Salih Kallab /// Suriye’de iktidar kavgası : İran devre
dışı mı kalıyor ???


8 Mayıs 2020


Rusların Esed’e oynadıkları bahis sona erdi,
İranlıların Suriye’den çıkmaları ise kaçınılmaz


Putin’in milyarder şefinin Suriye Devlet Başkanına
karşı başlattığı kötüleme ve küçük düşürme kampanyasından önce bile (bazı
kaynaklar arkasında bizzat Rusya Devlet Başkanının yer aldığını söylüyor ki
kanımca bu doğru ve açıktır, bu konuda hiçbir şüphem yoktur) Moskova ve Şam
arasındaki sular bulanıktı. Bu saldırı öncesinde Suriye-Rusya ilişkilerinin
sarsıldığına ilişkin çok sayıda gösterge vardı. Sözgelimi, Beşşar Esed’in 2015
yılında imzalanan anlaşma eskidiği ve yenilenmesini gerektiren bölgesel
gelişmeler gerekçesiyle Rusya’nın iki ülke arasında yeni bir anlaşma imzalama
talebini görmezden gelmesi gibi.


Beşşar Esed’in 2011 yılında Arap Baharı’nın başlangıcı
ile birlikte ülkesinde patlak veren devrimin erken dönemlerinden itibaren
İran’ın Suriye’deki yoğun askeri varlığı, Hizbullah ve diğer milis güçler bütün
ağırlıklarıyla topraklarında var olmalarına rağmen rejiminin sonunun yakın
olduğunu hissettiği biliniyor. Rusya ve özellikle de gücünün ve ışıltısının
zirvesinde olduğu dönemde Sovyetler Birliği Suriye’nin başat destekçisi olduğu
için Başkan Vladimir Putin’den yardım istemesi gerektiğini biliyordu.


Aslında Beşşar Esed’in Rusya Devlet Başkanına
çağrıları başlangıçta yardım talebi şeklindeydi. Çünkü Başkan Putin ne Stalin
ne de Kruşçev’di. Keza Rusya da Sovyetler Birliği değildi. Bu nedenle,
tehlikeli boyutlar almaya başlayan Suriye çatışmasına ülkesinden önce erkenden
müdahil olan birçok devletin nabzını yoklamalıydı. Bunların başında da elbette
1967’den bu yana batı yönünden Şam’a hâkim son derece önemli stratejik bir
mevki olan Golan Tepelerini işgal eden İsrail geliyordu. Uzun yılların deneyimlerden
bir ders çıkarmak istersek, İsrail’in Golan Tepelerinin yanı sıra Havran’dan
Suveyda ve Humus ile Fırat nehrinin tüm doğu bölgesine kadar artık bu Arap
ülkesini askeri olarak tamamen kontrol ettiğini görürüz. İsrail, askeri
stratejistlerin doğuda Irak sınırının ötesine, güneyde Ürdün sınırının ötesine,
kuzeyinden güneyine işgal altındaki Filistin’in sınırlarının ötesine,
Akdeniz’in derinliklerine uzanan izleme noktası olarak tanımladıkları “Cebeli
el-Şeyh”i halen işgal ediyor.


Burada işaret edilmesi gereken bir nokta da Rusya’nın
Çarlar ve elbette Sovyetler Birliği’nin ilk başkanlarından Lenin ve Stalin
döneminde dahi her zaman “hırsla” Akdeniz kıyılarında bir dayanak noktasına
sahip olma arzusundaydı. Zira bilindiği gibi Akdeniz, Asya, Afrika ve Avrupa
kıtalarını birleştirmektedir. Yakın ve uzak tarih dönemleri boyunca batının
doğuya, doğunun da batıya deniz yolu olmuştur.


Her halükârda, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden,
Arap dünyasının bölünüp parçalanmasından ve Birinci Dünya Savaşının ganimetlerinin
paylaşılmasından sonra Suriye ilk olarak bağımsızlığını kazanana kadar,
Cezayir’de ve birçok Arap Afrika ülkesinde yaptıklarının aynısını burada da
yapan Fransızların eline geçti. Daha sonra, Osmanlı devletinin mirasçısı
Mustafa Kemal Atatürk’ün fodağı oldu. Atatürk, 1939 yılında Fransızların
Türkiye lehine Akdeniz’in incisi İskenderun sancağından feragat etmesiyle bu
sancağı ülkesine kattı. Gerçek şu ki, tarihin Cumhurbaşkanı Hafız Esed hakkında
kaydettiği en kötü şey, şu anda Türkiye’deki cezaevlerinden birinde bulunan
Abdullah Öcalan liderliğindeki PKK’ya verdiği sürekli destek nedeniyle Türkiye
ile arasında baş gösteren sorunu çözmek için 1998 yılında İskenderun’un Suriye
Arap Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu görüşünden vaz geçmesidir.


Bu bölgede çatışmayı körükleyen nedenlerden biri de,
ABD’nin komünist yayılmayı durdurmak gerekçesi ile kendisinin doğrudan içinde
yer almadığı ünlü Bağdat Paktı’nı (CENTO) kurması oldu. Bu pakt, Irak, Türkiye,
İngiltere, İran ve Pakistan’ın içeriyordu. Buna karşılık, Sovyetler Birliği
liderliğinde başka bir pakt kuruldu. Suriye bu dönemde, Bağdat Paktı, ülkeleri
ve özellikle de Türkiye tarafından büyük baskılara maruz kaldı. Bunun üzerine
dönemin Suriye savunma bakanı Halid el-Azm, 1957 yılında Moskova ile askeri ve
ekonomik bir anlaşma imzaladı. Daha sonra da General Afif el-Bizri (solcu)
savunma bakanlığına atandı.


Böylece Suriye yeni bir yola girdi ve Cemal Abdunnasır
liderliğindeki yeni devletin bir parçası oldu. Ne var ki, bu birlik çok
geçmeden 28 Eylül 1961’de askeri bir darbe ile dağıldı. Bu darbe, Mısır Devlet
Başkanı ve Mısır ile birlikten kurtulmak için Suriyeli Subaylar Yüksek
Komutanlığı tarafından gerçekleştirildi. Kendisinin Suriye’de Baas Partisinin
1961 yılında gerçekleştirdiği ilk darbeye hazırlık – ki bu kesin değildir-
olduğu da söylenir. Suriye Baas Partisinin bu darbesini Irak Baas Partisinin
askeri darbesi takip etti ama partinin iktidarı çok uzun ömürlü olmadı. Ancak
çok geçmeden 1969’da ikinci bir askeri darbe gerçekleştirdi. Böylece bu tarihten
Saddam rejiminin 2003 yılında devrilmesine ve üç yıl süren “şekli” ve
“göstermelik” bir mahkemeden sonra idam edilmesine kadar Irak Baas Partisi
tarafından yönetildi.


Bütün bu tarihsel sunumu yapmaktaki amacımız, Hafız
Esed’in 1970’de gerçekleştirdiği ve kendisine “Tashih Hareketi” adını verdiği
darbeden sonra Baas Partisinin, 2000 yılında babadan oğula geçen askeri ve tek
adam yönetimine dayanan bir rejimin vitrininden ibaret hale geldiğini
göstermektir. Bu noktada, 2000 yılı sonrasının iç çatışmalar ve siyasi kayıp
yılları olduğu konusunda oybirliği olduğunu belirtmeliyiz. Bu dönemde, Baas
Partisi, Baba Esed döneminin sembol isimleri sayılan Mustafa Talas, Abdulhalim
Haddam gibi isimler uygulamada ortadan kayboldular. Cumhurbaşkanlığı ve her
şeyde babasının yerine geçen oğul, eski üst düzey yetkililerin “Alevilerin
Suriyesi” olarak tanımladıkları ülkesine “Yararlı Suriye” adını verdi. Bu,
Suriye’nin gerçekten de birçok çatışmanın eşiğinde olduğuna dair kanıt ve
delillerle desteklenen olasılıkları açığa çıkardı. Rusların, Suriye
Cumhurbaşkanını bu kadar sert bir şekilde hedef aldıklarında muhtemelen sadece
bir dini grubun değil tüm Suriyelilerin kabul edeceği alternatif bir rejim
kurmaya çalıştıklarını kanıtlarla pekiştirdi.


Bütün bu bilgilerden sonra asıl önemli olan, Rusların
Suriye’deki varlıklarının kalıcı ve sürekli olduğunu düşündüklerinin açık hatta
kesin olduğudur. Nitekim bu stratejik ülkede 3 askeri üsleri oldu. Birincisi,
Humeymim Hava üssü, ikincisi Lazkiye şehrinin kuzeyindeki deniz üssü, üçüncüsü
de Kamışlı bölgesinde bulunuyor. Bu, Moskova’nın bu ülkede istikrarlı, bütün
etnik ve dini grupları ile Suriye halkını temsil eden, gerçekten eskimiş ve
Alevilerin bile tamamını temsil etmeyen bu rejime alternatif bir rejim istediği
anlamına geliyor. Bu rejimin Alevilerin tamamını temsil etmediğini söyledik
çünkü Hafız Esed, 8 Mart 1963 ile 23 Şubat 1966’da gerçekleştirilen darbelerde
başat rol oynayan Salah Cedid dahil kendisine muhalif olan tüm temel ve sembol
Alevi isimleri tasfiye etmişti.


Bütün bunlar, her zaman değil de arada bir kopan tüm
bu fırtınalara rağmen “ayakta kalmasının” mümkün olduğu Beşşar Esed rejimi için
geçerli. İranlılara gelince, Ruslar herkesten çok İranlıların bu bölgedeki
müdahalelerinin şu anda olduğu gibi kalmayacağını biliyorlar.


Salih Kallab


Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet
Bakanı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet