Savaşlar en
çok çocukları etkiler şüphesiz.. Fakat yaşadıkları açlık, yokluk ve travmalara
rağmen her biri birer kahramandır. İşte onlardan biri Ali (Aleko)’nin
hikayesi..


Çanakkale Savaşı’nın Çocuk Kahramanı Ali (Aleko)


Türk milleti bağımsızlıkları uğruna tarihte hep topyekûn mücadele
vermiştir. Bu nedenle milletimizin her bir ferdi kahraman, her biri destanlara
konudur. Bu kahramanlar arasında şüphesiz çocuklar da vardır.


İşte onlardan biri, Çanakkale cephesinde büyük
yararlılık gösteren takma adı Aleko olan öz be öz Türk çocuğu Ali’nin öyküsünü
Sümeyra Sağlam’ın ‘Zaferin Çocukları’ adlı kitabından aktaracağız…


Filmlere, romanlara konu olan Aleko ismindeki hikâye, bir Türk çocuğunu
anlatır ve bu Türk çocuğunun adı aslında Ali’dir, işte Ali’nin Çanakkale’deki
hikâyesi:


Küçük Ali, Gelibolu’da bir Rum fırıncısının yanında
çalışıyordu. Çanakkale Savaşı çıkınca, ilgililer savaş olacak diyerek, ustasını
diğer Rumlarla beraber geçici olarak Anadolu Yakası’na göndermişti. Ali,
Gelibolu’da boşta kalınca barınacak bir yer aradı. Bulamadı. Köyüne döndü ama
kimseye rastlamadı. Anası, babası Malkara’ya gitmiş olmalıydı. Orada bir
akrabaları olduğunu hatırladı. Küçük Ali, Malkara yollarına düştü. Derken,
yolda bir Rum kafilesine rastladı. Onlara sığındı, kendisini de bir Rum çocuğu
olarak tanıttı.


Bir gün bir Rum köyüne geldiler. Başlarında bir papaz onlara liderlik
yapıyordu. Bu papaz küçük Ali’yi çok seviyor, ona, “Aleko” ismiyle hitap
ediyordu. Bir gün Ali’yi karşısına dikti:


– Sana bir şey söyleyeceğim dedi. Otur karşıma.


– Buyurun.


– Sen çok güzel Türkçe biliyorsun.


– Biliyorum.


– Ben Türküm, desen, Türk askerleri kuşkulanmaz,
inanırlar.


– Evet.


– Sana bir mektup vereceğim. Bunu poturunun içine
dikeceksin. Çanakkale’ye gideceksin. Askerlerin arasından bir yol bulacaksın.
İngiliz kumandanına bu mektubu götüreceksin.


– Peki.


– Hiç korkma, vatan, evlatlarının hizmetlerini
bekliyor. Milletinin yüreği seninle birliktedir. İngiliz kumandanından bize
haber getireceksin. Ne vakit bizi kurtaracaklarını öğreneceksin. Bize
müjdeleyeceksin.


– Peki.


Kiliseden çıkınca Ali, jandarma karakoluna gidip, İngiliz kumandanına
verilecek olan bu mektubu oraya vermeyi düşündü. Ama sonra vazgeçti. Her şey
jandarmaların gözleri önünde oluyorken, onlar aldırmıyorlardı. Başını salladı;
“Ben bunu Çanakkale’ye, paşaya götürürüm” dedi.


Ana yolda hızlı hızlı yürümeye başladı. Hava açıktı.
Tekerlek izleri, hayvan izleriyle örtülü yol ıssızdı. Bir gün gitti, iki gün
gitti, üç gün gitti… Geceleyin fundalıklarda yatıyor ama korkmuyordu. Şimdi
ruhsal gücü çok sağlamdı. Yolda rastladığı askerlerle konuşuyor, Rumlardan
duyduğu havadislerin hep tam aksini duyuyordu. İngilizlerin bir adım bile ileri
gitme ihtimalleri yoktu. Hepsinin “Türk süngüsü”nden ödleri kopuyor, “daha bir
ay bile tutunamazlar” deniliyordu.


Arıburnu, Cehennemdere hücumlarını, batan gemileri,
denizaltıları bombaları, uçakları, havadan yağan çivi yağmurlarını dinledi.
Dinledikçe damarlarındaki kan kaynıyor, bir an önce paşanın oturduğu yere
ulaşmak hırsıyla sanki koşuyordu.


Dördüncü gün top sesleri daha yakından işitiliyordu. Yolda daha da
kalabalık askerlere rastladı. Karşıda, beyaz çalılıkların arasında birçok beyaz
çadır görünüyordu. Yürüdü yürüdü, tepenin dibine geldi. Orada bir taşın üstünde
siyah bıyıklı, soluk kalpaklı iri bir asker oturuyordu. Silahı yoktu. O’na:


– Paşa burada mı, diye sordu.


– Hayır.


– Bu çadırlarda kimler var?


– Yaralılar, burası hastane.


– Paşa nerede oturur?


– Ne yapacaksın?


Ali, geriden bir mektup getirdiğini, bu mektubun
savaşla ilgili olduğunu anlattı. Er:


– Hangi paşayı istiyorsun, ben yaralanmıştım,
iyileştim. Alayıma döneceğim. Bizim tümen siperlerdedir. İstersen seni bizim
paşaya götüreyim, dedi.


Ali buna razı oldu. Yeni yollardan, topçu izlerinden
yürüdüler.


Er, Küçük Ali’ye;


– Sen burada bekle, dedi.


Gitti, ilerledi. Nöbetçilerle konuştu. Çadırın birine yürüdü. Oradan
çıkanlara bir şeyler söyledi. Sonra konuştuğu adamlarla birlikte küçük Ali’ye
döndü. Elini salladı; “Gel!” diye işaret etti.


Ali koşa koşa onların yanına gitti. Sırmalı iri bir adam, onları baştan
aşağı süzdü. Gülümseyerek sordu:


– Hani mektup?


– Poturuma dikili.


– Kimden getirdin?


– Papazdan.


– Bizim Paşaya mı?


– Hayır, İngiliz Paşasına.


Papaz mektubunda köyün önünden geçen taburların, topların sayısını ihbar
ediyordu


Bu adam, işi iyice anladıktan sonra, “Gel bunları yavere söyle” diyerek,
onu arkasına taktı. Büyük bir çadırın yanındaki gölgeliğin altında, yatar gibi
uzanarak kitap okuyan genç bir subayın önüne götürdü.


Ali, başından geçenleri anlatmaya başladı. Kilisede
olup bitenleri, papazın söylediklerini başından sonuna kadar anlattı.


Subay doğrulmuş, okumaktan yorulan gözleri birden parlamıştı. Kendi eliyle
Ali’nin poturunu söktü, mektubu çıkardı. Rumca tercümanını çağırttı. Ali ile
onu yanına alarak paşanın çadırına götürdü. Paşa, orta boylu topluca bir
adamdı. Küçük bir masanın önünde, zayıf bir subayla oturmuş, sigara içiyordu.
Yaver onu selamladı. Ali’nin söylediklerini kısaca anlattı. “Mektup da bu”
dedi. Paşa, tercümana; “Oku bakalım, nedir?” diyerek kâğıdı uzattı.


Tercüman tıpkı Girit göçmenleri gibi söylüyordu. Küçük
Ali de çadırdakilerle birlikte mektupta ne yazıldığını işitti. Papaz sekiz
aydır köyün önünden geçen taburların, topların sayısını söylüyor, “Daha bizi
kurtarmaya gelmeyecek misiniz? Dört gözle sizi bekliyoruz” diyordu.


Ali, okunan ağır iftiraları duydukça; “Yalan yalan!” diye haykırmak
istiyordu. Jandarmanın, geçen askerlerin, subayların, Rumlara ne kadar sevgi
gösterdiklerini hatırladı.


Papaz, mektubunun sonunda, Ali’yi İngiliz generaline
tanıtıyor; “Bu öksüz Rum çocuğu, bizim tarafımızdan yetiştirilmiştir. Her türlü
fedakârlığı, hizmeti yapmak için hazırdır. Kendisine güvenebilirsiniz. Türkçeyi
de çok iyi bilir, her ne isterseniz yapar. Size Rum kahramanlığının nasıl
sonsuz bir yurtseverlik olduğunu gösterir.” tavsiyesinde bulunuyordu.


Mektup bitince Paşa, Ali’ye, köye ve papaza ilişkin birçok şeyler sordu.
Sonra karşısında hiç ses çıkarmadan duran yavere dönerek emir verdi:


– Hemen telgrafla, bu casus papazın yakalanmasını yaz,
vakit geçmesin.


– Baş üstüne!


Yaver çıkarken, ekledi:


– Bu çocuğa da beş altın ödül ver.


Ama Ali akıllı bir çocuk özgüveni ile:


– Ben para istemem, dedi.


Paşa ayağa kalktı, gözlerine bakarak:


– Ya ne istersin, diye sordu.


– Hizmet etmek isterim.


– Nasıl hizmet? – Küçüksün, savaşamazsın, okuma yazman
var mı?


– Azıcık okurum.


– Seni telefoncuların yanına vereyim, telefoncu ol.


Ali yutkundu. O, büyük bir iş yapmak, fedakârlık yapmak, başkalarının
yapamayacağı bir şey yapmak istiyordu. Papazın, ruhunun derinliklerinde
kopardığı fırtınaların gürültüleri hala dinmemişti. Küçük bir Rum kızının
yüzerek düşman gemilerinin altını deldiğini, bir genç Rum’un, üç yüz kişiyle
yüzlerce düşmanı bozguna uğratıp, yurdunu kurtardığını unutmuyordu. Bir Türk
çocuğu da böyle bir şey yapamaz mıydı?


Rumlarla İngilizler arasındaki parolayı bildiğini, düşman tarafına gidip,
onlara da kolaylıkla kendisini Rum olarak tanıtabileceğini söyledi.


– Belki bizim taraf için yararlı bir iş görürüm. Anlar, size haber
getiririm, dedi. Paşa, bu düşünceyi çok uygun buldu:


– Bak bunu düşünemedik, diyerek, hala hiç sesini çıkarmadan oturan zayıf
subaya döndü. Gülerek Ali’yi okşadı:


-Aferin sana, dedi.


Yaver, Ali’yi çadırına götürdü. Çikolatalar, şekerlemeler verdi.


Hava kararıyor, her tarafı da gölgeler kaplıyordu.


Sabahleyin erkenden yaverle birlikte karargâhtan çıktılar. Ali de al bir
ata binmişti. Yaverinki beyazdı. Birkaç tepe aştılar. Tarlaların üzerinde insan
büyüklüğünde gölgeler yatıyordu. Duvarları yıkılmış, çatıları yanmış harap bir
köyün yanına gelince, yaver atından atladı:


– Artık yayan gideceğiz, dedi.


Belli ki buralarda muharebe olmuştu. Ali, onun arkasına takıldı. Yaver önde
o arkada yarım saat kadar yürüdüler. Bir tepenin arkasına çıktılar. Burada in
gibi yerler vardı. Yaver onu, bu inlerden birine soktu. İçeride üç dört subay
oturuyordu. Ali’yi onlara gösterdi. Paşanın isteğini anlattı. “Kumandan Bey”
dediği uzun boylu, esmer adam:


– Pekala, dedi.


Ama, gündüz gidemez, vurulur. Onu ben şimdi ileri hatta gönderirim. Son
dirseğin sonunda bir nöbetçi siperi vardır. Oradan fundalık uçurumu görürsün.
Gece buradan aşağı iner, İngilizlerin bulunduğu yere çıkar. Sabahleyin beyaz
mendil gösterir, belki vurmaz, alırlar. Telefonu eline aldı. Söylediklerini
telefonda yineledi. Sonra Ali’nin yanına bir er kattı.


– Haydi çocuğum, korkma, dedi.


– Korkmam!


Küçük Ali gülüyor, seviniyordu. Siperlerin içinden yürüdükçe yüreğinin
sevinçle çarptığını, tatlı bir sıcaklığın yüzünden göğsüne indiğini duyar gibi
oluyordu.


Bugün savaşmak yoktu. Geri hatları geçti. En ileri hatta vardı. Siperin
içinde birkaç er, ayakta ileriye bakıyor, öbürleri aşağıda oturmuş,
konuşuyorlar, gülüşüyorlardı. Türkü söylüyor, saz çalıyorlardı. Sanki buralar
bir düğün yeriydi. Her hatta bir takım genç subaylara rastlıyorlardı. Subaylar
çok meraklıydılar. Ali’nin yanındaki erden her şeyi anlıyor, ona birçok şeyler
soruyorlardı.


Gerideki subayın ‘dirsek’ dediği sipere gelince yanındaki er, Ali’yi kısa
boylu, gözlüklü bir subaya teslim etti. Geri döndü. Ali siperde yalnız kalınca
bu subayın yanına oturdu.


Erin kısaca söylediklerini daha ayrıntılı olarak anlattı.


Subay:


– Peki çocuğum, şimdilik bize konuk olursun, gece seni salıveririm, dedi.


Sonra onu, kum dolu torbaların arasındaki küçük bir
deliğe yaklaştırdı. Fundalık ormanı, ilerideki derin uçurumu gösterdi. Eline
bir dürbün verdi. İngiliz siperlerini buldurdu. Bu uçurumun etrafı boştu.
İlerlemek mümkün olmadığı için, her iki tarafın da burada askerleri yoktu.


Ali, gece oluncaya kadar subayın yanında kaldı. Yemeğini subayla birlikte
yedi. Şimdi siyah bulutlar içinden yıldızlar parlamaya başlamıştı. Subay, kendi
elleriyle onu siperin üzerine çıkardı. Hava o kadar karanlıktı ki, siperlerde
sanki insan yoktu. Yalnız, ne olduğu anlaşılmaz uzaktan sesler duyuluyor; ama
hiçbir ışık görünmüyordu.


Küçük Ali, gündüz gördüğü uçurumun dibine doğru inmeye
başladı. Düşmemek için çalılara tutunuyor, elbiseleri, yüzü gözü çiziliyordu.
Belki iki saat uğraştı. Ayağının alandan taş toprak parçalan kayıyor, tutunduğu
dallar kopuyordu. Gözleri karanlığa alıştı. Bulutlar geçtikçe yıldızlar
çoğalıyor, etraf biraz görünüyordu.


Ertesi gün, İngiliz tarafına tırmanacak bir yer buldu. Burayı çıkabilmek
için belki dört saat çalıştı. Biraz dinleniyor, ekmek yiyor, yeniden fundalara
sarılıyordu. Kimi zaman karşısına aşılmaz bir kaya çıkıyor, yeniden inerek
başka bir taraftan inmeye çalışıyordu.


Ali, Türk siperleri hafif aydınlanıp morlaşırken, İngiliz siperlerine iyice
yaklaşmış olduğunu gördü. Yere sinerek biraz durdu. Cebinden, karargâhta
verdikleri beyaz bezi çıkardı. Fundalıktan kopardığı bir değneğe takarak,
yukarı kaldırdı. Yüz adım kadar yaklaştığı üst tepedeki siperden bir takım
sesler duyunca; “Kıbrıs, Kıbrıs!” diye bağırdı.


Papazın parolası hemen anlaşılmıştı. Görünmeyen insanlar hemen cevap
verdiler “Ela Ela” (Rumca: Gel gel)


Küçük Ali, sesin geldiği yöne doğru yürüdü. Daha güneş doğmamıştı. Beyaz
torbaları arasından tüfeklerin uçları görünüyordu. Ali, torbaların üstlerine
çıktı. Bayırı atlayamadı, çünkü çok derindi. Kocaman kırmızı yüzlü, kırmızı
saçlı bir askerin kucağına düştü. Etrafına toplanan İngilizler, anlamadığı bir
dille ona sorular soruyorlardı. Ali, Hıristiyanların yaptığı gibi derin bir haç
çıkardı: “Ben Rumum” dedi. Getirdiği mektubu gösterdi:


– Puyne general (Rumca: General nerede?)


– Allright (İngilizce: Tamam.)


Siperin içinde konuşuyorlar, sanki birini arıyorlardı. Onu, bir yer altı
yolundan gerilere götürdüler. Buraları tıpkı bizim tarafa benziyordu. Yalnız
insanları ayrıydı. Hepsi sarı, uzun boylu, zayıftı. Hiçbiri gülmüyordu. Bir
şeye surat asmış gibi duruyorlardı. Yer altı yolunun sonundaki inde, uzun bir
sandalyeye yaslanmış İngiliz subayına da Ali, Rumca olarak meramını anlatmaya
çalıştı. O zaman biraz durakladılar.


Ali’ye Türk Paşasını öldürmesi için küçük bir saatli
bomba verdiler.


Karşısına orta yaşlı bir Rum getirdiler. Bu, tercümandı. Ali, papazın
söylediklerini tekrarladı. Mektup koynundaydı. Çıkardı, subaya uzattı. Subay,
tercümanı dinledikten sonra sevinerek kalktı Ali’nin elini sıktı. Yanındaki
küçücük masanın üzerinde çabucak raporunu yazdı. Ali’yi iki askerle birlikte
kumandanının karargâhına gönderdi.


Bu karargâh çok kalabalıktı. Uçakların görmemesi için yerin altına yapılmıştı.
Hiç çadır yoktu. Ali, küçük pencereli birçok odanın ortasındaki kapıdan girdi.
İçerisi şehir evleri gibi düzenli tertipliydi. Odada oturan yavere, erler
subaylarının yolladığı raporlan verdiler. Ali’yi gösterdiler. Yaver, yanda bir
odaya girdi. Yarım saat kadar orada kaldı.


Sonra kapıdan gözüktü. Ali’yi çağırdı. Ali içeri girince büyük bir masada,
koltuğa yaslanmış, beyaz, kesik bıyıklı, kıpkırmızı yüzlü yaşlı bir adam gördü.
Bu, İngiliz paşası olacaktı. Yanında asker elbisesi giymiş bir adam duruyordu.


Ali, kendisine Rumca seslenen bu adamın tercüman olduğunu anladı. Papazın
söylediklerini, Rumların nasıl kendilerini dört gözle beklediklerini ballandıra
ballandıra anlattı. Yaşlı İngiliz Paşası gülümsüyordu. Ali, sözlerini tercümana
ilettikçe kumandan İngilizce bir şeyler söylüyordu.


Ali’nin anlattıkları bitince, İngiliz askeri
kılığındaki Rum, sordu:


– Papazınız mektubunda, senin her türlü fedakârlığa
hazır olduğunu söylemiş, hazır mısın?


– Hazırım.


– Buraya geldiğin gibi geri dönebilir misin?


– Dönerim, beni Türkler de Türk sanıyorlar. Çok iyi
Türkçe bilirim.


– Türklerin karargâhlarına, siperlerine girebiliyor
musun?


– Giriyorum, onlara satmak için tütün, balık
götürüyorum.


– Pekâlâ! Pekâlâ!


İngiliz kumandanı tercümana uzun uzadıya bir şeyler söyledi. Ali, onun
yorgun yorgun oynayan dudaklarına bakıyor, bir anlam çıkarmaya çalışıyordu.
Tercüman, sonunda söze başladı:


– Kumandan, papazınıza selam ediyor; “Biraz geç de olsa kesinlikle gelip
sizi kurtaracağız, kesinlikle İstanbul’u alacağız” diyor. Sana küçük bir saatli
bomba vereceğiz. Bunu kurup, gizlice Türk Paşasının çadırının yanına
bırakacaksın. Kurduktan sonra yarım saat içinde kaçıp kurtulursun.


– Kurtulurum.


Kumandanın yüzü gülüyordu. Hemen zile bastı, içeriye giren askere
emirlerini verdi. Tercüman Ali’ye, papazın mektubundaki şeyleri soruyor,
Türklerin korkup korkmadıklarını anlamak istiyordu.


İki subay, bir tahta kutu ile içeri girdiler. Kutudan bir şey çıkardılar,
masanın üstüne koydular. Bu, bombaydı. Üç dört kerpiç büyüklüğündeydi. Üstünde
dereceli bir şey vardı. Tercümana gösterdiler.


İçinden, bir insan ne kadar yaşasa da yine ölmeyecek mi, diye geçiriyordu


Tercüman Ali’ye onların sözlerini aktardı:


– İşte bu düğmeyi bu tarafa çevireceksin. Çevirdin mi yarım saat içerisinde
çalışmaya başlar. Sen hemen kaç. Yarım saat sonra ne karargâh kalır ne paşa…
Hepsi havaya uçar.


Ali, masanın üstündeki siyah şeye dikkatle baktı. Düğmesi beyaz bir
madendendi. Subay, İngilizce daha ayrıntılı bilgiler veriyor, düğmeyi
parmağıyla iter gibi yapıyordu. Tercümana, çadırın yirmi otuz metre ilerisine
bile konsa çok etkili olacağını söylüyordu.


Küçük Ali, saatli bombayı tercümandan isteyerek torbasına soktu. Ağırdı,
belki beş okkadan fazlaydı.


Tercüman, kumandanın iltifatlarını yineleyip
duruyordu. Hemen o gece Ali’nin geldiği yoldan geri gitmesine karar verildi.
Kumandan elli İngiliz lirası hediye etmek istedi. Ali kabul etmek istemedi.
“Kabul etmezsen, köyündeki yoksullara ver” diyorlardı. O’nu, yandaki odaya
götürdüler. Bir masanın başına oturttular. Önüne et, ekmek, tatlılar ve
tanımadığı bir içecek koydular. Uzun boylu yaver ayakta hizmet eden erlere
bakıyor, tercümanla konuşuyordu. Ali’nin torbası yanındaki sandalyedeydi.


Ali yemeklerini yerken, bu adamların alçakça planlarını düşünüyordu. Oysa
Türk paşası böyle alçakça bir plan düşünmemişti. İçinden; “Gece Türklerin
tarafına gidiyorum, diye atlarım, bombayı kurar, siperin dibine bırakırım,
kendim de kaçarım” diye geçiriyordu. Ama böyle yaparsa siper havaya uçacak,
içindeki askerler ölecek, bu hainliği düşünen kumandana bir şey olmayacaktı.
Gece siperden dönüp buraya gelmenin ihtimali de yoktu. Siper başları, büyük
karargâhın yanları hep nöbetçi askerlerle doluydu.


İngiliz yaverle tercüman konuşa konuşa kapının yanına
gitmişlerdi. Ali’ye dikkat etmiyorlardı. Ali, bütün İngiliz karargâhını alt üst
edecek bu korkunç araca bakmak istedi. Yanındaki torbayı, yavaşça kucağına
aldı, ağzını açtı. Dört köşe bomba, kocaman bir kurşun tuğla gibiydi. Saatinin
düğmesi beyazdı. Gümüş gibi parlıyordu. Parmağını dokundurdu, azıcık itti…
Bir parmak kadar… Yeniden geri çekmek istedi… Hayır, gelmiyordu. Düğmeyi
sonuna kadar çevirip, bombayı burada bırakmak aklına geldi. Ama kendisi nereye
kaçacaktı? Hemen kendisini tutarlar, öldürürlerdi. Bombayı götürüp bizim Paşaya
teslim etse ne fayda olacaktı? İngiliz kumandanının alçaklığı yine cezasız
kalacaktı. Kafasından şimşek gibi bir düşünce geçti. Dudağını ısırdı, iştahı
kesildi. Kapıya baktı. Tercümanla yaver dalmışlar, ellerindeki haritaya bakarak
konuşuyorlardı. Ne olabilirdi? Kendisi de birlikte…. Papaz; “Ulusu için
ölenler sürekli yaşarlar” demiyor muydu? Bu sözü, yine o anda aklına getirdiği
köyünün imamına söyletiyor, içinden, bir insan ne kadar yaşasa da yine
ölmeyecek mi, diye geçiriyordu.


Gözleri kumandanın kapısında, yemiyor düşünüyor, geçen vakti hesaplıyordu


Dedelerini, ninesini, dayılarını, amcalarını, halalarını düşündü. Hepsi
ölmüşlerdi. Köyünün mezarları evlerinden daha çoktu. Nefret ettiği hain
düşmanlarına güzel bir yumruk indirerek, kendi de birlikte yüzlercesini
öldürerek ölmek… Gülümsedi… Bu büyük fırsat her zaman ele geçer miydi?
Parmağıyla düğmeyi sonuna kadar itti. Şimdi bomba tıpkı bir saat gibi
çalışıyordu. Kulağını yaklaştırdı: Tık tık tık. Hemen torbasının ağzını
kapattı. Sırtına astı, yemek yiyor gibi yaptı.


Yarım saat. Fırında çalışırken evlerden gelen tepsiler fırında yarım saat
dururdu. Bir tepsi süresi. Yani artık yemiyor, düşünüyor, vakti hesaplıyordu.
Gözleri kumandanın kapısındaydı. Tam son dakikalara doğru oraya giriverecekti.
Sırtında bombanın işlediğini duyuyordu.


Bir tepsi kızaracak kadar vakit geçmişti. Masadan doğruldu. Ayağa kalkınca
yaver döndü. Tercüman:


– Doydun mu oğlum? Diye sordu.


– Sağolun, kumandana bir şey daha söyleyeceğim. Demin unutmuşum.


– Bana söyle, yavere söylerim, o haber verir.


– Hayır, çok önemli bir şey, ben kendim söylemeliyim.


Tercüman Ali’nin direnmesi üzerine yavere söyledi. Haritayı katlayan yaver
gülerek Ali’ye baktı. “Peki” anlamına gelecek şekilde başını salladı. Bombayı
götüreceği için onu sevip beğenmişti. Yaklaştı, omzunu okşadı. Ali ise,
bombanın işleyişini duyacak diye korktu.


– Haydi gel!


Tercümanla birlikle yandaki kapıdan girdiler. Kumandan masanın üzerindeki
gazeteleri karıştırıyordu. Niçin geldiklerini sordu. Tercüman cevap verdi,
sonra Ali’ye döndü.


– Ne söyleyeceksin? Dedi.


– Türkler tarafına gitmeden önce bombanın patlayınca
ne yapacağını soracağım. Ben kaçıp köye gidince papazımıza anlatayım.


Tercüman kumandana soruyor, onun söylediğini Rumcaya
çeviriyordu:


– Bu, en dehşetli cehennem makinesidir. İki yüz
metrelik yerde ne varsa hepsini havaya uçurur.


– Demek karargâhta ne kadar adamı varsa hepsi ölecek.


– Hepsi… Belki yangın da çıkacak. Cephaneleri bizim
gibi karargâhlarına yakınsa, onlar da ateş alacaktır.


– Ya bomba ateş almazsa?


– Kesinlikle alır. Emniyet düğmesini ittikten sonra
yarım saat geçer geçmez hemen patlar.


– Bunda hiç kuşku yoktur ya?


– Hiçbir zaman.


Ali durdu; sırtında bombanın tıktıklarını daha hızlanmış gibi işitti.


– Öyleyse, kumandana söyle. Ben Rum değilim!


Tercüman afalladı, gözleri irileşti:


– Ya nesin?


– Türküm!


– Türk mü?


– Evet, Türk!


Ali gülüyordu, göğsü kabarıyordu. Türk sözünü işiten kumandan ayağa
kalkmıştı. Tercümandan Ali’nin ne söylediğini anlayınca yüzü kıpkırmızı oldu.
Öfkeyle bağırdı. Yaver, elindeki haritayı buruşturuyordu, tercüman da
sararmıştı.


– Ne cesaretle buraya geldin? Şimdi kurşuna
dizileceksin.


– Beni kurşuna dizemeyeceksiniz.


Ali’nin gözleri büyüdü, bir adım daha ileri yürüdü. Kumandan hemen cebinden
bir tabanca çıkardı. Bir kötü saldırıdan korkuyordu. Ali, daha da çok
gülüyordu. Tercümana:


– Vakit dar, çabuk söyle, o beni öldüremeyecek, ben
onu öldüreceğim, dedi.


Tercümanın çeneleri kilitlendi. Şaşkınlığından bu cümleyi İngilizceye
çevirmesine vakit kalmadı.


Türk gözetleme yerlerinden, düşman siperlerinin
gerisinde her tarafı sarsan büyük bir patlama gürültüsüyle birlikte bir dumanın
havaya yükseldiği görüldü. Dumanların ardından kalkan siyah alevler, akşama
kadar sönmedi. Gözetleme subayları, telefonda kumandanlarına:


– İngilizlerin karargâhında, kestirilmesi imkânsız
büyük bir patlama oldu. Ama, bizim mermilerimizin, uçaklarımızın işi değil. Bir
kaza sonucu olması ihtimali vardır, diyordu.


Bu patlamanın ve yangının asıl sebebi bir türlü anlaşılamadı. Yalnız Paşa, çadırında
her sabah tuhaf bir acıyla Küçük Ali’yi hatırlıyor, kurmaylarına:


– “O gönderdiğimiz çocuktan hala haber çıkmadı. Acaba
büyük patlama ve yangında, ona bir şey mi oldu?” diyordu.


Kaynak: Yeniçağ, 9-25 Nisan 2013


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet