SU & DOĞALGAZ & ENERJİ

Enerji başlıca üç
yolla elde edilir: Termik santrallarda
(TES) kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtları yakmak, nükleer
santarlarda(NES) atomu parçalamak ve su, güneş, rüzgar, dalga ve biyolojik
kütle gibi yenilenebilir kaynakların enerjisini kullanılabilir enerjiye
dönüştürmek.

Tüm enerji elde etme
yolarının kendine özgü riskleri vardır. Aynı şekilde bunların tümü şöyle ya da
böyle az ya da çok çevreyi olumsuz etkiler. Bunlara dikkat edilmesi gerekir.
Enerji elde etmeye bağlı çevre sorunlarından en ağırı ve uluslararası
platformlarda üzerinde ciddiyetle durulan ve takip edileni radyoaktif kirlenme
(NES’lerin kazası ve radyoktif atıkları) ve iklim değişikliğidir (TES’lerin
bacasından atılan karbondioksit). Bu ikisine karşı hem uluslararası kurallara
uymak hem de uluslararası dayanışma içinde olmak bir zorunluluktur.

Yenilenebilir enerji
kaynakları (su, güneş, rüzgar, dalga ve
biyolojik kütle) hem tükenmez oluşları hem de iklim değişikliği ya da
radyoaktif kirlenme gibi ciddi çevre sorunlarına yol açmamaları nedeni ile
diğer enerji kaynaklarına avantajlıdır. Bu ötürü de bunlara sempati ile
bakılır. Ancak su (hidroelektrik
santrallar) bir yana bırakılır ise yenilenebilir kaynaklardan elde
edilen enerji hem miktar olarak çok sınırlı hem de kesintili olması gibi
nedenlerle “enerji arzı güvencesi”
sağlayamaz, bu nedenle de Gerek TES ve gerekse NES’den sağlanan enerjinin
yerini asla tutamaz. Bundan ötürü de günümüzdeki teknolojk olanaklarla esas
enerji elde etme yolu termik ve nükleer santrallardır. Buna rağmen bizimkiler
yalnızca termik ya da nükleer santrallara karşı değil aynı zamanda
hidroelektrik santralına da, rüzgar tribünine de hatta yer yer güneş
kollektörlerine de karşılar. Özetle enerji elde etme yöntemlerinin tümüne
karşılar.

Kamu oyunda enerji ve
çevre konusunda yaygın bir bilgi bulanıklığı ve hatta kirliliği var. Böyle bir
ortamda enerji karşıtı hareketleri örgütlemek oldukça kolay. Çünkü her türlü
enerji tesisi yapımı küçük ya da büyük sayıda bir grup insanın çıkarı ile
çatışır. Kiminin tarlasının istimlakine neden olur, kiminin sulama suyunu
engeller, kiminin de manzarasını bozar. Önemli olan çıkarı zedelenen bu
insanları harekete geçirmek ve onlara bir takım protesto olanakları
sağlamaktır. Örneğin bir otobüse bindirip tur attırmak ve bu arada da boğaz
köprüsü üstünde elbiselerinin üst kısmını çıkararak birkaç pankart açmalarını
sağlamak gibi. O sırada el altı basının orada hazır bulundurulması ve birkaç
kareyi görüntülemesi yetmektedir. Hele bir de haberin başlığını “halk ayaklanması” diye attırabilirseniz
iş tamamdır.

Hemen herkes bu
hareketlerin tümünde kendinden bir renk, kendinden bir cümle, kendinden bir
tavır bulabilir. Bulunan, beğenilen, desteklenen bu nokta doğru da olabilir.
Ancak dikkatle bakıldığında hareketin ana ekseni yani söz konusu santrala
karşıtlık açısından bu rengin bu cümlenin ya da bu tavrın hiç bir önemi yoktur.
Başka bir anlatımla ileri sürülen yanlışlık giderildiğinde ya da kişilerin
karşıtlığını besleyen gereksinime yanıt verildiğinde o enerji türüne olan
karşıtlık ortadan kalkıyor mu? Hayır. Örneğin nükleer santral karşıtlarının;
kazaya karşı güvenlik sağlandığında, fay hattına ya da turistik bölgeye
yapılmadığında biz de varız diyen bir söylemi var mı? Hayır. Bir başka örnek;
yer seçimi iyi yapılmış dolayısı ile doğaya saygılı ve de bu bahane ile
akarsuyumuzun uluslar arası tröstlere peşkeş çekilmediği bir hidroelektrik
santralı sözkonusu olduğunda biz de varız diyen bir HES karşıtı var mı? Hayır.
Tarlama diktirmem, manzaramı bozdurmam itirazından başka rüzgar tribünlerine karşıtlığı
açıklayan anlamlı bir gerekçe var mı? Hayır. Hep karşılar, her türlü enerjiye
karşılar. Sonuçta farklı türde santrallara karşı hareketlerin tümü bir araya
getirildiğinde, her türlü enerjiye karşı olan bir toplum tablosu ve algısı
ortaya çıkmaktadır.

Bunun iki sakıncası vardır. Birincisi genelde enerji
özelde santrallar konusu sağlıklı bir ortamda ve tüm boyutları ile
tartışılamamaktadır. İkincisi de enerji üretimi konusunda sürekli geç
kalınmaktadır
. Örneğin nükleer santral yapma konusunda Türkiye
20-30 yıl geç kalmıştır. Oysaki enerji, üretim kalkınma, refah ve uygarlık
demektir. Enerji olmadan bunlardan söz etmek olanaksızdır. Kalkınma hızı düşük,
enerji açısından dışa bağımlı bir ulus ve ülke yalnızca emperyalizmin
çıkarınadır. Dünya egemenleri otuz yıldır bombalama tehdidi ile İran’ın ihale
oyunları ile de Türkiye’nin nükleer santral yapılmasını engelliyor. Enerji
karşıtları bunu bile görmüyorlar mı? Görenler görüyor ama onlar da seslerini
duyuramıyorlar.Onların el altı yada işbirlikçi televizyonları, gazeteleri yok.

Kişi başına gayrı
safi milli hasılası, enerji ve elektrik tüketimi ile insani kalkınma indeksi
olukça düşük olan Türkiye’nin hızla sanayileşerek bu ölçeklerini yükseltmesi
gerekmektedir, bu ise enerji ile olanaklıdır. Enerji kullanımı hızla artan
Türkiye’nin gereksinimini yenilenebilir kaynaklar ile karşılaması olanaksızdır.
Açığını NES ile de karşılayamadığı için termik santrallara yüklenmektedir. Bu
da atmosfere salınan sera gazı (CO2) miktarında hızlı bir artışa neden
olmaktadır. Bu durum uluslararası arenada Türkiye karşıtlarının elinde bir koz
olmakta ve onu zor bir duruma düşürmektedir. Oysaki iklim değişikliğine katkı
açsısından Türkiye Avrupa Biriliğine üye ülkelere göre çok daha iyi durumdadır.
Örneğin Avrupa Birliğine üye 27 ülkenin sera gazı atım (emisyon) ortalaması
Türkiye’nin iki katından daha fazladır.

Enerji açısından %75 dışarıya bağımlı ve arz güvenliği
olmayan bir ülke olan Türkiye’nin dışa bağımlıktan kurtulması için linyit
kullanan termik santrallar, hidroelektrik santrallar ve nükleer santrallar
yapması en akılcı yoldur. Bu santralların yapımının kayıkçı dövüşleri ile
engellenmesi yanızca Türkiye’nin kalkınmasının yavaşlaması ve bağımlığının
sürmesinden başka bir işe yaramaz.
















İLK KURŞUN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir