CEZAYİRDE FRANSIZ KATLİAMI & Soykırım Listesi


Katliamlar, kıyımlar, sürgünler yüzyılıydı 20. yüzyıl. Soykırımla
açılmış, soykırımla kapanmıştı. Yahudi soykırımı gibi çok bilinenleri dışında,
pek çok soykırım ya görmezden gelindi, ya unutturuldu. Batı’da son zamanlarda
giderek artan sayılarda ortaya çıkan listelerde, bu unutulmuş soykırımların adı
bile geçmiyor. Listeyi hazırlayan, öncelikle kendini saklıyor. Oysa soykırımlar
insanlığın belleğine silinmemecesine kazılıdır ve güç ya da kaba kuvvet kimseyi
temize çıkartmayacaktır.




Yazı: Kemal Tayfur

Fizyoloji
profesörü Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabında, “Dünya
benimdir!” diyebilmenin şartlarını sıralar: “Silahlar ve başka
teknolojiler, tabana yayılmış okuryazarlık, pahalı keşif ve istila
programlarını sürdürebilmek için gerekli siyasal örgütlenme.” Bunlara
sınıflandırma ve listelemeyi de eklemek gerek. Coğrafyaya, tarihe, hayata
ilişkin ne varsa toplayıp tasnif etmek. Bu aynı zamanda egemen bilim
anlayışının da vazgeçilmez şartıdır.



Bu bakımdan yağmur ormanlarındaki karıncaların, Afrika’daki bitkilerin,
okyanuslardaki mercanların vs. sınıflandırılması elbette bir bilimsel
faaliyettir ama sanıldığı kadar masum da değildir. Richard H. Grove Gren
Imperialism adlı kitabında, bu faaliyetin, doğanın ve doğa tarihinin
sınıflandırılması girişiminin “hem yerküre üzerinde egemenlik kurma
dürtüsüyle, hem de başka bilgi sistemlerini kendisiyle bütünleştirerek,
onlardan öğrenerek, yeri geldiğinde saldırgan bir biçimde onların yerine
geçerek” geliştiğini ileri sürer. Doğa alanında durum buysa, tarih
alanında haydi haydi öyledir.



Tarihin ve tarihsel olayların sınıflandırılması, listelenmesi de artık kesin
bir gerekliliktir. Bilimsel bilgiye ulaşmanın başka bir yolu olmadığı
düşünüldüğü için de seçeneksizdir. Ama tarih daha karmaşık bir alandır.
İçinde ideolojiler, resmi yaklaşımlar, ulusal ve küresel çıkarlar cirit
atmaktadır. Tüm olaylar silsilesi için farklı sınıflandırma ve listelemelerin
birbirini izlemesi bundandır. Yani tarih alanında listeler daha çabuk ve daha
kolay değişebildiği gibi, çok katı bir değişmezlik de gösterebilir. Bu biraz
da listeye hazırlayanın konumuna bağlıdır. Aslında tarihsel olayların belirli
başlıklar altında listelenmesi, sınıflanması çok da bilimsel bir şey
değildir. Tamamen farklı yer ve zamanlarda, farklı koşullarda gerçekleşmiş
olayları tek bir başlık altında toplamak totaliter bir anlayışın mirasıdır. İşin
tuhafı bundan en çok bilim adamları mustarip görünmektedir ama bu
bağımlılıktan kurtulmak için çaba göstereni de pek azdır.



Listeler bilginin toplanması ve sunulması bakımından büyük kolaylık sağladığı
için de en çok medyanın işine yarar. Bir de siyasetçilerin.



Örneğin son zamanlarda dünyada yaşanan soykırımlarla ilgili bir liste bolluğu
yaşanıyor. Türkiye’nin en çok tartışılan problemlerinden biri olduğu için de
ilgi büyük. Geçenlerde Ankara Ticaret Odası, dünyadaki soykırımlar adı
altında bir liste yayımlamıştı. Tarihçilerin bunu ciddiye alması
beklenemezdi, çünkü pek çok olay “soykırım” niteliği taşımasına
karşın liste, acemice ve özensizce hazırlanmıştı. Derme çatma bir şeydi. Bu
tür listeleri Batı’da üniversiteler hazırlar, ticaret odası gibi kurumlar ya
da medya da onlardan alıp değerlendirir. Böylece listenin bilimselliği de
pekiştirilmiş olur.



Ancak, National Geographic dergisinin (Ocak 2006) Amerikan versiyonunda
yayımlanan soykırımla ilgili listeyi görünce Ankara Ticaret Odası’na
haksızlık ettiğimi düşündüm. Her nedense derginin Türkçe çevirisinde yer
almayan liste, üstelik bir üniversite çalışmasına dayandırılmıştı. (Clark
Üniversitesi, Soykırım Araştırmaları Merkezi’nden Barbara Harf) Tabii ki
özensiz değildi. Dergi, “Ölüm Yüzyılı” başlığı altında dünyada 20.
yüzyıl (ama sadece 20. yüzyıl) boyunca yaşanmış politik, etnik ya da dinsel
nedenlerle gerçekleşen kıyımları listelemişti. Öldürülen insanların
sayılarına göre şişirilen balonlarla renklendirilmiş bir grafik eşliğinde.
Listenin birinci sırasında Namibya bulunuyor. İkinci sırada ise tabii ki
Türkiye. “Türkiye: 1.500.000.” Soykırımla ilgili makalede de,
1915-1923 arasında Türkiye’de bir buçuk milyon Ermeni’nin soykırıma
uğratıldığı özellikle vurgulanmıştı. Soykırım olup olmaması bir yana, 1915’te
yaşanmış bir olay neden 1923’e kadar özellikle yayılmıştı? Türkiye’nin
Kurtuluş Savaşı’nı da bu olayla bağlantılandırmak istiyorlardı herhalde.
Çünkü hiçbir açıklama yok. Sanki hükme bağlanmış, sorgulanamaz, kuşku
duyulamaz bir gerçekmiş gibi. Oysa tam tersiydi, 1915’ten sonra Doğu Anadolu
bölgesi ve daha sonra da Türkiye’nin dört bir yanı işgale uğramıştı. O
yıllarda Türkler Ermenileri değil, örneğin Fransız işgalcilerle birlikte
Çukurova’ya devlet kurmak üzere gelen Ermeni teşkilatları Türkleri kıymakla
meşguldü.



NG’nin listesi başka tuhaflıklarla da doluydu: Ülke adlarının karşısında
kıyıma uğrayan insanların sayıları verilmişti. Örneğin “Cezayir:
30.000” denilmişti. Ya da “G. Vietnam 500.000”. Cezayir’de ya
da Vietnam’da kimlerin soykırıma uğradığı, bu suçu kimlerin işlediği ise
belirtilmemişti. Bilmeyen biri, bu listeye bakarak, Cezayirlilerin ya da
Vietnamlıların soykırıma uğradığına değil de soykırım yaptıklarına
hükmedebilirdi.



Örneğin listenin birinci sırasındaki Namibya’da kim soykırıma uğramıştı?
Öldürülen 75 bin kişi kimdi ve niçin öldürülmüştü? Ancak Namibya’yı iyi
bilenler, o da tarih kitaplarına bakarak bir sonuç çıkarabilirdi. Grafiğe
göre, olay 1900 ile 1910 arasında bir tarihte gerçekleşmiş. Öyleyse bu,
Avrupalı sömürgecilerin Afrika’ya yaptıkları en korkunç saldırılardan biri
olan ve Almanların 1904-1905 yıllarında Hereroların soyunu tüketme savaşı
olmalıdır. Sömürge paylaşımında diğer Batılı güçlerden biraz geri kalan Alman
İmparatorluğu, Namibya’ya çıktığında, Herero ve Nama halklarını, topraklarına
ve hayvanlarına el koymak için sistematik bir soykırıma uğrattı. Bu imha
seferinin anlatıldığı kitapta, soykırım bir “medeniyet müdahalesi”
olarak kutsandı: “;Bu siyahlar, Tanrı ve insanlar namına ölümü hak
ettiler; iki yüz çiftçiyi öldürüp bize karşı isyan ettiklerinden değil ama ev
kurmayıp kuyu açmadıkları için. Tanrı bizi burada galip kıldı, çünkü biz daha
soylu ve ilericiyiz.” Evet, soykırımın gerekçesi buydu. Bu arada,
yerlilerin topraklarına ve iki buçuk milyon baş hayvanına da el konulmuştu.
Aradan 90 yıl geçtikten sonra Herero temsilcileri soykırım için Alman
hükümetinden 2 milyar mark tazminat talebinde bulundular ama Yahudi soykırımı
için belirlenen tazminatı son kuruşuna kadar ödeyen Almanya oralı bile
olmadı. Ne var ki, faili belirsiz de olsa listenin birinci sırasına
konularak, 20. yüzyılın ilk soykırımının Almanlara yüklenmesi, yine de
haksızlık! Çünkü ilk sıra onlara ait değil. Göreceğiz.



Listeye dönelim. Listeyi yayımlayanlar, kimi olaylar görmezden gelinemeyecek
kadar net olduğu için bunları saklamak yerine suçluyu belirsiz tutmayı
yeğlemiş. Cezayir’de bir soykırım işlendiğini kabul etmiş ama Fransa’yı
görmezden gelmiş. Üstelik ölüm sayısını son derece küçük göstermiş. Sadece
Setif’in bombalanmasında 45 bin kişi ölmüşken, 1954-1962 yılları arasında 1
milyon civarında insan katledilmişken, derginin uygun gördüğü rakam sadece 30
bin. Yoksa bunlar Cezayirli direnişçilerin öldürdüğü Fransız askerleri ve
sömürgeciler olmasın! Belki de diyeceğim ama hayatını kaybeden Fransızların
sayısı o kadar değildi. Üstelik Cezayirlilerin yaşadığı soykırım öyle vahimdi
ki Birleşmiş Milletler, kan dökülmesinin önüne geçilmesi için bir karar
almıştı. Fransa’nın Cezayir’deki ordusunun komutanının buna cevabı şu
olmuştu: “Kan dökülmemesinin tek yolu, dökecek kanın olmamasıdır.”
Tuhaftır, geçenlerde Cezayir devlet başkanı, uygulanan soykırım için
Fransa’nın özür dilemesini istediğinde de, Fransa dolaylı bir cevap verdi:
“Sömürgeciliğin iyi taraflarının okullarda okutulmasını öngören bir
yasayı” meclisinden geçirdi.



Liste, Vietnam örneğinde daha da sorunlu hale geliyor. Buradaki soykırımın
ABD ile bağının kurulmasını hepten önlemek için “S. Vietnam”, yani
Güney Vietnam diye yazılmış. Amerikan resmi tezini bilenler için bunu anlamı
şudur: “Vietnam’da 500 bin kişi öldürüldü ama bu Güney-Kuzey savaşında,
Güney Vietnamlıların işlediği bir suçtur.” Liste sadece suçluyu
saklamakla kalmamış, SSCB ve Çin söz konusu olduğunda son derece cömertçe
davranılırken, Vietnam’da öldürülenlerin sayısı beşte bire indirilmiş. Oysa
Vietnam arka arkaya iki kez soykırıma uğradı. Birincisi 1946-1954 arasında
Fransızların bağımsızlık hareketini bastırmak için işlediği soykırımdır ki
bir milyona yakın Vietnamlı hayatını kaybetti. İkincisi ise listeyi
hazırlayanların “bilmediği” ama dünyanın çok iyi bildiği ABD’nin
hanesine yazılı soykırımdır. ABD işgal ettiği ülkeden 1976’da çekildiğinde
iki buçuk milyon ölü ve ruhen ya da bedenen toptan sakatlanmış bir nüfus
bırakmıştı. Ama ABD, kaybettiği bir savaşı, “Rambo” filmleriyle sonradan
kazanmakla kalmamış, işlediği soykırımı da gözlerden saklamayı başarmıştı.
Hem saklamasa ne olacaktı ki; hangi güç bunu öne sürebilir ya da
kabullendirebilirdi?



Sadece bu örnekler listeyi hazırlayan mantığın sakatlığını yeterince
gösteriyor. Listeye ilişkin herhangi bir açıklama yapılmadığı için de bu
faili belirsiz ve rakamlarıyla oynanmış olayları tek tek ele almanın bir
anlamı yok. Ancak 20. yüzyılda yaşanan soykırım sorumluları arasına, Almanya
hariç neden tek bir Batılı devletin alınmadığını sormakta yarar var. Böylece
daha tutarlı ve geniş bir liste ortaya çıkabilir belki.



Ama öncelikle şu tarih meselesini, soykırımların neden 1900 yılından itibaren
başlatıldığını anlamamız gerekiyor. Listeleme ve sınıflandırmada olduğu gibi,
sınırı ve miladı da Batı belirler. Diğer herkese de bunu kabul etmek düşer.
Soykırımdan mı bahsedeceksiniz? Kalkış noktanız, 1900 olmalı. Batılı böyle
sınıflandırmıştır ve o tarihten önce ne olduğunun önemi yoktur. Düşünün ki,
1900 yılında dünyanın herhangi bir yerinde bir soykırım meydana geliyor ve bu
bir soykırım suçu. Ama diyelim bu tarihten hemen bir yıl önce, yani 1899’da
nitelikleri ve boyutları itibariyle tam bir soykırım yaşanmış olsun. Hayır,
onu soykırım sayamazsınız. İnsan hakları kavramına, demokrasinin gelişimine
yaslanan açıklamalar getirilir ama inanmayın; “beyaz adam” kendini
kurtarmak istiyor da ondan.



Eğer, ikna olmamışsanız, meselelere Batı’nın zaviyesinden bakmıyorsanız,
referansınız bu liste örneğinde olduğu gibi National Geographic değilse ve
1900 öncesine doğru bir yolculuğa çıkıyorsanız, gördükleriniz sizi şaşkına
çevirebilir. Dünyanın dört bucağı soykırımlarla kavrulmuştur ve hepsinin
sorumlusu Batılı güçlerdir. Söz konusu olan öyle yerel katliamlar, savaşlara
bağlı kıyımlar filan değildir; doğrudan doğruya kıtaların (Amerika, Afrika ve
Avustralya kıtaları boydan boya soykırım toprağıdır), ülkelerin toptan
insansızlaştırılmasıdır. Milyonlarca ve milyonlarca insan sırf Guançe,
Kızılderili, Aborijin, Maori oldukları için, derilerinin rengi siyah olduğu
için, çekik gözlü oldukları için ya da farklı dini inanışlara sahip oldukları
için acımasızca katledilmişlerdir. Bütün bu olaylarda soykırım suçunun tüm
öğeleri mevcuttur ve sanıldığı gibi yüzyıllar öncesinin olayları değillerdir.
Evet, beş yüz yıl önce başlamıştır ama 20. yüzyılın ortalarına kadar devam
etmiştir ve hatta bazı ülkelerde halen sürdürülmektedir.



Geçmişe ilişkin bu kısa yolculuk şunu da gösterecektir: Soykırım bir Avrupa
icadıdır. Temel dayanakları da başta ırkçılık olmak üzere tamamıyla Avrupai
söylemler ve kölecilik, sömürgecilik, emperyalizm gibi Avrupai pratiklerdir.
Avrupa dünyaya demokrasiyi, insan hakları kavramını, özgürlük idealini
bahşettiği için ne kadar övünse yeridir. Ama ırkçılığı, faşizmi, ötekini
aşağılama ve hor görmeyi, dinsel, kültürel, etnik farklılıklara saygı
göstermektense onları yok sayma anlayışını dalga dalga yayan merkez olduğunu
da unutturamayacaktır.



Her icat, öncelikle sahibine yarar. Soykırım icadı, Batılı beyaz adama yeni
topraklar, yeni ülkeler, yeni kıtalar (Bazı tarihçiler bugün Avustralya ve
Amerika’dan “Yeni Avrupalar” diye söz ederken büyük haz
duymaktadırlar) ve dolayısıyla büyük zenginlikler kazandırdı. Ne modern
fikirlerin, ne hümanizmanın, ne kilisenin, ne bilimin, ne felsefenin, ne de hukukun
söyleyeceği bir şey vardı. 16. yüzyılda Kanarya Adaları’nın halkı Guançelerin
tek bir kişi kalmamacasına ortadan kaldırılmasını “Kanaryaların taş
çağından kurtulması” diye kutsayan zihniyetle; 20. yüzyıl açılırken
“Daha soylu ve daha erkek insanlardan doğan yüksek uygarlıklar önünde,
alçak uygarlıkların ve çürümekte olan ırkların ortadan kalkması Tanrı’nın
sınırsız tasarısının bir parçasıdır” diyerek Filipinler’deki soykırıma
övgüler düzen Amerikan senatörünün zihniyeti bir ve aynıydı. Yabancıya, zayıf
ve aciz olana, uzaktakine, rengi ya da dini farklı olana karşı uygulandığı
sürece sorun yoktu. Ta ki, faşizmin kendisi gibi, soykırım da sömürgelerden
anavatana, uzaktan yakına, Avrupa’nın ortasına taşınıncaya ve tüm dünyanın
gözleri önünde ve bütün Avrupa’nın ortak olduğu Yahudi ve Çingene
soykırımları yaşanıncaya kadar.



Tek bir örnek yetecektir. Almanya’da Yahudiler soykırım vagonlarına
bindirildiğinde ABD’de Yahudi aleyhtarlığı doruğundaydı. Gazeteler, dergiler
Nazilerden övgüyle bahsediyordu. Öte yandan, işgal altında olsalar da
İtalya’dan Belçika’ya, Fransa’dan Polonya’ya işbirlikçiler Yahudi avında
Nazilerden geri kalmamışlardı. Her şey olup bittikten, Naziler işlerini
tamamladıktan sonra, soykırım uluslararası hukuktaki yerini aldı. Herkes
hayret ve şaşkınlık içindeydi; Yahudilerin soykırıma uğramış olması değil de,
Batı uygarlığının böyle bir yola sapmış olması ürkütücüydü. Nazilerin bu suçu
dışarıdan bir kaynaktan örnek almış olabileceği üzerine teoriler
geliştirildi. Bire bir aynı yöntem ve niyetlerle uygulanmasına karşın,
sömürgelerde yaşanan ve halen yaşanmakta olan soykırımlar hatırlanmadı bile.
Kimse de onlara hatırlatmadı. Sonrasını biliyoruz. 20. yüzyılın ilk yarısında
yaşanmış onca trajedi arasından, 1915 yılında Türkiye’de yaşanan Ermeni
tehciri ilk soykırım olarak tanımlandı.



Gerçekten öyle miydi? Burada Ermeni tehcirinin soykırım olup olmadığını
tartışmayacağız. Atlas dergisi, bu konuyu iki kez çok ayrıntılı bir şekilde
inceledi. O incelemelere Atlas’ın internet sitesinden ulaşılabilir. Şimdi üzerinde
duracağımız soru şu: Bu, 20. yüzyılın ilk olayı mıydı? Böyle bir soru
sorulmadı. Bunun yerine, kayda değer bir bellek kaybı öne çıktı. Arada
sırada, eski yüzyıllarda olanlardan veya sömürgelerdeki kurbanlardan söz
edenler oluyordu. Ama o kurbanlar “kendi felaketlerinin failleri olarak
suçlu” sayılmak üzere anılıyorlardı.



Yukarıda, biri Almanya’yı, biri ABD’yi, biri de Fransa’yı ilgilendiren üç
soykırım olayından söz ettik. Hiçbir listede yer almamalarına rağmen. üçü de
20. yüzyılda yaşanmıştı. Peki, ilk soykırım hangisiydi ve faili kimdi?

İlk Soykırım

ABD Başkanı
McKinley, 1898 yazında şunları söylemişti: “Kaç gece diz çökerek ışık
vermesi ve önderlik etmesi için ulu Tanrı’ya yalvardım. Ve bir gece (ışık)
geldi… Filipinler’in hepsini almaktan ve Filipinlileri eğitmekten başka
çıkar yol yoktu.” McKinley’e “Tanrıların bir hediyesi” olarak
sunulan Filipinler, o sırada, İspanyol sömürge rejimine karşı bir bağımsızlık
savaşı vermekteydi ve hürriyetine kavuşmanın eşiğindeydi. ABD de Filipinlilerin
hürriyeti için 1898’de donanmasını ülkeye göndermişti. Sonra da İspanyollara
20 milyon dolar verip üç bin adadan oluşan Filipinler’e tümden sahip olmuştu.
ABD, adaları Filipinler halkına teslim edeceğine dair isyancılara söz
vermişti. Ama “Amerikan bayrağı bir kez dikildiği yerden
indirilmemelidir” diye haykırıyordu kongrede Senatör Beveridge. Bilim
adamları ve medya da boş durmuyordu. Prof. Coolidge, Filipinlilerin
“uygarlık yönünde hiçbir yetenek göstermeyen bir ırktan”
olduklarını bildiriyor, Washington Post, “Sorumluluğumuzu kabul etmek
zorundayız, bu sorumluluk emperyalist bir politikadır” diye yazıyordu.
Bunlara karşı çıkanlarla birlikte Amerikan politikası en renkli günlerini
yaşarken, Filipinler, 20. yüzyıla kan revan içinde giriyordu. Filipin halkının
bağımsızlık talebine, 1899’da başlayıp 1902 yılına kadar sürecek sistematik
bir soykırım hamlesiyle cevap verildi. Sivillere yönelik bombardımanlar ve
her türlü imha operasyonları, gıda ambargoları, planlı katliamlar ve toplama
kamplarının ilk versiyonları (bu sonuncusu bir yasayla düzenlendi;
Reconcentration Law, 1903) burada uygulandı. ABD’li komutanın birliklerine
verdiği günlük emirlerden biri şuydu: “Öldürmeniz, yağmalamanız ve yıkıp
yakmanız gerekiyor.” Görevleri “her şeyi yakmak ve herkesi
öldürmek” olan 124 bin Amerikan askeri, üç yıl içinde ayaklanmayı
bastırdı. Bu, Filipin halkının altıda birinin (o sırada Filipinler nüfusu beş
milyon civarındaydı) öldürüldüğü anlamına geliyordu. 20. yüzyılın bu ilk
soykırımıyla ilgili olarak yapılan eleştirilere Senatör Beveridge şu cevabı
vermişti: “Bizim savaş yönetimimizin acımasız olduğuna dair suçlamalar
vardı. Sayın senatörler, tam tersi söz konusudur. Göz önünde bulundurmanız
gerekir ki, oradakiler Amerikalılar ya da Avrupalılar değildi; onlar oryantal
idiler.”



Şimdi, listeye bakalım. Evet, listede Filipinler var. 1970-1980 arasına
sıkıştırılmış balon 60 bin ölümden bahsediyor. Demek ki, ABD’nin kuklası
diktatör Marcos’un, kendi halkına karşı uyguladığı katliam hesaba katılıyor
da, yüzyılın başında katledilen bir milyona yakın Filipinli hatırlanmıyor.
Unutulan bir diğer şey de Marcos’un cinayet çetelerinin ABD ordusu ve gizli
servisince örgütlendiği ve Marcos başta ülkeden kaçmak zorunda kalan
katillere

ABD’nin kucak açtığı.



Aynı unutkanlık komplosu, Belçika’nın 1908’e kadar 10 milyondan fazla
Kongoluyu en aşağılık işkencelerle soykırıma uğrattığı gerçeğini de karartır.
Balkanlar’da 1912-1913 yıllarında Türklere, Arnavutlara ve Boşnaklara
uygulanan soykırım ve sürgün de bu sayede hiç akla gelmez. Oysa tamamı sivil
650 bin kişi Bulgar, Sırp ve Yunan birliklerince öldürülmüş, bir o kadarı
topraklarından sürülüp atılmıştı. İtalya’nın Libya’da 1911’den 1940’lı
yıllara kadar sivillere uyguladığı imha operasyonları ve çölün ortasına
kurduğu toplama kamplarında on binlerce kişi hayatını kaybetti. Aynı
İtalya’nın suç hanesinde 200 bin Etiyopyalının katli de vardır. Bunlara,
bağımsızlığına kavuşmak isteyen sömürge halklara uygulanan katliamlar
(örneğin İspanya’nın Fas’ta, Portekiz’in Angola’da yaptıkları, Hollanda’nın Endonezya’da
yaptıkları) ve halihazırda girişilen kitlesel kıyımlar da eklenmelidir.



Listeye, 1940-1950 arasında Hindistan’da bir milyon insanın ölümüyle
sonuçlanan kıyımı yerleştirenler, en azından, yakın tarihinde 26 soykırım
belgesi taşıyan İngiltere’nin 1876’da Hindistan’da 25 milyon insanın
ölümünden sorumlu olduğunu unutmamalıdır. Aynı İngiltere’nin 1952 yılında
Kenya’daki ayaklanmayı bastırma girişimlerinin bir katliamla sonuçlandığını
da hatırlamalıdır.



Elbette ki, Doğulu ya da Batılı, Müslüman ya da Hıristiyan, komünist ya da
faşist, kim haksız bir savaşa bulaşmışsa, kim etnik, dinsel ya da politik
özellikleri nedeniyle insanları kıyıma uğratmışsa bu utanç listesindeki
yerini almalıdır. Ama bu listenin de doğru, tarafsız, çarpıtılmamış,
abartılmamış, siyasi çıkarlardan bağımsız olması şarttır. Bu da
hazırlayanların vicdanına ya da vicdansızlığına bağlıdır.




ATLAS Sayı 155
/ Şubat 2006


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet