Suriye’de
son dönemde çatışma alanları Türkiye tarafından bakıldığında özellikle Fırat
Kalkanı Operasyonu çerçevesinde El Bab’ın yakın çevresinde yoğunlaşırken,
Halep’in doğu bölgelerinde Rusya destekli Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a
kuvvetlerin özellikle hava bombardımanların artırmasıyla dünya gündemine
oturmuştur. Halep’te yaşanan insanlık dramı bütün dünyanın yakından takip
ettiği ne var ki birçok ülkenin müdahil olmadığı bir süreçtir olarak tarihte
maalesef yerini almıştır. Halep’te yaklaşık 6 kilometrekare içerisinde sıkışan
yaklaşık 45 bin kişinin tahliyesinin tamamlanmasıyla Halep tamamen Esad
rejiminin eline geçmiştir. Bütün bunlar olurken Amerika Birleşik Devletleri ise
çok alışılmadık şekilde sessizce beklemeye devam etmiştir.


Suriye’de
iç savaş ilk olarak ABD’nin ve Batı tarafından harlanmış daha sonra bu ülkeler
istediği sonucu alamaması neticesinde bölgede İran ve Rusya öne çıkmış bu sefer
çatışmalar yeniden alevlenmiştir. İran’ın Suriye’yi kendisine esecek Arap
Baharı rüzgarı için bir “son bariyer” olarak, öte yandan ise Rusya’nın Suriye
tarafından Orta Doğu’da “son kale” olarak görmesiyle Türkiye’nin de 911
kilometrelik bir sınırı paylaştığı Suriye’de terör gruplarının oluşturmaya
yaklaştığı hattı bardağı taşıran “son damla” olduğu fark etmesi bu ülkeleri
harekete geçirmiştir. Koalisyon güçlerinin görece etkisiz hava operasyonlarından
sonra bu üç devlet de sahaya inerek Suriye’deki gidişatı etkileyecek hamlelerde
bulunmuşlardır. Türkiye’nin Fırat Kalkanı Operasyonu, Rusya’nın sert
operasyonları ve İran’ın var olma iradesi bölgeye hava operasyonları ile
kontrol etmeye çalışan ABD başta olmak üzere Batılı kuvvetleri de bir bakıma
geri planda bırakmıştır. Öte yandan, Rusya ile İran Türkiye’yi El Bab’da
zorlamamış, Türkiye de Halep’te muhalifleri açıktan destekleyerek süreci zora
sokmak yerine tahliyeleri kolaylaştırmaya odaklanmıştır. Kaldi ki, Astana
süreci öncesinde Rusya’nın Türkiye ile El Bab’a askeri kuvvetlerini sokması hem
ABD’nin boşluğunu doldurma hem de Türkiye’yi yanında tutma girişimi olarak
okunabilir.


ABD’de Ara Dönem – Suriye’de Sıcak Dönem


Amerika
Birleşik Devletleri’nde bilindiği üzere Kasım 2016’da yapılan seçimlerde
başkanlık koltuğuna Donald J. Trump oturmaya hak kazanmıştır. 20 Ocak 2017’de
Oval Ofis’teki görevine resmen başlayacak olan Trump, şu anda bir yandan
ekibini oluşturmaya diğer yandan da yabancısı olduğu bürokrasi ve devlet
işlerine alışmaya çalışmakta ve kendisine birçok konuyla alakalı bilgilendirme
yapılmaktadır. ABD Başkanı Barack Obama yönetimini Orta Doğu konusunda sertçe
eleştiren Trump, Suriye ile ilgili politikalarının ipuçlarını kampanya
döneminde açıkça ortaya koymuştur.


Önceki
dönemler gibi Orta Doğu’ya demokrasi götürme vurgusunun tersine bir üslup
belirleyen Trump, bölgedeki otoriter liderlere ilişkin bilindik Amerikan
tonunda açıklamalar yapmamış, asıl sorunu terör olarak gündeme getirmiştir.
Suriye özelinde ise Obama dönemi gibi Esad yönetimini sert ve direk hedef alır
şekilde hedef almamıştır. Bu durum aslında değişimden çok son birkaç yıldır
yavaş yavaş değişime uğrayan ABD’nin Suriye politikasının bir sonucu olarak da
görülebilir. Özellikle, Irak ve Afganistan Savaşı sonrası Orta Doğu’ya
müdahalelere mesafeli bakan Amerikan halkı Suriye’de rejim değiştirme sürecinin
kendi savaşlarının olmadığı fikrini sandıkta bu vesileyle teyit etmiştir de
denebilir.


Obama’nın
ikinci döneminde Suriye ile ilgili net bir duruş ortaya koyamayan ABD,
Obama’nın başkanlığı biterken de aynı tutumu izlemektedir. Obama son günlerinde
tartışılacak bir operasyon içerisinde bulunmayı tercih etmezken bölgede
Amerikan etkinliği gerilemiştir. Burada Suriye iç savaşının devam ettiği
dönemde ABD’nin hem kendi kırmızı çizgilerinin arkasında duramaması hem de
bölgedeki en önemli müttefiki olan Türkiye’nin kırmızı çizgilerine özenle
yaklaşmaması büyük etkenlerdendir. Türkiye’nin özellikle son aylarda ısrarla
üzerinde durduğu terör örgütü YPG tehdidine karşın ABD, bölgedeki kara
operasyonlarını tamamen PYD/YPG’ye ihale ederek Suriye politikasına devam
etmiştir. Türkiye’nin Suriye’nin kuzey hattından terör gruplarının temizlenmesi
için başlattığı operasyona Türkiye içerisindeki üsleri kullanan koalisyon
güçlerinin dişe dokunur hiçbir olumlu katkı yapmaması Türkiye’nin tavrını da
Batılı kuvvetlere karşı soğutmuştur. Buna ek olarak, 15 Temmuz’da Türkiye’de
yaşanan hain darbe girişiminde İncirlik’in rolü ile ilgili iddialar da
ilişkilerin mesafeli bir hal almasında pay sahibi olmuştur.  ABD’nin
muhaliflere yolladığı silah yardımının azalması bu grupların etkinliğini de alt
seviyelere indirmiştir. Şu anda Koalisyon Güçlerinin sahadaki etkinliği
kaybolmaya yüz tutmuştur. Bunu Rusya ve İran iyi değerlendirmiş ve kendi nüfuz
alanını rejime verdikleri destekle genişletmiştir.




Terör
örgütü Irak Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı sadece hava operasyonlarının tam
anlamıyla tehdidi kökünden kazımayacağı ilk andan bu yana bilinmektedir.
Amerikan askerlerinin karadan girmemesi Obama’nın bir strateji olarak
şekillenmiş olmakla birlikte ABD’nin çoğu PYD/YPG’ye danışmanlık yapan sadece
yaklaşık 300 askeri Suriye’dedir. ABD, Suriye’de bir uçuşa yasak bölge
oluşturulması seçeneğini gündeme getirmekten çekinmiş, gittikçe kötüye giden
sürece geç müdahil olmuş ve S-300 füzelerini Suriye hava sahasına konumlandıran
Rusya’nın da müdahil olmasıyla rejimin hava operasyonları Suriye’deki iç
savaşın ilk merhalelerinde kayda değer bir ilerleme sağlayan muhaliflerin
aleyhine dengeyi değiştirmiştir. ABD’nin İsrail ile yaşadığı sorunlu ilişkisini
ve İran ile kısa süre önce yaptığı nükleer anlaşmanın yarattığı ılımlı havada
İran da kendini serbest hissedince tamamen devreye girmiştir. Uzun süredir
kuşatma altında olan Halep’in doğusunun tamamen Esad rejiminin eline geçmesi
ise bir kırılma noktası olmuştur. ABD’de başkan değişikliğinin ara dönemi
yaşanırken bütün bu olayların somut çıktısı Moskova’da Türkiye – Rusya – İran
troykasının masaya oturarak kaleme aldıkları Moskova Bildirgesi olmuştur.


Halep Düşerken ABD’den Tepkiler…


Moskova
Bildirgesi, ABD içerisinde birçok kesimin tepkisini toplamış ve Suriye’deki
sürecin yeterince iyi yönetilmediği ile ilgili tartışmaları yeniden
alevlendirmiştir. Özellikle ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby’nin 23
Aralık 2016 tarihindeki şu sözleri ABD içerisinde durumu betimlemeye
yetecektir: “Dışişleri Bakanı’na soracak olsaydınız, size Suriye’de içinde
bulunduğumuz durumdan dolayı nasıl hayal kırıklığı yaşadığımızı söyleyecek ilk
kişi olurdu. Bizim Suriye’de politik bir geçiş sürecine ulaşma, Suriye halkının
sesinin duyulacağı, daha iyi, daha güvenli ve birleşik bir Suriye diplomatik
konusundaki diplomatik girişimlerimiz başarılı olmadı.”[1]
Kirby’nin açıklamasının yanı sıra ABD içerisinde Suriye’de daha aktif
olunmasına ilişkin açıklamalar yapan Cumhuriyetçiler de Halep’teki tepkisizliği
bir yenilgi olarak okumuşlardır. Önceki dönemlerde başkan adayı da olan
Cumhuriyetçi Senatör John McCain yaptığı açıklamasında “Suriye’de risk
aldıklarını; ama henüz bir şey yapmadıklarını”[2]
vurgulamıştır. Amerikan basını da yakından incelendiğinde Halep’in ABD’nin
etkinliğinin kaybolmasında son derece kritik bir süreci temsil ettiği
görülecektir. ABD’nin Esad rejimine bir karşılık vermemesi bir yana dursun
kuşatma altındaki Halep’teki insanların tahliyesi için de devreye girmemesi ve
süreci uzaktan izlemesi askeri açıdan geriye düşmesinin yanı sıra insani
değerler ve ahlaki açıdan da sorgulanmasına yol açmıştır.


Değerlendirme


Bu
bağlamda tabiri caizse ABD, hava operasyonlarında IŞİD’i yok edeceği
konusunda  “yüksekten uçmuş” ve muhalif gruplara sadece silah yardımı
yaparak, sahada “ayakları yere basmamıştır”. Hava operasyonları terör sorununa
çare olmamış, bunun yanı sıra Rusya tarafında da olaylara müdahil olmaması
açısından caydırıcı herhangi bir tesir yaratmamıştır.


ABD
kendi penceresinden baktığında Suriye’deki savaşı kendi savaşı olarak görmemiş,
Moskova’da masaya oturan üç devlet de Suriye’de çeşitli sebeplerden ötürü
kendini alakadar hissetmesine sebep olan bir nokta bulmuştur. Genel manada
aralarındaki asıl fark da bu olmuştur. ABD’nin bu vakitten sonra Rusya’nın
kontrolünde büyük pay sahibi olduğu bölgelerde muhaliflere verdiği desteği
artırması olası gözükmemektedir. Bu hem Rusya’nın net şekilde kontrolünü
artırdığı bölgelerden çıkmasını sağlamayacak, üstüne Rusya’nın tavrını
sertleştirecektir ki, olası bir sert cevabın da muhaliflere büyük zararı
olacaktır. Halep’in düşmesinin aynı zamanda ABD’nin etkinliğinin düşmesi olarak
yorumlanması şaşırtıcı bir durum değildir. Bu vakitten sonra ABD süreci tersine
çevirmek istese çok büyük bir askeri ve mali yük demektir ki, bir “iş adamı”
olan Trump’ın bunu göze alması mümkün gözükmemektedir.


Obama
dönemi masa başında yer alamamışsa da Suriye’deki genel politika son süreçte
ABD’nin yeni seçilen başkanı Trump döneminde beklenen eksenin uzağında
değildir. Bu noktada 20 Eylül 2016 tarihinde Obama’nın Birleşmiş Milletler (BM)
71. Genel Kurul konuşmasında “Suriye gibi bir yerde nihai bir askeri zaferin
kazanılamayacağı, yoğun bir diplomatik faaliyete devam edecekleri”[3]
ifadesinin bir benzerine Suriye mutabakatının ikinci maddesindeki “İran, Rusya
ve Türkiye, Suriye krizinin askeri bir çözümünün olmadığına inanmaktadır”[4]
cümlesinde rastlanması da tesadüf sayılmamalıdır. Dolayısıyla buradan
tarafların tutumlarının giderek birbirine yaklaştığı fark edilmektedir.
 Nitekim, Suriye’de ateşkes ile ilgili Rusya ve Türkiye garantörlüğündeki
mutabakatı ABD’nin iyimser bir gelişme olarak görmesinin sebebi buradan
bakıldığında daha net anlaşılacaktır.


Trump’ın
ekibinde CIA Başkanı olarak düşündüğü Mike Pompeo ve Ulusal Güvenlik Danışmanı
olarak görev yapacak Micheal Flynn’in özellikle İran’a mesafeli olduğu hesaba
katıldığında İran’ın Suriye üzerinde etkisi artması çekince yaratacaktır.
Özellikle önlerinde İran’ın nüfuzunu artırdığı Irak örneği varken bu sefer
denklemi kurarken hassas nokta Türkiye ve Rusya’dan ziyade İran olacak gibi
gözükmektedir. Özellikle İsrail ile ilişkilerin de Obama döneminden daha sıcak
olacağı göz önünde bulundurulduğunda İran etkisinin bölgede azaltılması
hedeflenecektir. Bu noktada Trump’ın IŞİD ile mücadelede kayıtsız şartsız bir
ortaklık benimsemesi olası değildir; ama bu, İran sebebiyle ABD’nin masaya oturmayacağı
manasına da kesinlikle gelmemektedir. Yine, 35 Rus diplomatın ABD tarafından “persona non grata” ilan
edilmesine de Suriye’ye etki edecek bir konu olarak anlam yüklenmemelidir.


Taraflar
artık birbirleriyle acımasız şekilde rekabetin hiç kimseye fayda
sağlamayacağını görmeye başlamaktadır. İlerleyen süreçte rekabet artık
sınırları çizilmiş bir ortaklık içerisinde devam edecek gibi gözükmektedir.


[1] ABD’den Suriye İtirafı, http://www.hurriyet.com.tr/abdden-suriye-itirafi-40314981,
Erişim Tarihi: 26 Aralık 2016.


[2] John Mccain: We Have A Stake In Syria,
Yet We Have Done Nothing
, https://www.washingtonpost.com/opinions/john-mccain-we-have-a-stake-in-syria-yet-we-have-done-nothing/2016/12/22/229678da-c7b7-11e6-8bee-54e800ef2a63_story.html?utm_term=.bc0263d6574c,
Erişim Tarihi: 26 Aralık 2016.


[3] Address by President Obama to the 71st
Session of the United Nations General Assembly
, https://www.whitehouse.gov/the-press-office/2016/09/20/address-president-obama-71st-session-united-nations-general-assembly,
Erişim Tarihi: 27 Aralık 2016.



[4] Joint Statement By
The Foreign Ministers Of The Islamic Republic Of Iran, The Russian Federation
And The Republic Of Turkey On Agreed Steps To Revitalize The Political Process
To End The Syrian Conflict, Moscow, 20 December 2016,
http://www.mid.ru/ru/foreign_policy/news/-/asset_publisher/cKNonkJE02Bw/content/id/2573489?p_p_id=101_INSTANCE_cKNonkJE02Bw&_101_INSTANCE_cKNonkJE02Bw_languageId=en_GB,
Erişim Tarihi: 27 Aralık 2016.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet