Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


ZEYNEP AY : SUDAN SEBEPLER
İLE SUDAN OLMAYALIM




Türkiye’deki AKP iktidarı,
demokrasi rotasından çıkarak Siyasal İslamcılık ile Faşizm karışımı tek adam
rejimine dönüşmeye başlamış durumda, bunu yami böyle bir tecrübeyi daha önceden
yaşamış Sudan örneği var ve TÜRKİYE Yİ ÖRNEK ALDIĞINI SÖYLEMİŞTİ BİR ÇOK KEZ.
Siyasal İslamcı harekete bizzat katılmış, başarısı için çaba harcamış ancak
iktidara geldikten sonraki uygulamalarını görünce derin hayal kırıklığı
yaşayarak yolunu ayıran onlarca AK Partili var tıpkı bugun SUDAN  da bu duyguları yaşayan bir çok dava adamı
gibi. Nasıl oldu da BİZ olgusundan BEN gerçeğine geçildi. Dava partisiyken
şuanda para partisine dönüştü. AK Parti çok 
şey yaptı 2011 e kadar olan AK Partiyi ben de onayladım bir çok kez..


 AK Parti cenahından bir çok kişi ile
konuşuyoruz.Yaşadıkları ı o tecrübenin ışığında bu ideolojiyi birkaç cümlede
özetliyorlardı: “Siyasal İslamcılık, bir muhalefet ideolojisidir ve muhalefette
iken bolca hak, hukuk ve demokrasiden bahseder. İktidarı ele geçirince
kendinden farklı düşünenlere ne yapacağına dair ne bir teorisi ne de bir
hazırlığı vardır. Onlara sadece iki seçenek sunar: Ya biat edip kurtulursunuz
ya da itiraz edip düşman, hain, terörist sayılır, bedelini ödersiniz.”


Sudan’ı 30 yıl boyunca işte
bu ideoloji çizgisinde yöneten rejim, geçen ay geniş çaplı protestoların
ardından yaşanan KANSIZ  bir askeri
müdahaleyle sona erdi. Ancak muhalefeti “zillet ittifakı, hain, terörist” diye
yaftalayan, dindar bile olsa kendilerine biat etmeyenleri hapislere  tıkan, kazanamadığı İstanbul seçimini iptal
eden Türkiye’deki mevcut iktidarın siyasi çizgisi Sudan’dan farklı mı?


Sadece Türkiye’de değil,
ahlaktan bilime, hukuktan ekonomiye her alanda büyük bir kriz yaşayan geniş
İslam coğrafyasına kurtuluş yolu olarak sunulan reçetelerden biri bu ideoloji.
Üstelik ambalajında bol miktarda dini kutsallara yer verildiği için özellikle
muhafazakâr dindar kesimlerin ilgisini çekip, gönlünü çelen bir yaklaşım.
Dolayısıyla ciddiye alınıp soğukkanlı bir biçimde üzerine kafa yorulması
gerekiyor.


Dini, siyaset malzemesi
olarak kullanan, “Kur’an anayasamızdır” diyen, Kudüs’ün fethinden, İslam
dünyasının kurtarılıp dünya liderliği hayallerinden, bir medeniyet kurmaktan
söz eden bu ideolojiyi değerlendirmek için düne göre daha avantajlı durumdayız.
Çünkü mesele artık dünyada cennet vadeden sloganlardan ibaret değil. İran’dan
Sudan’a, Afganistan’dan Türkiye’ye birçok ülkede devrimle, darbeyle veya
seçimle bu ideoloji iktidara gelmiş durumda. Elimizde artık sadece vaatler, sloganlar
veya hayaller değil, politikalar, somut icraatlar ve artısıyla eksisiyle
tartılıp değerlendirilecek sonuçlar var. İran örneğine belki Şiilik faktörü
nedeniyle itiraz edilebilir. Siyasal İslamcıların, tüm güçlerine rağmen hâlâ
Cumhuriyetin laik mirasını sıfırlayıp kendi projelerini tam olarak hayata
geçiremedikleri gerekçesiyle Türkiye örneğine karşı çıkanlar da olabilir. Gerçi
uygulandığı kadarıyla bile bu ideolojinin, demokrasiden hukuk ve ekonomiye,
medya özgürlüğünden eğitim, din, ahlak ve insan haklarına ülkeyi ne hale
getirdiği ortada. Türkiye’de hâlâ tam muktedir olamadıkları itirazını bir an
için geçerli kabul edelim.


Peki, tam muktedir olup
toplumu ve tüm kurumları kendi ideolojilerine göre düzenledikleri örneklerde o
toplumun ve ülkenin durumu ne oluyor? İyiye mi gidiyor, yoksa kötüye mi?
İktidar oldukları ülkeler adalet, özgürlük, ekonomi, eğitim gibi alanlarda
dünyanın dikkatini çeken atılımlara mı imza atıyor, yoksa yönetimlerini ele
geçirdikleri ülkeleri eskisinden de geriye mi götürüyorlar?


Siyasal İslamcılığın yönetim
karnesini ve bir ülkeye yapabileceklerini görme açısından hiçbir mazeret ileri
sürülemeyecek Sudan örneği bu açıdan hayati dersler içeriyor. Üstelik öyle 3-5
yıllık kısa bir iktidar dönemi değil, 1989’da başlayıp, 5 aydır süren sokak
gösterilerinin ardından askerin devreye girmesi sonucu, Devlet Başkanı Ömer
Beşir’in kısa süre önce koltuktan indirilip hapse gönderilmesine kadar geçen
koca 30 yıl. Orada kurulan rejimin fikir babası kabul edilen Hasan Turabi’nin
ideolojik; Ömer Beşir’in politik liderliğini yaptığı bu siyasi çizgi,
Afrika’nın en büyük ülkesi Sudan’a hangi vaatlerle ve hangi yolla iktidara
geldi, 30 yıl boyunca neler yaptı, iktidarı nasıl sona erdi ve arkasında nasıl
bir miras bıraktı?


Bu sorulara cevap vermeden
önce, Siyasal İslamcılığın dünya çapındaki önemli isimlerinden biri sayılan
Hasan Turabi’nin portresine ve Sudan’ın son dönem siyasi tarihine biraz
yakından bakmakta fayda var.


Mısır’da ortaya çıkan
Müslüman Kardeşler (İhvan)  hareketinden
etkilenen Hasan Turabi, bir Sufi şeyhinin oğlu olarak dünyaya gelmişti.
Hartum’da başladığı hukuk eğitimini Londra’da sürdürdü ve Fransa’daki Sorbonne
Üniversitesi’nde Anayasa hukuku doktorası yaparak tamamladı. Kaleme aldığı
“Siyaset ve Hükümet” (Politics and Government) kitabında da görüleceği gibi
İslam hukuku alanında bilgi sahibiydi.


Bir yandan eğitimle
uğraşırken diğer yandan gençleri General İbrahim liderliğindeki askeri rejime
karşı eylemlere teşvik ediyordu. Tüm muhalif hareketlerin ve özellikle
sendikaların bitmeyen tepkileri üzerine General İbrahim yönetimden çekildi ve
1969’da Albay Cafer Nimeyri’nin yapacağı darbeye kadar ülkede demokratik bir
dönem yaşandı.


Bu süreçte Turabi, Sudan
Siyasal İslamcılık akımının yıldızı olarak parlıyordu. Nimeyri askeri yönetimi,
birçok siyasi figüre yaptığı gibi Turabi’yi de hapse attı ve Turabi 6 yılını
orada geçirdi. Sonra 3 yıl Libya’da sürgün yaşadı. Bir süre sonra farklı bir
siyaset izlemeye başlayan Nimeyri, 1978’de Turabi’yi yargıda en etkin konuma
getirdi. Patronunun darbeyle iktidara gelmiş olması, onun bu görevi kabul
etmesine engel olmadı. Getirildiği bu konumda Turabi, yasaların
İslamileştirilmesi görevini üstlenecekti. Variller dolusu şarap ve viskinin Nil
nehrine döküldüğü törenlere iki isim birlikte katılıyordu. Projeye itiraz
edenler askeri yönetimin klasik baskıcı yöntemleriyle susturuluyordu. Bazıları
muhalefetin bedelini hayatlarıyla ödüyordu. Kur’an’ın günümüzde nasıl
anlaşılması gerektiği konusundaki fikirleri yüzünden Turabi’nin onayıyla 76
yaşındaki Müslüman bir din âliminin idam edilmesi gibi.


Toplumda başlayan
huzursuzlukların büyük gösterilere dönüşmesi üzerine 1985’te Nimeyri yönetimi
sona ererken Turabi, Ulusal İslami Cephe(NIF) adıyla yeni bir parti kurarak
kayınbiraderi Sadık Mehdi’nin başkanlığını yaptığı koalisyon hükümetinde bakan
oldu. Turabi’nin İslamcı görüşlerini paylaşan Tuğgeneral Ömer Beşir 1989’da
yaptığı darbeyle Mehdi hükümetini devirince diğer siyasi figürler gibi
Turabi’yi de hapse gönderdi. Ancak kısa süre içinde bunun, görüntüyü kurtarmak
için atılmış taktik bir adım olduğu ortaya çıktı. Zira Turabi, darbeci Ömer
Beşir’in kurduğu Ulusal Kongre Partisi’nin genel sekreteri ve Meclis Başkanı
gibi çok önemli konumlara gelerek darbeyle başa gelen yönetimde gerçek söz
sahibi haline gelecekti. Siyasal İslamcı ideolojinin belki de en önemli
özelliklerinden biri olan söylem ile eylem arasındaki taban tabana zıtlık,
burada kendini gösterecekti. Özgürlük, hak, hukuk gibi değerler, İslamcı
hareketin bolca kullandığı parlak sloganlardı. Ama hareketin lideri Turabi,
darbe yoluyla elde ettiği bu konumu, siyasi kariyerinde önemli bir aşama ve
önceki dönemde başlayıp yarım kalan İslamlaştırma politikalarını daha güçlü bir
şekilde hayata geçirmek için bir fırsat olarak görecekti.


Türkiye’de yaşanan ‪15
Temmuz olayına karşı AKP yöneticilerinin söylemlerine kulak veren biri, Siyasal
İslamcıların demokrasiyi çok önemsediği ve darbeye kökten karşı oldukları fikrine
kapılabilir. Oysa işte dünyadaki tüm siyasal İslamcıların fikir babalarından
biri olan Hasan Turabi önderliğinde İslamcı hareket darbe yoluyla Sudan’da
iktidarı ele geçiriyordu. Çünkü ideoloji için tek kutsal amaç, siyasi iktidarı
ele geçirmekti. Bunun yolu sandıkla olabileceği gibi darbeyle de olabilirdi. O
kadar ki, Turabi’nin fikri öncülüğünde, aynı zihniyete sahip Ömer Beşir eliyle
1989’da yapılan darbenin günü olan ‪30 Haziran, Sudan’da kurulan İslamcı rejim
tarafından yıllarca bayram olarak kutlanacaktı.


Yönetimi ele geçiren
İslamcıların hayalleri çok büyüktü. Turabi ve onun çizgisindeki isimlerin en
çok kullandığı kavramlardan biri, medeniyet kavramıydı. Siyasi programlarını da
“medeniyet projesi” olarak adlandırıyorlardı.


Modern dönemlerin ilk
halifeliğini kurmayı hedefliyorlardı. Soğuk Savaş’ın sona erdiği o günlerde
popüler olan Yeni Dünya Düzeni kavramına karşı sundukları proje, Sudan’la
sınırlı değildi. Evet, Sudan’da başlayacaktı ama Müslüman ülkelerin çoğunlukta
olduğu tüm ülkelere ve yeryüzünde Müslümanların azınlıkta olup ezildiği her
yere yayılacaktı.


Bunu yapabilmek için
Sudan’da güvenlik, siyaset, ekonomi, kültür her alanın onların kontrolünde
olması gerekiyordu.


Bu amaçla attıkları ilk
adımlardan biri, Sosyal Planlama Bakanlığı kurmak oldu. Anaokulundan
üniversiteye kadar her seviyede öğrenciye okutulacak dersler ve bunların
kitapları, bu yeni anlayışa göre sıfırdan hazırlanacak, yeni nesiller bu
İslamcı fikirlerle yetiştirilecekti. Tüm medyanın, bu ideolojinin kontrolünde
olması gerekiyordu ve öyle de oldu. Medyadaki aykırı sesler susturuldu.
Kamudaki tüm çalışanları endoktrine etmek için katılımın zorunlu olduğu eğitim
programları hazırlandı ve hemen uygulanmaya başladı. İdeoloji, bir süreliğine
iktidara gelip ülkeyi yönetmenin ötesinde, siyaset yoluyla tüm toplumu ve
devleti dönüştürmeyi hedeflediği için İslamcı hareket, parti ve devleti
birbirinden ayırmak imkânsız hale geldi. Siyasi partiler, sendikalar
yasaklandı. Meclis kapatıldı. Sudan’ın demokrasi mücadelesine önemli roller oynamış
insan hakları dernekleri kapatıldı, temsilcileri hapsedildi, binalarına el
konuldu. Onların yerine aynı isimlerle rejimin sözcülüğünü yapacak dernekler
kuruldu. Siyasi liderler tek tek tutuklanırken, başlangıçta darbenin İslamcı
çizgisini gizlemek için Turabi de hapse gönderildi. Anayasa askıya alındı. Ülke
kararnamelerle yönetilmeye başlandı. Olağanüstü hal ilan edildi. Üniversiteler,
akademisyenler, öğrenciler baskı altına alındı, dernekleri kapatıldı.


Ömer Beşir, 1989’daki bir
konuşmasında, ordu dahil kamuda çalışan tüm “halk düşmanlarını, kiralık
ajanları, vatan hainlerini” tasfiye edeceği sözü vermişti. Bu vaat gereğince
yeni rejim, güvenlik ve istihbarat birimleri içinde farklı sesleri tasfiye
etmek için geniş kapsamlı “önleyici güvenlik” kampanyası başlattı. Yargı, polis
ve ordudaki tüm ‘düşmanlar’ ve ‘hainler’ ‘temizlendikten’ sonra onlardan
boşalan yerlere, liyakatine bakılmaksızın Turabi’nin kurduğu NIF üyeleri
getirildi.


Daha önce iki kez askeri
rejimi devirme başarısında rolü olmuş ne kadar aktivist, sendikacı, aydın varsa
hepsi hapse atıldı. Binlercesi ülkeyi terk etti. Muhalif bazı isimler, resmi
hapishanelerin dışında, “hayalet evler” diye adlandırılan gizli mekânlara
toplanarak  işkenceden geçiriliyordu. 18
vilayetin 7’sinde olağanüstü hal süreklilik kazandı.


İnsan Hakları İzleme
Örgütü’nün (HRW) 1991 yılında, yani darbeden hemen sonra Sudan’daki insan hakkı
ihlallerini anlatan raporunda şu dramatik ama artık çok tanıdık gelen örneğe
yer veriliyordu: “Şubat 1990’da tutuklanan bir öğretmen olan Abdel Moniem
Salem, sağlık durumunun bozulmasına ve doktorların hastaneye kaldırılması
gerektiği ikazlarına rağmen 6 yıl boyunca kötü koşullardaki Şalla (Shalla)
cezaevinde tutuldu. Sonunda hastaneye kaldırıldığında durumu geri dönülemeyecek
kadar kötüleşti ve 1991 yılının başında hayatını kaybetti.”


73 bin insana kamudan
tasfiye


Darbeden hemen sonra 500 üst
düzey komutan tasfiye edildi. 1989-2000 arasında farklı rütbelerden tasfiye
edilen subayların sayısı 4 bini geçti. Kamudaki tasfiyeler sadece güvenlik
alanıyla sınırlı kalmadı. Parti çizgisine muhalif oldukları düşünülen on
binlerce doktor, öğretmen ve  memur
sadece istihbarat rapor ve fişlemelerine dayanılarak işten çıkarıldı. 1989-99
arası kamudan tasfiye edilenlerin toplam sayısı 73 binden fazlaydı.


Dış borç uçtu, ekonomi çöktü


Ekonomiyi de ihmal
etmediler. Kamu şirketleri özelleştirilip partinin yandaşlarına, hısım,
akrabalara yok fiyatına satıldı. Geleneksel olarak başarılı şirketlere,
yandaşları ortak almaları için baskı yapıldı, aksi halde el konulmak ve ülke
dışına sürülmekle tehdit edildiler. İhaleler yandaşlara verilmeye başlandı.
Şirketler ihale almak istiyorsa belli vakıflara bağış yapmak zorundaydı. Yandaş
şirketler, ihaleler ve vergi muafiyetleriyle desteklendi. Başta petrol olmak
üzere ülkenin sınırlı gelirlerini, kazanılması güç savaşlara ve tarafı
oldukları vesayet savaşlarında kullandıkları cihatçı gruplara akıtıyorlardı.
Ekonomik mantıkla değil, siyasi reklam ve yandaşları beslemek için bol reklamlı
altyapı projeleri yapıyor, bunlar için Çin’den büyük borçlar alıyorlardı.


Uygulanan bu politikalar
ekonomiyi düzeltmedi aksine iflas noktasına getirdi. İktidara geldikleri 1989’a
göre dış borç yüzde 300 arttı. 1989’da 1 dolar 4.4 SDG iken iktidarları
sayesinde 45 SDG oldu. BM İnsani Gelişmişlik İndeksi, İslamcı yönetimin 30
yıllık performansının en açık karnesiydi. Bu endekste Sudan 187 ülke içinde
171. sırada. Dünya Basın Özgürlüğü sıralamasında 180 içinde sondan 6’ıncı
konumda. Yolsuzluk açısından ülkeleri karşılaştıran Uluslararası Yolsuzluk
İndeksi’nde 180 ülke içinde 172’inci sırada. Adında ne kadar İslam geçse de bu
tablonun İslam’ın öngördüğü değerlerle hiç alakası var mı?


İslamcı rejimin, ülkenin
kapılarını Üsame bin Ladin’den Ebu Nidal ve Çakal gibi isimlere,
Afganistan’daki savaşa katılmış binlerce kişiye açması, onlar için kimlik ve
seyahat belgeleri düzenlemesi Sudan’ın uluslararası toplumda kara listelere
girmesine yol açtı. Sudan bu politikalar yüzünden 1993’te terörü destekleyen
ülkeler listesine girdi. 1997’de yaptırımlara maruz kaldı.


Ülke bölündü


İslamcı rejim, kucağında
bulduğu Güney Sudan krizine yeni bir yaklaşım geliştirmek yerine, bunu
rejimlerini sağlamlaştırmak için bir fırsat olarak gördü. Bir yandan bu sorunun
çözümü için farklı yollar önerenleri hain diyerek tasfiye ederken, diğer yandan
güçlerinin zirvesinde oldukları 1990’ların ortasında cihad  fikriyle yetiştirdikleri gençleri, ideolojik
eğitimlerini tamamlamak için akın akın Güney Sudan’daki savaşa gönderiyorlardı.


Ülkenin petrol zengini
güneyindeki bu çatışma, onlara göre emperyalizm ve siyonizmin şeytani
saldırısıydı ve inşa etmeye çalıştıkları İslam medeniyeti projesinin önündeki
en büyük engeldi. Bu zihniyetle yaklaşılan sorun, 20 bin gencin ölüm
tarlalarında hayatını kaybetmesi ve Güney Sudan’ın bağımsızlık elde etmesi ile
gibi korkunç bir felaketle sonuçlandı. Küresel bir İslam halifeliği hayali
kuran İslamcı rejimin yönetimi altında Sudan resmen bölünmüş oldu. Bu bölünme
sonunda Sudan petrol gelirinin yüzde 75’ini kaybetmiş oldu.


Hem Güney Sudan hem
Darfur’daki iç çatışmalar İslamcı yönetim altında uluslararası hale geldi.
Güney Sudan iç savaşını nihayet barışla bitirmenin itibarından yararlanma
imkânı doğmuşken, Darfur’da yükselen itirazları kanla bastırmayı tercih etti.


Rejimin başlangıçtaki insan
hakkı ihlalleri, burada savaş suçlarına dönüştü. BM verilerine göre Darfur’da
300 bin insan hayatını kaybetti. Kendisine bağlı ordu ve paramiliter grupların
yaptıkları katliamlar nedeniyle Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi Ömer Beşir
hakkında “savaş suçu, insanlığa karşı suç ve soykırımı” suçlamalarıyla iki
tutuklama kararı çıkarttı. Rejim muhalifleri sindirirken kimi partileri,
tarikatleri, kabileleri kendi saflarına katmayı başardı.


Ancak küresel çapta
iddiaları olan medeniyet projesi Sudan’da öyle bir çürüme ve yıkıma yol açtı
ki, projenin başlangıçtaki mimarları bile muhalif saflara geçti. Kurulan
rejimin fikir babası Turabi, Devlet Başkanı Beşir ile ters düşünce hayatının
son yıllarını ev hapsinde geçirmek zorunda kaldı. Darbeyle başa gelen Ömer
Beşir’in iktidarı da geçim sıkıntısı gerekçesiyle nedeniyle başlayan
protestoların büyümesi sonucu yine askerin müdahalesiyle son buldu ve kendisi
de hapse atıldı. İşte Sudan’daki 30 yıllık Siyasal İslamcılık macerasının özeti
bu. Halihazırda bu ideolojiye sahip kişiler tarafından yönetilenler, Sudan’a
bakarak kendilerini bekleyen geleceği daha net görebilir.


Siyasal İslamcılığı bir
iktidar alternatifi olarak önlerinde bulan, hatta bir şans verip denemeyi
düşünen Müslüman toplumlar da önce Sudan örneğini inceleyip sonra karar
verirlerse hem kendileri hem ülkeleri için büyük iyilik etmiş olurlar. İyi
niyetle ve dini bir hamiyetle bu ideolojiye gönül verenler de keşke bu örneğe
bakarak, ümmeti, hatta dünyayı kurtarma hayaliyle yola çıkıp, ele geçirdiği
Müslüman ülkeleri yaşanmaz hale getiren bu patolojik düşünceyle
yüzleşebilseler.




KARAR SİZİN, YOL YAKIN KEN
ADALETE, DEMOKRASİYE VE ATATÜRK ÜN BİZE EMANET ETTİĞİ LAİK CUMHURİYETE SIMSIKI
SARILMALIYIZ…




DİP NOT : ZEYNEP AY MÜSTEAR ADINI KULLANAN EKİP
ÜYEMİZ
2009-2013 YILLARI İÇİNDE PKK TERÖR ÖRGÜTÜ İÇİNDE
DİYARBAKIR BÖLGE SORUMLULUĞU YAPMIŞ ÜST DÜZEY ESKİ BİR MİLİTANDIR. ŞİMDİ İSE
YURTSEVER BİR VATANDAŞ OLARAK TÜRK DEVLETİNE HİZMET ETMEKTEDİR. SİTEMİZDE
BULUNAN BU BÖLÜMDEN ZEYNEP HANIMIN DİĞER ÜST DÜZEY PKK MİLİTANLARI VE FETÖ
ÖRGÜTÜ MİLİTANLARI İLE
– Kİ BİR KISMI HALEN HİZMETE DEVAM EDİYOR – YAPMIŞ OLDUĞU GÖRÜŞMELERİ VE BU
KONUDAKİ ÖNEMLİ İFŞAATLARI GÜNLÜK OLARAK TAKİP EDEBİLECEKSİNİZ.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış