TARİH & TARİHİ ESERLER & ARKEOLOJİ


1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında Kafkasya Muhacirlerinin
Balkanlardan Anadolu ve Orta-Doğu’ya Sürgünleri * Prof. Dr. Ufuk TAVKUL


Rusya’nın sıcak denizlere inme
politikasının önünde aşılmaz bir engel olarak gördüğü Kafkaslar, tarihin
gördüğü en uzun ve kanlı savaşlara sahne olmuştur. Bu coğrafyanın hürriyetlerine
canlarından çok değer veren Kafkasyalı halklarının Rusya’ya karşı üç yüz yıla
yakın devam eden bağımsızlık mücadeleleri yenilgiyle son bulmuş ve
Kafkasyalıların büyük bir bölümü ata yurtlarını terk ederek Osmanlı devleti
topraklarına sürülmüştür.


Kafkas-Rus Savaşlarının Başlaması


18. yüzyıl başlarında Rusya’nın
tahtına Deli Petro olarak da anılan Birinci Petro’nun geçmesiyle, Rusya’nın
sıcak denizlere inme politikası millî bir hedef ve siyaset olarak
benimsenmişti. 1722 yılında Doğu Kafkaslardaki Dağıstan üzerinden Kafkasya’yı
işgal planını uygulamaya sokan Rusya, Terek Irmağı boyunca oluşturduğu hatta
yerleşerek, bu bölgeyi Kafkasya halklarına karşı kullanabileceklerini
düşündükleri Rus Kazaklarıyla doldurarak güçlendirdiler. 18. yüzyıl ortalarına
kadar bu hattı Batı Kafkaslardaki Kuban Irmağı boylarına kadar uzatan Rusya,
Osmanlı Devleti ile savaşmak mecburiyetinde kalınca 1775 yılında onaylanan
Küçük Kaynarca antlaşması ile Kuban Irmağı’nı Osmanlı devleti ile arasında
sınır olarak kabul etti (Baddeley 1989: 65)


1777 yılında Rusya Kafkasya’daki
askerî birliklerini ikiye ayırarak, Kafkas ve Kuban ordularını kurdu. Böylece
Rusya Batı Kafkasya’daki hattını iyice geliştirerek güçlendirdi ve Terek hattı
ile Karadeniz arasındaki Kafkas kabilelerine karşı yürütülecek kanlı savaşın
altyapı temellerini attı. Batı Kafkasya’daki Adige kabilelerinin Rusya’nın
işgaline uğrama tehlikesi belirince, Osmanlı Devleti kendi açısından stratejik
önem taşıyan bu bölgeyi korumak ve burada yaşayan Adigeler arasında İslâmiyeti
yayarak kendilerine müttefik bir cephe oluşturmak gayesiyle, 1780 yılında Ferah
Ali Paşa’yı Soğucak’ta bir kale inşa etmesi için görevlendirerek Kafkasya’ya
gönderdi (Gökçe 1979: 54).


Rusya’nın 1782 yılında Kırım
hanlığını ilhak etmesiyle Kafkasya’nın kuzeyindeki geniş bozkırların hâkimiyeti
de Rusların eline geçti. 1783 yılının Ağustos ayında Gürcistan-Kahetya kralı
Hercules (İrakli) ile bir anlaşma imzalayarak Tiflis ve çevresini hâkimiyeti
altına alan Rusya, Kafkas Ötesinde önemli bir ilerleme sağladı. Aynı yılın
Kasım ayında iki Rus taburu Tiflis’e girdi. Böylece Kafkasları hem kuzeyden hem
de güneyden kontrol altına alan Rusya bir yıl sonra Orta Kafkaslarda yer alan
Osetya bölgesinde Vladikafkaz kalesini inşa ederek Kafkasya’da kalıcı bir
istila hareketinin temellerini attı (Saydam 1995: 92).


1785 yılında meydana gelen bir olay
hem Kafkas-Rus savaşlarının karakterini hem de Kafkasya tarihini değiştirdi. Bu
“kâfir Ruslara karşı gazavat ilân eden” Şeyh (İmam) Mansur’un ortaya çıkışıydı.
Gençliğinde Uçermak adını taşıyan Şeyh Mansur’un adı Rus kaynaklarında Uşurma
olarak geçmektedir. Kafkasya halkları arasında müridizm fikrini ilk yayan
Çeçenistan’ın Alda köyünde ortaya çıkan İmam Mansur’du (Kundukh 1987: 31).


Mansur’un halk arasında artan şöhreti
ve gücünden endişe duyan Rusya onun üzerine ordularını göndererek, Mansur’un
çeşitli Kafkasya halklarından oluşturduğu küçük ordusu ile birkaç kez savaştı.
Nihayetinde, Mansur’un Kumuk, Kabardey, Çeçen ve Dağıstanlılar’dan oluşan
düzensiz ordusu disiplinli Rus ordusu karşısında yenilgiye uğradı.


Bu yenilgi üzerine Mansur’un ordusu
dağıldı ve kendisi de Karadeniz kıyısındaki Türklere sığındı. Bir yıl gibi kısa
bir zaman içinde Mansur’un ünü burada yaşamakta olan Adige kabileleri arasında
yayıldı. Mansur’un kumandası altında Adigeler Ruslara karşı saldırılarını
yoğunlaştırdılar. Adigeleri ve liderleri Mansur’u ezmek gayesiyle Potemkin
Kuban ırmağı gerisine üç ayrı ordu gönderdi. Savaşlarda yenilen ve
taraftarlarının çoğunu kaybeden Mansur Türklerin hâkimiyetindeki Anapa kalesine
sığındı ve 1791 yılında Anapa kalesini ele geçiren Ruslar tarafından esir
edildi. St. Petersburg’a gönderilen Mansur birkaç yıl sonra Soloveto
manastırında öldü (Baddeley 1989: 79).


Kafkasya’nın İşgali


Kafkasya halklarını kuzeyden kuşatan
ancak üzerlerinde henüz hâkimiyet sağlayamayan Rusya, Kafkasya’yı güneyden de
abluka altına alabilmek için Kafkas Ötesindeki müttefiki Gürcistan üzerinde
siyasî ve askerî hareketlerini yoğunlaştırdı. 1801 yılında Rusya’da 1.
Aleksandır’ın tahta geçmesiyle birlikte Gürcistan Rusya’ya ilhak edildi
(Baddeley 1989: 85).


1804 yılında Kafkasya bir isyan
hareketi ile birlikte başlayan büyük bir bağımsızlık savaşına sahne oldu.
Kabardey bölgesinde patlak veren bu isyan hareketine Kuban ırmağı ötesinde
yaşayan Adigeler, Karaçay-Malkarlılar, Osetler ve Çeçen-İnguşlar da katıldılar
(Kasumov 1992: 44).


1816 yılı sonbaharında Kafkasya’daki
Rus ordusunun komutanlığına General Yermolov’un getirilmesiyle Kafkaslardaki
mücadelenin seyri değişti. Yermolov’un Kafkasya’da uyguladığı politika ve
sistem Rusya’ya Kafkasları kesin olarak işgal etmenin ve ele geçirmenin
kapılarını açtı.


Yermolov Kafkas dağlarında yaşayan
herkesi ister savaşçı, ister barış yanlısı olsun, Rus devletinin bir tebaası olarak
kabul ediyor ve onların kayıtsız şartsız boyun eğmelerini istiyordu. Bu
düşünceyle ilk önce dikkatini Sunja ve Terek ırmaklarının arasında yaşamakta
olan Çeçen kabileleri üzerinde yoğunlaştırdı. Onları kontrol altında tutabilmek
için 1818 yılında inşa ettirdiği büyük bir kaleye Çar 4. İvan’ın lakabı olan ve
Rusçada “tehdit eden” anlamına gelen Grozni adını verdi. Grozni kalesinin
inşası yalnız Çeçenleri değil Dağıstan’da bulunan Avar, Karakaytak, Tabasaran,
Gazi Kumuk gibi küçük hanlıkları da endişeye sevketmiş ve kendilerini savunmaya
karar vermişlerdi. Ancak Yermolov’un ordusu Çeçenler ve Dağıstanlılar üzerine
arka arkaya düzenlediği saldırılarla Kafkas kabilelerini sindirmeyi başardı
(Baddeley 1989: 115).


1822 yılında Terek Hattı’nın Terek
ırmağının sol tarafına aktarılarak Kabardey’in iç bölgelerine doğru uzatılması,
Kabardeylerin ayaklanmasına yol açtı. Yermolov ordusuyla bölgeyi işgal ederek
bütün Kabardey bölgesini yakıp yıktı (Kasumov 1992: 49).


Kafkasya’da bulunduğu on yıl boyunca
zâlimliği ve acımasız kararlarıyla şöhret kazanan Yermolov, Dağıstan’ın büyük
kısmını Rusya’ya bağlamayı başarmıştı ama Kafkasyalılar arasında dinî ve millî
bir birlik ve bağımsızlık fikrinin doğmasına da vesile olmuştu. Çeşitli
Dağıstan kabileleri ile Çeçenleri aynı ideal etrafında birleştiren bu hareket
İmam Mansur’dan kırk yıl sonra Kafkasya’nın doğusunda yeşeren “müridizm”
hareketiydi.


İkinci müridizm hareketinin temel
felsefesi olan ve bütün Müslümanları zengin-fakir, bey-köle diye ayırmadan eşit
kabul eden İslâmiyet, Dağıstan’ın hanlar ve beyler tarafından ezilen halk
tabakası arasında dinî bir uyanış ve Ruslara karşı özgürlük hareketinin esasını
oluşturmuştu. Bu hareketin lideri 1793 yılında Dağıstan’ın Gimri köyünde doğan
Gazi Muhammed’di (Baddeley 1989: 238).


Karadeniz sahilindeki Anapa’nın
1827’de Rus ordusu tarafından ele geçirilmesinin ardından Karadeniz Kıyı Hattı
oluşturuldu. Bu hattın vazifesi savaşçı dağ kabileleri olan Adigeleri kontrol
altına alırken, onlara Osmanlı İmparatorluğu tarafından deniz yoluyla gelecek
askerî yardımları önlemek ve ticareti engellemekti. 1830-1842 yılları arasında
kurulan 17 kale Rusya’nın Karadeniz kıyılarındaki güvenliğini sağladı
(Pokshishevskiy 1984: 518).


1828 yılına gelindiğinde Kafkasya’nın
büyük bir kısmı üzerinde hâkimiyet sağlamış olan Rusya’nın ele geçiremediği tek
bölge, Kafkasların en sarp bölümünde yer alan Karaçay bölgesiydi. Karaçay
bölgesinin hem Osmanlılar hem de Ruslar açısından stratejik önemi vardı.
Kafkasların en yüksek dağı Elbruz’un eteklerindeki bu bölge, Karadeniz
kıyılarındaki Abhazya’dan Kafkas dağlarının kuzeyindeki diğer Adige bölgeleri
ile Kabardey’e ve oradan da doğu Kafkasya’ya uzanan geçidin üzerinde
bulunuyordu.


17 Ekim 1828 tarihinde üç ayrı koldan
hücuma başlayan Rus ordusu Karaçay’a doğru harekete geçti. 30 Ekim 1828’de Rus
ordusu ile, 660 kişiden oluşan Karaçay savaşçıları Kuban ırmağı kıyılarındaki
Hasavka’da çarpışmaya giriştiler. Düzenli Rus ordusu önünde direnmeye çalışan
Karaçaylılar başarılı olamadılar ve Ruslar güçlü silâhları ile direnişi kırıp
geçidi aşarak, Karaçay’ı ele geçirdiler. Böylece Orta Kafkaslardaki en
stratejik nokta da Ruslar tarafından ele geçirilerek Kafkasya’nın işgali
tamamlandı (Tavkul 1993: 35).


Kafkasya’da Bağımsızlık Mücadelesinin
Başlaması


1829 yılında Gazi Muhammed, bütün
Dağıstanlıları Ruslara karşı kutsal savaşa çağırarak cihad hareketini başlattı.
1832 yılında Rus ordusu Çeçenistan’ı işgal ederek talan etti ve Dağıstan
sınırına dayandı. Bunun üzerine Gazi Muhammed Dağıstan’a çekilerek yakın
arkadaşı Şamil’in yardımıyla doğdukları köy olan Gimri’yi tahkim etmeye
başladı. Ekim ayında Rus ordusu Gimri’yi kuşattı ve göğüs göğüse geçen bir
savaşın ardından Gazi Muhammed’in öldürülmesiyle birlikte Gimri Rusların eline
geçti. Bu arada Şamil yaralı olarak kaçıp kurtulmayı başarmıştı. Gazi
Muhammed’in ölümü ve Şamil’in yaralanarak kaçışıyla birlikte müridizm
hareketinin de sona erdiği fikrine kapılan Ruslar bütün Dağıstan’da yeniden
hâkimiyet kurduklarını düşünerek geri çekildiler.


Gazi Muhammed’in ölümünün ardından
toparlanan müridizm hareketi Hamzat Bek’i İmam olarak seçti ve mücadeleye devam
kararı aldı. İmam Hamzat’ın ölümünün ardından Aşilta’da toplanan müridler
Şamil’i imam seçtiler ve böylece Ruslara karşı yıllarca devam edecek
mücadelenin bayrağı İmam Şamil’in eline geçti.


1838 yılı boyunca İmam Şamil
otoritesini bütün Dağıstan’da kabul ettirmeye çalıştı. 1840 yılının Mart ayına
doğru bütün Çeçenistan İmam Şamil’in önderliğinde ayaklandı. Bu sırada
Karadeniz kıyılarında Adigeler karşısında ağır mağlubiyete uğrayan Ruslara
İngiltere’nin müdahale edeceği haberi Çeçenistan ve Dağıstan’da Ruslara karşı
bağımsızlık savaşının yeniden başlamasına yol açtı. Çeçenistan’daki
başarılarının ardından Şamil dikkatini yeniden Dağıstan üzerine çevirerek güç
toplamaya başladı.


1843 yılı sonbaharına doğru Ruslara
karşı etkili bir savaş başlatmak için İmam Şamil düzenli bir ordu kurdu.
1843-1844 yılları boyunca bütün Dağıstan’da Rus ordusuna karşı büyük zaferler
kazanan Şamil’in başarıları Kumuklar ve Kabardeyler arasında da hareketlenmeye
yol açtı. Kabardey ve Karaçay-Malkar bölgelerinden Çeçenistan ve Dağıstan’a
kaçarak mücadeleye katılanların sayısı giderek artıyordu. Çar rejiminin
baskısından hoşnut olmayan bazı Kabardey prensleri ve soyluları da
beraberlerindeki binlerce köylü ile birlikte Çeçenistan ve Dağıstan’a giderek
Kafkasların bağımsızlık mücadelesine katıldılar. Kabardey’deki hürriyet
mücadelesi sırasında prens ve soylular, din adamları Şamil’le irtibat kurarak
işbirliğine girdiler (Kasumov 1992: 49).


1844 yılında Rus ordusunun
Kafkasya’da uğradığı yenilgi ve başarısızlıklar neticesinde Çar Nikola
Kafkasya’daki orduların durumuyla bizzat ilgilenmeye başladı. Napolyon
savaşları sırasında üstün başarı göstererek kendini kanıtlamış olan Prens
Vorontsov, Başkumandan ve Çar Naibi olarak Kafkasya’ya atandı.


Vorontsov’un bu göreve atanmasının
ardından Kafkasya’nın idaresinde büyük değişiklikler meydana geldi.
Kafkasyalılara bir takım imtiyazlar vererek öncelikle yerli halkın gönlünü
kazanmaya çalışan Vorontsov, bu politikasının gereği olarak Adigeler arasındaki
en güçlü liderlere değerli hediyeler ve yardımlar göndermeye, Karadeniz ve
Kuban Irmağı kıyılarında kurulan Rus pazarlarında Kafkasyalılara ekonomik
avantajlar sağlamaya ve Osmanlı İmparatorluğu ile Adigeler arasında süre gelen köle
ticaretinin önüne hiçbir engel çıkarmamaya başladı (Wagner 1999: 268-269).


Batı Kafkasya’da bu şekilde bir barış
ortamı sağlayan Vorontsov, Rusya’nın bütün askerî güçlerini Doğu Kafkasya’da
toplamalarını da mümkün kılmış oldu. Doğu Kafkasya’da İmam Şamil’in komutasında
Dağıstan ve Çeçenistan’da süre gelen ve müridizm temeline dayanan gazavatı Orta
ve Batı Kafkaslara da yayma düşüncesinde olan Şamil, 1846 yılında Kabardey
bölgesini işgal ederek Ruslara karşı açtığı din savaşını genişletmeyi planladı.
1846 yılının başlarında Şamil’in olağanüstü başarılarından etkilenen bazı
Kabardey prensleri onunla ortak hareket etmek amacıyla, haberciler göndererek
kendisini Kabardey’e davet etmişlerdi. Şamil 1846 yılının Nisan ayında Kuban
Ötesindeki Adigelerle temas sağlayarak hürriyet mücadelesini bütün Kafkaslara
yaymak amacıyla, 20.000 kişilik ordusuyla Kabardey üzerine hücuma geçti.
Şamil’in hareketinden haberdar olan General Freytag da birliklerini Grozni’de
toplayarak Şamil’in harekâtını engellemek üzere peşine düştü. Kabardey
bölgesinden umut ettiği desteği bulamayan Şamil, Kuban ötesindeki Adigelerin de
yardımına gelmekte gecikeceklerini anlayınca, yaklaşmakta olan Rus ordusunun
önünden Çeçenistan’a geri çekilme emrini verdi.


1849 yılında İmam Şamil’in Çeçenistan
ve Dağıstan kabileleri üzerindeki hâkimiyeti en üst noktasına ulaşmıştı.
1854-1856 yılları arasında devam eden Kırım Savaşı’ndan mümkün olduğunca
yararlanmayı düşünen İmam Şamil Doğu Gürcistan’a bir saldırı düzenledi. Kırım
savaşının sona ermesiyle Rusya bütün gücüyle tekrar Kafkasya üzerine yöneldi.
Bu arada İmam Şamil’in de kabileler üzerindeki etkisi eski gücünü kaybetmeye
başlamıştı. Uzun yıllar süren kanlı savaşlardan bıkan halk kitleler halinde Rus
sınırını geçerek, müridlerin öfkesinden korunabilecekleri bölgelere
yerleşiyorlardı.


1859 yılı Nisan ayında Rus birlikleri
Veden’i kuşatarak ele geçirdiler. Artık yenilginin ve işgalin kaçınılmaz
olduğunu gören Çeçen bölgeleri birbiri ardına Ruslara katılıyorlardı.
Lezgilerin de Ruslara baş eğmesiyle, Şamil’in naiblerinin çoğu idareleri
altındaki insanlarla birlikte Rus tarafına geçtiler. Kendisine sadık
müridleriyle birlikte Gunib’e çekilen İmam Şamil, Rus ordusuna karşılık 400
müridiyle Gunib’i savunmaya çalıştı ancak başarılı olamadı ve Rusya’ya karşı otuz
yıldır sürdürdüğü hürriyet mücadelesinin ardından Ruslara teslim oldu (Baddeley
1989: 449).


Batı Kafkaslarda Devam Eden
Bağımsızlık Mücadelesi


1829 yılında Gazi Muhammed ile
başlayarak 1859 yılında İmam Şamil’in teslim olmasına kadar Dağıstan ve Çeçenistan’da
otuz yıl kesintisiz olarak devam eden Doğu Kafkaslardaki bağımsızlık
mücadelesinin bir benzeri de Batı Kafkaslardaki Adige kabileleri arasında
yaşanmaktaydı. Kafkasların iki ayrı bölgesinde birbirinden kopuk devam eden
direniş hareketleri Kafkasya halkları arasında bir birlik sağlanamaması
sebebiyle tam anlamıyla başarıya ulaşamıyordu.


1828-1829 Osmanlı-Rus savaşının
ardından 1829’da imzalanan Edirne Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu
Çerkezistan üzerindeki haklarından vazgeçerek, bu bölgenin idaresini Rusya’ya
bırakıyordu. Bu durum kendilerini ne Osmanlı’nın ne de Rusya’nın tâbiyetinde
saymayan Adigeler arasında memnuniyetsizlik yarattı. Kendilerini her zaman
bağımsız ve hür kabul eden Adigeler, Osmanlı padişahının kendilerini Rusya’ya
devrettiğini duyduklarında büyük tepki gösterdiler. Adige ileri gelenleri
Adigelerin Rusya’ya boyun eğmeyeceklerini Osmanlılara ve o sıralarda Kafkasya
ile yakından ilgilenmeye başlayan İngiltere’ye bildirdiler.


Rusya ile Orta Doğu üzerinde rekabet
içinde olan ve Rusyanın Kafkasya’ya yerleşmesini arzu etmeyen İngiltere,
Adigelerin bağımsızlık mücadelesinin savunulmasını İngiltere’nin bölgedeki
çıkarları açısından zaruri görüyordu. Edirne Antlaşmasıyla Karadeniz’in
Kafkasya kıyısının Rusya’ya bırakılmasını kabul etmeyen ve bu maddenin geçerli
olmadığını ileri süren İngiltere Adigelerin Rusya’ya karşı bağımsızlık
mücadelesini desteklerken, aslında Rusya’nın Kafkasları aşarak Akdeniz’e
çıkmasını ve İran üzerinden “sıcak denizlere” inmesini engellemeye çalışıyordu.
Çerkezistan’a tüccar görünümü altında ajanlarını göndererek bölgenin siyasî ve
askerî konuları hakkında bilgi toplamaya başlayan İngiltere, Adige beylerine ve
soylularına silâh ve mühimmat sağlayarak Adigelerin Rusya’ya karşı savaşa devam
etmelerini arzuluyordu.


Bu arada 1840’lı yıllarda İmam
Şamil’in Batı Kafkaslardaki Adigeler arasına gönderdiği naiplerinin,
Dağıstan’da devam eden bağımsızlık savaşını Adigeler arasında da yaymaya
çalıştıkları dikkati çekiyordu. Şamil’in bölgeye gönderdiği ilk iki naibinin
ardından Çerkezistan’a gönderdiği üçüncü naibi Muhammed Emin, esas temeli Ferah
Ali Paşa tarafından atılmış olan dinî ve askerî teşkilat sayesinde Adigeleri
düzenli bir ordu haline getirdi. Çerkezistan’ı her biri yüz haneden meydana
gelen cemaatlere bölen Muhammed Emin, her cemaatin başına seçimle gelen bir
idareci getirdi. Bu cemaatler mahkeme denilen idare organı tarafından yönetilen
eyaleti meydana getiriyorlardı. Her eyaletin başında müftü ile idarî ve yargı
yetkisi olan üç kadı bulunuyordu. Adigeler savaş sırasında her haneden bir atlı
vermekle yükümlüydüler (Kasumov 1992: 101).


1848 yılında Adagum’daki toplantıda
Adigeler Muhammed Emin’i lider olarak kabul ettiler. Ancak Adige toplumunun
kendine özgü yapısı Muhammed Emin’in Adigeler arasında Şamil’in imamatına
benzer bir devlet yapısı oluşturmasını engelliyordu. Adige kabilelerinin sahip
olduğu sosyal yapı içinde son derece önemli bir yeri olan sosyal tabakalaşma
sistemi Adigeler arasında bir birliğin kurulmasını önlüyordu. Toplumun beyler,
soylular, köylüler, köleler gibi sosyal tabakalara ayrılmış olması, tabakalar
arasındaki çıkar çatışmalarını körüklüyor, toplumun birbirine düşman sınıflara
bölünmesine yol açıyordu. Aristokrat tabakayı oluşturan beyler ve soylular
sahip oldukları menfaatlerini koruyabilmek için Rusya’nın yardımına
sığınırlarken, köylüler ve köleler ise Muhammed Emin’in getirdiği müridizm
hareketinin kendilerini kısa sürede özgürlüğe ve huzura kavuşturacağına
inanıyorlardı (Kasumov 1992: 104). Muhammed Emin’in en büyük muhaliflerden biri
onun Adigeler arasında ittifak kurmasını engellemeye çalışan Adige
feodallerinden Zan oğlu Sefer beydi.


1854 yılındaki Kırım harbi sırasında
Osmanlı-İngiliz-Fransız kuvvetleri ile irtibat kurmayı başaran Adigeler Anapa
ve Sohum yoluyla önemli ölçüde silâh ve mühimmat sağladılar. Ancak Rusya’ya
karşı savaşta Adigeleri müttefik olarak yanlarında görmek isteyen İngiltere ve
Fransa onların savaşmakta isteksiz olduklarını farketti. 1854 yılı baharından
beri Sohum’da Osmanlı paşası olarak görev yapan Zan oğlu Sefer bey de Adigeleri
ikna edemedi. Adigeler müttefik devletlerin askerî-stratejik çıkarları için
savaşa katılmayı istemiyorlardı. 1855 yılı yaz ayları boyunca Sefer bey
Anapa’daki sayıca az Osmanlı birlikleriyle birlikte Adigeleri Rusya’ya karşı
ayaklandırmaya gayret etti. Rusya’ya karşı müttefiklerin safında savaşmak
istemeyen Adigeler, müttefiklerin Kafkasya ile ilgili plan ve umutlarını alt
üst ettiler ve hayal kırıklığına yol açtılar. Bunun üzerine, Sefer beyin
Adigeler arasında itibarını kaybettiğini ve etkili olamadığını gören
müttefikler çıkarları doğrultusunda Muhammed Emin’den yararlanmak istediler.
Fakat Osmanlılar tarafından paşa unvanı verilen Muhammed Emin de Adigeleri
müttefikler safında savaşmaya ikna edemedi.


Adigelerin Yenilgisi ve Sürgün


1856 yılında savaşın sona ermesiyle
birlikte düzenlenen Paris Barış Konferansında Çerkes meselesi yoğun diplomatik
mücadeleye sebep oldu. 1829’da imzalanan Edirne Antlaşmasının yeniden gözden
geçirilmesini ısrarla talep eden İngiliz ve Osmanlı diplomatları, Kafkasya’da
İngiltere ve Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesinde bir Çerkes Devleti
kurulmasını istiyorlardı. Ancak İngiltere, diplomatik baskı yoluyla
Çerkezistan’ın bağımsızlığını Rusya’ya kabul ettiremedi.


Paris antlaşmasıyla Rusya’nın
Balkanlar üzerinden Akdeniz’e inmesi engellenirken, İngiltere ve Fransa Orta
Doğu’da hâkimiyet elde etmiş, Kafkasya ve Çerkezistan ise Rusya’nın yeni işgal
hareketlerine açık hale gelmişti. Bunda, Kafkasya’nın bağımsızlığının kendileri
açısından da hayatî öneme sahip olduğunu fark edemeyen Osmanlı bürokratlarının
hataları oldu. Paris Barış Konferansında Kafkasya istiklâlinin önemini
kavrayamayan Osmanlı murahhaslarından Ali Paşa, tereddüt dahi etmeden
Kafkasya’yı mağlup Rusya’ya adeta hediye etti.


1859 yılında Abazalar, Besleneyler,
Bjeduğlar, Temirgoylar ve Kuban ötesi Kabardeyleri Ruslara teslim olmak zorunda
kaldılar. Bu arada İmam Şamil’in 25 Ağustos 1859 tarihinde Dağıstan’da Ruslara
teslim olmasının haberi kısa sürede Batı Kafkaslardaki Adigelere ulaştı. Büyük
yankı uyandıran bu haber üzerine Şamil’in Çerkezistan’daki naibi Muhammed Emin
ve 100.000 kadar Abzeh silâhlı mücadeleyi bırakarak, Rusya Çarına sadık
kalacaklarına yemin ettiler. Çar Muhammed Emin’e ömür boyu maaş bağladı. 1859
yılının Aralık ayında Zan oğlu Sefer beyin ölmesi üzerine 1860 yılı Ocak ayında
8.000 Natuhay Rusya’ya bağlılık yemini etti (Kasumov 1992: 139).


Her şeye rağmen mücadeleyi bırakmayan
Ubıhlar ve diğer Adigeler 1861 yılı yazında Soçi vadisinde Büyük Hür Meclis
adıyla bir meclis topladılar ve Rusya’ya karşı yeni savaş stratejilerini
belirlediler. 1861-1862 yılları arasında Laba ve Belaya ırmakları arasındaki
saha Ruslar tarafından işgal edildi. 1862-1863 yılları arasında Abzeh bölgesini
işgal eden Ruslar burada direnişle karşılaştılar. Abzeh, Şapsığ ve Ubıhların
Ruslara karşı direnişleri bir yıl daha devam etti. 1863 yılının yazında baş
gösteren kuraklık ve kıtlık sebebiyle Adigelerin direniş güçleri giderek
tükendi. Abzeh, Şapsığ ve Ubıh kabilelerinden Osmanlı topraklarına kitle
halinde göçler başladı. 21 Mayıs 1864 günü, Karadeniz kıyılarındaki Tuapse
yakınlarında yer alan Kbaade mevkiinde son Adige birliğinin de Rus ordusuna
karşı savaşarak yenik düşmesiyle, Batı Kafkaslarda devam eden Adige-Rus
savaşları sona erdi (Hızal 1961: 47).


Kesintisiz olarak 270 yıldan fazla
bir süre devam eden Kafkas-Rus savaşları Kafkasyalıların mağlubiyeti ve
Rusya’nın Kafkasya’yı işgali ile sonuçlanırken 1.500.000’den fazla Kafkasyalı
ata yurtlarından sürülerek Osmanlı topraklarına gönderildiler. Sürgün Batı Kafkaslarda
tam bir soykırım hareketine dönüştü. Karadeniz kıyıları ile Kuban ovalarını
Adigelerden temizlemek ve bu bölgeyi Rus Kazakları ve köylüleri ile doldurmak
isteyen Rusya, Adige kabileleri ile Abhazların büyük bir bölümünü ata
yurtlarından sürerek Osmanlı topraklarına gönderdi. Şapsığ, Abzeh, Besleney
gibi kabilelerin büyük kısmı sürgüne tabi olurlarken, Rus hükûmeti savaşlarda
en fazla ve en uzun direnişi gösteren Ubıhların tamamını Kafkasya’dan sürerek
Osmanlı İmparatorluğu’na gönderdi.


Kafkas Muhacirlerinin Balkanlara
Yerleştirilmesi


1858-1863 yılları arasında,
Kafkas-Rus savaşlarının henüz devam ettiği dönemde Kafkasya’dan Osmanlı devleti
topraklarına kitleler halinde göç başlamıştı. Bunların çoğunluğunu
Dağıstanlılar ile Kuban Irmağı boylarındaki Adigeler oluşturuyordu. 1861’den
sonra Dağıstan’dan gelen muhacirlerin sayısında bir artış görülmüştü. 1863-1864
yıllarında ise Kafkasya muhacirlerinin neredeyse tamamına yakını Adige ve
Abhaz~Abaza halklarından oluşuyordu. Rusya’nın Karadeniz kıyılarındaki Kerç,
Taman, Anapa, Novorossiski, Tuapse ve Soçi limanlarından gemilere yüklenen
Kafkasyalılar Osmanlı Devleti’nin Karadeniz kıyılarındaki Batum, Trabzon,
Giresun, Fatsa, Samsun, Sinop, Ayancık, İnebolu, Ereğli, Şile, İstanbul
limanlarında indirilerek, yerleştirilecekleri bölgelere dağıtılıyorlardı
(Habiçoğlu 1993: 74).


1864 yılından itibaren gelen muhacir
sayısının önemli ölçüde artması üzerine bu limanların yetersiz kalması
sebebiyle, Kafkasyalılar Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki liman şehirleri olan
Varna, Burgaz ve Köstence’ye sevk edilmeye başlandılar. Buralardan da
Rumeli’deki iskân bölgelerine gönderilen Kafkas muhacirleri böylece Balkanlarda
da önemli bir nüfus oluşturdular. Osmanlı arşiv belgelerinde 1863 yılında Varna
ve Köstence limanlarına 60.000 Kafkasyalı muhacirin geldiği kaydedilmektedir.
1864 Haziran ve Temmuz aylarında Köstence’ye gelen Kafkas muhaciri sayısı
90.000’dir. 1864 Eylül ayında da Tuapse ve Soğucak limanlarından 80.000,
Trabzon ve Samsun limanlarından yaklaşık 50.000 Kafkasyalı muhacirin daha
Köstence limanına gönderileceği Osmanlı belgelerinde yazılıdır. Böylece
yaklaşık 300.000 muhacirin 1863-1864 yılları arasında Balkanlara
yerleştirildiği ortaya çıkmaktadır (Habiçoğlu 193: 78).


Aslında Kafkasya muhacirlerinin
(Çerkeslerin) daha 1860 yılında Nogaylar ve Tatarlarla birlikte Rumeli’de iskân
edilmeye başlandıkları anlaşılmaktadır. Adigelerin Natuhay ve Şapsığ boylarına
mensup muhacirlerin Yanbolu, Karinabad, Asyolu ve Bergos kazalarında çoğunlukta
oldukları belgelerden takip edilmektedir. 1861 yılı sonlarında Vidin-Tulça
arasında 150.000 Çerkes muhacirinin iskân edildiği görülmektedir (Aydemir 1988:
135).


Osmanlı Devleti Kafkasya
muhacirlerini Balkanlarda stratejik bir plan dahilinde yerleştirdi. Özellikle
bugünkü Bulgaristan’ın Sırbistan ve Arnavutluk sınırı boyunca iskân edilen
Kafkasyalıların, Vidin’den Sırbistan sınırı üzerinde İzornik kasabasına ve Sava
Irmağı’na kadar uzanan bölgede askerî bir kordon oluşturacak biçimde
yerleştirilmeleri tasarlandı. Böylece Adige ve Abhazlardan oluşan Kafkasya
muhacirleri (Çerkesler) Harsova, Silistre, Ziştovi, Niğbolu, Filibe, Sofya,
Üsküp, Priştine ve Niş gibi şehirlerin civarına yerleştirildiler. Çerkes
muhacirleri buralarda Ortaköy, Ishakça, Slava Çerkeska, Armutlu gibi köyler
kurdular. Osmanlı Devleti Müslüman Çerkes muhacirlerinin Balkanlara
yerleştirilmesiyle onlardan hem askerî alanda yararlanmayı hem de bölgedeki
Hıristiyan etnik unsurlara karşı bir denge sağlamayı amaçlıyordu. Rusya’nın
Varna konsolosu, Osmanlı Devleti’nin Kafkas muhacirlerini Bulgaristan
topraklarına yerleştirmekten maksadının buradaki bağımsızlık hareketlerini
engellemek olduğunu rapor ediyordu. Rusya’nın muhtemel bir saldırısına set
oluşturacak biçimde bölgeye yerleştirilen Çerkeslerin (Kafkasya muhacirlerinin)
sayısı 1861 yılı sonlarında 32.000 aileye ulaşmıştı (Habiçoğlu 1993: 123).


1864’ten sonra Burgaz üzerinden
İslimiye’ye 6.000, Varna üzerinden Şumnu, Silistre ve Vidin’e 13.000, Niş,
Sofya eyaletlerindeki Ziştov, Niğbolu, Ruscuk ile Dobruca ve Sırbistan içlerine
12.000 Çerkes ailesinin gönderildiği belgelerden anlaşılmaktadır. Çerkeslerin
bir kısmı da Makedonya eyaletinde Üsküp’ün kuzey-batısında Mitroviçe, Priştine,
Prizren ile Sırbistan’da Morava ve Vardar ırmakları arasında iskân edilmişlerdi
(Aydemir 1988: 137).


93 Harbinde Kafkasyalıların
Balkanlardan Sürülmeleri


1876 yılındaki Bulgar isyanını
bastıran Osmanlı Devleti, Rusya’nın Osmanlı aleyhinde başlattığı kampanya
neticesinde, başta İngiltere olmak üzere Avrupa kamuoyunda bir Türk
düşmanlığına maruz kalmıştı. Bu arada, 1876 yılındaki Karadağ ve Sırbistan
isyanlarını da bastıran Osmanlı Devleti, Rusya’nın savaş tehdidi sonucunda 23
Aralık 1876’da toplanan İstanbul Konferansı’nda Bulgaristan’a verilecek
imtiyazları kabul etmek zorunda kaldı. Bunların arasındaki en önemli
maddelerden biri, Rumeli’de yerleştirilmiş olan Kafkasya muhacirlerinin ya da o
zamanki resmî belgelerdeki adlarıyla Çerkeslerin Anadolu’ya gönderilmeleriydi
(İpek 1999: 9).


Bu tekliflerin Osmanlı Devleti
tarafından reddedilmesi üzerine Ruslar, Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan
Hıristiyanları korumak bahanesiyle 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devleti’ne savaş
açtılar. Hicrî takvimle 1293 yılında başlayan bu savaş Anadolu halkının
hafızasında “93 harbi” olarak yer etti.


1877 yılında, 93 harbi olarak bilinen
Osmanlı-Rus savaşının başlaması Balkanlardaki Türk ve Müslüman kitleyi, bu
arada Kafkasya’dan yeni göç etmek zorunda kalmış Kafkasyalıları da olumsuz
yönde etkiledi. Bu savaşın Rusya açısından başlıca sebeplerinden biri, Ege
Denizi’ne kadar uzanan Rusya’nın müttefiki büyük bir Bulgaristan Devleti kurmak
ve Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’u serbest bir şehir haline getirmekti.
Rusya böylece Kafkasların üç asırlık direnişi yüzünden gerçekleştiremediği
“sıcak denizlere inme” politikasını, Balkanlar üzerinden
gerçekleştirebilecekti. Bu yüzden, savaşın ağırlık merkezi Tuna ve Edirne
vilâyetleriydi.


Ruslar tarafından Tuna ve Edirne
vilayetlerinde yeni bir düzen kurmak ve Rus dili ve kanunlarını bu bölgede
yerleştirmek amacıyla, Prens Vladimir Aleksandroviç Çerkaskiy Tırnova’ya
gönderildi. Burada Prens Çerkaskiy başkanlığında bir Bulgaristan Mülkî İdâre
Teşkilatı oluşturuldu. Kaderin garip bir cilvesi, Prens Çerkaskiy Slav değil,
soyadından da anlaşılacağı üzere Kafkasya (Çerkes) kökenli bir Rus soylusuydu.
Ailesinin kökeni Kabardey Çerkesleri’nin büyük prensi İnal’a dayanmaktaydı.
İnal’ın torunlarından İdar oğlu Temiruk Büyük Kabardey bölgesi prenslerinin ve
Kumuk Şamhalı’nın tehdidleri karşısında Rusya’yı müttefik olarak yanında
görebilmek için, 1557 yılında kızını Rus Çarı 4. İvan (Korkunç İvan) ile
evlendirmiş ve oğlu Soltan’ı da rehin olarak Rus sarayına göndermişti. Burada
Hıristiyan olarak Mihail adını alan Soltan’dan Rusya’da knyaz (prens) unvanını
taşıyan Çerkaskiy ailesi türemişti (Baskakov 1993: 82). İşte Panslavist
fikirleri hayata geçirmek ve bir Rusya’nın müttefiki Bulgar Devleti kurmak
üzere Balkanlara gönderilen PrensVladimir Aleksandroviç Çerkaskiy, Türk ve
Müslüman unsurunu Tuna vilayetinden yok etmek amacıyla Rusya’ya sürmeye karar
verdi (İpek 1999: 14). Ancak Rusya Savaş Bakanlığı’nın karşı çıkması üzerine bu
tehcir hareketinden vazgeçildi. Tuna vilayetindeki Müslümanların ellerinden
silâhlarını toplayan Ruslar bunları Bulgarlara dağıtarak onları
silâhlandırdılar. Rusların kışkırtmasıyla Bulgarlar Türk ve Müslüman halka
karşı bir soykırım hareketine giriştiler. Camiler kilise veya ahır haline
getirilirken, halkın canına, ırzına ve malına saldırılar giderek arttı.


3 Mart 1878 tarihinde imzalanan
Ayastefanos Antlaşması ile Bulgaristan Devleti’nin temelleri atıldı. Bu sırada
İstanbul Konferansı’nda alınan karar gereği, Kafkas muhacirlerinin Balkanlardan
ikinci sürgünü başlamıştı. Daha Şubat 1878’de Selanik limanında kumsala
yığılmış aç ve sefil bir durumda 40.000 Çerkes (Kafkas) muhaciri bulunuyordu.
Bunların bölgeden ayrılmalarına izin verilmiyor ve onları Orta-Doğu’ya
götürecek gemilerin İstanbul’dan gelmesi bekleniyordu (Aydemir 1988: 138). Ocak
1878’de ise 10.000 civarında Çerkes muhaciri Rodos adasına çıkarılmış ve
silâhlarıyla şehirde dolaşan Çerkesler Rodos halkı arasında büyük korku
yaratmışlardı (Aydemir 1988: 139). Varna limanına gönderilen gemilerle Mart
1878’den itibaren Çerkes muhacirleri Samsun limanına sevk edilmeye başlandılar.
Samsun’a çıkarılan 2.000 Çerkes oradan Sivas’a nakledildiler. Bu arada bazı
Çerkes muhacirlerinin Suriye limanlarına sevk edilmeleri kararlaştırıldı.
Selanik şehrinde muhacirlerin yığılmasının bir takım sağlık problemlerine yol
açması üzerine ilk önce Çerkes muhacirlerinin şehirden uzaklaştırılmasına çalışılarak,
6.000 Çerkes ve Tatar Mersin, İskenderun ve İzmir’e gönderildi (İpek 1999: 38).


Balkanlardan Çukurova bölgesine sevk
edilen Çerkes (Kafkas) muhacirleri olumsuz iklim şartları yüzünden büyük nüfus
kaybına uğradılar. 1878’de Çukurova’ya getirilen 74.000 Çerkes muhacirinin
70.000’i sıtma hastalığı sebebiyle kırıldı ve yalnızca 4.000 Çerkes sağ
kurtulabildi.


Rumeli topraklarından Anadolu ve
Suriye’ye ikinci bir göçe zorlanan Kafkasya muhacirlerinin savaş sonunda tekrar
Rumeli’ye dönmelerini engellemek üzere, Osmanlı Devleti valiliklerin etkili
tedbirler almalarını istemiş ve Avrupa seyahat acentelerinin de Kafkas (Çerkes)
muhacirlerini Rumeli limanlarına götürmemeleri tembih edilmişti.


Osmanlı Devleti’nde görev yapan
yabancı diplomatlar arasında özellikle İngilizlerin Rumeli’deki Çerkeslere
karşı olumsuz bir tavırla yaklaştıkları dikkati çekmektedir.


İngiltere’nin Dedeağaç konsolosu Mr.
Willshire, 24 Ocak 1878 tarihli bir mektubunda İngiltere’nin İstanbul
büyükelçisi Mr. Layard’a şunları yazıyordu:


“Burada ayrıca büyük sayıda Çerkesler
var, erkeklerinin hepsi silâhlı ve onların varlığı burada huzursuzluğa yol
açıyor. Eğer hepsi aynı buharlı gemiye bindirilmezlerse, bulundukları yeri terk
etmeyi reddediyorlar. Buradaki yetkililerimiz Çerkeslerin mümkün olduğunca
çabuk gitmeleri için gösterdikleri gayretten dolayı övgüyü hak ediyorlar.”
(Şimşir 1989: 305).


Çanakkale konsolosu Mr. Maling de 24
Ocak 1878’de İngiltere’nin İstanbul büyükelçisi Mr. Layard’a şunları yazıyordu:


“Gelibolu’ya dökülmüş önemli miktarda
Çerkesin Lapseki’ye geçtikleri rapor edildi. Bu mülteciler de Dedeağaç’tan
getirilen ırkdaşları gibi silâhlı ve yetkililer onları silâhsızlandırmayı
dikkate almıyorlar.” (Şimşir 1989: 306).


Osmanlı Devleti’ndeki Çerkeslerin bir
tehdit unsuru olarak algılandıkları İngiltere’nin İstanbul büyükelçisi Mr.
Layard’ın İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na 6 Şubat 1878 tarihinde gönderdiği
rapordaki şu sözlerinden de anlaşılmaktadır:


“İstanbul’un sokakları kaçaklarla
dolmuştur. Bunların arasında bir huzursuzluk ve tehlike kaynağı olan Çerkesler
çoğunluktadır. Başkentte sayılarının 150.000’den fazla olduğu bilgisini aldım.”
(Şimşir 1989: 332).


Bandırma konsolosluk temsilcisi Mr.
Michalopoula’nın 8 Şubat 1878’de İngiltere’nin İstanbul Başkonsolosluğu’na
yazdığı raporda şu bilgiler vardır:


“26 Ocak’ta 160 Türk askeri buraya
geldi. Dört gün sonra bunlardan 57’si Çerkes mültecilerle dolu olan Artaki’de
düzeni sağlamak için gönderildiler. Çevrede hiç at kalmadı, büyük bölümü
Çerkesler tarafından çalındı. Ayrıca bildirmeliyim ki, Çerkesler Bulgar
evlerinden ve kiliselerinden alınmış gümüş süsler ve elbiseler gibi değerli
şeyleri sürekli satıyorlar. Buna bizzat kendim şahit oldum. Başlangıçta herkes,
buraya gelen Çerkeslerin yoksul olduklarını düşünüyorlardı. Mamafih, herkesin gördüğü
ve duyduğu gibi onların büyük çoğunluğu devamlı olarak sattıkları değerli
eşyaların yanında büyük miktarda paraya sahip. Onlar Bulgarların evlerini ve
kiliselerini yağmaladıklarını itiraf ediyorlar. Kendileriyle birlikte bulaşıcı
kızıl hastalığını da getirmişler ve her gün dört beş kişi ölüyor. Öyle
görünüyor ki, bu hastalık çaresiz köylüler arasında da geniş ölçüde yayılacak.”
(Şimşir 1989: 336).


1878 Ocak ayı sonlarında 4.000 Çerkes
muhacirinin Rumeli’den Balıkesir-Bandırma’ya geldikleri İngilizler tarafından
rapor ediliyordu.30 Mart 1878 tarihine kadar çoğunluğu Çerkes olmak üzere
50.000 muhacir Rumeli’den Anadolu’ya gönderilmişti. Ağustos 1878’e kadar Şumnu
ve Varna’dan 22.000 Çerkes İstanbul’a sevk edildi. Ocak 1879’a kadar
Gümülcine’den Anadolu’ya gönderilen Çerkes ve Nogayların sayısı 30.000 idi
(İpek 1999: 54).


Balkanları işgal eden Rus orduları,
Kafkas-Rus savaşlarından dolayı kuyruk acısı yaşadıkları Çerkesleri Rumeli’de
güçsüz, savunmasız ve perişan bir halde tekrar karşılarında gördüklerinde,
onlara karşı insafsızca katliamlara giriştiler. Osmanlı Devleti’nin Tuna Genel
Valisi’nin İstanbul’a gönderdiği 11 Temmuz 1877 tarihli şu telgrafta yazılanlar
bu durumu ortaya koymaktadır:


“İstihbaratımıza göre Tulça’ya doğru
ilerlemekte olan Ruslar, rastladıkları bütün Çerkesleri acımasızca
katletmektedirler.” (Kerman 1987: 19).


Çerkesler ise uğradıkları bütün
saldırılara ve mahrumiyetlerine ve yeniden göç yollarına düşmelerine rağmen, bu
sırada silâhlı güçleriyle Osmanlı ordusu saflarında Ruslara karşı
çarpışmaktadırlar. Rauf Paşa’nın 18 Temmuz 1877 tarihinde Sadrazam’a gönderdiği
telgraftaki sözleri bunu teyit etmektedir:


“Ruslar Kıdır köyünün Müslüman
ailelerini ve buraya sığınanları katletmişlerdir. bu katliamdan
kurtulabilenlerin ambarlarda hapsedildiklerini öğrenir öğrenmez kurtarabilmek
için Çerkes müfrezelerini oraya sevk ettim. Bunlardan 300’ü kurtarıldı.
Yaralılar şimdilik Yeni Zağra’ya gönderildi.” (Kerman 1987: 37).


Türk ve Müslüman nüfusun içinde
özellikle Çerkeslerin Rumeli’den tasfiye edilmek istendiğinin bir göstergesi,
Rumeli’de Çerkeslerin boşalttıkları yerleşim birimlerine Balkanların diğer
bölgelerinden gelen Türk muhacirlerin tekrar yerleştirilmeleridir. Nitekim
1879-1880 tarihlerinde Selanik civarında Çerkeslerin terk ettikleri yerlere
Kosova’dan gelen Türkler yerleştirilmiştir. 1879 yılında Çerkesler tarafından
boşaltılan Aziziye köyüne Plevne ve Sofya’dan gelen Türk muhacirlerin
yerleştirildikleri görülmektedir (İpek 1999: 176). Bu da, 1876 İstanbul
Konferansı’nda Avrupa devletleri ile Rusya’nın Osmanlı Devleti’nden talep
ettiği, Çerkeslerin Rumeli’den ikinci kez sürülmeleri isteğinin plan dahilinde
yerine getirilmekte olduğunu ispatlamaktadır. 1881 yılında da Bulgaristan’dan
kaçan Türk muhacirler Bâbıâlî’nin izniyle Edirne-İstanbul arasında Çerkeslerden
boşalan köylere yerleşmişlerdir.


Rumeli limanlarından Suriye’ye sevk
edilen Çerkesler Beyrut, Trablusşam gibi iskelelerden karaya çıkmaya
başladılar. İngiltere’nin Beyrut konsolosu 3 Mart 1878 tarihli bir raporunda,
Selanik’ten gelen 1.300 silâhlı Çerkesin Lazkiye’de karaya çıktıklarını
bildirmekteydi (Şimşir 1989: 357). İngiltere’nin Şam konsolosunun İngiltere
Dışişleri Bakanlığı’na yazdığı 4 Mart 1878 tarihli bir raporda ise Suriye’nin
Humus ve Kuneytre kazalarında her biri 300-400 kişiden oluşan iki Çerkes
grubunun mevcut olduğu bildirilmekteydi (Şimşir 1989: 360).


Çerkeslerin Rumeli’den Suriye
limanlarına sevkleri sırasında trajik olaylar da yaşandı. 5 Mart 1878
tarihinde, içinde Kavala’dan Lazkiye limanına gitmek üzere yola çıkmış yaklaşık
3.000 Çerkesin olduğu Sphinx adlı Avusturya gemisi Kıbrıs açıklarında kazaya
uğradı ve gemide yangın çıktı. Yolcuların büyük bölümü tahliye sandallarına
bindirilerek karaya çıkarıldılar. Geminin ambarlarında kapalı kalan 500 Çerkes
ise yanarak hayatlarını kaybetti. Kazadan kurtulan Çerkesler gemi mürettebatını
ve kaptanı öldürmek için peşlerine düştüler. Ancak mürettebat ve kaptan gece
karanlığında Magosa’ya kaçarak izlerini kaybettirdiler. Sağ kalan 2.500
Çerkes’in bir bölümü Antalya’ya, bir bölümü de Suriye’de Akre’ye gönderildiler
(Aydemir 1988: 145-146).


Nüfusunun önemli bir bölümü
Hıristiyanlardan oluşan Lübnan’da Çerkesler aleyhinde propagandaların yapılması
sebebiyle, Avrupa basını Rumeli’den Lübnan’a Çerkes muhacirlerinin
gönderilmemesi için yayınlar yapmaya başladı. İngiltere, Fransa ve İtalya
konsolosları başta olmak üzere Lübnan’daki Avrupa devletlerinin konsolosları
Rumeli’den Çerkeslerin getirilmesinin yerli Hıristiyan halk için bir felaket
olacağı düşüncesine kapıldılar. Beyrut’taki İngiliz Konsolosu Mr. Eldridge’ın
İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na yazdığı 28 Şubat 1878 tarihli raporda
şunlardan söz edilmektedir:


“Lordum,


Ayın 26’sında sizden aşağıdaki
telgrafı alma şerefine nail oldum:-


“Şubat 25, 7.15 p.m. Gazetelerde
Hıristiyanlara karşı Çerkes mülteciler tarafından tehdit ve tehlike uyarısı
(alarmı). Bunda doğruluk var mı?”


Gönderdiğim cevap aşağıdadır:-


“Dünkü telgrafınıza cevap. On beş gün
önce yaklaşık 1.000 Çerkes ve Müslüman mülteci Şam’a gönderilmek üzere buraya
geldi. Hepsi serbest olduğundan, rapor etmeye değer bir durum görmedim. Geçen
hafta Nablus’a gitmek üzere Akra’ya 1.500 mülteci geldi. Her hangi bir
rahatsızlık olduğunu duymadım ve telaşın hayalî olduğuna inanıyorum.” (Şimşir
1989: 351).


Suriye’deki Çerkesler sıcak iklime
alışamadıklarını ileri sürerek tekrar Rumeli ve Anadolu’ya dönmek isteğinde
olduklarını bildirdiler. Ancak Çerkeslerin tekrar Rumeli’ye dönmelerine Avrupa
devletlerinin karşı çıkacağını düşünen Osmanlı Devleti, onların vilâyet
dahilindeki verimli arazilere yerleştirilmelerine karar verdi. Bunun
neticesinde, Şam sancağı Vadiü’l-Acem kazasında iskân edilmiş olan Çerkesler,
Kuneytre kazasına nakledilerek Golan tepeleri civarına ve orada kurulan
Şevketiye köyüne yerleştirildiler. 1967 yılındaki Arap-İsrail savaşında
Suriye’nin Golan tepelerini kaybetmesiyle, bu bölgeye 1878 yılında Balkanlardan
getirilerek iskân edilen 14 Çerkes köyünün ahalisi Şam civarına tekrar göç
etmek zorunda kaldılar.


Amman bölgesine yerleştirilen Çerkes
muhacirlerinin torunları ise bugün Ürdün vatandaşları olarak yaşamaktadırlar.
Selanik ve Dobruca’dan 1878’de göç ettirilerek bugünkü İsrail’in kurulduğu
topraklardaki Galil Elon ve Galil Tahton bölgelerine yerleştirilen Abzeh ve
Şapsığ boylarına mensup Adigeler, günümüzde İsrail vatandaşı olarak hayatlarını
sürdürmektedirler.


Savaştan galip çıkan Rusya’nın Balkanlarda
hâkimiyet kurmasının kendileri için büyük bir tehdit oluşturacağını anlayan
İngiltere, Almanya ve Avusturya-Macaristan, Ayastefanos anlaşmasının maddeleri
üzerinde değişiklikler yapılması amacıyla 1878 yılının yazında Berlin’de bir
kongrede toplandılar. Rusya Berlin’de tespit edilen uzlaşmayı imzalamak zorunda
kaldı. Batum, Kars ve Ardahan Rusya’ya kalırken, Balkanlarda da Tuna ırmağının
sol kıyıları Rusya’ya iade edildi (Kurat 1993: 356). Bu anlaşmanın Çerkesleri
ilgilendiren en önemli maddesi ise, Osmanlı Devleti’nin Rumeli’ye Çerkes
muhacirlerini yerleştiremeyeceği hükmü idi. Rusya böylece Kafkasya’da üç asra
yakın savaştığı Çerkeslerle hiç olmazsa Balkanlarda tekrar karşılaşmayacaktı.


Avrupa devletlerinin Çerkeslerin
tekrar Rumeli’de iskân edilip edilmediklerini yakından takip ettikleri
anlaşılmaktadır. İngiltere’nin İstanbul büyükelçiliğinden İngiltere Dışişleri
Bakanlığı’na gönderilen 18 Nisan 1879 tarihli bir raporda Asya Türkiyesi’ndeki
vilayet yetkililerinin Çerkeslerin Avrupa vilayetlerine (Rumeli’ye)
dönüşlerinin engellenmesi konusunda haberdar edildikleri bildirilmektedir
(Şimşir 1989: 250).


Osmanlı Devleti Dahiliye
Nezareti’nden (İçişleri Bakanlığı) Muhacirîn Komisyonu’na gönderilen 17 Mayıs
1879 (26 Cemaziyelevvel 96/5 Mayıs 1295) tarihli bir tezkerede Çerkes
muhacirlerinden otuz-kırk hanenin Rumeli ve İstanbul’a kaçmak amacıyla Mersin
iskelesinde toplandıkları, bunların geldikleri yere geri döndürülmeleri konu
edilmektedir (Şimşir 1989: 283).


Bütün engellemelere rağmen
Çerkeslerin bir kısmının Rumeli’ye dönmeyi başardıkları, hiç olmazsa bunu
denedikleri anlaşılmaktadır. Masraflarını kendileri karşılayarak yabancı gemi
şirketlerinin vapurlarına binen Çerkes muhacirlerinin Rumeli limanlarına
ulaştıkları görülmektedir. Bununla ilgili olarak Osmanlı Devleti’nin resmî bir
yasaklamaya gitmediği, yalnızca gemi şirketlerinin tembih yoluyla uyarıldığı ve
valiliklere ve konsolosluklara haber verildiği dikkati çekmektedir (Şimşir
1989: 285).


Dahiliye Nezareti’nin (İçişleri
Bakanlığı) Hariciye Nezareti’ne (Dışişleri Bakanlığı) yazdığı 29 Mayıs 1879
tarihli bir müzekkerede, Anadolu ve Arabistan taraflarına sevk olunan Çerkes
muhacirlerinin Rumeli’ye geçmemelerinin gerekli olduğu bildirilerek, yine de
kendi masraflarını karşılayarak Çerkeslerin yabancı vapurlarla Selanik ve
Kosova vilayetlerine gitmekte oldukları ifade edilmektedir. Tezkeresi olmayan
hiçbir Çerkes muhacirinin iskelelerden vapurlara kabul olunmaması konusunda
gemi şirketlerinin uyarılmasının Muhacirîn Komisyonu tarafından münasip görüldüğü
ve uygulamanın İçişleri Bakanlığı tarafından yerine getirileceği,
büyükelçiliklerin uyarılması konusunun ise Dışişleri Bakanlığı’na ait olduğu
belirtilmektedir (Şimşir 1989: 293).


Çerkeslerin Balkanlardan Anadolu ve
Orta-Doğu’ya sürülmeleri 1880 yılı başlarına kadar yoğun bir biçimde devam
etmiştir. 1894 yılından sonra ise göç kısmî biçimde sürmüştür. 1900 yılında
Priştine, Kossov-Pole ve Gilan’da 23 Çerkes köyünde 6.500 Çerkes nüfusun
yaşadığı anlaşılmaktadır.[1]Bunların da büyük bir bölümü 1911-1912 Balkan
Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ne göç etmek zorunda kalmışlardır (Özbay 1979: 22).


Her şeye rağmen Balkanlarda
Çerkeslerin varlığının günümüze kadar devam ettiği görülmektedir. 1970’li
yıllarda Yugoslavya’da 2.700, Arnavutluk’ta 1.000, Yunanistan’ın Bulgaristan
sınırında 4.800 Adige’nin yaşamakta olduğu tespit edilmiştir (Özbay 1980: 19).
Geçtiğimiz yıllarda Kosova’da yaşamakta olan Adigelerin bir kısmı ata yurtları
Kafkasya’ya geri dönerek, Adigey Cumhuriyeti vatandaşlığına kabul edilmişler ve
Kafkasya’da hayatlarını sürdürmeye devam etmektedirler.


93 Harbinde Balkanlardan Anadolu ve
Orta-Doğu’ya bilhassa Adige ve Abhazların yaşadığı ikinci sürgün vakası,
Kafkasya halklarının ıstırap dolu tarihlerinin yalnızca küçük bir bölümüdür.


Kaynakça


AYDEMİR, İzzet. Göç.
Kuzey Kafkasyalıların Göç Tarihi.-Ankara: 1988.


BADDELEY, John F.
(1989), Rusların Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil. (Çev. Sedat
Özden).-İstanbul: Kayıhan Yayınları.


BASKAKOV, N.A. (1993),
Russkie Familii Türkskogo Proishojdeniya.-Moskva: Mişel.


GÖKÇE, Cemal (1979),
Kafkasya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Kafkasya Siyaseti.-İstanbul: Şamil Eğitim
ve Kültür Vakfı Yayınları.


HABİÇOĞLU, Bedri
(1993), Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler.-İstanbul: Nart yayıncılık.


HIZAL, Ahmet Hazer
(1961), Kuzey Kafkasya Hürriyet ve İstiklâl Davası.-Ankara.


İPEK, Nedim (1999),
Rumeli’den Anadolu’ya Türk Göçleri.-Ankara: Türk Tarih Kurumu


KASUMOV, A. H. ve H. A.
KASUMOV (1992), Genotsid Adıgov. İz İstorii Borbı Adıgov Za Nezavisimost v XIX
veke.-Nalçik: İzdatelstvo Logos.


KERMAN, Zeynep (1987),
Haziran-Temmuz ve Ağustos 1877. Rusların Asya’da ve Rumeli’de Yaptıkları
Mezalim.-İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı yayınları.


KUNDUKH, Aytek (1987),
Kafkasya müridizmi (Gazavat tarihi) / hazırlayan Tarık Cemal Kutlu.-İstanbul.


KURAT, Akdes Nimet
(1993), Rusya Tarihi.-Ankara: Türk Tarih kurumu.


ÖZBAY, C. (1979),
“Yugoslavya’da Çerkesler”. Kuzey Kafkasya, 9 (53), 20-22.


ÖZBAY, C. (1980),
“SSCB’inde ve Dünyadaki Çerkesler”. Kuzey Kafkasya, 10 (60), 18-20.


POKSHISHEVSKIY, V.V.
(1984), ‘Geography of Prerevolutionary Colonization and Migration Process in
the North Caucasus.’ Soviet Geography, XXV (7): 514-528.


SAYDAM, Abdullah
(1990), “Rusya’nın Kafkasya’yı işgali”. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim
Fakültesi Dergisi, (5), 239-257.


ŞİMŞİR, Bilal (1989),
Rumeli’den Türk Göçleri = Emigrations Turques des Balkans = Turkish Emigrations
from the Balkans. Belgeler = Documents. 3 cilt.-Ankara: Türk Tarih kurumu.


TAVKUL, Ufuk (1993),
Kafkasya Dağlılarında Hayat ve Kültür. Karaçay-Malkar Türklerinde
Sosyo-Ekonomik Yapı ve Değişme Üzerine Bir İnceleme.-İstanbul: Ötüken Neşriyat.


WAGNER, Moritz (1999),
Kafkas – Rus Savaşı’nda Çerkesler – Çeçenler – Kazaklar ve Gürcüler. (Çev.
Sedat Özden).-İstanbul: Kayıhan yayınları.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir