da Türkler’le
ilgili “Bulgar Terörü ve Doğu Sorunu” isimli bir broşür yayınlamıştı. Kısa
sürede birkaç baskısı yapılan broşürle İngiliz halkı Türkler’e karşı
kışkırtılıyordu. Gladstone’un Osmanlı’yı alabildiğine kötüleyen broşüründe, “Türkler
için en iyi yol pılı pırtılarını toplayıp, gitmeleridir.”
çağrısı
yapılmıştı.



Gladstone, 1880-1885 yılları arasında başbakan olarak iktidarda kalır ve onun
zamanında Türk düşmanlığı politikası iyice yayılır. Özellikle basın, İngiliz
kamuoyuna Türklük ve Osmanlılık kavramlarına karşı şiddetli bir beyin yıkama
programı uygular. Uydurma haberler, “Türk barbarlığı”, “Türk vahşeti”
gibi başlıklarla ön plâna çıkarılır.



Ancak Avrupa’da hakim olan bu ırkçı rüzgâra kapılmayan ve Türk insanını takdir
edebilen sağduyulu kimseler de vardı. Onlar, Osmanlı topraklarına yaptıkları
seyahatler ve araştırmalarla, Osmanlı barışını, adaletini, ahlâkını,
temizliğini, yönetimi bizatihi görerek yazmış oldukları eserlerde gerçekleri
anlatmışlardı. Bu makalede, yabancıların Osmanlı hakkındaki fikirlerini sizlere
takdim ediyoruz.



OSMANLI BARIŞI



Fatih’in İstanbul’u fethiyle büyümeye başlayan Osmanlı Devleti, çok kısa sürede
Balkanlara, Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’ya, Kafkasya’ya ve Avrupa’nın bir kısmına
sahip olmuş ayrıca buralara komşu ülke ve coğrafyalarda da hâkim unsur haline
gelmiştir. Osmanlı’yı en ilgi çekici kılan hususların başında daima,
bünyesindeki farklı etnik-dinî kimliğe mensup sayısız millete ve uçsuz bucaksız
bir coğrafyaya yüzyıllarca nasıl hükmettiği gelmiştir. Günümüzde, dünyaya güya
nizam vermeye kalkışan batılı güçlerce dâhi bu durum “fevkalâde” olarak
nitelendirilmektedir. Osmanlı yedi iklim üç kıtada, İslâmiyet’in insanlığa vaad
ettiği ideal sulh ve selâmeti, çatısı altındaki topluluklar arasında herhangi
bir ayrım gözetmeksizin, uzun asırlar boyunca gerçekleştirmeyi başarmıştır.
Avusturyalı Türkolog Anton Cornelens Schaendinger, bu konuda şu isabetli
tespitleri yapıyor: “İskender, Batı’dan Doğu’ya ve Hint’e kadar yayıldı.
Cengiz Han, Avrupa ortalarına kadar at koşturdu. Lâkin hiçbirisi Osmanlı
Türkleri gibi diğer insanların kültür ve din özgürlüğüne saygı göstermediler.
Osmanlılar, hârikulâde bir nizam ve düzende asırlarca kendilerinden olmayan
insanlarla barış içinde yaşadılar. Onun içindir ki, Avrupa’da dört asır boyunca
kalabildiler.”
İngiltere’nin Osmanlı büyükelçilerinden Sir Charles
Elliot’un bununla alâkalı teşhisi fevkalâde yerindedir: “Uysallığın ve alçak
gönüllülüğün diğer meziyetlerden daha fazla mükâfatlandırılması bir yana,
eşitlik bakımından padişahların idare ettiği Osmanlı İmparatorluğu’nda, en az
ABD’deki kadar eşitlik vardır.”
Sicilyalı Türkolog Dr. Giovani Pampanini,
bugün de geçerliliğini koruyan şu orijinal hükme varmıştır: ”Barış ve hoşgörü içinde birlikte yaşamak konusunda bugün
dünya, Osmanlı’nın çok gerisindedir.”




Osmanlı, Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da bir denge unsuruydu. Pek çok etnik
yapıları ve dinleri farklı toplum kesimlerinin taleplerinin buluştuğu ortak bir
noktaydı. Kilise ile caminin yan yana durduğu bir üst kültürü tesis etmişti
Osmanlı. Bu üst kültürün tesisi “ilâhî mesuliyet”e dayanıyordu.
Fetihlerin zaten temel felsefeleri de bu ilâhî mesuliyete dayanan bir zihin
dünyasının ürünü idi. Devletler fethetmek, yeni topraklar kazanmak, güçlü bir
devlet kurmak, geniş halkalara hükmetmek gibi seküler dünyanın temel ideali
olarak görülen hedefler, Osmanlı yöneticisi için bir araç olmaktan öteye
gitmiyordu. Zira bütün İslâm toplumlarında hâkim zihniyet dünyalık elde etme
esası üzerine değil “i’lây-ı kelimetullah” gibi üst bir ideal etrafında
şekillenmişti. En azından teorik olarak böyleydi. Temel hedef, dinin yücelmesi,
korunması, İslâm nimetinden bütün insanlığın istifadesi idi.



Tarihçi Gibbons, aynı mevzuda şu ifadeleri sarf etmekte: “Osmanlıların
hoşgörüsü ister siyaset, ister hâlis insanlık, isterse başka bir şey olsun; şu
bir gerçektir ki, Türkler yeni zaman içinde milliyetlerini tesis ederken, din
hürriyeti umdelerini temel taşı olarak koymuş bir millettir. Sürekli Yahudi ve
Hıristiyan tazyiklerine mukabil, Türkler’in Balkanlar’a girmesinden sonra,
yerli gayrimüslimlerle yeni gelen Müslümanlar yüzyıllarca âhenk içinde
yaşamışlardır.”
Gibbons’un, başka bir değerlendirmesi de şöyledir: “(Osman
Gazi) Ne kendisinin ne de kendisinden sonra gelenlerin müsamahakârlığına kimse
bir şey diyemez. Eğer bunlar, Hristiyanlara ezâ etmeye, sıkıntı vermeye kalkmış
olsa idi; Rum ve Ermeni kiliselerini yıktırmış olsaydı; Osmanoğulları’nın bu
kadar gelişmesi, yerli halkın Müslüman olması mümkün olamazdı. Osman Gazi’nin
eseri, daha devamlı ve neticeleri itibariyle tesiri çok daha geniş ve kapsamlı
idi. O, sükûnet içinde iş görüyordu. Osman Gazi’den başka hiç kimse, 600 sene
hüküm süren bir devlete adını verememiştir.”
Fransız filozof Voltaire de
yukarıdakilerle hemfikirdir: “Türk hükümdarı 20 ayrı dine mensup halkı, sulh
ve sükûn içinde idare ediyor. Türk vakâyinâmelerinde, çeşitli din mensuplarının
tevessül ettikleri herhangi bir isyana tesâdüf edilmiyor. (Filistin’e)
İsrail’e, İran’a, Türkistan’a gidin, oralarda aynı sükûnet ve müsâmahaya
rastlayacaksınız.”
Lamartine’ye göre: “Onların yurdu, efendiler
diyârıdır. Fazilet ve âlicenaplık bu milletin en büyük vasfıdır. Müslümanlar
ile Hristiyanlar arasında, fâtih millet ile fethedilen millet unvanından başka
bir ayrılık yoktu. Müslüman Türkler’in, egemenlikleri altına aldıkları
Hristiyan toplumlara, uygarca tanıdıkları dinî hoşgörünün kesin delilleri, bu
yerlerdeki hayatın kendisidir. Bağdat ve Şam’dan Tuna’ya kadar, Karadeniz’den
Adriyatik kıyılarına kadar her yer, İran, Suriye, Güney ve Orta Anadolu,
Trakya, Bulgaristan, Sırbistan ve Arnavutluk, Hristiyan köy, kasaba ve şehirleriyle
doludur.”




Osmanlı’nın, himayesindeki gayrimüslim tebaaya, hiçbir zaman müstemlekeci bir
tutumla yaklaşmadığına, E. Alexander Powell tarihî misaller eşliğinde şöyle
işâret ediyor: “Haçlılar, Filistin’de Müslüman esirleri keserken, İspanya’da
engizisyonun dehşeti had safhada iken, bütün Avrupa ülkelerinde Musevîler
hesapsız zulüm ve vahşete tâbi tutulurken, Küçük Asya’da Müslüman, Hristiyan ve
Musevîler’in yan yana, tam bir dostluk içinde yaşadıklarını hatırlamak yerinde
olur.”
Batı âleminde yaşanan zorbalık ve barbarlık dönemlerinde, değişik
din ve mezhebe mensup pek çok millet için yegâne “sığınak ve iltica cenneti”
olarak Osmanlı ülkesinin tercih edildiği hakikatine ise, Felix Valyi şu şekilde
temas etmektedir: “Müslüman yönetimin hoşgörüsü konusunda en mühim tanıklık,
takibe uğrayan Hristiyanların ve diğer mezhep mensuplarının kendi dinlerini
serbestçe icra edebildikleri Müslüman topraklarına iltica edişleridir. l5.asır
sonlarında takibata uğrayan İspanya Musevîleri büyük bir topluluk olarak Türkiye’ye
iltica etmiştir.”
Hans Barth’a göre: “Türkler, Kur’ân-ı Kerim’e uyarak,
herkesin kendi usûlünce ibadet etmesine müsaade ettiler. Hristiyan Avrupa’nın
bizzat Hristiyan kanı döktüğü ve inançları değişik olanlara vahşice zulümler
yapmaktan zevk duyduğu bir devirde Osmanlı İmparatorluğu, engizisyonun
bulunmadığı yegâne memleket oldu. İnançları yüzünden takibe maruz kalanların
tarih boyunca hep Osmanlı İmparatorluğu’nda melce bulabildiklerini görüyoruz.
Türkiye’yi kendilerine yeni bir vatan yapmış Yahudilerin, Polonyalı, Macar,
Alman ve İtalyan hürriyetperverlerin sayısı hesap edilemeyecek kadar çoktur.”




Konuyu daha fazla uzatmadan şunu söyleyebiliriz ki: Osmanlı Devleti,
kuruluşundan yıkılışına kadar Müslüman olmayan tebaasının inançlarını
yaşamalarına onların haklarını daha rahat bir şekilde kullanmalarına zemin
hazırlıyordu. Arşiv belgeleri ile mahkemelerde verilen kararların yazıldığı ve
adına “Şer’iyye Sicilleri” dediğimiz defterlere bakıldığı zaman,
Osmanlı tebaası arsasında sırf dinlerinden dolayı bir ayırımın yapılmadığı
görülür.



OSMANLI İNSANINDA AHLÂK, NAMUS VE HAYÂ



Osmanlılar’daki dînî yaşayış, imanı güçlendirdiğinden ve içtimâî dengeyi
sağladığından hırsızlık ve gasba giden yollar vakıf müesseseleri ile kapanmış
oluyordu. Maddî ve manevî zaferlerin temelindeki müessir, helâl kazanç idi.
Osmanlılar, doğruluk hususunda eşsiz, namus konusunda da son derece hassas bir
gönül yapısına sahiptirler. Bu halleri, pek yüksek ve müstesna bir fazilet arz
eder ki, bu da, Kur’ân-ı Kerim ile sünnet ahkâmından kaynaklanır. Diğer
taraftan Osmanlı’da doğruluk ve namus anlayışı, yalnız kendilerine değil, ırk
ve mezhep ayırımı yapılmaksızın bütün milletlere karşı tatbik edilen umumi bir
şuur halindedir. Gerek sultanların talimatları, gerekse ahali ve askerlerin tavır
ve davranışlarında pek bariz bir şekilde görülen bu hassasiyet, düşmanlarımız
tarafından bile itiraf ve ikrar edilmiştir. Bu yüksek faziletin yaşandığı
Osmanlı’da tabiî bir netice olarak birçok ticarî ve iktisâdî antlaşmalar
senetsiz yapılmıştır. Tek bir kişinin yıllarca dağlardan altınlar naklettiği
halde hiçbir tecavüze uğramaması da, Osmanlı’daki eşsiz doğruluk ve namus
mefhumunun başka yerlerde misli görülmemiş bir tezahürüdür. Memlekette görülen
birtakım hilekârlık, sahtekârlık ve eğrilik gibi menfiliklerin, müslüman
ahaliden ziyade gayrimüslimlere münhasır olduğu yabancılar tarafından da açıkça
ifade ve itiraf edilmiştir. Meşhur seyyah de La Motraye “Ben Osmanlı mülkünde takriben ondört sene kaldım. Bütün
şekâvetler gibi hırsızlığın da son derece nadir olduğunu gördüm. Hususiyle
İstanbul’da hiçbir hırsızlık hadisesi olmadığına şahit oldum. Yol kesip
haydutluk yapanların cezası ağırdı. Ondört sene içinde bu cezaya altı haydut
çarptırıldı. Bunlar da hep Rum ırkından idi. Türkler’de yankesicinin olduğu
malûm değildi. Bunun için ceplerin, el çabukluğundan korkusu yoktu.”

diye yazıyordu.



İngiltere’nin İstanbul sefirliğinde bulunmuş olan Sir James Porter “Osmanlı’da yol kesme, ev soyma, dolandırıcılık ve
yankesicilik gibi hadiseler âdeta meçhul gibidir. Harp halinde olsun, sulh
halinde olsun, yollar da evler kadar emindir. Bilhassa anayolları takip ederek
bütün Osmanlı mülkünü en mutlak bir emniyet içinde baştan başa dolaşabilmek her
zaman mümkündür. Dâimi bir seyr-u seferle yolcu adedinin çokluğuna rağmen
vukuâtın fevkalâde azlığına hayret etmemek kâbil değildir. Nice yıllar içinde
ancak nadir hadiselere tesadüf edilebilir.”
Fransız generallerinden
Comte de Bonneval: “Haksızlık, tefecilik, tekelcilik ve hırsızlık gibi
suçlara Türkler arasında rastlamak mümkün değildir. Gerek vicdânî bir akideden,
gerekse ceza korkusundan dolayı olsun, Türkler o kadar dürüstlük gösterirler
ki, insan ister istemez onların doğruluklarına hayran kalır.”
der. Ubucini “Bu
muazzam payitahtta dükkân sahipleri, herkesçe malum vakitlerde dükkânını açık
bırakıp namaza gider. Geceleri evlerin kapıları alelâde bir mandalla kapatılır.
Buna rağmen senede yalnız üç-dört hırsızlık vak’ası bile olmaz. Ancak ahalisi
sırf Hristiyanlardan ibaret olan Galata ile Beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinayet
vak’alarının yaşanmadığı bir gün bile geçmez. Taşralarda da iffet ve istikamet
aynı derecededir.”
A de la Motraye şöyle der:


“Türkler’in namuslu oluşlarını ifâde etmek hususunda
bir an bile tereddüt edemem. Ben dalgın bir kimseyim. Muhtelif dükkânlardan öte
beri satın alırken bazen kesemi, bazen vakti anlamak için baktığım saatimi eşya
yığınları arasında unuttuğum çok olmuştur. Bazen de vereceğim paranın iki
mislini bıraktıktan sonra, dükkâncının fazla verdiğim parayı görmesine vakit
kalmadan çekip gittiğim olur. Fakat şunu ifade edeyim ki, benim bütün bu
hallerime rağmen Türk dükkânlarında hiçbir şeyim ve bir tek meteliğim bile
kaybolmamıştır. Zira dükkâncılar, vaziyeti anlar anlamaz peşimden hemen adam
koştururlar. Eğer dalgınlığımın neticesini anladıktan sonra dükkâna
dönememişsem, o zaman da unuttuğum şeyi iade için ikâmetgâhımın bulunduğu
Beyoğlu’na kadar adam gönderirler. Bu hal bir kez değil, defalarca tahakkuk
etmiştir.”

İsveç’in İstanbul sefirliğini yapan d’Ohsson: “Osmanlı Türkleri, diğer faziletleri
kadar namusluluk, dürüstlük ve doğruluk gibi Kur’ân’ın en kıymetli ahkâmına
dayanan meziyetleri itibariyle de takdire şayandırlar. Onların medh-ü senâ
edilecek meziyetlerinden biri de, verdikleri söze sadık olmalarıdır. Onlar,
başkalarını aldatmaktan ve emniyeti suiistimal ile bir kısım insanların
saflığından istifadeye kalkışmak ve istismar etmekten büyük bir vicdan azabı
duyarlar. Kendi aralarındaki bütün muamelelerine yerleşmiş bulunan bu kemali,
hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun, bütün yabancılara karşı da aynı
şekilde gösterirler. Bu noktada müslimle gayrimüslim arasında hiçbir fark
gözetmezler. Çünkü onlar, her türlü gayrimeşrû kazançları İslâmiyet bakımından
haram sayarlar ve meşrû olarak kazanılmamış bir servetin ne bu dünyada, ne de ahirette
hiçbir hayrı olamayacağına kat’î surette iman ederler.”
demektedir. A. L.
Castellan’ın Osmanlı’daki eşsiz namusa dâir anlattığı şu hadise, çok
ibretlidir:


“Dostlarımdan biri anlattı: İçinde bin kuruş
bulunan bir torba ile İstanbul’dan Beyoğlu’na dönüyordum. Tophane iskelesine
çıkarken torbam yırtıldı. İçindeki bütün paralar da dökülüp rıhtımın üstüne
dağıldı, bazıları da denize yuvarlandı. Ben «Eyvah!» bile diyemeden hemen
oradaki halk, paraların üstüne üşüştü. Herkes bulabildiği kadar topluyordu. Ben
şaşkınlıktan donmuş bir vaziyette ne yapacağımı bilemiyor, sadece bu
hareketleri büyük bir endişe içinde takip ediyordum. Ne göreyim! Herkes,
topladığı paraları deniz kenarında kalan torbama koyuyordu. Bunun üzerine içim
biraz ferahladı. Hattâ kayıkçılar da, suya dalıp, denizin dibine gitmiş olan
kuruşları çıkarmışlardı. Bütün bunlara karşı cömertlik göstermek istedimse de
vazifelerini yapmış olduklarından bahsederek her biri bir tarafa çekildi. Zaten
o kadar kalabalıktılar ki, hepsine bahşiş yetişmezdi. Toplanan bütün paralar
torbaya konduktan sonra bir hamal da onu yüklenip doğruca evime kadar götürdü.
Eve girdikten sonra büyük bir merak içinde paramı hemen saymaya başladım.
Birçok ziyana uğramış olduğumu zannediyordum ki, bin kuruşumun da tam olarak torbada
olduğunu görünce hayretler içinde kaldım. Gözlerime inanamadım; bir daha
saydım. Evet tek bir kuruşum bile eksik değildi. ”




Fransız şairi Lamartine de, seyahatnâmesinde İstanbul’dan ayrılırken Eyüp
Sultan’da bir kahvenin önünden hareket edişini şöyle anlatır: “… Yola
çıkışımızı seyretmek için halk etrafımıza toplanmıştı; fakat hiçbir hakarete
uğramadığımız gibi eşyamızdan da hiçbir şey zâyi olmadı. Osmanlı’da doğruluk,
sokaklarda dahi bir fazilet halindeydi. Kahvenin önündeki ağaçların altında
oturanlar ve yoldan gelip geçen çocuklar, at ve arabalarımıza eşyalarımızı
yüklerken bize yardım ettiler. Yere düşen öte berilerimizi ve unuttuğumuz
şeyleri toplayıp kendi elleriyle bize getirdiler.”




İmandan bir şube olan hayâ ve buna bağlı olarak gönle yerleşen tevâzu,
Osmanlı’nın mümtaz vasıfları arasındadır. İffet ve ismet mefhûmunun hayata
tatbiki hususunda Osmanlılar, son derecede hassas davranmışlar ve bu sayede
cemiyet nizâmını ayakta tutabilmişlerdir. Edep ve hayâ ile tevâzunun menbaı
olan İslâm’a pek sıkı bir şekilde bağlılık göstermişler, birçok mevzuda olduğu
gibi bu hususlarda da asla taviz vermemişlerdir. Öyle ki, bir kadının saçına
uzanmaya yeltenen kâfir elini, bir harp sebebi saymışlardır. Onlar, hayâ
esaslarına riayetle yükselmiş ve öz benliğini koruyabilmişlerdir. Bugünkü
tabirle o yapının halkı, “temiz toplum” halinde tarihte tebârüz eden
müstesna bir mevkii hâiz olmuşlardır. A. Brayer şöyle der: “Müslüman Türkler
arasında hayânın bir neticesi olarak kibir ve gurur adetâ yok olmuştur. Çünkü
kibir ve gurur, İslâm’ın pek şiddetli bir şekilde yasakladığı
menfîliklerdendir.
Şöyle buyurulur: “Yeryüzünde sakın azametle yürüme,
insanlardan nazarlarını gururla çevirme!”
“Mütekebbir ve mağrûr olandan
Allah nefret eder.” “Harekâtında mütevazi ol, yavaş sesle konuş!” “Kibir
cehâletten ileri gelir, âlim asla mağrûr olmaz.” “Tevâzu insana necâbet verir.”
Bundan dolayıdır ki, Osmanlı’nın yürüyüşünde vakar ve ihtişam olmakla
beraber asla kibir ve azamet yoktur. O, daima yavaş sesle konuşur. El ve kol
hareketlerinde hiçbir zaman mütehakkimâne bir edâ sezilmez. Hizmetinde tatlılık
ve kolaylık vardır.”



Türk’ün namuslu bir hayat yaşamak konusundaki kararlılığı batılı yazarların
kitaplarına konu olmuştur. Örneğin, Türkiye’yi gezen Fransız yazar Aubry de la
Motraye, Türk milletinin namusuna düşkünlüğünü özellikle belirterek başından
geçenleri şöyle anlatmıştır: “Birçok tanıdıklarımın ve bilhassa daimî
dalgınlığımdan dolayı herkesten fazla benim başıma gelmiş bir hal vardır:
Muhtelif dükkânlardan öte beri satın alırken para vermek için koynumdan
çıkardığım kesemi veyahut vakti anlamak için baktığım saatimi eşya yığınları
arasında unuttuğum çok olmuştur. Bazen de vereceğim paranın iki mislini
bıraktıktan sonra dükkâncının mallarını ortadan kaldırıp yanlışlıkla fazla verdiğim
parayı görmesine vakit kalmadan çekip gittiğim olurdu. İşte bu dalgınlığıma
rağmen Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek bir meteliğim kaybolmamıştır; çünkü
o gibi vaziyetlerde dükkâncılar peşimden adam koşturmuşlar ve hatta eğer
dalgınlığımın neticesini anladıktan sonra dükkâna dönmemişsem, unuttuğum şeyi
iade için ikametgahımın bulunduğu Beyoğlu’na kadar adam gönderip bir çok
defalar beni aratmışlardır. Meselâ bir gün küçük bir Türk dükkânının önünde
durmuştum. Bu yelpazeci dükkanında Türk erkeklerinin yaz sıcaklarında
kullandıkları yelpazeler satılıyordu. Bir çoklarına baktım; düz deriden ve en
harcıâlem olanlarından birini alıp parasını verdikten sonra çekip gittim.
Aradan tam üç hafta geçtikten sonra bir gün tesadüfen yelpaze aldığım dükkânın
önünden geçerken, yelpazeci beni görür görmez çağırıp saatimi gösterdi. Elime
teslim etti. Ben bu Türk namuskârlılığının daha yüzlerce misalini sayabilecek
vaziyetteyim. Bizzat kendi başımdan geçen vak’alar otuzdan fazla olduğu halde,
bunların hiçbirinde hiçbir zaman Türkler’in namuskârlılıktan ayrıldıklarını
görmedim.”




OSMANLI YÖNETİMİ VE ADALET



Osmanlı idaresindeki topraklarda, tarihimize kara bir leke olarak geçecek
herhangi bir sömürgeciliğe, ırkî asimilasyona, kültür emperyalizmine, din
değiştirme baskısına, hele de etnik temizlik uygulamalarına rastlamak
kesinlikle söz konusu olmamıştır. Osmanlı bir Türk Devleti olduğu halde,
hükümet başkanlığına gelen 215 vezir-i azamın (638 yıllık dönem içinde) ancak
78’i Türk ötekiler de muhtelif milliyetlere mensupturlar. Hatta Osmanlı vezir-i
azamları içinde Türkçe’yi hiç bilmeyenler de vardı.



Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetiminde adalete öylesine saygı duyulmuştur ki,
kadı, Fatih Sultan Mehmet gibi bir hükümdarın ellerinin kesilmesine karar
verebilmiş, Fatih de kadı’nın kararına saygı duymuştur.
Bir başka Osmanlı
kadısı, Yıldırım Beyazıt’ın şahitliğini kabul etmemiştir. Başka bir olayı
dikkatinize arz edelim. Sultan Süleyman bir gün Süleymaniye Camii’ni inşa
ettireceği arsa üzerindeki bir Yahudi’nin evini parasıyla istimlâk etmek
istedi. Yahudi, bu satışa razı olmadığından Sultan müftüye müracaat etti. Müftü
şu kararı verdi: Sultan bir mukavele ile Yahudi’nin evini kiralayabilir.
Kanunî, karara boyun eğdi. Tarihçi Malet’in “Orta Çağ” isimli eserinde yer alan
şu enfes tahlili, mevzuyu kat’i bir sarâhatle ispatlıyor: “Osmanlı fütuhatı
zamanında bir Sırp, Bulgar, Yunan Hükümetleri olmamıştır; ama Türkler
milletlerin sosyal varlıklarına hiç dokunmadıkları içindir ki,
bağımsızlıklarını kazanınca kolayca millî devlet haline gelebilmişlerdir.”
Voltaire’in
şu görüşü, mezkûr gerçeği daha da muhkemleştirmekte: “Sultanlar müstebit
değildir… Türk Devleti demokrasidir… Hiçbir Hristiyan Devleti, kendi
topraklarında Türkler’in bir camisi bulunmasına müsaade etmez. Oysa, Türkler
bütün Rumlar’ın kiliseleri olmasını hoş görürler.”
Ubicini de bunu teyid
ediyor: “Avrupa’nın, sinesinden söküp attığı bedbahtlar, padişahın
misafirleri olunca, kendi vatanlarında mahrum oldukları hürriyet ve emniyete
kavuşuyorlardı. Aynı himaye bütün dinler ile mezheplere teşmil edilmiş ve
Türkler’i barbar sayan Garp milletleri, onlardan müsâmaha ve insaniyet dersleri
almaya başlamıştı.”




Osmanlı ile ilgili derin tetkikleri neticesinde, tesis ettiği düzen ve
medeniyete hayran kalan Yunanlı Yazar Michel de Grece de, Osmanlı’nın yeri
doldurulmaz bir denge unsuru ve emniyet sübabı vazifesi ifâ ettiğine şu çarpıcı
yaklaşımıyla parmak basmıştır: “Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından çok üzüntü
duyuyorum. Çünkü Osmanlı Devleti dünya dengesini ayakta tutan bir güç olmuştu.”




İngiliz Tarihçi Albert Howe Lybyer’ın “Osmanlı’nın idaresi uzun bir tecrübe
devresinden geçiyor. Yeryüzünde bu kadar büyük çapta ve o nispette cesarete,
atılganlığa bağlı bir teşebbüs pek o kadar görülmüş değildir. Tarihte bunun
benzerlerini iki yerde görüyoruz: Biri Eflâtun’un İdeal Cumhuriyeti’nde ki bu,
mefkûreci bir hüviyet taşır. Diğer hakiki olanı da Mısır Memlûklarıdır.
Osmanlılar, Memlûk sistemine galebe çalmış ve ondan daha uzun ömürlü olmuştur.
ABD’de, memleketin ücrâ köşelerinde kaba saba işlerle meşgul olan insanlar
başkanlık sandalyesine oturmuşlardır. Fakat bu mevkilere namzet olanların
Hristiyan dinine mensup olmaları gerekmektedir. Osmanlılar, bu namzetlerin
çoğunu bilerek köleler arasından seçtiler. Onlardan devlet bakanları yetiştirdiler.
Sığırtmaçlar, çobanlar saray memurları oldu; padişah kızlarıyla evlendiler.
Babaları, anaları yüzyıllardan beri Hristiyan olan delikanlıları, vali ve
general olarak terbiye ettiler. Bunlar arasında, hilâli yükseltmek, sâlibi yok
etmek için savaşan ordulara kumanda edenler vardı. Modern demokrasi,
Osmanlı’nın tarzıyla mukâyese edildiğinde; kifâyet, fırsat verme ve
mükâfatlandırma cihetlerinden kör, şekilsiz ve müsrifâne olduğu görülür.”




OSMANLI’DA TEMİZLİK



Avrupalı seyyahların kayıtlarında Osmanlı insanının çok temiz olduğu
yazılmaktadır. Bunlardan bazılarını dikkatinize arz edelim. Fransız Doğu
gezgini Jean Thevento,1655-1656 yıllarında İstanbul’da kalmış ve Osmanlı
insanının nasıl yaşadığını kendi sefernâmesinde kaydetmiştir. Onlardan
bazıları: “Türkler sıhhatli yaşarlar ve az hasta olurlar. Bizim
memleketlerdeki böbrek hastalıkları ve daha bir sürü tehlikeli hastalıkların
hiçbiri onlarda yoktur. İsimlerini dahi bilmezler. Öyle zannediyorum ki,
Türkler’in bu mükemmel sıhhatlerinin başlıca sebeplerinden biri de sık sık
yıkanmaları ve yiyip içmedeki itidalleridir. Onlar, gayet az yerler. Yedikleri
de, Hristiyanlar gibi karmakarışık değildir. Yemeklerden evvel ve sonra elleri
yıkamak, Türkler arasında vazgeçilmeyecek derecede umumi bir âdet hükmünü almıştır.”
Yine aynı yazara göre: “Türkiye’de sofradan kalkılır kalkılmaz mutlaka
ellerle ağızlar yıkanır. Önünüze sıcak suyla sabun getirilir. Büyüklerin
konaklarında ya gül suyu ya da güzel kokulu başka bir su da ikram edilir.
Bunlarla da mendilinizin bir ucunu ıslatırsınız.”
Başka bir Avrupalı,
Durdent: “Türkler, dînî bir vazife olarak günde beş vakit namaz kılmak ve
birçok defa abdest almakla mükelleftirler. Onlar bu şekilde rûhen de
temizleneceklerine inanırlar.”
diye yazıyordu. Bu konuda Dr. Brayer de
Durdent ile hemfikirdir. O, bu konuda şöyle yazmaktadır: “Osmanlı, yıkanıp
temizlenmeyi hiçbir zaman ihmal etmez. Tâkatten düşse bile çocukları, uşakları
veya hanımı vasıtasıyla yıkanıp temizlenir. Öldüğü zaman da cenazesi bile
şeriat ahkâmına göre yıkanıp temizlenmeden tabutuna konulmaz. Oysa Avrupalılar,
hastalandıklarında veya tâkatten düştüklerinde temizlik kaygısını umumiyetle
unutuverirler. Ölünce de evinde bulunabilen en kötü beze sarılıp dikildikten
sonra tabuta konulurlar. Ailesi cesedinin en sathî bir şekilde temizlenmesini
aklından bile geçirmez.”




OSMANLI’DA MİSAFİRPERVERLİK



İyilikseverlik, hayırseverlik gibi faziletler Türk ahlâkının ayrılmaz
parçalarıdır. Türk’ün insaniyeti, misafirperverliği, hayrat ve hasenatı asırlar
boyunca dillere destan olmuştur. L.H. Delamarre bu konu hakkında şöyle
yazmaktadır: ”Bütün gezilerimde Türkler’in hatırşinaslıklarıyla
lütufkârlıklarını gösteren birçok olaylarla karşılaştım. Şahit olduğum deliller
beni bu milletin iyi kalpli ve insanı minnettar edecek hareketlere pek meyyal
olduğuna… ikna etmiş oldu. İstanbul civarındaki gezintilerimde ben hep bu
milletin lütufkârlığıyla misafirperverlik aşkına şahit oldum. Rast geldiğim
hangi Türk’e yol sorsam, hemen bana rehberlik etme teklifinde bulunuyor,
yiyecek ve içecek şeyler hususunda elinden gelen ikramda kusur etmemek
suretiyle de hep aynı kibarlığı gösteriyordu.”
Du Loir’in “Les
voyages du sieur Du Loir “
adlı eserinde Osmanlı hakkında şöyle
yazmaktadır: “Türk örf ve âdetlerinin son özelliğini de birkaç kelimeyle
özetleyeyim.Yalnız insanlar değil, hayvanları bile kapsayan hayırseverlikten
söz etmeğe değer. İnsanlara ait olan Türk hayırseverliği cemiyetin her kesimini
içine alır.Bütün Osmanlı’da imaret denilen misafirhaneler vardır. Bunlarda
hangi dinden olursa olsun bütün fakirlere ihtiyaçları oranında yardım edilir.
Hiçbir ayırım yapılmaksızın bütün yolcular imaretlerde üç gün kalabilirler ve
kaldıkları müddetçe her öğün birer tabak pilavla ağırlanırlar. Bu
misafirhanelerde atlar için büyük ahırlardan başka çeşmeler de yer alır. Bazen
bu çeşmelerin suları çok uzak yerlerden getirilir. Şehirlerdeki bu imaretlerden
başka, yol boylarında herkese açık Kervansaray denilen binalar da vardır.
Yakındoğu’da bunlardan başka otel yoktur. Bazı Türkler de hayrat olarak yol
boylarında yolcuları susuzlukdan kurtarmak için çeşmeler yaptırırlar. Bazıları
da şehirlerde sokaklardan gelip geçenler için sebiller yaptırır; bunların
içinde aylıklı memurlar bulunur,vazifeleri isteyenlere su vermektir. Yine aynı
iyilik ve yardımseverlik duygusu kimisinin nehirler üzerine köprüler
yaptırmalarına sebep olur. Bütün bunlardan daha ilgi çekici ve takdir edilecek
olanı da binaları yaptıranlar kendilerini beğenmiş kimseler olmamalıdır.”




SONUÇ



Sonuç olarak, yukarıda zikredilen, sözlerin hemen hemen hepsi, gayrimüslimlere
aittir. Kendi içimizdeki gözlerle ecdadı tanımaya çalışmak taraflı bir sonuca
götürebilir belki ama, kimi zaman Osmanlı’nın hasımları sayılabilecek
seyyahların söylemiş oldukları sözler, ne temiz ve pak bir ecdada sahip
olduğumuzun isbatı…


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet