150
bin Beyaz Rus’un İstanbul sürgünü


24 Nisan 2020


Birinci Dünya
Savaşı birçok insanın yerinden ve yurdundan sürgün olup vatansız kalmasına
neden olmuştu.


Bu travmanın en
şiddetli yaşandığı sığınaklardan birisi de İstanbul’du; fakat bu kez akın akın
gelenler ne Türk’tü ne de imparatorluğunun bakiyesi olan Müslüman ahaliydi.


Bu kez gelenler
1878 yılında yüz binlerce Türk ve Müslüman’ın yurdundan olmasına neden olan
mağrur Ruslardı.


Tarih yine tüm
dünyaya bir ibret dersi veriyor; zalimi bir kez daha mazlum duruma düşürüyordu.


Üstelik gelenler
sırtlarına çıkınlarını alıp, azıcık ziynetiyle yola koyulmuş da değildi;
ellerinde silahlar ve savaş teçhizatı ile çoğu Çarlık Rusya ordusu mensubuydu.


İçlerinde
prensler, generaller, prensesler ve subaylar olmak üzere 150 bin Beyaz Rus
İstanbul kapılarına dayanmıştı.


1917 yılında Çar
ve ailesinin öldürülmesinden sonra bir iç savaş ve yıkım bataklığına saplanan
Rusya’da kardeş savaşının mağlupları hayatta kalabilmek için işgal altındaki
İstanbul’un insanlarına sığınmıştı.


Pay-i tahtın o
zamanki nüfusu 900 bin civarındaydı; ama 150 binin üzerinde Beyaz Rus’a
kapılarını açmıştı.


Bugün ile
karşılaştırdığımızda 18 milyonluk şehre bir anda 2 milyonun üzerinde mültecinin
gelmesi anlamına geliyordu.


Sivaspotol’un
düşüşü


6 Haziran 1920
yılında Bolşevikler, General Wrangel komutasındaki Beyaz Ordu’ya ağır bir
mağlubiyet yaşatmasından sonra Beyaz Rusların elindeki en büyük kale olan
Kırım’ın düşeceği anlaşılmıştı.


Artık Beyaz
Ruslar’ın yapabileceği tek şey Bolşevik ordusu Kırım’a ulaşıp büyük bir katliam
yapmadan evvel orduyu ve sivilleri tahliye ederek çekilmekti.


Bu konuda ABD
donanması ve Fransızlardan yardım alındı. On binlerce Rus, Sivaspotol’dan balık
istifi bir şekilde gemilere binerek bir bilinmeze doğru hareket etmeye başladı.


Bir Fransız
gemisine binerek İstanbul yolunu tutacak olan önemli Rus politikacılardan Petr
Semyenoviç Bobrovski kaçış sırasındaki izdiham ve dramı şöyle yazacaktı:


Uçsuz bucaksız
insan seli merdivenden yukarıya doğru uzayıp gidiyordu. Her askere yalnızca bir
çuval götürme hakkı verilmişti. Fazlası anında denize atılıyordu. Bu binlerce
kişiden oluşan kalabalık, yavaş yavaş bütün güverteye yayılıyordu, insanlar
omuz omuza duruyordu.


Bunun geçici olduğunu,
daha sonra kamaralara yerleştirileceklerini düşünüyordum. Bütün kamaraların
dolu olduğunu ve bu insanların Konstantinopol’e güvertede gittiklerini sonradan
öğrendim. Konstantinopol’e yapılan tahliye baştan sona korkunçtu.


Bütün gemiler
tıklım tıklımdı, bazıları daha yoldayken su ve kömür sıkıntısı başlamıştı.
Pislik hakkında konuşmaya bile gerek yok. En kötü yanı ise, tahliyede yaşanan
eşitsizlikti.


Gemiler Kırım’dan
ayrılarak İstanbul yolunu tuttuğunda Sovyet istihbarat kaynaklarına göre gemide
86 bin asker 60 bin sivil muhalif bulunuyordu.


Rus kardeş savaşı
ibret vesikalarıyla doluydu. Bunlardan en sıra dışı olanı Wrangel’e Kırım’da
büyük bir mağlubiyet yaşatarak yüz binlerce insanı İstanbul’a süren ve bunu
büyük bir övünç kaynağı olarak kamuoyuna deklare eden Komünist siyasetçi Troçki
de sadece 10 küsur sene sonra bir sürgün olarak İstanbul yolunu tutacaktı.


Mağlup komutan
Wrangel de İstanbul sürgünü mültecilerden birisiydi. Wrangel İstanbul ile
karşılaşmasını şöyle yazacaktı:


Boğaz hakkında
çok şey okumuştum, ama bu kadar güzel olacağını beklemiyordum. Yeşillikler
içinde kaybolmuş villalar, resim gibi vadiler, masmavi fondaki minarelerin
narin siluetleri, gemiler, hemen her tarafa akıp giden yelkenliler ve
sandallar, masmavi ve saydam bir deniz, resim gibi dar sokaklar ve karmakarışık
bir kalabalık, hepsi orijinal ve olağanüstü güzeldi.


İstanbul
Hükümeti: Esir almayacağız


Yüz binler
İstanbul kapılarına dayandığında hükümet gelen Rusları tutuklamayacağını ve
onları mülteci statüsünde kabul edeceğini ilan etti; fakat bu kararı bu denli
hızlı almasında Fransız baskısı etkili olmuştu.


On binlerle ifade
edilen askerin şehre girişi oldukça tehlikeli bir durumdu; fakat Fransız
hükümetinin Osmanlı’ya verdiği tek güvence askerlerin silahlarını toplayarak
Zeytinburnu’nda bulunan depolarda muhafaza altına almaktı.


Bu ilticadan son
derece rahatsız olan ve tehlikeli bulan en önemli kişi Anadolu direnişinin
lideri Mustafa Kemal Atatürk’tü.


Beyaz Ruslar da
bu durumu bilmesinden dolayı Mustafa Kemal ismi İstanbul mültecileri arasında
büyük bir korku sebebiydi.


İstanbul yolunu
tutmuş önemli isimlerden birisi olan Slobodskoy bu durumu şöyle yazacaktı:


İstanbul’da
(Konstantinopol) Kemal Paşa adı korkutucu bir şeydi. Mülteciler, Vrangel ile
Bolşevikler arasındaki savaşla ilgilendikleri kadar Kemal Paşa ordusunun
Yunanlılar ve müttefikler karşısında kazandığı zaferlerle de yakından
ilgileniyorlardı.


Mültecilerin yok
edilmesi, İstanbul’dan başka ülkelere yollanmaları ya da gerisin geri Sovyet
Rusya’ya gönderilmeleri konusunda Kemal Paşa’nın Bolşeviklerle gizli anlaşmalar
yaptığı söylentileri, ürkmüş mültecilerin arasında oldukça yaygındı…


Bu arada bu
söylentiler Kemal Paşa taraflarınca da belli bir ısrarla destekleniyor ve
çeşitli biçimlerde yineleniyordu. Bu konu hakkında hiç kimse düşünmüyordu ama
tehlike hakkındaki fikirlerin yayılmasına yabancı güçlerin de karışması
gerçekti.


Türkler ve Kemal
tarafından beklenen bu hayali tehlike, mülteci kitlelerini o yandan bu yana
savurup duruyor ve hummalı bir biçimde Kırım’a (o zamanlar Vrangel’in
elindeydi) dönmeye ya da Avrupa’ya geçmeye çalışıyorlardı.


İlerleyen süreçte
Beyaz Ruslar’ın beraberinde getirdiği silahlar Karakol Cemiyeti gibi yer altı
direniş örgütlerinin çabalarıyla depolarından kaçırılarak Anadolu direnişine
gönderilmiş ve Beyaz Ruslar bir tehlike olarak görülmemeye başlanmıştı.


Çanakkale
civarına yerleştirilen birçok Beyaz Rus askeri, Mustafa Kemal saflarında
savaşma talebinde bulunması sebebiyle idam ile yargılanacak olması da yine
kaderin cilvesiydi.


Beyaz Ruslar
neden İstanbul’u tercih etti?


Savaştan kaçan
yüz binler gemilere bindirildiğinde çok azı İstanbul’a götürüldüğünü biliyordu.


İstanbul’un
tercih edilmesinin sebebi ise bu kentten Slav ülkelerine geçiş yollarının kolay
olmasıydı.


Ayrıca İtilaf
devletlerinin işgali altında bulunan İstanbul, Komünist iktidara karşı bir
askeri üst olarak kullanılması planlanıyordu.


Oysa bu plan
hiçbir zaman hayata geçirilemedi. İstanbul’a getirilen askerlerin bir kısmı
Gelibolu civarı, bir kısmı da Anadolu’nun çeşitli vilayetlerine dağıtıldı.


İstanbul’da
kalanların büyük bir kısmı hayata tutunabilmek için çeşitli işler kurarak
çalışmaya başladı. Bu sebeple direniş fikri kısa sürede unutuldu; ama mülteci
Rusların İstanbul hayatına dâhil olması İstanbul’da büyük değişimlerin
yaşamasına sebep oldu.


Türk romanının
büyük ismi Ahmet Hamdi Tanpınar, işgal İstanbul’unu tasvir ettiği “Sahnenin
Dışındakiler” kitabında İstanbul’u hınca hınç dolduran Beyaz Rusları ve onların
meydana getirdiği dönüşümü şöyle tasvir edecekti;


İşgal ordularının
şehre döktüğü para, kazanç şekillerini altüst etmiş, refah seviyesi tasavvur
edilmeyecek derecede el değiştirmişti. Yabancı kuvvetlerin etrafında onların
gündelik ihtiyaçları için hemen bir yığın yeni iş fikri çıkmıştı.


Biraz atılgan,
cerbezeli yahut değerlere karşı az çok kayıtsız insanlar bu işlere
sarılmışlardı, kaybedilmesi, kazanılması kadar kolay servetler elde etmişlerdi.
Bu kolay servetin etrafında Beyaz Rus akımının çok başka mecralar ve şekiller
verdiği büyük bir eğlence hayatı başlamıştı›.


Beyoğlu’nda bir
yığın lokanta, bar, dansing açılmıştı, ağırbaşlı İstanbul efendilerinin bir
vakitler gazetelerini okuyarak, alçak sesle dünya gidişi hakkında
bedbinliklerini birbirlerine naklettikleri, sabah kahvesi ve akşam çayı
içtikleri İstanbul kahveleri manzaralarını değiştirmişlerdi.


Beyaz Kafkas
ceketli, ayağı siyah çizmeli, bol pudra içindeki kumral ve beyaz yüzleri düz
çizgili, ince, eski hanımlarımızın kullandığı yemenileri andıran eşarplara
sarılmış narin Rus kadınları ve kızları, çoğu prenses, kontes, yahut, yüksek
burjuva ailesine mensup olduklarını› iddia ediyorlardı!


Öyle ki, batan
Çarlık gemisinden hemen herkes bir asalet unvanı kurtararak gelmişti denebilir.
Acayip ve çok tehlikeli bir peri kafilesi gibi, bu sakin baş dindirme
mabetlerine, bir kısmı sakat, göğüsleri nişanlarla dolu, yine Kafkas ve Kazak
kıyafetli erkekleriyle beraber üşüşmüşlerdi.


Bir kısım Rus’un
İstanbul’un ahlakını bozup ahaliyi kumara alıştırması rahatsızlık yarattı


İstanbul’u
dolduran Beyaz Rusların önemli bir kısmı okumuş ve meslek sahibi kişilerdi.
Doktor ve zanaat ustası olanlar kısa bir süre içerisinde hayata tutunmayı
başardı.


Beyoğlu ve
Galata’yı mesken tutan Ruslar, İstanbul’un bir parçası olmuştu artık.


Oysa elinde
askerlik dışında bir zanaatı bulunmayan çoğu Rus, para kazanabilmek için farklı
yollara başvurmak zorunda kalacaktı.


Kolay para
kazanmanın en kestirme yolu eğlence sektörü ve kumardan geçiyordu.


Tombala ismi
verilen oyun kısa sürede İstanbul ahalisinin vazgeçilmez eğlencesine dönüştü.


İstanbul uleması
ise zaten fakirlik içerisinde kırılan Müslüman Türklerin paralarını tombala
gibi Rus menşeili kumarlarda kaybetmesine savaş açarak bu oyunun yasaklanması
için harekete geçti.


Kısa sürede bu
oyun terk edilmiş ve ahalinin gündeminden düşürülmesi başarılmıştı; ama Ruslar
kumar konusunda birbirinden yaratıcı fikirlerle Türklerin aklını başından
almasını biliyordu.


Tombalanın
dışında Çarkçılık ve Hamam böceği yarışmaları gibi oyunlarla Beyaz Ruslar,
Türklerin ceplerindeki son kuruşa kadar almanın yolunu bir şekilde
buluyorlardı.


Hamam
böceklerinin arkasına bağlanan minik arabalarla yarışlar yapılıyor ve bu
kumarda da Türkler büyük paralar kaybediyordu.


Rus yazar
Çebışev, bu yarışları şöyle tasvir edecekti:


Oldukça büyük bir
salon ve ortasında yine kocaman bir masa. Masa, hipodrom işlevi görüyor.
Aslında hipodrom değil, kafarodrom. Uzunlamasına açılan kanallarda arkalarına
telden arabalar bağlı hamamböcekleri koşuyor. Etraf aç gözleri pırıl pırıl
parlayan insanlarla dolu. Hamamböceklerinin büyüklükleri insanı şaşırtıyor.
‘Hamamlardan topluyoruz’ diyor işyeri sahibi… Bahisler yüz Liraya (bin frank)
kadar çıkıyordu.


Yine eğlence
sektöründe çalışan Rus kadın mültecilere gönlünü kaptıran Türklerin yaşadığı
trajediler yuvaların yıkılmasına sebep oluyordu.


Rus eğlence
sektörü Türk edebiyatının büyük isimlerini de müdavimi haline getirmişti.


Ahmet Hamdi
Tanpınar ve Sait Faik Abasıyanık gibi isimler bu gecelerin değişmezleriydi.


Türk medyasının
güçlü kalemlerinden Hikmet Feridun Es bu durumu şöyle tasvir edecekti:


Galata’da,
Tünel’in yanındaki Domuz sokağında baş döndürücü bir faaliyet göze çarpıyordu…
24 saat açık, her an yiyecek sıcak bir şeyler, kışın konyaklı punca kadar
içilecek nesne bulunduğu için Petrograd, entelektüel bohem dünyasının tek
merkezi olmuştu. Belki biraz kozmopolit ama bir Avrupalı havası getirmişti…


Gece yarısı,
dolgun bir bahşiş verdikten sonra eve giderken, beyaz giysili, sahici bir
kontes ‘Garsone Hanım’ın elini öpen bir üniversite profesörü: Mustafa Şekip
Bey! Gedikli müşteriler arasında kimler yoktu? Ahmet Hamdi Tanpınar, Çallı
İbrahim, Nahit Sırrı ürik, Kâzım Sevinç, Hemen yan sokaktaki, içkili ‘Bizim
Lokanta”nın sahibi aktör Rasıt Rıza… gecey arısı müşterileri. Sait Faik,
Bahriyeli Kırmızı Rıdvan (Ajda Pekkan’ın babası)…


Daha kimler?
Kimler? Servet-ı Fünun’cular için Tepebaşı bahçesi… Ziya Gökalp için Çınaraltı.
Yedi meşaleciler için Küllük. Petrograd böyle bir toplantı merkezi idi. Otel
bulamayanların veya otel parası çıkışmayan entelektüel bohemin, geceden arta
kalan son bir iki saati geçirdikleri bedava otel…


Beyaz Rusların
İstanbul’a kazandırdıkları


Beyaz Ruslar
İstanbul’un günlük rutininde de büyük değişimlere sebep olmuşlardı. İstanbul
mutfağına kazandırdıkları, çiçek sektöründe yaşanan gelişmeler, hatta
İstanbul’da sahil kültürü Beyaz Ruslarla neredeyse tamamen değişmişti.


İstanbul ahalisi
işgal dönemine kadar sahilleri yüzmek ve güneşlenmek için kullanmıyordu.


Su hasreti daha
çok zengin hamam kültürü ile gideriliyor, denizde halka açık bir biçimde yüzmek
çok tasvip edilen bir durum değildi.


Oysa Beyaz Ruslar
İstanbul’un sahillerine adeta âşık olmuşlar ve özellikle Florya sahilini bir
eğlence merkezine dönüştürmüşlerdi.


İstanbul ahalisi
kadın-erkek ve yarı çıplak bir biçimde denize girerek serinleyen Ruslar’ı
önceleri ayıplamıştı.


İlerleyen
yıllarda ise Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı
Yazlığını Florya’ya inşa ederek bu sahili kullanması ise Atatürk’ün Beyaz
Rusların bu eğlencesini yadırgamadığını, aksine benimsediğini gösteriyordu.


Rus lokantaları
ise birbiri ardına İstanbul sokaklarını dolduruyor, ünleri Ankara’ya kadar
uzanıyordu.


Ankara’nın önemli
lokantalarından birisi olan Karpiç, bu dönemde Ruslar tarafından açılarak
kullanıma sunulmuştu.


Ruslar her
sektörde olduğu gibi medyaya da elini uzatmış ve birbiri ardına gazeteler
kurmuştu; fakat bu gazeteler çeşitli sebeplerle kapatılarak uzun ömürlü
olamamıştı.


Beyaz Ruslar’ın
oturma izni 1927 yılında sona erdiğinde 15 bin Beyaz Rus, Türk vatandaşlığına
geçmişti.


Gelenlerden
önemli bir kısmı İslam dinine seçerek adını dahi değiştirmişti. Önemli bir
kısım mülteci de Slav ülkelerine ve Amerika kıtasına göç etmişti.


1920’li yılların
başında 150 bin Rus ülkelerindeki savaştan kaçarak ebedi düşmanları olan
Türklerin başkenti İstanbul’a sığınmışlardı.


80 bini asker
olan bu insanların çoğu bir daha ülkesine dönemeyerek Türkiye ve Avrupa’nın
çeşitli bölgelerine dağıldılar.


İstanbul’un
sosyal ve maddi hayatını baştan aşağıya değiştiren Rus misafirlerin geriye
bıraktığı miras ise bugün hala canlılığını korumaktadır.


Mehmed Mazlum Çelik

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet