HALİL KOÇ


Çanakkale -
Haliloğlu Köyü’nden


1309 (1893)’da doğdum. 88
yaşındayım. Balkan’ı gördüm. Arıburnu’nu, Muş cephesinde Rus’u, Halep
taraflarını da gördüm. Önce Eceabattaydık. Kabatepe’ye keşif koluna gittik.
Kabatepe’de İngiliz gemileri geldiler. Şamadıra bıraktılar. Bizimkiler
kayalıklarda şamandıraları topladılar. Bir hafta sonra İngilizler geldiler. Ben
nöbet yerindeydim. Sabaha karşıydı. İmroz’un her yanı ateşler içinde kaldı.
Haber verdim. Nöbet onbaşısına. Çavuşlar, subaylar hepsi geldiler.


İngilizler asker çıkarmaya
başladılar. Şamandıraları bıraktıkları yerlere. Mavnalara dolduruyorlar
askerleri. Karaya çıkarıyorlar. Harp gemileri de denizde. Arıburnu taraflarına
çıkıyorlar. Bizim 4. Bölük Arıburnu’ndaydı. Çiğnemiş gavur onları. Biz
Kabatepe’deyiz, bakıyoruz. Bizim toplarımız vardı yanımızda, 4 tane top. Toplar
ateş ediyordu. Gavurun mavnalarını karaya çıkarken ortadan bölübölüverirken
gördüm. Dik yarlar var. Böyle bir yarın kenarından görüyorum. 2-3 gün durduk
orada. Aldılar bizi de. Saat dokuzda hücum yaptırdılar Kanlı Sırt’ta. Kanlı
Sırt’a bir de varmıştık ki, ortalık hazır gibi insan ölüsü. Onların aralarından
sürünerek aştık öteki yüze. Gavurun süngüleri görünüyor istihkamlarında. Orada
ateş ederken yanımdaki bütün arkadaşlarım şehit oldular. Bir ben kaldım.
“Ben de vurulurum burada” diye düşündüm hep. Kafamı kaldırmışım biraz
herhalde. Kafama “Küttek” bir taş vurdu. Yüzbaşım geldi.
“Gidebileceksen git” dedi. Bıraktım tüfeğimi. Elden ele beni
geçirdiler… Gittim. Benim başıma taş değil de, şarapnel parçası gelmiş.
Barmış kalmış. Biga’ya Demetoka Hastanesine gönderdiler. Orada çıkardılar
şarapnel parçasını. 60 sene oluyor çıkarılalı. Demetoka’da bir ay kaldım.


Tekrar geldik Arıburnu’na.
Giriverdik cepheye… 8 ay kaldık. 8 ay istihkamlarda durduk. İngilizler tünel
kazdılar. Lağım ateşlediler. Dünyanın toprağını üstümüze kaldırdılar. Hiçbir
şey olmadı gene de.


Çok hücum yaptık. İstihkamdan
çıkarıyorlar dışarı. Hadi bakalım hücum… Hücum… Süngü hücumu. Süngüleri
takıyorum. İstihkamdan çıkıyoruz. Gavurun istihkamı 20 adım. Onların istihkamlarına
varmadan gavur öldürüyor seni. Nereye gideceksin? Enver Paşa hücum yaptırıyor
zorla. Enver Paşa’yı gördüm, oralara gelmişti. Harbiye Nazırı idi.


Arıburnu’nda Şefik Bey Alay
Kumandanımızdı bizim. Gavur, asker çıkarırken 9. Fırka Kumandanı emir veremedi.
Şefik Bey kendi emriyle koydu bizi muharebeye. Şefik Bey başımızda 9 ay durdu.
Bir de mülazim Kemal Bey vardı şehit olmuştu. Ben piyade idim. 27. Alay, 2.
Tabur, 2. Bölük, 2. Takım’ın 9. Mangasındayım. Elimde Alaman mavzeri vardı.


Gavur sonra Anafarta’ya asker
çıkardı. Biz gitmedik Anafarta’ya. Düşman ordan da hücum etti… Geçemediler…
9 ay durduk… Geçirmedik kafiri Çanakkale’den.


…..


Bir gece keşif koluna
gönderdiler bizi, iki kişiyiz… Gebeçınar Köyü’nden Mehmet Dayı vardı yanımda.
Zifir gibi karanlık bir gece. Vardık gavurun siperine… Dinledik. Gavurlar
“mınır mınır” konuşuyorlar. Geri döndük. Geri dönerken bir gavur
ölüsünün üzerine bastık. Matrası falan tangur tungur etti. Gürültü oldu…
Gavurlar siperlerinden başladılar üzerimize ateş etmeye… kaçamadık. Birer top
mermisi çukuru bulup sindik içlerine. Dört saat sonra ateş yatıştı da
çıkabildik dışarıya. 27. Alayın mevziilerini bulamadık. 72. Alayın mevziilerine
düşmüşüz. O gece 27. Alayda parola “Kasatura” idi. Gavur o gece sabaha
karşı kaçmış gitmiş. Dört gün daha durduk orada biz. Aldılar bizi Kırklareli’ne
getirdiler. Kırklareli’nde biz 2 günlük peksimetle, 250’şer mermi verdiler.
Arkamızda 30 okka yük. Çıktık hıdrellezde yola, Mart’ın 1’inde Diyarbakır’a
vardık. Hep yayan. Diyarbakır’da yeni birlikler teşkil ettiler. Ben 24.
Alay’ın, 3. Bölüğüne düştüm. Alay kumandanımız Süleyman Bey adında biriydi. Muş
cephesine vardık. Mevziilere girdik. Karşımızda Ruslar var. Bize hücum ettiler
bozdular. Sonra biz onlara hücum ettik. Rus’dan 2 tane top ele geçirdik. Onlar
hayvanlarını süngüleye süngüleye Muş’a çekildiler. Ruslar geri çekilmeye devam
ediyorlar. Fakat geriye bir takım asker bırakmışlar. Bu takım bize hücumlar
yapıyor, oyalıyor bizi… Biz de arkadan kovalıyoruz Rus kuvvetlerini…
derken, Ruslar bize asıl kuvvetleriyle tekrar hücuma geçtiler. Biz bozulduk, üç
gün geriye kaçtık. Batıya… Billuriye’ye geldik… 15 gün sonra biz hücum
ettik Ruslara… Ruslar geriye çekildiler. O sırada Ruslar içlerinden
bozulmuşlar. Muş’a kadar Rusların ardından gittik… Muş’ta durduk…


Ben Muş’ta piyadeden, gönüllü
olarak makinalı tüfeğe geçtim. Orada bir kış geçirdik… Geçirdik ama nasıl?…


Bir açlık… Bir açlık… O
kadar işte… Ayaklarımızdaki çarıkların derilerini yiyoruz. At, mat eti de çok
yedik… Ölü mü, canlı mı, sorma gari… Ben makinalıya geçtim demiştim ya…
Hayvanların yeminden alıp kavurup yiyoruz. Yok ki başka bir şey… Ne
yiyeceksin?


Bizim bir küçük Zabit
vardı… Zeki Efendi. Aç kalmış. Herkes aç. Bana dedi ki: “Bana da
kavuruver de ben de yiyeyim.” Kavuruverdim… hayvanların yeminden… O da
yedi… Sani Milazim’di.


Benim makinalı tüfek kızaklı
makinalıydı. Alaman malı… Makinalı da iken savaş olmadı. 17. Alaya teslim
ettik Şam’a giderken makinalıyı.


İngiliz hücum etmiş Şam
taraflarında. Yüzbaşımız Cemil Bey telgraf çekti. “Gelliyoruz” diye
Halep’e kadar yürüdük.


Halep’te Yüzbaşımız Cemil
Bey’in yanında 8 ay durdum. Biz bozulunca Arabistan’da İngilizler her yeri
teslim aldılar. Terk-i Silah oldu. Biz de Adana’ya geldik. Sonra Konya’ya
geldik. Ben Alaşehir’den teskeremi alıp köye geldim.


Halep’te İaşe Zabiti Remzi
Efendi’nin verdiği atlara baktım. Ötede beride otlatırdım atları. 3 ay da
hastanede yattım. Sürgün olmuşum. Bir türlü sürgünüm kesilmedi.


…..


Yunan çıktığında İzmir’e biz
köydeydik. Burada biz İngilizlerin elindeydik. Anadolu’ya Kuvayı Milliye’ye
gidemedik. İngilizler köyümüze avlanmaya gelirlerdi. Çanakkale’deki İngilizler.
Bazı da İngiliz Süvarileri köyden geçip giderlerdi. Çan’ın Bahadırlı Köyü’nde İngilizlerin
bir zararını görmedik biz. Çanakkale’ye tel örgüden girip çıkardık.


…..


Atatürk’ü görmedim.


Yalnız Şerbetli Köyünden Adem
vardı. O Atatürk’ün yanında durmuş. Borazanmış… Anlatırdı. “Grup
Kumandanımızdı” diye.


….


Arıburnu’na babam da geldi
benim yanıma. Beni dolaşmaya gelmişti. O da aynalı tüfekle ateş etmişti
düşmana.


Aynalı tüfek dediğim aynı
elimizdeki tüfeklerden de, önlü arkalı iki tane aynası var. Aynalarından
bakıyoruz düşmana doğru.


Babam helva, yoğurt, yumurta
getirmişti. Daha başka arkadaşların da babaları gelirlerdi… tabii yakın
yerlerdekiler… Buradakiler…


Babam: “Bunlarda, bu
evlatlarda umut yok. Bunlar buralarda kalırlar…” derdi. Ateşin içinde
nasıl umut olsun?


8 ay boyunca 24 saat ateş
hattında, 24 saat geride istihkamda durdurduk. İstihkamın içine kaç defa bomba
düşmüştü. Böyle çok arkadaşımız şehit oldu gitti.


Sigara paketleri atarlardı
gavurlar bizim istihkamlarımıza.


Birinde İngilizler, kavurma
kutusuna barut ve fişek doldurup, fitilini ateşleyip bizim istihkama attılar.
Fısır fısır yanıyor kutu istihkamın içinde. Biz kaçayım derken dirsek siperini
yıktık. 7 kişi bu yıkıntının altında kaldık. Kutunun lehimleri eriyince
açılıverdi… Deste deste fişekler yayılakaldı orta yerde. Kimseye bir şey
olmamıştı. Masal gibi hep bunlar…


İstanbul’dan Muş’a, Muş’tan
Halep’e yayan gittik. Potinlerimizin altı tahta idi. Takunya gibi. Tahtalar
dağılıverdi de, potinlerle çıplak ayak yürüdük… Sonra sığır çarığı
dağıttılar… Çarıklar da çıkıçıkıverirdi ayaklarımızdan… Çok çile çektik.


…..


Balkan Harbi’nde, İstanbul’da
Eski Saray’da talimhaneydi. İçinde yangın kulesi filan var. Mahmut Şevket Paşa
Harbiye Nazırıydı. Mahmut Şevket Paşa’yı bizim talimhaneye geldiğinde
görmüştüm.


Mahmut Şevket Paşa’yı Beyazıt
önünde öldürdüler. Topal Tevfik diye biri öldürmüştü. Beyazıt Meydanı’na 24
tane darağacı dikildi bir gece sabaha karşı. Ben de darağaçları diken askerler
arasındaydım. O ara marangozhanede çalışıyordum. Topal Tevfik dedikleri adamın
asılışını Eski Sarayın bahçesindeki parmaklıkların arasından gördüm. Topal
Tevfik, 12. olarak asıldı. Darağacına çıkarılırken “Domuzun başını
öldürdüm. Yaşasın millet bin sene” diye bağırdı. Birincide urgan koptuydu.
İkincide astılardı. Ölüsü dört saat sallandı durdu meydanda.



Sultan Reşat’ı da gördüm. Ak
sakallı bir ihtiyardı.


Edirne muhasaradaydı. Babam
100 Osmanlı lirası bedel verdi de ben köye döndüm. Babmın ödediği bedelle
teskere alıp köye döndükten 7 ay sonra seferberlik açıldı. Bizi tekrar askere
aldılar. Arıburnu’na gittim. İngiliz bir sene sonra yaza karşı asker çıkardı.
18 Mart’ta Arıburnu’ndaydım, top seslerini oradan duydum.


MUSTAFA AKSOY


Çan – Halilağa
Köyü’nden


Ben Mustafa Aksoy. 309’luyum
(1893). 88 yaşındayım. Seddülbahir’de bulundum. 9. Fırka, 26. Alay, 3.
Tabur’daydım. Fırka kumandanımız Yüzbaşı Ali İhsan Bey’di. Takım
zabitlerimizden de Yusuf Efendi, Ayin Efendi vardı. Piyadeydim. Mevziilerdeydik
Seddülbahir’de. Beşli mavzer tüfeğim vardı. Osmanlı mavzeri, 4-5 ay durduk
mevzilerde. Düşman asker çıkardı, bize doğru geliyor. Düşmanın askeri talim
terbiye görmemiş. Sıçrama filan bilmiyorlar. Öyle geliyorlar bize doğru. Bizde
makinalı tüfek var. Basıyoruz kurşunu, döşek gibi döşeniyorlar. Bizim
arkadaşlar tutuveriyorlar makinalıyı, arayıp duruyor makinalı. Düşen kalıyor,
dediler ki, “Arap askeriymiş bunlar. İngiliz bilmeden getirmiş
bunları” diye konuşuluyor mevziide. Bilmiyoruz ki, onlarla muharebe yaptık,
çarpıştık adam gibi.


……


Önce, düşmanın zırhlıları
denizden üzerimize ateş yağdırdılar. Attılar, attılar. Baktılar bizim taraftan
karşılık yok, zırhlıları biraz daha sol,kuldular karaya. Tekrar ateş
yağdırdılar. Bizden bir kıpırtı yok. Daha da yaklaştı tekrar ateşe başladı. Bu
defa bizim topçular da ateşe başladılar. Zırhlıların ateşi bizim topları
susturdu. Geldi doğru bizim önümüze Seddülbahir’e asker çıkardı. Zırhlısı,
vapuru geldi oraya oturdu. Ben, “Bu gavur geçemez emme hadi
hayırlısı” dedim kendi kendime. Mayınlar denizin altında gömülü. Dışarıdan
görünmüyor ama dışarda, deniz kıyısında adamları var ellerinde fitilleri.
Gavurun zırhlıları geçerken fitili ateşleyecek. Kaç yerde var böyle adamlar.
Bekleyip duruyorlar.


….


Gavurun zırhlıları yürüdüler
boğaza doğru. Biraz daha ilerleyince bizim topların mesafesine girdiler.
Çimenliktekiler, Kirtedeki toplar ateş etmeye başladılar gavura. Çanakkale’deki
koca toplar filan. Gavurun zırhlısının üzerine yukarıdan indiriverdiler. Biri
de yaralandı. Hoop, devriliverdi gavurun zırhlısı. Biz de istihkamlardan
görüyoruz bunları. Depinemedi gavurlar, geçemediler boğazı, geri döndüler,
çekildiler geriye.


….


Orada yaralandım
Seddülbahir’de. Hücuma kalkmıştık. Yüzbaşı Şerafettin Bey emir verdi. Bir
konuşma yaptı önce mevziilerde. Besmele çekti baştan. Sonra “Ananız sizi
bu günler için doğurdu. Hadi bakalım! Ben sizin önünüzden, siz benim arkamdan.
Sakın geriye çekileyim demeyin, düşmandan korkup da. Öldüreceğiz düşmanı,
denize dökeceğiz.” dedi.


Yüzbaşımız İstanbullu idi.
“Süngü tak. Muharebe fişengiyle doldur, kapat” emrini söyledi. Birer
de bomba var her birimizde. “Hadi bakalım oğlum, ateş!” diye bağırdı.


Gavur da askerlerini
çıkarıyor deniz kıyısından. İki yere iskele etmiş. Boyuna askerini
boşaltıyor… “Şiddetli ateş!” diye bağırdı yüzbaşımız.
Mevziilerdeyiz. At bakalım, at bakalım. Gavur bizi görmüyor. Biz gavuru
görüyoruz mevziilerimizden. Biz hep ateş ediyoruz. Gavur zığındere tarafından
çevirmiş. Yüzbaşı : “Düşman bize ateş yapacak, geri çekilelim. Esir
olacağız yoksa” dedi.


Ben o sırada mevzide
vuruldum, bacaklarım tutmuyor. Kurşun delmiş iki ayağımı da dizlerimin bir
karış altından. Sol kulağımın dibinden de bir kurşun geçti. Kafama bir de parça
denk geldi. Şarapnel gibi bir şey. Ufak ama yardı attı. Bir çok arkadaşlar
şehit oldular gözlerimin önünde. Yaralananlar oldular. İsimlerini pek
hatırlayamıyorum. Aklımda kalmadı ki. Vurulanlardan Kayserili Ahmet Çavuş
vardı. Bir de Balıkesirli Nebi Çavuş.


Yaralandık, geri çekiliyoruz.
Anaca- babaca günü. Kanlı Dere’nin içine indik. Katırları, atları da derenin
içine indirmişler. Onlar da titreşip duruyorlar. Sıhhiye filan yok. Bacaklarım
da soğudu kaldı. Yavaş yavaş hayvanların bacaklarının aralarından yukarı doğru
Kirte’ye çıktık. Kirte’de kaldım, gidemedim. Takviyeye gelen birliklerden
birinin zabiti geldi yanıma, eliyle işaret etti.


– Otur, otur, dedi.


Sıhhiye yok. Bir şey yok.
Götürecek insan da yok beni, bayırın başı.


Baktı bana zabit.


– Ne oldu? dedi


– Yaralıyım efendim, dedim.


Atından indi, yanıma geldi
çöktü.


Bana düşmanın nerelerde
olduğunu sordu. Ben de gördüklerimi, düşmanınnerlerde olduğunu olduğu gibi
söyledim.


O zabit geriden kendisine
yetişen askerlerine silah çattırdı. İki askere emir verdi :


– Bunu Maydos’a (Eceabat)
götüreceksiniz. Hastaneye teslim edeceksiniz. Bir de teslim kağıdı alığ
getireceksiniz bana, dedi.


” Oh… Hele Yarabbi
şükür” dedim.


Aldı o iki asker beni
Maydos’ta hastaneye yatırdılar. Maydos’a hastanede de pek tutmadılar. Karabiga’ya
gönderdiler. Karabiga’da da at arabasına bindirdiler. Biga’ya hastaneye
yatırdılar. 29 gün Biga’da hastanede yattım. Hastaneden çıktım. Tekrar cepheye
gönderdiler beni. Bizim tabur yerinden oynamış. Bulamadık taburu. Taburumuz
Arıburnu civarında Semertepe’ye geçmiş. Oralardaymış. Maydos’ta bize silah,
cephane verdiler. Haydi bakalım tekrar cepheye, birliğimize Semertepe’ye. 26.
Alaya. Ben 26. Alayın 4. Bölüğündeyim. 3. Takım, 3. Mangadayım.


…..


Beni ve benim gibi olan
hastaneden gelen arkadaşları muayene ettiler. Askerlik yapamaz dediler.
Karadeniz Boğazı’nda, İstanbul’da 6 saat ileride, Ağaçlı denen yerdeki maden
ocaklarına gönderdiler. 3 ocak vardı. Orada asker olarak madende çalıştırdılar.
Madende kömür çıkarıyorduk. İstanbul’a gidiyordu kömürler. 2,5 sene kaldım
madende. 7,5 sene geldim köyüme.


Madalyam yok, 2 senedir maaş
alıyorum. Askerden gelince evlendim. Bayramiç’in Dongurlu köyünden. Adı Tayyire
idi. 6 sene önce öldü. 1 kız, 2 erkek çocuğum var. Oğlumun yanında kalıyorum
burada köyde.


….


Gece talim yapardık. Gündüz
düşmana ateş ederdik. Gündüz pek talim yapamazdık. Düşmanın tayyaresi tepemizde
gezerdi. Gördüğü zaman ateş yağdırırdı gavur üstümüze.


MEHMET ORAL


Yenice – Akçakoyun Köyü’nden


Ben Hatipoğullarından Hüseyin
Oğlu Mehmet, Mehmet Oral. 1309 (1893) doğumluyum. 88 yaşına girdim.


Arabistan’da Basra’da Aşer
Kışlasındaydım. 9. Fırkadaydım. Piyadeydim. Talim yapardık. 8 ay kaldım
Basra’da. Harp görmedim Arabistan’da. Babam bedel verdi. Köyüme geldim.
Geldiğimin 12. günü Çanakkale’de Savaş başladı. Ben de Çanakkale’ye katıldım.
18 Mart günü Çimenlik kalesindeydim.


MEHMET ORAL


Düşman donanması boğazı
zorladı. Toplar atılıyordu. Düşman gemileri Çimenlik Kalesini bombardıman
ettiler. Bizim toplar da düşman zırhlılarına ateş ediyorlardı. Düşmanın iki
zırhlısı batınca boğazdan geri çekildiler. Bu sefer harp karaya çevrildi.
Düşman karadan hücum etti. Ben Çanakkale’de 9. Fırka’da Sıhhıye Bölüğü’ne
düştüm.


Anafartalar’da Sargı
mahallinde idim. Biz ilk tedavi yapıp Büyük Sargı mahalli’ne gönderirdik bize
gelen yaralıları.


3-5 yerinden yara alanları,
kolu, bacağı kopan, yarısı yok olmuş insanları gördüm. Çok yaralılar gördüm.
Bizim başımızda Başkatip Galip Bey vardı. Rütbesi Kaymakamdı.


Ağabeyim, 26. Alayda piyade
idi. Ayağında dum dum kurşunu patlamış. Ayağını bozmuş. Onu gece
Kavaklıdere’den Silah deposundan getirdim. Başkatip Galip Bey’in arabasıyla
getirdim. Ayağı çok kötüydü. Fena yaralanmış. Sargı mahalline getirdim.
Hıristiyan doktor vardı.


-Vapur kalkıyor. Şu kağıdı
imza ediverin, dedim.


-Atıver şuraya, dedi.


-Köpek ileşi mi, atıyoruz Bey
dedim. Bu yaralı, vapura yetiştireceğiz.


Kardeşimi vapurla karşıya,
Demetoka Hastanesine gönderdik. Oradan hava değişimi alıp köye gitmiş. Bir daha
da gelemedi cepheye.


Çanakkale Cephesi’nde 3,5
sene kaldım. Çok süngü hücumları oldu. Hatta bir kere öyle gördüm ki,
unutamıyorum. Bir İngiliz askeriyle bizim askerlerden biri, süngülerini
birbirlerine saplamışlar, yan yana yere düşmüşler. Birbirlerini de şah
damarlarını ısırmışlar. Yerde öylecene can vermişler. Yatıyorlardı.


Çanakkale’de bizim 9.
Fırkanın Kumandanı Alaman Sabri Bey’di. Alay Kumandamız Kadri Bey’di.
Başkatibimiz Kaymakam Galip Bey’di. Yüzbaşımız Halil Efendiydi. Atatürk bizim
fırkaya geldi. 12’şerden 24 topa, iki bataryaya kumandan oldu. Düşman o
sıralarda deniz kenarında idi. Atatürk’ü cephede çok gördüm. Bizim Fırkadaydı
zaten. Çadırı bizim sargı mahalline yakındı. Bizim Fırka Kumandanı ile
konuşurlarken duydum.


Atatürk’le, Fırka Kumandanı
arasında şöyle bir konuşmayı duymuştum.


Atatürk:


-Biz mi onlardan toprak
istiyoruz ? Yoksa, onlar mı bizden ?


Fırka Kumandanı:


-Onlar bizden toprak
istiyorlar.


Atatürk:


-Öyleyse neden biz hücum edip
de kırdırıyoruz askeri. Onlar bize hücum etsinler. Biz onları kıralım. Biz kırılmayalım.


Fırka Kumandanı:


-Enver paşa gelecek. Ona
söyleyelim.


Sonra Enver Paşa geldiğinde
Atatürk bunu ona da söylemiş. Hücumu kestirdilerdi. Bir daha da Enver Paşa
gelmedi cepheye.


…..


Bizle beraber Alman subayları
da vardı. Hatta Hintler diye bir Alman vardı. Mesela, bir makineli tüfek
bozuldu mu tamir için giderken açıktan giderdi. Yapamazsa yerinde, alır
makineli tüfeği Anafartalar’daki yapımhaneye götürürdü. “Böyle açıktan
gitme, öleceksin,” derlermiş. O da “Ölüm bizim için” dermiş.
Sonra duyduk. Hintler dediğimiz Alman kendisini denize atmış. Neden? Bilmem…


…..


Atatürk, İngiliz topları
ateşi kesmeden, bizim toplara ateşi kestirmezdi.


…..


Çanakkale bitince, 9. Fırka
olarak Rus cephesine gittik. Bayburt’ta bulunduk. Alaman Sabri Bey, Fırka Kumandanımız
Bayburt’ta şehit düştü. Bizi Rus bozdu. Geri çekildik. Kanlı Taş denilen yerde.
Ben orada sıhhıye onbaşısı idim. Baybur’ta geri çekilirken Alaman Sabri Bey
makinalı tüfeklerle arkamızdan gelen Rusları 3-4 saat oyaladı. Orada kendisi de
şehit düştü.


Bizi 9. Alay yaptılar. Yay
olarak Ardahan kars, Sarıkamış’a kadar götürdüler. Sonra geriye Kars’a döndük.
Ben orada Kars Menzil Hastanesinde bilemem kaç ay bulundum. Mütareke olup da,
silahlar bırakılınca da köye geldim.


…..


Kuvayi Milliye’de Karaağaç
Cephesinde Edremit Kaymakamı Hamdi Bey’in yanında bulundum. Bizi buralardan
çete olarak Hamdi Bey toparladı. Hamdi Bey’in yanından Yüzbaşı Ali Bey bizi
birkaç kişi Yabancılar Cephesine aldı. Manisa Karaağacı’nın beri tarafında,
üzerimizde de 5-10 mermi kalmıştı. Yunanlılar biz orada bozdu. Yabancılarda
piyade onbaşısı idim. Yanımda Hamdi Bey’den Mustafa Çavuş, Arap Mustafa,
Süleyman, Aras Mustafa, Halil Çavuş vardı. Karabey’den Latif Çavuş, Kazım’ın
Hasan vardı. Hamdi Bey’den Mülazimin Hasan vardı. Biz mevzide filan değildik.
Bir zeytinlik içindeyiz. Gavur geliyor. Cephanemiz bitti. Bozulduk.


Dereköy’de Rezil Değirmeni
denilen yerde yeniden bir cephe tutmak istedik. Tutamadık. Cephanemiz yoktu.
Dağıldık.Biz orada 3 ay filan kalabildik.


Sonra Hamdi Bey Akbaş
Cephaneliğini basıp silah ve cephaneyi bu taraf, Anadolu’ya geçirdi. Fakat
İnova’da Anzavurcular tarafından şehit edildi.


Bizim köyü Yunanlılar işgal
ettiler. Kalkım’da Yunan karakolu vardı. Bizi topladılar. Önce Edremit’e
götürdüler. Edremit’ten 12 kişi İzmir’e götürdüler. Ben de varım. İzmir’de
hapse attılar. Bu sırada Yunanlılar Afyon Cephesinde bozulunca vapurla
İzmir’den Pire’ye, Korfu Adası’na götürdüler.


İzmir’den bindiğimiz vapurda
Tevfik Kaptan diye biri vardı.


Tevfik Kaptan “Bu vapuru
kaçıralım. Kurtulalım.” diye konuşurdu. Ali Kumpas adında birisi vardı
Aydın’lı. Gitmiş söylemiş Yunanlılara. Çok dövdüler bizi. Çay istemiştim.
Getirip sıcak çayı suratıma serpiverdi gavur. İzmir’de bir de Yunan mahkemesine
çıkardılar beni. “Sen çetesin, kaç tane hristiyan öldürdün?” diye
sordular.


Korfu Adası’nda pek kötülük,
hakaret etmediler. Bir parça ekmek verirlerdi. Başka bir şey vermezlerdi. Ben
Korfu’da hapis yattım. Yerim sıcaktı. Üstümdeki odada mahkeme yapıyorlardı.


Sonra bizi korfu’dan çıkarıp
Atina’nın sağ tarafında tel örgülerin içine koydular. Bu tel örgülerde 8-9 ay
kaldık.


Atina’da esir bulunduğumuz
tel örgülere Ankara’dan bir elçi geldi. Ak elbiseli, hasır şapkalı birisi. Tel
kumandanıyla konuştular. Aramızda bir de kaymakam vardı. Çıktı o gelen elçiyle
el sıkıştı. Bizi o gece Pire Limanına sevkettiler. Yalnız o kaymakamı o gece
bir kör kuyuya atmış Yunanlılar. Sabahleyin ölüsünü buldular.


Vapura bindik. İzmir’e
geldik. Ben hasta oldum. İzmir Hastanesinde 12 gün yattım. Hastaneden çıktıktan
sonra Edremit üzerinden köyümüze geldim.


Azman Dede… Balıkesir’de
son gömdüğümüz Çanakkale gazisi


“Ben size taarruzu
emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında
yerimize başka kuvvetler gelir, başka komutanlar hakim olabilir.”


– Mustafa Kemal, 25 Nisan
1915, Conkbayırı


“Benimle beraber burada
muharebe eden bütün askerler kesin olarak bilmelidir ki, bize verilen namus
görevini eksiksiz yapmak için bir adım geri gitmek yoktur. Uyku, dinlenme
aramanın, bu dinlenmeden yalnız bizim değil, bütün milletimizin sonsuza kadar
mahrum kalmasına sebep olacağını hepinize hatırlatırım.”


– Mustafa Kemal, 3 Mayıs
1915, Arıburnu


Azman Dede… Balıkesir’de
son gömdüğümüz Çanakkale gazisi, İvrindi’nin Mallıca köyünden 104 yaşında Azman
Dede idi. Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu, dev görünümüyle insan azmanı
sayılmış, herkes ona azman demeye başlamış, soyadı kanunu çıkınca da Azman
soyadını almıştı. Esas ismi adeta unutulmuştu. Yıllar önce bir yerel araştırma
sırasında Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları ağır
işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı oldu. Benim sorduklarımı kulağına bağıra
bağıra söyledi. Onun sesine alışkın olduğundan anladı, sorduklarımı cevapladı.
Söz Çanakkaleye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde
ağlamaya başladı. Kendi zor duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de
duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı:


– “Bir hücum sırasında
bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı siperleri takviye
için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere yeni alınmış gencecik insanlardı.


Ama içlerinde daha çocuk
denecek yaşta üç-dört asker vardı ki hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene
soktum. Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla
üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna
hazırlıyordu. Sıra o çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söyleyerek gelen
çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı sordu: “Yavrum siz
kimsiniz?” İçlerinden biri: “Galatasaray Mektebi-Sultanısı
talebeleriyiz. Vatan için ölmeye geldik!..” diye cevap verdi.


Gönlüm akıverdi o çocuklara.
Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla
ilgilendim. “Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle
takılır. Düşmana şöyle saldırılır!..” diye. Onları karşıma alıp bir bir
gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık. Gün
ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır
gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya
başladılar. Yer gök top sesleriyle inliyordu. Her mermi düstüğünde minare gibi
alevler yükseliyor, birgün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak gibi parçaları
havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak
geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı “Azman,
yandık!..” diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere
gelen, sanki çiçek toplarmış gibi neşeli olan o çocuklar, siperin bir köşesinde
sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin
gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte
haklıydı. Muharebede bir ürküntü panik meydana getirebilirdi.


Tam onlara doğru yaklaşırken
içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!.. “Annem beni
yetiştirdi bu yerlere yolladı. Al sancağı teslim etti Allaha ısmarladı. Boş
oturma çalış dedi, hizmet eyle vatana.. Sütüm sana helâl olmaz, saldırmazsan
düşmana..”


Baktım hemen biraz sonra ona
bir arkadaşı daha katıldı.


Biraz sonra biri daha… Marş
bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar. Avaz avaz!.. Gözleri
çakmak çakmak…


Hücum anı geldiğinde hepsi
süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış,
dişler kenetlenmiş bekliyorlardı. O an geldi.


Birden yüzbaşı
“Hücum!..” diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay
cephenin her yerinden fırladık. İşte tam o anda, tam o anda, o çocuklar
kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o an. Tam o an bir makinali
yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler.
Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor!.. İşte ben
ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!..”


Azman dede ağlıyordu. Ben
ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu. Kahveci gözyaşları içinde bize çay
getirdi. Eğildi: “Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını bügün ilk defa
anlattı.” Dedi.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet