SERHAT ORAKÇI : Ruanda
Soykırımı ve Küresel Güçler

20. yüzyılın ilk soykırımı
Namibya’da Almanlar eliyle gerçekleşti. 1904-1909 yılları arasında yaklaşık 100
bin Namibyalı, Alman askerlerince katledilirken, öldürülen insanların
kafatasları gemilerle Alman üniversitelerine taşındı. Aynı yüzyılın son
soykırımı da yine Afrika’da, bu sefer Ruanda’da gerçekleşti. İki hadisenin de
Afrika’da cereyan etmesinin yanında diğer bir benzerlik de bu soykırımların
sömürgecilikle yakından ilişkili olmalarıydı.

1994
yılında dünya, Ruada’da yaşanan çok kanlı olaylara tanıklık etti. Olayların
merkezinde, ülkenin iki büyük etnik topluluğu olan Hutular ve Tutsiler vardı.
Yaklaşık 1 milyon insan palalarla kesilerek can verirken, sokaklar adeta kan
gölüne dönmüştü. 100 gün süren katliamın sonunda II. Dünya Savaşı sonrasının en
büyük soykırımı yaşanmıştı. Birlemiş Milletler, ABD ve Avrupa olaylara müdahil
olmak şöyle dursun, Ruanda’yı kaderine terk edip hızla ülkeden çıkmışlardı.
Peki neydi asıl mesele? İki etnik topluluğu bu derece düşman hale getiren
şartlar nasıl oluşmuştu?

Afrika
ülkelerinin neredeyse tamamı gibi, Ruanda da sömürgeciliğin yapay sınırlarla
ortaya çıkardığı bir ülke. Önce Alman, daha sonraki yıllarda ise Belçika
kolonisi haline getirilen ülkedeki üç topluluk (Hutu, Tutsi ve Twa)
sömürgecilerin gelişine kadar beraber yaşarken, dış güçlerin gelişiyle
toplumsal yapı değişime uğradı. En önemli değişim ise birbirleriyle akraba olan
bu toplulukların etnik yönden keskin olarak ayrıştırılması oldu. Sömürgecilik
yıllarında toplumun etnik ayrım üzerinden şekillendirilmesi, hiç kuşkusuz
Ruanda’yı felakete sürükleyen başlıca etkendi. 1899’da Almanya tarafından
sömürgeleştirilen Ruanda, Almanların I. Dünya Savaşı’ndan mağlup ayrılmasının
ardından 1918’de Belçika’ya devredildi. Her iki sömürge idaresinin de Ruanda’ya
bıraktığı miras, ayrılıkçı ve ırkçı siyaset tarzından başka bir şey değildi.

Sömürgeci miras: Toplumsal ayrışma ve şiddet

Belçika
sömürge idaresinin Tutsilerden ayrıcalıklı yönetici bir sınıf yaratma siyaseti,
sömürgecilik sonrasında kanlı çatışmalara zemin hazırladı. Hutu, Tutsi ve
azınlık pigmeler arasında keskin etnik ayrımların yapılması, insanların kimlik
kartlarında etnik sınıflandırma yapılması gibi ayrılıkçı siyaset, bu
toplulukları düşman hale getirdi. Bunlar arasında Tutsilere ayrıcalıklı
davranılması, daha zeki oldukları gerekçesiyle eğitim bursları sağlanması ve
meslek eğitimleri verilmesi Tutsileri toplumun sözcüsü ve lideri haline
getirirken, diğer toplulukları toplumsal hayatın ve ekonomik faaliyetlerin
dışına itti. Avrupa’daki kültürel ve fiziksel ırkçılık anlayışını Ruanda’ya
transfer eden bu tutum, sonuç itibariyle akraba toplulukları birbirine düşman
hale getirdi. Ancak sayısal üstünlüğe sahip Hutuların kabullenemeyeceği bu
durum, 1950’lerin sonunda etnik çatışma risklerini gündeme getirmeye başladı.

1950’lerde
güç kazanmaya başlayan Hutu siyasi elitlerinin başlıca gündem maddesi,
Tutsilerin sömürge güçleri sayesinde elde ettikleri sosyal ve ekonomik tekele
karşıtlık oldu. 1957 yılında yayınlanan 12 sayfalık Hutu Manifestosu bu
ayrımcılığa dikkat çekerken, ülke çapındaki tüm Hutuları birlik olmaya
çağırıyordu. Hutu elitlerinin kaleme aldığı bu manifesto, soykırımın ön metni
olarak değerlendirilir.

1959
yılında Tutsi Kralının tahtından indirilmesi, iki etnik topluluk arasında daha
sonraki yıllarda soykırıma dönüşecek olan olayları başlattı. Bu tarihten
itibaren 130 bin dolayında Tutsi ülke dışına kaçarak komşu ülkelerdeki mülteci
kamplarında kendisine yaşam alanı açtı. Artık zayıflamaya başlayan Belçika
sömürge yönetimi 1962 yılında ülkeden çekilirken, arkasında patlamaya hazır,
nefret dolu bir toplum bırakmıştı. Bağımsızlık sonrası, nüfusun çoğunluğunu
oluşturan Hutular iktidarı ele geçirirken, Tutsilere yönelik şiddet olayları da
kısa sürede kendini göstermeye başlamıştı.

1959
olaylarında kaçan Tutsilerin geri dönüş çabaları, 1963 yılında Cyanika ve
Kaduha gibi bölgelerde 21 bin kişinin ölümüyle sonuçlanırken, Hutu ve Tutsi
toplulukları arasındaki nefret ve düşmanlık da her geçen gün derinleşmeye devam
etti. Okullardaki resmi eğitimin de etnik ayrımcılık için kullanılması, küçük
yaşlardaki insanların, kendisine benzemeyenlere karşı önyargılarla dolu olduğu
bir toplum yarattı. 1963 olaylarına şahitlik eden Kankesha Josephine verdiği
bir mülakatta, okula giderken yollarda cesetlerin üzerinden atlamak zorunda
kaldıklarını ve köpeklerin cesetleri parçaladığını aktarır. Kırsalda yaşanan bu
tür hadiseler de göstermektedir ki 1994 soykırımının kan kokan yolları,
1959’dan itibaren kendini açık şekilde göstermeye başlamıştı.

1959-1963
yılları arasında yaşanan olaylara, 1973-1974 yıllarında yenileri eklendi. Bütün
bu olaylarda Tutsiler etnik soykırıma tabi tutulurken, sağ kalanlar Burundi,
Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Uganda’da göç ettiler. Çevre ülkelerde artmaya
başlayan Tutsi nüfusu ise bu ülkelerde organize olarak Paul Kagame önderliğinde
silahlı Ruanda Vatansever Cephesi’ni (Rwandan Patriotic Front/RPF) kurdu. Bu
silahlı oluşum, daha sonraki yıllarda Tutsilerin katliamdan kurtarılması için
tek umut haline gelecekti.

1994 soykırımı ve küresel sessizlik

6
Nisan 1994’te Ruanda Devlet Başkanı Habyarimana’yı taşıyan uçağın düşürülmesi,
trajik olayların başlangıcı kabul edilir. Bu hadiseden sadece 15 dakika sonra
Tutsilere yönelik sistematik katliamlar başlamış ve ülke üç, dört ay boyunca
kaotik bir ortama hapsolmuştu. Aşırılıkçı Hutu çeteleri organize olarak
gördükleri her yerde Tutsileri katletmeye başlamışlardı. Birleşmiş Milletler
Barış Gücü içinde görev yapan 10 kadar Belçika askerinin de saldırganlarca
öldürülmesi, oldukça olumsuz bir atmosfer doğurmuştu. Bütün yabancı misyonların
hızla Ruanda’yı terk etmesi, soykırımı gerçekleştiren çeteler için daha rahat bir
ortam oluşturmuştu.

Ülkede
çok kanlı olaylar yaşanırken, küresel aktörlerin tutumu ise şaşırtıcı boyuta
varan bir sessizlik oldu. Ruanda’da stratejik çıkarları bulunmayan ABD’nin
yaşanan katliamı durdurmak adına hiçbir adım atmaması kendi kamuoyunda bile tepkilere
yol açarken, Clinton yönetimi yaşanan hadiseyi ‘soykırım’ olarak
değerlendirmekten kaçınmıştı. Beyaz Saray’ın basın toplantılarında ‘soykırım’
ifadesini kullanmama ısrarı, Ruanda’ya yönelik herhangi bir sorumluluğun altına
girmemek için bilinçli bir tercihken, bu sendromun oluşmasında, kısa süre önce
Somali’de yaşanan başarısızlığın etkileri vardı.

Ekim
1993’de Somali’de iki Black Hawk tipi helikopterin düşürülmesi ve Amerikan
ordusunun verdiği askeri kayıplar ABD’ye tam anlamıyla şok yaşatırken, Afrika’da
daha temkinli hareket etmesini öğretmişti. Bu korku Ruanda’da nüksederken,
ülkede yaşanan olaylara karşı ABD sessiz kalmayı tercih etmişti. ABD’nin
körlüğü o dereceye varmıştır ki katliamın yaşandığı günlerde Ruanda’da halkı
kışkırtan radyo yayınlarını, ifade özgürlüğüne müdahale olur diyerek kesmeyi
bile reddedebilmişti.

Aynı
pasif tutum Birlemiş Milletler tarafından da sergilenirken, Batılı devletler
Ruanda halkının ölümüne göz yummuştu. Taraflar arasında ‘nötr kalmak’ gibi
ilkesel bir prensibe saplanan BM, bu tarz olayları önleyecek mekanizmalardan
yoksun olduğunu ispatladı. Petrol, doğalgaz, altın ve elmas gibi madenlerin
olmaması, stratejik konumdan mahrum bu küçük Afrika ülkesini çaresizliğe ve
kendi kaderine terk etti. Olaylar başlamadan önce, aşırılıkçı çetelerin
soykırıma hazırlandığı yönündeki istihbaratlar bile dikkate alınmadı ve sonuçta
bu ağır trajediyi sadece izlenmekle yetinildi. Soykırım günlerinde ABD ve
Avrupalı devletler kendi vatandaşlarını tahliye etmek için her türlü imkanı seferber
ederken, Ruanda’daki soykırımın durması için hiçbir çaba içine girmedi.

1994
olaylarının paralelinde, sınır bölgelerinden Ruanda’ya giriş yapan RPF
milisleri adım adım ilerleyerek başkent Kigali’yi kuşatma altına aldılar. Bu
adım bütün Tutsilerin yok edilmesinin önüne geçerken Paul Kagame’nin Ruanda
siyaset sahnesine devlet başkanı olarak çıkışının da önünü açtı. 1994’ün Temmuz
ayında olaylar sona ererken sokakları, kiliseleri ve okulları cesetlerle dolu
bir Ruanda ortaya çıktı.

İş
işten geçtikten sonra medya önünde dökülen timsah gözyaşları eşliğinde gelen
pişmanlık dolu sözler ve kuru temenniler bu insanlık ayıbını kapatmak için
yetersiz kalırken, geriye sadece bir avuç gönüllünün kişisel kahramanlık
hikayeleri kaldı. Kendi çabaları ile Tutsileri yetimhanelerde, evlerinde,
kilise ve camilerde saklayarak katledilmekten kurtaran bir avuç değerli insanın
hikayesi, zor şartlar altında bile insanlık adına bir şeyler yapılabileceğini
gösterdi.

Ruanda
20. yüzyılın önemli derslerinden biridir. Ayrımcılığın ve etnik kodlarla
siyaset yapımının ne tür kanlı olaylara yol açabileceğinin en açık
göstergesidir. Sömürgeciliğin dizayn ettiği kanlı etnik siyaset küçük bir
Afrika ülkesini kaosa sürüklerken, küresel aktörlerin çıkar gözetmedikleri yerlerde
insan hakları ihlallerine sessiz kaldıklarını da bize gösterdi.




































[İstanbul
Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde doktora çalışmalarına devam eden Serhat
Orakçı, İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (İNSAMER) Afrika uzmanıdır]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet