FAİLİ MEÇHULLER & SİYASİ CİNAYETLER & SUİKASTLER

ZEKİ GÜVEN’İ KİM NEDEN
ÖLDÜRDÜ ?

Gazetecilik şüpheci olmayı
gerektirir.

Hele hele Türkiye’de
bu mesleği yapmaya çalışıyorsanız ekstra şüpheci olmanız şarttır.

Çünkü
Türkiye tarihi aynı zamanda illegal işlerin, ‘hukuksuzluğun tarihi’ gibidir ve
biz gazetecilerin iktidar-devlet kaynaklı haberlere özellikle şüpheyle
yaklaşması şarttır.

Son haberi
görmüşsünüzdür.

Türkiye’nin
kritik dönemlerine şahitlik eden, bir çok önemli operasyona imza atan eski
Ankara İstihbarat Şube Müdürü Zeki Güven, tutuklu bulunduğu Sincan
Cezaevi’ndeki hücresinde ölü bulundu.

İktidar
kaynaklarına göre Zeki Güven kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. MİT’in
medyadaki kalemlerine göre ise ‘itirafçı olmaya karar verince FETÖ tarafından
infaz edildi’.

Kendine
‘liberal-sol’ tanımlaması yapan medya organları ise Zeki Güven’in ölümünü
‘mahkemeye çıkamadan gitti’ şeklinde vermeyi tercih etti.

Oysa ortada
çok vahim bir tablo var.

CEZAEVLERİ ‘ÖLÜM EVLERİ’NE
DÖNÜŞTÜ

Erdoğan
rejiminde, cezaevleri ölüm evlerine dönüştü.

Zeki Güven
ilk değildi, muhtemelen de son olmayacak. En azından bürokrasideki bu hukuk
tanımazlık, medyada ve toplumdaki bu vurdumduymazlık, uluslararası kurumlardaki
bu ilgisizlik olduğu sürece benzeri haberleri almaya devam edeceğiz.

Oysa ki
hukuken cezaevindeki bir tutuklu/hükümlünün can güvenliği devlete emanettir.
Dolayısıyla 24 saat devlet gözetimi altında olan birinin ölümü her şekilde
şüphelidir ve sorumlusu da, faili de devlettir.

Ancak 15
Temmuz askeri darbe girişiminden (yeri gelmişken bir daha hatırlatayım, 15
Temmuz bir askeri darbe girişimi değil, bizzat Erdoğan ve ekibi tarafından
planlanan bir istihbarat operasyonuydu) bu yana cezaevlerinde hayatını kaybeden
onlarca kişi oldu.

Elimizde
Zeki Güven’in ölümüyle ilgili somut hiçbir veri olmasa bile Erdoğan rejiminin
‘icraatları’ bizi fazlasıyla şüpheci kılmaya yeter.

Çünkü
öğretmenden doktora, akademisyenden yargıca onlarca kişi cezaevlerinde hayatını
kaybetti. Birçoğu haber bile olmadı.

Kimse
adlarını bile hatırlamıyor.

Stockholm
Center for Freedom kayıtlarına göre 15 Temmuz 2016’dan bu yana cezaevlerinde
hayatını kaybeden tutukluların listesi şöyle ;

·        
Halime Gülsu, öğretmen, 27 Nisan 2018, Tarsus
Cezaevi

·        
Teoman Gökçe, yüksek yargıç, kalp krizi, 2 Nisan
2018, Sincan Cezaevi, Ankara

·        
Adnan Çetin, albay, ihmal, 16 Şubat, 2018, Silivri
Cezaevi, İstanbul

·        
Ahmet Turan Özcerit, akademisyen, kanser, 12 Şubat
2018, Bandırma Cezaevi, Balıkesir

·        
Vahyettin Yahya Bayat, işadamı, kalp krizi, 9 Şubat
2018, Diyarbakır Cezaevi

·        
Lokman Ersoy, öğretmen, ihmal sonucu, 8 Ocak 2018,
Kepsut Cezaevi, Balıkesir

·        
Selman Aşçı, Kimse Yok mu gönüllüsü, kanser, 27
Aralık 2017, Şakran Cezaevi, İzmir

·        
Yavuz Ekrem Arslan, tuğgeneral, ihmal sonucu, 6
Kasım 2017, Buca F Tipi Cezaevi, İzmir

·        
Mustafa Erdoğan, yüksek yargıç, tedaviden yoksun bırakılma,
22 Ağustos 2017, Antalya Cezaevi

·        
Ahmet Tatar, polis amiri, kalp krizi, 3 Ağustos
2017, Osmaniye Cezaevi

·        
Kamil Ülgüt, işadamı, kalp krizi, 4 Temmuz 2017,
Elbistan E Tipi Cezaevi, Kahramanmaraş

·        
Recep Erdem, işadamı, kalp krizi, 6 Nisan 2017,
Erzurum Cezaevi.

·        
Kadir Eyce, polis memuru, kanser, 11 Nisan 2017,
Sivas E Tipi Cezaevi

·        
Ali Özer, doktor, kalp krizi, 23 Mart 2017, Çorum
Cezaevi

·        
Mehmet İnam, diş hekimi, kalp krizi, 5 Ocak 2017,
Menemen Cezaevi, İzmir

·        
Ünal Takmaklı, işadamı, kalp krizi, 29 Kasım 2016,
Menemen T Tipi Cezaevi, İzmir

·        
Kemal Kaya, kanser/ihmal, 19 Kasım 2016, Isparta
Cezaevi

·        
Behçet Emdi, öğretmen, intihar, 19 Kasım 2016, T
Tipi Cezaevi, Karabük

·        
Burak Açıkalın, mühendis, intihar, 8 Kasım 2016, F
Tipi Cezaevi, Hacılar, Kırıkkale

·        
İrfan Kızılarslan, albay, intihar, 5 Kasım 2016,
Çamlıbel T Tipi Cezaevi, Tokat

·        
Fatih Korkmaz, öğretmen, kanser, 25 Ekim 2016,
Bartın Cezaevi ve Ankara

·        
Ahmet Ok, kalp krizi, 20 Ekim 2016, Anamur T Tipi
Cezaevi

·        
Enver Şentürk, gardiyan, intihar, 13 Ekim 2016, E
Tipi Cezaevi, Adıyaman

·        
Seyfettin Yiğit, savcı, intihar, 16 Ağustos 2016, E
Tipi Cezaevi, Bursa

·        
Ömer Çubuklu, gardiyan, intihar, 1 Ağustos 2016, 2
No’lu F Tipi Cezaevi, İzmir

·        
Mustafa Törer, işadamı, kalp krizi, 28 Temmuz 2016,
İskenderun Cezaevi, Hatay

·        
İsmail Çakmak, yarbay, intihar, 23 Temmuz 2016,
Silivri Cezaevi, İstanbul

·        
Hasan Hayri Alp, işadamı, kalp krizi 19 Temmuz,
2016, Sincan F Tipi Cezaevi, Ankara

Dikkatimden
kaçan başka isimler de olabilir.

Aslında
sadece bu durum bile Erdoğan rejiminin karakteristiğini göstermeye yetiyor.
Ülkenin cezaevlerinde hakimler, askerler, öğretmenler, polisler ölüyor ama
medya haber bile yapmıyor.

İnsan
hakları örgütleri, barolar, sivil toplum kuruluşları konunun takipçisi olmuyor.

ZEKİ GÜVEN’İN ÖLÜMÜ NEDEN
ŞÜPHELİ?

Ben bu
yazıyı yazdığım saatlerde Ankara Savcılığı Güven’in ölümünün kalp krizinden
kaynaklı olduğunu açıkladı.

Beklenen bir
gelişmeydi.

Çünkü
yukarıda listesini verdiğim şüpheli ölümlerin hepsinde benzeri açıklamalar
yapıldı.

Hiç birisine
bağımsız kurumlarca detaylı otopsi yapılmadı.

Ayrıca
gözaltında tutulan sivillere bile işkence yapıp, bunu Anadolu Ajansı ile
dünyaya ilan eden bir anlayış var iktidarda. Böyle bir atmosferde hangi doktor
‘işkence ile ölmüştür’ raporu düzenleyebilir ?

Zeki
Güven’in bilinen bir sağlık sorunu yoktu.

Mesai
arkadaşlarının anlatımlarına göre sigara içmeyen, sağlığına dikkat eden
birisiydi. Gözaltı ve tutuklanma sürecinde ekranlara yansıyan görüntüsü de bu
durumu teyit eder türden.

Yani,
cezaevine sapasağlam giren birisinin, tam da duruşma öncesi ‘kalp krizi’ ile
ölümü başlı başına şüpheli bir durumdur.

‘İYİ SORGULANIRSA’ NE DEMEK?

Zeki Güven
kamuoyunun yabancı olduğu bir isim değildi.

Havuz
medyasınca ‘Cemaatin altın çocuğu’ ve ‘karakutu’ olarak tanımlandı. Eski
emniyet müdürlerinden Hanefi Avcı ise hem kitaplarında hem gazete demeçlerinde
Zeki Güven’in kritik bir isim olduğunu söyleyerek ‘iyi sorgulanır ve konuşursa’
diyerek adeta hedef göstermişti.

Adı daha
önce işkence iddiaları ile gündeme gelen Hanefi Avcı’nın ‘umarım iyi
sorgulanır’ sözü önemli.

Çünkü bugün
güvenlik bürokrasisine hakim olan zihniyet, 1990’ların işkence ve infazları ile
meşhur kadrosu. Bu insanların, Gökhan Açıkkollu gibi bir öğretmeni bile işkence
ile öldürdüklerini düşünürseniz, Zeki Güven gibi ‘çok şey bilen bir ismi’
işkenceyle öldürmeleri ihtimal dışı değil.

Kaldı ki
Zeki Güven’in 40 gündür tek kişilik hücrede tutulduğu, itirafçı olması için
yoğun baskı yapıldığı, ‘hazır’ ifade tutanaklarını imzalamaya zorlandığı
biliniyordu.

KONUŞSA NE ANLATABİLİRDİ?

Havuz
medyası ve kendini ‘bağımsız – tarafsız medya’ olarak tanımlayan fakat gerçekte
Havuz medyasından pek bir farkı olmayan gazetelere göre ‘Güven başta Baykal ve
MHP’lilere yönelik kaset kumpasları ve çok sayıda ‘kirli operasyonun’
göbeğindeki isim’di.

Maalesef
Erdoğan rejimi memlekette gazeteci bırakmadığı, gazeteciliği de zihnen
öldürdüğü için kimse gerçekte durum öyle mi değil mi araştırma ihtiyacı bile
hissetmedi.

Zeki
Güven’in Baykal’a yönelik kaset kumpası davasında yargılandığı doğru. Fakat
Ankara 14.Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki iddianameye bakarsanız Güven’e yapılan
suçlamaların farklı olduğunu görürsünüz.

Güven’e
yönelik suçlamalar ağırlıklı olarak Ergenekon ile ilgili. Öte yandan Baykal’ın
şikayetçi olduğu isimler arasında Güven yok.

(Deniz
Baykal’a yönelik kaset komplosuna dair bugüne kadar onlarca yazı yazdım. Her
platformda ‘Bu komplo aydınlatılmazsa, Türk siyaseti bir daha normalleşemez’
diye söylemiş birisi olarak şimdi o konuya tekrar girmeyeceğim.

Eğer Erdoğan
rejiminin kayyımları Bugün Gazetesi’ni gasp edip arşivini imha etmeseydi şimdi
o yazı ve tv programlarına referans verebilirdim.)

Baykal’a
yönelik kaset komplosu davası bir bakıma torba dava.

Değişen
siyasi konjonktür gereği iktidarın hedefi olan çok sayıda polis şefi bu dosyaya
eklendi.

Güven de
onlardan birisi.

Mesai
arkadaşlarının anlatımına göre Baykal olayındaki bilgisi Ankara’da görev
yapmasından ibaret. Yine mesai arkadaşlarının anlatımlarına göre sadece Baykal
olayı değil, özellikle iktidar partisini rahatsız edecek çok sayıda yolsuzluk
ve gayri ahlaki ilişkilere dair bilgi sahibiydi.

Gözaltına
alındığında doğrudan Erdoğan’ı suçlayan ifadeler vermesi de iktidar
çevresindeki rahatsızlığı arttırmıştı.

Özetle
mahkemede konuşması, Ankara’da dönen ‘Bizans oyunları’na dair detaylar
paylaşması ihtimali sadece Erdoğan’ın değil Ankara’da bir çok kişinin uykusunu
kaçırmaya yetiyordu.

GÜVEN’İ KİMLER ÖLDÜRMEK İSTER?

Zeki
Güven’in özgeçmişine bakıldığında aslında ondan rahatsız olanların siyasi irade
ile sınırlı olmadığı görülebiliyor.

1992’de
polis akademisinden birincilikle mezun olduktan sonra Ankara’da terör ve
istihbarat birimlerinde çalışmaya başlayan Güven çok sayıda kritik operasyonda
yer almış.

Özellikle
2001’deki Hizbullah operasyonlarını yöneten isimlerden birisi.

Ayrıca 2002
yılında ki meşhur telekulak skandalını ihbar eden polis şefiydi. (Başka bir
yazı konusu ama yeri gelmişken kısa bir hatırlatma yapayım; O skandalın
aktörleri Erdoğan rejiminin gözde bürokratları oldu. Osman Ak Bursa Emniyet
Müdürü, Mahmut Çorumlu Kırıkkale Emniyet Müdürü ve Mehmet Aslan da Erzurum
Emniyet müdürü şimdilerde. Bu isimler telekulak davasında yargılanmış ve
“Rahşan Affı” ile kurtulmuşlardı.)

Ankara’yı
saran yolsuzluk ve rüşvet ağlarını en iyi bilen isimlerden biriydi. Özellikle
El Kaide ve Ergenekon Operasyonları’nda aktif rol almıştı.

Bir başka
ifadeyle ‘Güven’in tutuklanmasından, hücreye atılıp işkence ile öldürülmesinden
memnun olacaklar koalisyonu’ 28 Şubatçılardan Ergenekon’a Saray’dan AKP
çevrelerine geniş bir kesimden oluşuyor.

Şimdi en
başa dönüp temel soruyu bir daha soralım; bütün bu detaylardan sonra Zeki
Güven’in hücrede ölü bulunması, benzerlerinde olduğu gibi ‘kalp krizi’
denilerek konunun kapatılmak istenmesi şüpheli değil midir?

KRİTİK İSİMLER RİSK ALTINDA

Zeki
Güven’in şüpheli bir şekilde ölümü, benzer pozisyonlardaki emniyet ve yargı
mensuplarının da risk altında olduğunun delilidir. Çünkü Güven ile birlikte
Sincan ve Silivri hapishanesinde tutulan yüzlerce emniyet ve yargı mensubu var.

Yurt Atayün
ve Lokman Kırcılı gibi Ergenekon operasyonlarında kritik görevler almış, bu
yüzden hedef haline gelmiş emniyet müdürlerine yoğun işkence yapıldığına dair
bilgiler geliyor.

Sosyal
medyaya yansıyanlara göre özellikle Lokman Kırcılı’ya yoğun işkence yapılıyor.
Recep Güven gibi Lokman Kırcılı’da Ankara istihbaratta çalışmış, başkentin
mahrem bilgilerine sahip bir polis müdürü.

Erdoğan’ın
bu polis şefleri ile yakın çalıştığı, hatta dönemin İçişleri Bakanı Beşir
 Atalay’ı pas geçip bu polislere doğrudan talimatlar verdiği Ankara’da
herkesin bildiği bir durumdu.

Bakan
Atalay’ın bu durumdan şikayetçi olduğu siyaset kulislerinde yaygın olarak dile
getiriliyordu.

Ayrıca
Erdoğan bu isimlere o kadar güveniyordu ki kızı Sümeyye’ye gelen taliplilerin
güvenlik araştırmasını bile onlara yaptırıyordu.

DELİL YOK İTİRAFÇI YAPALIM!

Cemaat’e
yönelik operasyonların karakteristik özelliklerinden birisi işkence ise diğeri
‘delilsizlik’.

Neredeyse 5
yıldır 7/24 operasyon yapılıyor, göz altına alınmayan, tutuklanmayan kimse
kalmadı ama elde terör örgütü iddiasını destekleyecek somut bir delil yok.

Var olanlar
da ancak ‘görevi ihmal’ kapsamına girebilecek iddialar.

Hal böyle
olunca Erdoğan rejimi ve bürokrasideki Ergenekon uzantıları yoğun işkence
yaparak önceden hazırlanmış ifadeleri imzalatmaya, sanıkları itirafçı olmaya
zorluyorlar.

Nitekim
mahkemeler bu yönde ifadelerle dolu.

Sanıklar
sorgu aşamasında işkence gördüğünü, zorla ifade imzalatıldığını, itirafçı
olmaya zorlandığını anlatıp ilk ifadelerini reddediyorlar.

Zeki Güven’e
de özellikle ‘Ergenekon operasyonlarının kurgu olduğuna dair’ ifade vermesi
için yoğun işkence yapıldığı iddiaları var.

Şu ana kadar
edinilen tecrübeler bu iddiaları ciddiye almayı gerektiriyor.

NEREYE KADAR 3 MAYMUN?

Maalesef
Zeki Güven’in şüpheli ölümü bile kamuoyu hassasiyeti oluşturmadı.

Bu kadar
kritik bilgilere sahip, konuşması halinde bir çok olaya dair sis perdesini
aralayabilecek bir isim tam da duruşma öncesi kalp krizi geçiriyor ama insan
hakları örgütleri, barolar, ve medya ilgi göstermiyor.

‘Öcalan’ın
zorla saçı kesildi’ iddiası için bile Türkiye’ye heyet gönderen Helsinki
Komisyonu yada Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi gibi kurumlardan ses yok.

Kısacası
öğretmeninden savcısına polisinden ev hanımına binlerce kişi işkence altında,
onlarcası bu işkenceler sonucu hayatını kaybetti ama herkes ‘görmedim
 duymadım bilmiyorum’ modunda.

Siyaset
kurumu ise her zaman olduğu gibi Erdoğan’ın çiğneyip çiğneyip tükürdüğü FETÖ
sakızını çiğnemekle meşgul.

Gelinen
noktada cezaevlerindeki onlarca polisin, hakimin, savcının, akademisyenin ve
askerin hayatı ‘kalp krizi’ raporu vermeye hazır doktorlara bağlı.

Güven 28
Şubat 2015’te Twitterdan yaptığı son paylaşımında ‘dün mesleğimiz, bugün
özgürlüğümüz elimizden alındı, geriye bir tek canımız kaldı’ demişti.

Bugün onu da
aldılar.

Eğer bu
ülkenin gazetecileri, sivil toplum kuruluşları, akademisyenleri, doktorları,
baroları kısacası sorumluluk sahibi insanları işkencelere, infazlara sessiz
kalmaya devam ederse biz Erdoğan rejiminde daha çok ‘cezaevinde kalp krizi
geçirdi’ haberi yaparız.

KAYNAK : http://www.tr724.com/zeki-guveni-kim-neden-oldurdu/

UFUK ÖZÇİZME : ZİHİN NASIL KONTROL EDİLİYOR ? –
SESSİZ SİLAH !

Kaynak : http://ufukozcizme.com/2016/12/23/zihin-nasil-kontrol-ediliyor/
  

Zihnimizin kontrol edilmesine
ilişkin mevcut tüm bilgiler ilk öğrenildiği anda kabullenmesi biraz zor gelebilir.
Ancak bütünü görebilme adına, olaylara ve fikirlere daha yukarıdan bakabilmeyi
kavrayabildiğimiz zaman, sinsice yazılmış bir senaryonun parçaları olduğumuzu
fark ederiz. Örneğin; çalış, oku, adam ol, söyleminin yaygın olduğu toplumumuz
da, bunu yapmanın sadece sistemin çarklarına yerleştirilmiş dişliler olamaktan
öteye geçmeyeceğini görebiliyoruz. Yani farkındalık ve bilinçten uzak bir
şekilde, bizlere yazılmış olan müfredatı öğrenip, onu yaşamaya çalışıp ölmeyi
bekliyoruz. Bu oyunu tam oynayabilen birimleri de gurur kaynağı ve başarı
sembolü olarak gösteriyoruz. İşte bu İşin matematiğini bize canı pahasına
anlatan değerli yazar William Cooper şöyle bir tespitte bulunmuş.

Apokalipsin Atlıları Kitabından

Enerji, dünyadaki bütün
faliyetlerin anahtarı olarak kabul edilir. Doğa bilimlerinin konusu kaynaklar
ve doğal enerjinin kontrolüdür. Sosyal bilimlerin konusu ise kaynaklar ve
sosyal enerjinin kontrolüdür. Her ikisinin de hesaplama sistemi; matematiktir.
Bundan dolayı matematik, temel enerji bilimidir. Halkın muhasebe metodunu
öğrenmesine izin verilmediği yerde muhasebeciler kral olur.

Bütün bilim dalları sonuca gitmek
için kesin araçtır.  Araç = Bilgidir,
Sonuç=kontroldür, Sonuç daima aracı haklı çıkarır. Geriye tek soru kalıyor: KİM
KAZANÇLI ÇIKACAK?

Bu 1954’de üzerinde durulan ilk
sorundu. Sözde, ” ahlaki sorunları ” olmasına rağmen, doğal seleksiyonun bakış
açısıyla bakıldığında , bilgilerini kullanamayan bir ulus ya da insan
topluluğunun, bilgi sahibi olmayan hayvanlardan bir farkları yoktur. Böyle insanlar
bile bile kendi rızaları ile yük ve biftek hayvanları durumundadırlar.

Sonuç olarak gelecek dünya
düzeni, barış ve rahatlık için, halklara karşı sessiz bir savaş karar verildi.
Bu nihayi amaçla, bir çok sorumsuz ve disiplinsizlerin doğal ve sosyal enerji
zenginlikleri ellerinden alınıp, disiplinli, sorumlu ve zengin bir kaç kişinin
ellerine devredilecekti.

Bu amacı gerçekleştirmek için
yeni silahların bulunması, tasarlanması ve tatbik edilmesi gerekiyordu. Sonunda
ortaya çıktığı gibi, bu silahlar operasyon ilkelerine ve halkın yapısına uygun
çok kurnazca silahlardı: ”Sessiz silahlar”

Sonuç olarak ekonomik
araştırmanın asıl amacı, sermaye (bankacılık) ile mal (eşya) ve hizmet
endüstrisinin sahipleri tarafından yönetilen, tahmin edilebilir ve manipülatif
bir ekonominin inşa edilmesiyi.

Tamamen tahmin edilebilir bir
ekonominin inşasını başarabilmek için, toplumdaki alt sınıfın üyeleri kontrol
altına alınmalıydılar. Yani, düzeni sorgulama şansını elde edemeden, çok erken
yaşta, uzun vadeli bir sosyal görev altına alınmalı, eğitilerek uslu bir hale
getirilip boyunduruk altına alınmaları gerekiyordu. Bunu başarmak içinde
zihinleri işgal edilmek yoluylaalt sınıfta ki aile birimleri parçalanmalı ve
öksüs çocuklar ordusu için yönetimin kontrolünde çocuk bakım merkezleri
kurulmalıydı.

Alt sıfın insanlarına verilen
eğitimin kalitesi düşük tutulacak  ve
böylece cehalet duvarı alt sınıfı üst sınıftan izole ederek alt sıfın üyelerini
aklı ermez kişiler olarak bırakacaktı.

Böyle bir handikapla, hatta alt
sıfın zeki bireyleri bile terkedildikleri kaderinden kurtulma konusunda pek
ümitsiz kalıyorlar. Üst sınıfın rahatlığına, barışına hizmet eden bu sosyal
düzenin hayatta kalması için böyle bir kölelik gereklidir.

Sessiz silahın yaratıcıları,
normal bir silahtan bekledikleri herşeyi sessiz silahtanda bekliyorlar, fakat
sadece kendisine özgü bir şekilde.

Kurşun yerine pozisyon sıkıyor;
itici gücü, kimyasal reaksiyon (patlama) yerine bilgi-işlem sağlıyor; barut
taneleri yerine bilgi parçaları var; silah yerine bilgisayardan ateşleniyor;
nişancı yerine bilgisayar operatörü var;askeri generaller yerine sermaye
sahiplerinin yönetimleri var.

Belli bir gürültü ortaya
çıkarmıyor, belli bir zihinsel ya da fiziksel yaralanmaya sebep olmuyor ve
insanların günlük sosyal yaşamlarını etkilemiyor.

Aslında, şüphe götürmez bir
gürültüye, zihinsel ve fiziksel yaralanmaya sebep oluyor, insanların günlük
sosyal yaşamlarını engelliyor. Ama bunu ancak, nasıl bakılacağını bilen, eğitim
almış dikkatli bir gözlemci anlayabilir.

Halk bu silahın farkına varamaz
ve dolayısıyla bir silahın saldırısı ve baskısı altında olduklarına da
inanmazlar. Halk iç güdüsel olarak birşeylerin yanlış gittiğini hissedebilir
ama sessiz silahın teknik yapısından dolayı hislerini mantıksal yolla ifade
edemez, sorun zekasıyla ele alamaz ve dolayısıylanasıl yardım isteyeceklerini
ve bu silah karşısında kendilerini savunmak için nasıl birleşeceklerini
bilemezler.

Sessiz silah derece derece tatbik
edilip, baskısı yavaş yavaş arttırıldığında bu silahın varlığına adapte olur ve
sinir krizi geçirene kadar bu silahın 
kendi hayatlarına tecavüzünün 
etkisine katlanmayı öğrenirler.

Bundan dolayı sessiz silah bir
tür biyolojik savaştır. Toplumdaki bireyleri tanıyarak, öğrenerek onları
kandırıyor ve onların tercihlerine, devingenliklerine saldırıda bulunuyor.
Onların sosyal ve doğal zenginliklerine fiziksel, düşünsel, duygusal güçlerine
ve zayıflıklarına saldırıyor.

Deneyimler gösterdi ki, halkın
kontrolünü sağlamanın ve sessiz silahın en kolay metodu, bir taraftan halkı
disiplinsiz hale getirmek ve sistemin temel ilkeleri konusunda cahil bırakmak,
diğer taraftan da onların zihinlerini karıştırmak, örgütlenmelerini önlemek ve
dikkatlerini önemli olmayan konulara çekmektir.

Bunu başarmanın yolu:

1. Zihinlerini dağıtmak; zihinsel faaliyetlerini
sabote etmek; matematik, mantık, sistemin ilkeleri ve ekonomi konusunda onlara
düşük kaliteli bir eğitim sunmak ve teknik yaratıcılıklarını köreltmek;

2. Duyguları angaje etmek; düşkünlüklerini fiziksel
faaliyetlerde ve duygusal konularda yükseltmek;

a. Merhametsizce duygusal hareket ve saldırılar
(zihinsel ve duygusal tecavüz). Medyada sürekli bir seks, şiddet ve savaş
eğilimi sayesinde;

b. Açlığını çektikleri şeyleri vermek ve gerçek
ihtiyaçlarından yoksun bırakmak.

3. Tarih ve hukuku tekrar yazmak; halkın yaratılan
sapıkça şeylerin tesiri altında bırakılarak, düşüncelerini kendi kişisel
ihtiyaçlarından uydurma dış önceliklere çevirmek.

Bunlar, sosyal otomasyon
teknolojisi silahlarının farkına varmalarına ve bununla ilgilenmelerine engel
olur. Genel kural, zihin karışıklığının karlı olduğudur. Daha fazla zihin
karışıklığı, daha fazla kar. Bundan dolayı en iyi yaklaşım sorunlar yaratmak ve
bunlara çözümler sunmaktır.”

William Cooper


































































































































































































































































































Apokalipsin Atlıları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir