TARİH & TARİHİ ESERLER & ARKEOLOJİ


Akkoyunlular
Dönemi denildiğinde XIV. yy.’ın ortalarından XVI. yy.’ın başlarına kadar olan
yaklaşık üç asırlık zaman dilimi kastedilmektedir. Bu üç asırdaki kültür tarihi
ve bu tarihin bir halkasını teşkil edecek olan dönemin tasavvuf faaliyetleri
henüz yeterince incelenmiş ve aydınlatılmış değildir.[1] Burada temas edeceğimiz hususlar bu iş
için bir ilk adım olarak telakki edilmelidir.


Akkoyunlu
tarihi her ne kadar yaklaşık üç asırlık zaman dilimini kapsıyor ise de, bu
devletin kültür tarihi söz konusu olunca, ilk dönemlerle ilgili siyasî tarihin
verileri dışında şimdilik yeterli malumattan mahrum bulunmaktayız. Akkoyunlu
Devleti’nin kültür tarihi bakımından ve dolayısıyla tasavvuf? hayat bakımından
kayda değer bilgiye rastladığımız devresi bu devletin en parlak yıllarını
yaşamış olduğu Uzun Hasan (Ö.1478) ve oğlu Sultan Yakub (Ö.1490) dönemidir.


Uzun
Hasan, pek çok başarılı sefer yanında, memleketinin imarına ve kültür hayatının
gelişmesine de hizmet etmiştir. Tebriz’de muhteşem bir saray teşkilatı kurmuş,
ulema, şuara ve mutasavvıfeyi etrafında toplamaya çalışmış, bunlarla ilmi
mübahese ve münakaşalarda bulunmaktan büyük zevk almıştır. Bu sayede her
taraftan gelen ilim, fikir ve sanat adamları kendisinin etrafında toplanmıştır.[2]


Devrin
diğer hükümdarları gibi Uzun Hasan ve oğlu Sultan Yakup da savaşlara verdikleri
önemden hiç de geri kalmayacak derecede, kültür yaratıcılarına; âlim, şâir ve
sanatkârlara değer vermiş, bu konuda devrin diğer padişahlarıyla yarış içine
girmişlerdir. Bilhassa Herat, İstanbul ve Kahire’den geri kalmamak için,
zamanın münevverleri denilebilecek isimleri bol atiyyelerle kendi saraylarına
çekmeye çalışmışlardır.[3]


Uzun
Hasan’ın dervişliğe meyilli bir kimse olduğu zikredilir. Hatta onun tasavvufa
meylinin bir sonucu olarak Safeviyye tarikatı şeyhlerine teveccüh göstermesi,
bu tarikata intisab ettiği ve Şeyh Cüneyd’in müridi olduğu şeklinde
yorumlanmıştır. Kız kardeşi Hatice Begim’i Şeyh Cüneyd’le, kızı Halime Begim’i
de Şeyh Haydar’la evlendirmesi onların siyasi nüfuzlarından istifade etme
düşüncesinde oluşu yanında, genel olarak tasavvuf ileri gelenlerine
sempatisinin bir göstergesi olarak algılanmalıdır. Zira o yalnız Safeviyye
tarikatı şeyhlerine değil bütün şeyh ve dervişlere yakınlık göstermiştir.[4]


Uzun
Hasan, dervişliğe olan bu meyli dolayısıyla, tasavvuf ricalini sarayında da
görmek istemiştir. Onun sarayında görmek istediği mutasavvıflardan biri
Nakşıbendiyye tarikatına mensup olan zamanın meşhur şairi Molla Câmî’dir (898 /
1492). 878 yılında, Hac dönüşü, Tebriz’e de uğrayan Molla Câmî’yi karşılamak
üzere, büyük emirlerinden Kadı Hasan, Ebu Bekir Tahrani, Derviş Kasım Şakadil
ve başlıca memleket eşrafını göndermiş, büyük hürmet ve ikramlarla onu
ağırlamıştır. Onunla sohbet etmiş ve ona kendi şanına yaraşır armağanlar
vermiştir. Tebriz’de kalması için ısrarla ricada bulunmuş, ancak Câm? pek yaşlı
olan annesini ziyaret edeceği bahanesiyle Horasan’a gitmiştir.[5] Câmî’nin münşeatı arasında Hasan Bey’e
yazdığı bir mektup da vardır.[6]


Uzun
Hasan’dan sonra oğlu Yakup da, Molla Câmî’ye büyük bağlılık ve saygı
göstermiştir. Câmî de bunu karşılıksız bırakmamıştır. Divanında Sultan Yakub’a
yazılmış türlü öğütler ve felsefî nasihatlarla dolu bir kasîde bulunan Câmî, bu
sultanın genç yaşta ölümüne çok üzülmüş ve Silsiletü’z- Zeheb adlı mesnevisinde
bu üzüntüsünü açıkça ifade etmiştir.[7] Yakub’un yakın çevresindeki bazı devlet
adamları da Câmî ile edebî münasebetlerde bulunmuştur.[8]


Uzun
Hasan ve Sultan Yakup döneminin meşhur mutasavvıflarından biri de Halvetiyye
tarikatı şeyhi Dede Ömer Rûşenî (892 / 1496)’dir. Uzun Hasan kendisini ziyarete
gelen kardeşi İdris’ten bu şeyhin methini duyar ve onu davet için derhal adam
gönderir. Muhyî’nin ifadeleri Uzun Hasan’ın zamanın ileri gelen
mutasavvıflarını çevresine alabilmek için ne kadar çok istekli olduğunun açık
göstergesidir. Muhyî şöyle diyor:


“Meğer
Sultan Hasan’ın tâlib-i hak birâderi var imiş. Daima ehlullâh ile enîs ve
celîs, nâmı İdris imiş. Sultan ona Karabağ etrafında bir evleke vermiş imiş. Ol
dahi Dede hazretlerine buluşup inâbet edip halvetine girmiş imiş. Çün Tebriz’e
birâderi Sultan Hasan’ı görmeye gelir, Sultan başında Dede Hazretlerinin tâcın
görür. Sorar ki bu kimin kisvetidir? O pes dahi Dede’nin evsâf-ı hamîdesinden
bir mikdar zikr eder. Dede’yi Sultan görmeden, ol Üveys-vâr, kulaktan aşık
olur. Kadı Hasan müşâveresi ile armağanlar verip mektup ile davet için Şeyh
İbrahim’i irsal ederler…”.[9]


Daha
sonra Tebriz’e gelen Rûşenî, oradaki bir hankaha yerleştirilir. Gerek halk
gerekse padişah katında büyük şöhrete erişir. Aynı şekilde Uzun Hasan’ın hanımı
Selçuk Hatun’un da ona büyük muhabbeti olduğundan söz edilir.[10] Artık o büyük-küçük herkesin başvurduğu
bir şeyh olmuş, Akkoyunlu sarayında düzenlenen ilmî ve tasavvuf? sohbetlerin
değişmez siması haline gelmiştir.[11]


Dede
Ömer gibi halifesi ve postnişini olan İbrahim Gülşenî (940/1534) de Akkoyunlu
sarayının önemli mutasavvıflarından biridir. Öncelikle zahirî ilimlerle uğraşan
İbrahim Gülşenî daha öğrencilik yıllarından itibaren Akkoyunlu sarayının
himayesine mazhar olmuş ve ardından sarayda nişancılık görevine nasb
edilmiştir.[12] Daha sonra tasavvufa meylederek Dede
Ömer Rûşenî’ye intisab etmiştir. O da şeyhi gibi, bir mutasavvıf olarak da,
Akkoyunlu devlet ricalinden büyük sevgi ve saygı görmüştür. Bir davranışından
dolayı Uzun Hasan’ın takdirini kazanan İbrahim Gülşenî’ye tarhanlık[13] unvanı da verilmiş, her ne yaparsa
yapsın kimsenin engel olmamasına hükmedilmiştir.[14] Sultan Hasan, oğlu Yakub için bir hoca
ve mürebbi aradığında Gülşenî’nin tavsiyesine uyarak hareket etmiştir.[15] Yakup da ona, babası gibi, büyük saygı
göstermiş, bazı savaşlarda askerin maneviyatını yükseltmek için yanında
götürmüştür. Bu savaşlarda elde edilen başarılar da müridleri tarafından
İbrahim Gülşenî’ye mal edilmiştir.[16]


Akkoyunlular
Dönemi’nde halkın büyük saygı ve sevgisini kazanan mutasavvıflardan biri de
Nakşıbendiyye tarikatı şeyhlerinden Baba Nimetullah Nahcivanî (920/1514) ’dir.
Bunda, şüphesiz onun “selatin hizmet edip geldiklerinde sâyir fukarâ ve
reayâdan ziyade iltifât etmeyip bir vecihle dünyaya meyl etmemiş” olmasının
büyük payı vardır. Bu nedenle hemen her konuda halk kendisinin görüşüne
başvurmuştur. Tebriz’de tâun ortaya çıktığında halk şehri terk etmek için onun
ve İbrahim Gülşenî’nin fetvâlarına müracaat etmiştir. Onlar da bu konuda halka
fetvâ vermiştir.[17] Baba Nimetullah, hiçbir tefsire müracaat
etmeden, baştan sona Kur’an-ı Kerim’i büyük bir fesahat ve belağatla tefsir etmesi
yanında Gülşen-i Râz’ı[18] şerh etmesiyle de tanınır.


Zamanın
farklı tarikatlara mensup meşayihi arasında yakın ilişki olduğu da
görülmektedir. Baba Nimetullah’ın ölüm döşeğindeki Dede Ömer Rûşenî’yi
ziyaretinden bahsedilir.[19] Zamanın meşayihi arasındaki yakın
ilişkinin bir başka örneğini de Molla Câmî ile İbrahim Gülşenî arasında
görüyoruz. Herat seferine katılan İbrahim Gülşenî, Molla Câmî ile görüşüp
sohbet etmiştir. Bu tanışıklıkları dolayısıyla Hacc’a giderken Molla Câmî’ye
hücum eden Bağdatlılara karşı çıkmıştır.[20]


* * *


Akkoyunlular
Dönemi’ne gelindiğinde tasavvuf düşüncesi kemaline ermiş ve tasavvuf
faaliyetleri de tarikatlar marifetiyle yürütülmeye başlanmıştır. Tasavvuf
doğrudan siyasî bir faaliyet olmadığı için İslam dünyasında ortaya çıkmış olan
bütün tarikat faaliyetlerine Akkoyunlu ülkesinin prensip olarak açık olduğunu
peşinen kabul edebiliriz ki yukarıda bunlardan bir kaçının ismi geçmişti.
Nazarî planda ise İbn Arabî (638 / 1240) kaynaklı Vahdet-i Vücud düşüncesi ile
Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin (672 / 1273) aşk ve vecd eksenli tasavvuf anlayışının
Akkoyunlular Dönemi’ne damgasını vurduğu görülmektedir.


Nitekim
dönemin en hararetli tartışma konularının başında Vahdet-i Vücud ve Semâ’ bahsi
gelmektedir. İslamda tasavvufî düşünce içerisinde güçlenip gelişen ve İbn
Arabî’nin sistemleştirdiği Vahdet-i Vücud görüşü tasavvufî düşüncenin ulaştığı
en son nokta olarak değerlendirilir.[21] İbn Arabî görüşlerini Füsusu’l-Hıkem ve
el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye gibi eserlerinde açıklamıştır. Bilhassa Füsûs tarikat
ricali arasında dönemin en revaçta olan eserleri arasında yer almış ve Fusûsîlik
adı altında bir akımın doğmasına da sebep olmuştur. Muhyî’nin ifadelerinden
anladığımıza göre İbnü’l-Arabî’nin Füsûsul-Hikem adlı eserini okuyup ondaki
düşünceleri benimseyenlere Tebriz ve civarında veya genel olarak İran’da Füsûsî
adı verilmiştir.[22] Zamanın tasavvuf meclislerinin en önemli
müzakere konuları Füsûs’un bazı meseleleri olmuştur. İbrahim Gülşenî Karabağ’da
kışladığında Karabağ mollalarına Füsûs’un mühim meselelerini açıklamış; bu
mübâhaselerden istifade ile mecliste bulunanlardan Molla Abdü’l-Ğanî el-Muğâni,
Tardü’l-Lusûs an Husûsi’l-Füsûs’u ve Molla İşmâvîl, Reddü’n-Nüşûs ani’l-Füsûs’u
kaleme almışlardır.[23]


Zamanın
en çok konuşulan ve tartışılan tasavvuf konularından birisi de daha önce
Mevlânâ’nın şahsında yüksek düzeyde temsil edilen ve Mevlevîlik içinde en
estetik düzeye erişen semâ’ ve raks meselesidir. O dönemde tasavvuf erbabının
yapılan tüm tarizler karşısında semâ’ ve raksı tasavvufî hayatın ayrılmaz bir
parçası olarak görmeye devam ettiğini müşahede ediyoruz. Muhyî’nin bildirdiğine
göre, o sıralarda bazı dervişler zikir ve semâ’ eder ve bunları gören halktan
bazı kimseler de “bunlara cüz’î bir elem gelse bu vecdi ve tevacüdü terk
ederlerdi” diye söyleşirdi.[24] Öte yandan Mevlânâ’nın eserlerinin
dönemin mutasavvıflarının eserlerine şekil ve muhteva bakımından da kaynaklık
ettiği görülmektedir.[25]


İbn
Arabî’nin Füsûs’una şerh ve Mevlânâ’nın Mesnevi’sine nazire yazmak dönemin
mutasavvıf müelliflerinin önemli meşgalelerinden birini oluşturmuştur.


* * *


Tasavvuf-Siyaset İlişkisi


İlk
satırlarda aksettirmeye çalıştığımız üzere, Akkoyunlular Dönemi’nde devlet adamları
ile tasavvuf ricali arasında yakın ilişki olduğu görülmektedir. Bu ilişkinin,
çoğunlukla diğer İslam devletlerinde de görülen, olumlu bir takım sonuçları
yanında, olumsuz bazı tezahürlerine de rastlanmaktadır. Tasavvuf ricalinin
devlet tarafından desteklenmesi tasavvuf faaliyetlerinin daha derli toplu ve
üst düzeyde yürütülebilmesine imkan sağlamıştır.


Öte
yandan tasavvuf ricali de toplumda ilmî hareketliliğin sağlanmasına katkıda
bulunmuştur. Bu dönemde mutasavvıflar ilk dönemlerden itibaren oluşmaya
başlayan ve gittikçe zenginleşen ve VI. asırdan itibaren Vahdet-i vücud adı
altında sistemli bir felsefeyle karşımıza çıkan tasavvufun en çetrefilli
konularını ulemânın ve toplumun gündemine sokmuşlardır. Vahdet-i Vücud konusu
halen daha anlaşılması, hazmedilmesi, kabul edilmesi kadar karşı çıkılması da
büyük bir birikim gerektiren meselelerden biridir. Toplumun tefekkür düzeyini
yükseltmek isteyen bir devletin bu görüşe sahip olanları da karşı çıkanları da
himaye etmesi bu açıdan isabetli ve anlaşılabilir bir tavırdır. Nitekim
Akkoyunlu Devleti bu görüşe sahip olan mutasavvıflar kadar karşı çıkan medrese
ulemasına da sahip çıkmıştır. Bu konuda Akkoyunlu hükümdarının huzurunda ve
himayesinde tartışmalar yapılmıştır.[26]


Bu
tartışmaların zaman zaman tartışma sınırının ötesine geçtiğini ve
ulema-mutasavvıf çatışmasına dönüştüğünü de görmekteyiz. Dede Ömer Rûşenî’nin
halifeleri Karabağ Türkmenlerini irşad için etrafa yayılınca halkın büyük
teveccühünü kazanırlar. Ancak oradaki “talib-i ilimler”den bazısı onları
kıskanarak Füsûsîlik[27] ile suçlarlar ve tekfir ederler. Ancak
Akkoyunlu Devleti bu topluluklar arasında taraf olmamayı tercih eder. Onları
bir arada ve barışık olarak yaşatabilmenin yolunu arar.[28]


İbn
Arabî ve görüşleri etrafında şekillenen bu tartışmalar ve bu tartışmaların
taraflarına karşı devletin tutumu daha o yıllardan itibaren Müslümanların fikir
ve vicdan hürriyeti konusundaki kapasite ve tahammülünün bir göstergesi olarak
vazife görmüştür. Vahdet-i Vücudun anlaşılması ve hazmedilmesi zor bir anlayışı
içinde barındırdığından bahsetmiştik. Bu bakımdan bu anlayışın bir toplumda
hoşgörüyle karşılanması o toplumun farklı görüş, düşünce ve kanaatlere ne
derece hazırlıklı, açık ve mütehammil olduğunun da bir göstergesidir.


Tasavvuf
ve tarikatlar, Akkoyunlu Devletinde, fikrî hareketliliği sağlamaktan başka
sosyal bir harç vazifesi de görmüştür. Ulaşım ve kitle iletişim araçlarının
bugünkü hız ve yaygınlıktan çok uzakta olduğu bir dönemde, geniş bir coğrafya
parçasına hükmeden Akkoyunlu Devleti’nin ülke sınırları içerisinde kalan
insanları kendi otoritesi etrafında birleştirebilmesinin ve onlara
ulaşabilmesinin güçlüğü takdir edilebilir. Bu durumda yapılacak şeylerden biri,
halkın sevdiği ve saydığı ilim, fikir ve gönül adamlarıyla temasa geçmek; onlar
vasıtasıyla vatandaşlarına ulaşmak, vatandaşların da kendisine ulaşmasını
sağlamaktır.


Ancak
siyasetle tasavvuf ricalinin bu yakın ilişkisi olumsuz bir takım sonuçlar da
doğurmuştur. Genellikle herhangi bir sosyal kurumla temasa geçen siyaset bu
kurumlara hep kendi istediği şekilde ve ölçüde faaliyette bulunma hakkı verme
temayülünde olmuştur. “Dinin siyasî istismarı” her ne kadar daha çok günümüzün
problemiymiş gibi algılansa da bunun tarihinin oldukça eskilere dayandığı
görülmektedir.[29] Bu ise işleri doğrudan siyaset yapmak
olmayan mutasavvıflar tarafından pek hoş karşılanmamıştır. Dede Ömer, ölümüne
yakın kendisini ziyarete gelen Baba Nimetullah’a, Uzun Hasan’ın eşi Selçuk
Sultan’ın yaptırdığı zaviyede şeyhlik yapmayı kabul ettiği için pişmanlık
duyduğunu bildirmiştir.[30] Yukarıda Molla Câmî’den bahsederken
değindiğimiz üzere, mümkün mertebe mutasavvıfların sultanlardan uzak durmayı
tercih ettiklerine dair rivayetler de bunu göstermektedir.


Belki
de Şeyhinin tecrübesinden hareketle, İbrahim Gülşenî’nin de sultanların tekke
şeyhliği tekliflerine sıcak bakmadığını görüyoruz. Kendisini ısrarla Kahire’ye
davet eden Memluk sultanına “beni şeyh-i sultan etmeyesin” diyerek şart koşması
sultanların mutasavvıflardan bu yönde bir beklentilerinin olduğunun ve
mutasavvıfların da bundan memnuniyetsizlik duyduklarının açık bir ifadesidir.[31]


Dönemin
mutasavvıfları Akkoyunlu Devleti’nin yıkılışı sürecinde çok ağır şartlar
altında yaşamak zorunda kalmış; serbest hareket etmelerine ve istedikleri yere
yerleşmelerine izin verilmemiştir. Sultan Yakub sonrası ortaya çıkan iç ve dış
etmenlere bağlı siyâsî karışıklıklar Akkoyunlu ülkesini şeçkin ilim, fikir,
sanat, ahlâk ve gönül adamlarının tercih ettiği bir yer olmaktan çıkarmıştır.


Yrd. Doç. Dr. Himmet KONUR


Dokuz
Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi / Türkiye


Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 7 Sayfa: 536-539


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir