Osmanlı’da elitizm ve rüşvet




İslamcılar Osmanlı’da rüşvetin varlığını kabul
etmekle birlikte sanki ilk başlarda yokmuş da sonradan dinden uzaklaşınca
ortaya çıkmış arızi bir vaka imiş gibi sunarlar. Oysa rüşvete dair en meşhur
örnek bizzat Osmanlı’nın en parlak klasik devri olan Kanuni devrine aittir


CANDAN BADEM


İslamcı
ideologlar laik ve cumhuriyetçi aydınları elitizmle yaftalamayı ve suçlamayı
pek severler. Bunlara göre Kemalizm ve genelde aydınlanmacılık halka tepeden
bakmıştır, kendi halkına yabancıdır, “monşer”dir. Cumhuriyeti de bu elitler
kurmuştur ve dolayısıyla cumhuriyet halka yabancı olmuştur. Hatta bu
eleştirilerin bir kısmının altında İslamcılığın eşitlikçi ve halkçı olduğu
varsayımı da yatıyor. AKP’nin körüklediği ecdatçılık, yeni bir Osmanlı algısı,
gerçekten uzak, idealize edilmiş bir Osmanlı algısı yaratmaya çalışıyor. Acaba
öyle miydi? Osmanlı ricali ve uleması halka nasıl bakardı? Osmanlı’da asalet
telakkisi yok muydu? Öncelikle elitizm ya da seçkincilikten ne anladığımızı
açıklamak gerekir. Elitleri eğitim ve kültür düzeyine göre mi belirlemeliyiz
yoksa toplumsal statü (asalet) ve servete göre mi? Bence her ikisi de mümkün ve
her iki anlamda da bir seçkincilikten söz edilebilir. O yüzden seçkinciliğin
her iki anlamını da göz önünde tutalım.


Öncelikle
bütün insanlık tarihinde her devleti seçkinlerin kurduğunu ve bu anlamda
Türkiye Cumhuriyeti’nin bir istisna olmadığını belirtelim. İlk İslam devletini
de Mekke’de Kureyş kabilesinin seçkinleri kurmuştur. Halifelik ilk dört
halifeden sonra Kureyş’in bir kolu ve peygamberin akrabası olan Emevilere ve
daha sonra da Abbasilere geçmiştir. Şiiler ise halifeliğin ancak ehl-i beyte
ait olduğunu savunmuşlardı. Görüldüğü üzere yönetimi asalete bağlama fikrini
İslam dini icat etmemiş ancak çeşitli şekillerde devam ettirmiştir. İslam
tarihindeki kavgaların birçoğu Arapların Arap olmayanları (mevaliyi) küçük
görmelerinden dolayı çıkmıştır. Ayrıca Emeviler de Abbasiler de köleciliği
devam ettirmiş, Karmatiler ve Zenc hareketi gibi köle hareketlerini kanla
bastırmıştır. Kuran’da köleliği yasaklayan bir hüküm yoktur, sadece köleliği
düzenleyen, hafifleten ve meşrulaştıran hükümler vardır. Nahl suresi 75. ayeti
açıkça “hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle” ile hür bir
insanın eşit olmadığını ifade eder. Rum suresinin 28. ayeti de yine
“mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde” sizinle eşit haklara sahip
ortaklarınız var mı diye sorarak eşitsizliği bir kez daha meşru görür. Zuhruf
suresi 32. ayeti ise insanların bazısının bazısına hizmet etmesi için birbirine
derecelerle üstün kılındığını ifade eder. Burada da açıkça insanların birbirine
eşit olmadığı vurgulanır. Ancak Kuran’da devlet yönetiminin ve halkın yönetime
katılımının nasıl olması gerektiğine dair hükümler yoktur. Dolayısıyla iktidarı
elinde tutan halife veya sultanı bağlayan, sınırlayan siyasal bir kural veya
kurum da yoktur. İslam hukukunda insan hakları kavramı yoktur, kadının çok az
hakkı vardır ve Osmanlı tebaası olan gayrimüslimler de Müslümanlarla eşit
statüde değildir. Şeriata göre örneğin bir cinayet davasında bir gayrimüslim
bir Müslüman aleyhinde tanıklık yapamaz. Yani bir Müslüman yüzlerce
gayrimüslimin gözleri önünde içlerinden birini öldürse onlar o Müslüman
aleyhinde şer’i mahkemede şahit olamazlar. Nitekim kapitülasyonların temelinde
de bu eşitsizlikten dolayı Avrupalıların kadı mahkemesinden muaf olma isteği
yatmaktadır. Gayrimüslimler önemli devlet görevlerine gelemezlerdi, örneğin
vali olamazlardı. Ne var ki Müslümanlar için de bir eşitlik sözkonusu değildi.
Devlet dairelerine girişte 19. yüzyılın ikinci yarısına değin hiçbir sınav veya
normatif prosedür yoktu, tamamen keyfiydi. Zaten bütün büyük memurluklar
rüşvetle dağıtılıyor ve rüşveti verip o makama gelenler de verdiği parayı
çıkarmak için rüşvet alıyorlardı. Sözde adalet dağıtmakla görevli olan kadılar
en fazla rüşvet ve yolsuzluğa bulaşmış olan kesimdi. Kadılar mansıplarını
rüşvetle alıyorlar ve görevde rüşvet alıyorlardı.


İslamcılar
Osmanlı’da rüşvetin varlığını kabul etmekle birlikte sanki ilk başlarda yokmuş
da sonradan dinden uzaklaşınca ortaya çıkmış arızi bir vaka imiş gibi sunarlar.
Oysa rüşvete dair en meşhur örnek bizzat Osmanlı’nın en parlak klasik devri
olan Kanuni devrine aittir. Bağdat’ı fetheden Kanuni’ye bir kaside sunan
Fuzuli’ye Kanuni bir maaş bağlar ve şairin eline bir berat verilir. Ne var ki
Fuzuli beratına rağmen devlet dairelerinde maaşını bir türlü alamaz. Bunun
üzerine meşhur şikayetnamesini yazar: “selam verdim rüşvet değildir deyu
almadılar”. Katip Çelebi ile aynı devirde yaşamış olan Koçi Bey’in 1631
tarihinde 4. Murad’a sunduğu risalesinde de devlet dairelerinde açıkça rüşvet
alındığı ve kazaskerlik, kadılık, müderrislik, müftülük dahil olmak üzere bütün
makamların alınıp satıldığını yazar. Katip Çelebi de “günümüzde çekinilmeden
rüşvet alınmaktadır” demektedir. Çelebi mahkeme dışındaki devlet dairelerinde
alınıp verilen rüşveti icare akdi (iş takibi mukavelesi) olarak nitelendirmekte
ancak bir yandan da hile-i şeriyye yapmak iyi değildir demektedir.


Osmanlı
toplumunda yönetici sınıfının yazışmalarında da bir yörenin ileri gelenleri
için ayan, eşraf, muteberan, mütemeyyizan, rüesa veya bildiğimiz ileri gelenler
ifadesi kullanılırdı. Aşiret reisleri açıkça tanınır ve devletten yana
oldukları sürece otoriteleri desteklenirdi. Peygamber soyundan gelen seyyit ve
şerifler vergi ve askerlikten muaftı, bunların imtiyazlarını korumak için nakib
ül eşraflık makamı vardı. Ulemanın tefsir ve fıkıh kitaplarında da halkı havass
(seçkinler) ve avam (sıradan halk) şeklinde ayırması adettendi. Burada
havass’tan genelde kasıt eğitimli olmak, yani medrese eğitiminden geçmiş olmak
veya en azından okuma yazma bilmekti. Ancak eğitim de zaten genelde toplumsal
statüsü yüksek olanların bir ayrıcalığıydı. Ulema şeriata dair meseleleri
avamın anlayamayacağını düşündüğü için bu konuların onların içinde
tartışılmasını doğru bulmazdı. Bütün dinlerde olduğu gibi, modernite öncesi
İslami ruhban sınıfı da dinsel bilgi üzerindeki tekelini kıskançlıkla korumaya
çalışırdı. Kuşkusuz en önemli husus Kuran’ı yorumlama tekeliydi. Ulema halkın
kendi başına Kuran’ı okuyup anlamaya çalışmasını kesinlikle caiz görmezdi.
Kuran kurslarında Kuran’ı anlamadan sadece okumak öğretilirdi. 600 yıllık
Osmanlı devletinde ulema sınıfı Kuran’ın Türkçeye çevrilmesine izin
vermemiştir. Hatta 1870’lere değin Kuran’ın matbaada basılmasına dahi izin
vermemiştir. Her kuruma olduğu gibi kuşkusuz medreseye girişte de adam
kayırmacılık hakimdi. Askerlikten kaçmak için bugün yüksek lisans yapmanın o
zamanki muadili medrese öğrencisi olmaktı. Ulema kendi çocuklarına daha
beşikteyken ilmi payeler verdirirdi. Beşik uleması sözü buradan gelmektedir.


Ulemanın
havass ve avam kavramını nasıl kullandığına bir örnek olarak yine Katip
Çelebi’nin Mizan ül Hakk adlı eserine bakalım. 17. yüzyılda yaşamış olan Katip
Çelebi bütün Osmanlı uleması içinde en aydınlarından biridir. Nitekim adı geçen
eserinde matematik ve hendese (geometri) gibi bilimlerin ve hikmetin
(felsefenin) medreselerde okutulmamasını eleştirmiştir. Katip Çelebi, “İslami
olmayan ilimlerin yasaklanmasında ilk zamanlarda o akdar sert davranılmıştı ki
Hz. Ömer Mısır ve İskenderiye fethedilince nice bin cildi bulan kitapları
yaktırmıştı” demiştir. Çelebi’ye göre Kanuni zamanına kadar medresede eşyanın
hakikatine dair ilimler ve felsefe okutulmuş ancak sonra bu dersler
kaldırılmış, ve “ilim pazarına kesat gelmişti”. Öyle ki Kürd diyarından gelen
talebeler İstanbul’da tafra satar olmuşlardı. Çelebi kendisinin de yetenekli
öğrencileri Sokrates’in Eflatun’u teşvik etmesi gibi eşyanın hakikatine dair
olan ilimleri tahsile teşvik ettiğini yazar. Ancak bu kadar çok yönlü ve ileri
görüşlü olan Katip Çelebi dahi peygamberin ana babasının Müslüman olup
olmadığına dair meseleyi incelerken şöyle diyor: “Büyük alimlerden ihtilafın
aslını bilip tahkike kadir olanlar evla ve elyak olanı bilirler… Müminlerin
avamına lazım olan budur ki bu konuda dem vurup söz söylemeyeler… İmdi evla
ve uygun olan budur ki bu konuda dillerini tutalar ve titiz davranalar. Lakin
sözümüz avamadır, havasa değil”. Açıkça görüldüğü gibi Katip Çelebi de dine
dair konularda halkı avam ve havas olarak ikiye ayırmıştır.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet