İşte Abdülhamid ‘devletin ömrünü uzattığı’
iddia edilen 30 sene boyunca büyük devletlerden destek için bir oraya bir
buraya savrulmuş, bu süre zarfında ülkenin ekonomisini bu devletlerin
oluşturduğu ‘Düyun-u Umumiye’ye peşkeş çekmişti.


Çağlar Ezikoğlu*


Son
ayların güzide memleket meselelerinden birisi haline geldi Osmanlı
padişahlarından 2.Abdülhamid nam-ı diğer Hamid-i Sani. Önce kendisinin torunu
olduğunu iddia eden ama tek derdi Osmanoğullarına mensup hanedan üyelerine ait
olduğunu iddia ettiği ürünleri internet üzerinden pazarlayarak para kazanmaya
çalışan Nilhan Osmanoğlu’nu izledik. Bugünlerde ise vergilerimiz ve her
elektrik faturasında ödediğimiz TRT payı’nın karşılığında TRT tarafından
çekilen ‘Payitaht Abdülhamid’ adlı diziyi konuşuyoruz.


Dizide
çizilen Abdülhamid figürü, emperyalistlere karşı Osmanlı’yı tek başına ayakta
tutmaya çalışan, yeri geldiğinde İngiliz’i tokatlayan yeri geldiğinde
Yahudilere dur diyen, israftan kaçınan ve halkın sevgilisi haline gelen bir
figür. Tabi AKP iktidarı için hele ki referandum döneminde oyların
konsolidasyonuna ihtiyacı had safhadayken, 2.Abdülhamid üzerinden bir
İslamcılık mitine sarılmak gayet olağan bir tablo.


Lakin
ne acıdır ki, bu iktidarı daha doğrusu ‘tek adam’ı destekleyen o cehalet
içindeki kitle Abdülhamid’in gerçekte İslamcılıktan oldukça uzak, hatta
neredeyse batıcı bir hükümdar olduğunu bilemeyecek durumda. İşte bahse konu
dizinin ilk bölümünde göze çarpan o bariz hatalar, bu farkında olamama halinin
de basit bir tezahürü.


NE İSLAM, NE ÜMMET: TEK DERDİ İKTİDAR


Dizinin
ilk bölümünde Abdülhamid’in en büyük icraatlarından birisi olduğu söylenen
‘Hicaz Demiryolu’ projesi efsaneleştirilme suretiyle izleyiciye empoze edilmiş.
Tabi bu empoze sürecindeki maddi hatalar önemsenmemiş. Öncelikle dizide 1300
kmlik hat olarak tasvir edilen ve Saraybosna’dan kalkıp, İstanbul’da mola verip
Mekke ve Medine’ye varacak bir demiryolu projesinden bahsediliyor. Sanırsam
senaristler, geçtiğimiz günlerde ‘Evet demek Hızlı Tren demektir’ diyen
Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan esinlenerek bir benzetmeye girişmiş.


Lakin
gerçek olan nokta Hicaz Demiryolu’nun Şam ile Müslümanlar için kutsal topraklar
olan Mekke-Medine arasında konumlandırılmış olmasıdır. İkinci önemli maddi hata
içeren husus ise, dizide İngiliz elçiyi tokatlayan Abdülhamid portresi. Elbette
seyircilerin hoşuna gidecek böyle bir şoven sahnenin varlığı olağan
görülebilir. Lakin hiçbir tarihçinin çalışmasında böyle bir anekdot mevcut
değil. Hatta daha ilginç hususlar var. Televizyon ekranlarında İngiliz elçiler tokatlanırken,
İngiliz şirketi ve diğer ülkelerin şirketleri ile pazarlıklar o yıllarda tam
gaz devam ediyordu. 2.Abdülhamid bu pazarlıklar sürecinde sadece hedeflenen
amaç ve demiryolunun tamamlanabilmesi için gereken desteği bulmak istiyordu.


İNGİLİZLERİN OYUNCAĞI BİR BATICI


Bu
süreç zarfında İngilizlerin Mısır üzerinden bölgede egemenlik alanını
genişletme çabasından duyulan rahatsızlık Abdülhamid’in Almanya’ya yanaşmasına
yol açacak ve bu demiryolu projesi Almanların desteği ile hayata geçirilmeye
çalışılacaktı. Tabi dizi boyunca Abdülhamid’in en büyük hayali olarak lanse
edilen ‘Avrupa’daki Müslümanların Hac vazifesini yerine getirme hayali’ ise
görünürdeki sebepti. İslamcı olarak piyasaya arz edilen Abdülhamid’in tek
niyeti özellikle Arabistan topraklarına gözlerini diken büyük devletlerin nüfuz
alanlarını olabildiğince engellemek ve kendi iradesini bölge topraklarında
hissettirmektir. Aynı zamanda 93 Harbi’nde Rusya’ya karşı uğranılan hezimetin
bir temel sebebi bölgede demiryolu hatlarının olmayışıdır ki; Abdülhamid benzer
bir tabloyu tekrar yaşamak istememiştir.


Dizide
Abdülhamid’in zikir sahnesi ile çizilmeye çalışılan ‘İslamcı’ prototipi ise
Abdülhamid’in gerçek hayatı ile ne kadar örtüşür, soru işareti
barındırmaktadır. Aslında Abdülhamid’in İslamcılıktan ziyade ‘Batılı’ adet ve
görgülerle şehzadelik sürecini geçirmiş bir padişah olduğu yıllarca göz ardı
edilmiştir. Doğan Avcıoğlu’nun en önemli eserlerinden birisi olan ‘Türkiye’nin
Düzeni’ kitabında aslında Abdülhamid’in ‘Batılı’ portresi çok güzel anlatılmıştır;


“Günümüzde
bile hâlâ ateşli yandaşları ve düşmanları bulunan Abdülhamit, gelenekçi ve
İslamcı görünmekle birlikte aslında Tanzimat döneminin yetiştirdiği
Batılılaşmış Osmanlı prenslerinden biridir. Gençliğinde Paris ve Londra’ya
giden Abdülhamit, Tarabya’daki köşkünde gecelerini Belçikalı tuhafiyeci kız
Flora Cordier ile geçirir. Gündüzleri İngiliz komşusu şirket müdürü Thomson ile
sohbet eder. Rum ve Ermeni Galata Bankerleri’yle dosttur. Borsa oyunlarına ve
faizciliğe bayılır. Büyük servetini Avrupa bankalarında biriktirir. Yıldız
Sarayı’nda tiyatrolar oynatır, görkemli şölenler düzenler. Şölenlerde yabancı
elçilerin yanısıra, Rum Bankacı Zarifi ve Ermeni borsa simsarı Assani ve
‘tatlısu frenkleri’ bulunur.” 


YALAN ÜZERİNE KURULAN SAHTE PROTRE


Peki
dizide biz bu sahneleri görebilecek miyiz, elbette hayır? Zira dizinin
başlangıcı 1896, yani Abdülhamid’in tahta çıkışının 20.yıldönümü. Tabi o 20
senede Osmanlı’nın adım adım çöküşünü TRT’de resmedecek halleri yok öyle değil
mi! Onun yerine ‘dindar’ portresi ile izleyicilerin gözünde taht kuracak,
İngilizleri her fırsatta alt edecek hatta Buckingham Sarayı’na ajanını
gönderecek kudrette bir padişah resmedecekler. Peki gerçek bu mu? Kendi
kütüphanemden, güzide bir eski kitap gözüme çarptı. Sadrazam Said Paşa’nın
Anıları. 2.Abdülhamid döneminde 9 kez sadrazamlık görevine getirilen Mehmed
Said Paşa’nın hatıratları Abdülhamid’in bütün özelliklerini gün yüzüne seriyor.


ABDÜLHAMİT OSMANLI’YI KURTARMADI, BATIRDI!


Dizide
bütün devletlere aslan kesilerek Osmanlı’nın zor zamanında devleti ayakta
tuttuğu iddia edilen Abdülhamid, esasen iktidarını korumak için dış politikada
sürekli bir müttefik arama politikası güderken, içeride tam bir istibdat
politikası ile muhaliflerini sindirmekteydi. Said Paşa 1897 Osmanlı-Yunan
Savaşı sonrasında Batılı devletlerin Osmanlı üzerindeki baskısını anlatırken,
hani şu dizide Abdülhamid’in tokatladığı İngiliz elçiliğinin muhtırasını şu
şekilde aktarıyor;


“Eğer
Rusya Osmanlı Devletinin yıkılmasını isteyecek olursa, İngiltere artık bu işe
ilgisizlikle bakacak dereceye gelmiştir”.(Sadrazam Sait Paşa, Anılar, Hürriyet
Yayınları, 1977, s.178)


Padişah
Abdülhamid ne yapmıştır? Korkmayın hemen tabi ki de tekme tokat yok ortada.
Mevzu konusunda eski sadrazamı Said Paşa’dan yardım isterken, ittifak arayışı
içerisinde nasıl yanıp tutuştuğunu da gösteriyor;


“Bir
gün, gün batışına yakın saray görevlilerinden Kamil Bey evime geldi. Padişah
hazretlerinin selamını bildirdikten sonra iç ve dış siyaset konularında çeşitli
açıklamalarda bulundu. Nihayet şöyle dedi: Şevketmeab efendimiz buyuruyorlar
ki, devletlerden biriyle ittifak yapmadıkça bu zorlukların sonu gelmeyecek. Bu
devletler ise ya İngiltere ya da Rusya olmak lazım gelir. İngiltere ile bir
ittifak yapılsa acaba bize nasıl bir faydası olabilir? Bu devletin bütün gücü
donanmasından ibarettir. Öte yandan Rusya ile ittifak yapacak olsak, bilindiği
gibi Kızıldeniz bizdedir. Bu denize sahip bulunan bir devletin Rusya ile
birleşmesi olamaz”. (Sadrazam Sait Paşa, Anılar, 1977 Hürriyet Yayınları,
s.195)


İşte
Abdülhamid ‘devletin ömrünü uzattığı’ iddia edilen 30 sene boyunca büyük
devletlerden destek için bir oraya bir buraya savrulmuş, bu süre zarfında
ülkenin ekonomisini bu devletlerin oluşturduğu ‘Düyun-u Umumiye’ye peşkeş çekmişti.
Elbette TRT’de bu hikayeler anlatılmayacak, dizi olabildiğince şoven bir
çizgide Kızıl Sultan Abdülhamid hikayeleri ile kitleleri uyuşturmaya devam
edecektir. Lakin gerçekler her daim tarih sahnesinde gözler önünde olacak.
İslamcı padişah diye lanse edilen Abdülhamid’in, yine AKP destekçileri
tarafından ayıla bayıla okunan Mehmet Akif tarafından ‘kızıl kafir’ diye
nitelendirilmesini bilemeyeceksiniz bu televizyon ekranlarından.


AVRUPA’DAKİ TOPRAKLARIN YARISINI KAYBETTİ


Sonuç
olarak, Doğan Avcıoğlu bu dönemin bilançosunu Türkiye’nin Düzeni’nde çıkarıyor,
bunları izleyemeyeceksiniz belki ama bu yazıyı bu tabloyu resmederek bitirelim,
belki okuyup araştırmak isteyen ve Abdülhamid’i gerçekten tanımak isteyen
birileri çıkar:


“Ruslar
Batum, Kars ve Ardahan’ı alarak Anadolu’da ilerlemişlerdir. İngilizler
Kıbrıs’tan sonra Mısır’a yerleşmiş, Sudan’ı almış, Kuveyt üzerinde fiili
egemenliklerini kurmuş, Sina yarımadası ve Akabe bölgesi üzerindeki iddialarını
kabul ettirmişlerdir. Fransızlar Tunus’a el koymuşlardır. Avrupa’daki arazinin
yarısından çoğu Abdülhamit zamanında kaybedilmiştir. Karadağ, Sırbistan,
Romanya bağımsızlık kazanmış. Bulgaristan fiilen bağımsız olmuştur. Avusturya
Bosna-Hersek’i işgal edip fiilen yönetmeye koyulmuştur. İngiliz donanmasının
İzmir’i işgal tehdidi altında Dulsigno Limanı ile Boyana Nehri’ne kadar uzanan
arazi Karadağ’a bırakılmıştır. Yunanistan’a Tesalya verilmiştir. İngiltere’nin
baskısıyla Girit’ten Osmanlı askeri atılmış, Osmanlı bayrağı indirilmiş ve ada
fiilen bizim olmaktan çıkmıştır. Bulgaristan Şarki Rumeli’yi ilhak etmiştir.
Balkan Harbi’ne kadar elimizde kalan Makedonya ise geniş ölçüde yabancı
devletlerin kontrolü altına girmiştir.” (Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni)


* Aberystwyth Üniversitesi, Uluslararası Siyaset Departmanı,
Araştırma Görevlisi ve Doktora Adayı