Hacı TONAK : Bursa’da Geçmişten Günümüze Sosyal Dayanışma
15 Kasım 2020
Bursa, dayanışma ve yardımlaşma anlamında yalnızca şen ve dinç çağlardaki atılımların öncüsü ve sahnesi değil, acılı çöküş ve çekilme sürecinin de en önemli sahnelerinden biridir. O altüst oluşta oradan oraya göçen yüzbinlerce Osmanlı yurttaşı Bursa’ya yerleşmeyi yeğlemiş veya Bursa’ya yerleştirilmiştir. Kent içinde, büyük kamucu Ahmet Vefik Paşa’nın ızgara planlı olarak kurduğu Selimiye, Ruscuk ve Çırpan mahalleleri bu yerlerden gelen göçmenlerin yerleştirildiği mahallelerdir.
* Hacı TONAK
Dayanışma sözcüğü yalnızca çağrışımıyla değil, tek sert sessizi bünyesinde eriterek renklenip zenginleşmiş ses düzeniyle de Türk dilinin en güzel sözcüklerindendir. Sözcüğün büyüleyici, her zaman ve her durumda içkin olduğu anlamı da Bursa ile birlikte düşünüldüğünde kaçınılmaz olarak daha bir belirginlik ve derinlik kazanır. Çünkü Bursa, dayanışma ve yardımlaşma kavramlarının öyle olmasa da toplum yaşamında başlangıcı imiş gibi kabul ettiğimiz Osmanlı devletinin hem kuruluşunun hem de Avrupa’ya ve Akdeniz’e yayılarak bir dünya devletine doğru gelişmesinin başkentidir. Kökleri öncesine dayansa da devletin ve toplumun Osmanlı diyebileceğimiz dayanışma ve yardımlaşma kurumlarının ilk önemli örnekleri bu süreçte ortaya çıkmış ve bunlar oluşturdukları örgütlenme ve yardımlaşma kültürüyle zamana yenilmeden yüzlerce yıl boyunca toplum yaşamında varlıklarını ve etkinliklerini sürdürmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nun yayıldığı kıtalardan çekilişi sürecinde Rumeli, Girit, Kafkas, Kırım ve Balkan bozgunlarının, ardından da Birinci Dünya Savaşı yenilgisinin yerinden yurdundan ettiği milyonlarca Osmanlı yurttaşı bu kurumların yalnızca etkinliği ve çabaları sayesinde değil oluşturdukları yardımlaşma kültürü sayesinde hayatta kalabilmiş, yer yurt edinip Anadolu’da ve Trakya’da yerleşmiş, buradaki yeni koşullara uyum sağlamış ve eskisinin küllerinden yeni Türkiye’yi doğuran büyük kalkışmanın ve büyük kurtuluş ve kuruluş çabasının içinde de farklı bir coşkuyla yerini alabilmiştir.
Günümüzde açıkça görülebilmektedir ki böylesi sorunlar, dünyanın en büyük ve en geniş olanaklara sahip devletlerinin yahut Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği gibi devletlerarası birlikler ile NATO gibi muazzam ortak askeri örgütlenmelerin dahi ancak büyük güçlükle altından kalkabildikleri veya hiç kalkamadıkları sorunlardır. Yugoslavya’nın dağılması sonrasında Saray Bosna’da, Kosova’da yaşananlar, Birleşmiş Milletlerin askeri himayesindeki Serebrenisa’da Sırp askeri gücünün o himayeye rağmen gerçekleştirdiği sivil halka yönelik katliamlar ortadadır. Elbette Osmanlı dönemindeki büyük göçlerde (Tehcir öyküsü konu dışıdır) kimsenin burnu kanamamıştır denilemez, ama yaklaşık yüzyıl süren geri çekilme sürecinin en zorlu anlarında bile elverişsiz koşullara meydan okunduğu ve başarılı olunduğu besbellidir.
Bursa, dayanışma ve yardımlaşma anlamında yalnızca şen ve dinç çağlardaki atılımların öncüsü ve sahnesi değil, acılı çöküş ve çekilme sürecinin de en önemli sahnelerinden biridir. O altüst oluşta oradan oraya göçen yüzbinlerce Osmanlı yurttaşı Bursa’ya yerleşmeyi yeğlemiş veya Bursa’ya yerleştirilmiştir. Kent içinde, büyük kamucu Ahmet Vefik Paşa’nın ızgara planlı olarak kurduğu Selimiye, Ruscuk ve Çırpan mahalleleri bu yerlerden gelen göçmenlerin yerleştirildiği mahallelerdir. İşgüzar cami yaptırma derneklerince yıkılıp yerine tarihle de, kültürle de hiç ilgisi olmayan yenilerinin yapıldığı alçakgönüllü Çırpan ve Rusçuk camileri yakın zamana kadar o felaket dolu yoksunluk yıllarının tanığı gibi yükselmekte ve bir bakıma bize toplumsal dayanışma ruhunun ne olduğunu ifade etmekte idiler.
Bu mahallelere yerleşenler yokluk içinde gelmişlerdi Bursa’ya ve daha 1855 zelzelesinin yıkımı ile başa çıkamamış Bursa da yokluk içindeydi. O kadar yokluk içindeydi ki devletin kurucuları Osman Gazi ve Orhan Gazi’nin çok önemli kabul edilen türbeleri bile moloz altında mezbelelikti. Buna karşılık, yeni hemşerilerine kucak açmakta ve onları benimsemekte gösterdiği yüksek kabul, bu tarihten sonra da her göçmenin, özellikle de yoksul göçmenin çok haklı olarak ilk tercihinin Bursa olmasına sebep olacaktır. Varlık içindeyken yokluk içindeki ile dayanışma, varlık içindeyken muhtaç olana yardım güçlü bir gelenektir topraklarımızda, ama zaten yokluk içinde olan yekdiğeri ile nasıl dayanışma içinde olacak, nasıl yardım edecektir? Örnekler şunu gösteriyor: Her mahallenin her sokağında günde iki kez kazan kaynıyor ve iki kez ekmek dağıtılıyor. Kentin valisi, bunu sağlamak için kimi hallerde o ünlü yöntemlerine başvurmuş olabilir, ama esas olan Bursalıların gönüllü dayanışmasıdır. Devşirilen yardım malzemelerinin çeşitliliği bunu açıkça gösterir.
Bursa’da, kimimize göre sosyal tarihimizin bugün hayli uzağında kaldığımız en önemli sayfasını, kimimize göre de “devlet ana” ütopyasını okumamız, okumaktan öteye kuvvetle duyumsamamız bundan olmalıdır.
Osman Gazi ve Orhan Gazi’den başlayan gelenek
Aşıkpaşazade Derviş Ahmet, destansı Tevarihi Ali Osman’da Osmanlı’nın sosyal yardım ve dayanışmaya ilişkin yaklaşımını, bir bakıma “başlangıcı” şu öykü ile anlatır:
Babası (Osman Gazi) ölünce kardeşi Alaeddin Paşa ile bir araya geldiler. İşin gereği ne ise gördüler. O zamanda “Ahı Hasan” vardı ki onun tekkesi de vardır. Bursa Hisarı’nda beğ sarayına yakındır. O zamanda olan azizler toplandı. Osman’ın malı var mı, yok mu diye sordular. Teftiş ettiler ki bu iki kardeş arasında miras taksim oluna. Baktılar ki ancak fetholunan ülkeler var. Akça ve altın hiç yok. Osman Gazi’nin bir sırtlak tekelesi (giysi) vardı, yenice idi. Bundan başka bir yancığı (atın yanına asılan torba), tuzluğu, kaşıklığı, bir sokman çizmesi, birkaç iyice atları ve birkaç sürü koyunu vardı. Şimdiki zamanda (1460’lar) Bursa yörelerindeki beğlik koyunlar ondandır. Sultanönü’nde birkaç yüğrük atı vardı. Birkaç çift de öküzü bulundu. Başka bir şeyi bulunamadı.
Orhan Gazi kardeşine dedi ki: “Sen ne dersin?” Kardeşi Aleaddin Paşa: “Bu ülke senin hakkındır. Buna çobanlık etmeye bir padişah gerek ki memleketin işlerini görüp başara. Padişaha iş görecek lüzumlu şeyler ister. Padişaha lüzumlu olan şeyler bu atlardır. Koyunlar da padişah şöleninin gerektirdiği şeydir. O halde bizim bölüşecek neyimiz var ki bölüşelim” dedi.
Demek ki Bursa alındığında Osmanlı hükümdar ailesinin mal mülk hanesinde para pul hiç yoktur. Geri kalanı da hükümdarlık orunu ile yakından ilgili olduğundan kardeşler arasında “bölüşülecek” gibi değildir.
Osman Gazi’den hiç akça ve altın kalmaması kuşkusuz, istiflemek yerine gerektiği yerde harcamasından dolayıdır. Aşıkpaşazade, onun Karacahisar pazarını kurduğunda pazara mal getirip satanların belirli bir vergi ödemeleri gerektiği yolundaki önerilere başlangıçta şiddetle itiraz ettiğini anlatır. Osman Gazi’nin başarısının sırrı da belki buradadır: “kılıç hakkı” olarak devlet adına temellük ettiği ile yetinmek ve kişisel servetini halkın ihtiyaçları için kullanmak!
Orhan Gazi de uzun süren kuşatmanın ardından vere yoluyla teslim aldığı Bursa’da ilk iş olarak kazan kaynatır ve kentin aç halkına kendi eliyle yemek dağıtır. Sonrasında İznik’te de yapacaktır bunu.
Orhan Gazi’nin Bursa’da ve İznik’te inşa ettirdiği, bir kısmı günümüze kalmayan kamu yapıları da açıktır ki servet harcanarak yapılmaktaydı. Hükümdar ailesi dışındaki devlet ileri gelenleri de hükümdarın yolunu izlediklerinden Bursa’da ve İznik’te kısa sürede camiler, medreseler, aşhaneler, hamamlar, köprüler birbiri ardına boy atmıştı. Çoğunlukla külliye halinde inşa edilen ve dönemin ihtiyaçlarına tam olarak yanıt veren bu bütünlüklü yapılar, çevresinde halkın günlük yaşamının örüldüğü yeni bir yerleşimin de merkezini oluşturmaktaydı. Örneğin Orhan Camii ve külliyesi Hisar dışındaki ilk Türk yerleşiminin tam anlamıyla kalbiydi. 1360 tarihli bir vakıf senedinden anlaşıldığına göre Orhan Camii’nin yanında bir hamam, bir aşhane, bir mutfak, yolcular ile binekleri için de barınaklar vardı. Vakıf, bu yapıların bakımı ve onarımı, görevlileri ile hizmetlilerinin ücretleri ve öteki işleri için yapılacak harcamaları güvenceye almaktaydı. Orhan Gazi’nin eşi Nilüfer Hatun, Bursa Mudanya yolu üzerinde bir şapel ile bir köprü yaptırmış, bu ikisinin giderleri için bazı köyleri vakfetmişti. Orhan Gazi’nin kardeşi Alaeddin Paşa, bir tekke, bir cami ve yine küçük bir kilise kurdurmuştu. Oğlu Süleyman Paşa ise İznik’te bir medrese, İzmit’te de bir hamam, Geyve’de bir köprü yaptırmıştı. Dönemin ünlü komutanlarından Lala Şahin Paşa da Bursa’da bir medrese, Mustafakemalpaşa’da bir cami, bir zaviye ve yine bir medrese inşa ettirmiş ve bunların giderleri için varlığından vakfetmiştir. Bunlar kimi örneklerdir yalnız, yüksek mevkilerdeki kişilerin yaptırdığı pek çok başka yapının da varlığı bilinmektedir.
Kısacası başlangıç bakımından Bursa’nın, İznik’in, Mustafakemalpaşa’nın, Yenişehir’in, Karacabey’in, İnegöl’ün hükümdar ailesi ile devlet ileri gelenlerinin inşa ettiği yapılar ve bu yapıların amaca uygun olarak yaşaması için kurdukları vakıflarla geliştiğini, mamur olduğunu ve canlı bir ticaret ortamına, dolayısıyla da refaha kavuştuğu söylenebilir.
Vakfın vakfedene de yararı var
Vakıflar, toplum ve kent yararına bir işin yapılması, bir yapının yahut yapı grubunun inşası ve devamlılığının sağlanması gibi sosyal bir hizmeti yerine getirmesinin yanında önemli iktisadi bir işleve de sahipti. Vakfedenler, özel mülkiyetin veya mülk üzerindeki kullanım hakkının hiçbir güvencesinin olmadığı devlet düzeninde tasarrufundaki iktisadi varlıkları kurdukları vakıflara vakfederek el konulmasının veya buyrukla el değiştirmesinin önüne geçiyor ve vakıf senedinde belirtilen koşullar çerçevesinde ailenin gelecek kuşaklarının o mülk üzerinde egemen kalmasını sağlıyordu.
Böylece vakfın, sosyal amaçların yanında bireylerin, ailelerin özel çıkarına da uyan ikinci bir işlevi ile karşılaşılmış olunmaktadır ki Osmanlı devletinde her hizmetin ve her işin vakıflarla başlayıp vakıflarla bitmesinde bunun önemli payı bulunmaktadır. Vakfedenler arasında Bursa’ya, Uludağ’dan temiz su getirmeyi başlıca amacı sayan ve tüm varlığını bu suyun fırında pişirilmiş toprak künkler içinde akıtılıp özenle yaptırdığı onlarca çeşmeden kente dağılması için harcayan Şeyhülislam Karaçelebizade gibi isimler de eksik değildir. Ne var ki hükümdar ailesinden bireyler de dahil, vakıf kuranların azımsanmayacak bir kesimi çocukları ile torunlarının, kimi durumda da azat köleleri, cariyeleri, hizmetlileri ile onların çocuklarının mütevelli olarak nesiller boyu çiftlik ağaları gibi vakfedilmiş mülkten, akardan yararlanmasını teminat altına alıyordu.
Homurdanmalara sebep olsa da Sultan ll. Mehmet dönemine kadar bu çiftlik vakıf kurnazlığına kimse dokunamadı. O, bu şekilde beylerin özel mülkü gibi kullanılan, ama miri mal görünen nice çiftliğin, köyün, tarım arazisinin ve meranın derhal devlete iadesini buyurdu ve bu buyruğunun çok sıkı bir takipçisi oldu. Sonuçta zor alım uyguladığı mülkler yüzünden büyük ve tehlikeli bir düşmanlık kazandı. Vakıfları yönetenler toplum içinde de, devlet içinde de güç sahibi ve etkili isimlerdi, ayrıca etkin ailelerin bireyleriydiler. Sultan’ın bu konudaki uygulamalarında aşırıya vardığı ve kusursuz kabul edilmesi gereken, hizmeti de gerektiği gibi olan birçok vakfı da mağdur ettiği yaygın kanıdır. Ne var ki Sultan ll. Beyazıt, kardeşi Cem Sultan’la savaşımı içinde pek de ince eleyip sık dokumadan, ll. Mehmet’in devlete aldığı vakıf mallarının büyük bölümünü sahiplerine iade etti. Böylece vakıflar alanında belki gerçek bir reform, Fatih Sultan Mehmet’in aşırılığı ya da Sultan Beyazıt’ın teslimiyetçiliği üzerine tartışmalar arasında kaçırılmış oldu.
Sultan ll. Mehmet’in uygulamasını anlamak bakımından, 16. yüzyıldaki bir belgede Bursa’da 700 civarında köyün vakıf köyü olarak kayıtlı olduğunu (Kaplanoğlu) hatırlatalım. Bu demektir ki söz konusu tarihte, Bursa’nın neredeyse tüm köyleri (Bursa’da köyler ortalama 8-10 haneydi) kamu hizmetindeki bir yapının, caminin, medresenin, çeşmenin, köprünün, aşhanenin varlığını sürdürmesi için çalışmaktaydı. Köylülerin çalıştıkları tarım arazileri, otlaklar, sular, koruluklar, sazlıklar ve ormanlar üzerinde mülkiyet haklarının olmadığını, kırsal üretimin hemen hemen tüm alanlarının devlet malı olduğunu belirtmek gerekir. Vakıflar ve vakfedilmiş köyler sayesinde, yukarda değinildiği gibi yalnızca kamu yapıları değil, burada hizmet veren görevliler ile hizmetliler de düzenli bir gelirin sahibi olmaktaydı. Kentte, mevki makam sahibi bir kişi veya önde gelenlerden bir aile bir medrese yaptırıyorsa müderrisi, kapıcısı, aşçısı, ekmekçisi, temizlikçisi dahil ücretlilerin maaşları ile medresenin varlığını sürdürmesini akar ayırarak güvence altına alıyordu.
Bursa’nın her mahallesinde bir vergi türü nedeniyle Avarız vakfı dedikleri bir vakıf vardı. Bu vakıf, hem vergileri ödemek, hem mahallenin belirli masraflarını ya da mahalle mektebinin, öğretmenin, yolun, caminin giderlerini karşılamak için her hanenin gücü oranında katıldığı bir mahalle sandığını yönetmekteydi. Mahalle sandığında biriken para, talep edenlere uygun görülürse kredi olarak veriliyor, anaparanın üzerinden yüzde on, yüzde on beş oranında faiz işletilmesine kimsenin itirazı olmuyordu. Kadı’nın, seyrek sepek de olsa işe karışması için ya faizin fahiş olduğuna dair ciddiye alınacak bir yakınmanın ya da vakfı yönetenlerin bir yolsuzluk içinde olmaları gerekirdi. Ayrıca Bursa’nın ilk başkent olması ile birlikte Ahilerin ve onların lonca örgütlerinin dayanışma modeli olan esnaf gruplarının ayrı ayrı bağlı olduğu vakıflar bulunmaktaydı. Bu vakıflar da hem o esnaf grubunda yardımlaşmanın, hem de yeni zanaatkarların yetiştirilmesinin araçları durumundaydı.
Pekiyi, olumsuzlukları da bulunan bu vakıflar nasıl oluyor da birinci bölümde değinilen sonuçların elde edilmesinde etken oluyor? Örneğin avarız vakıfları, aslında devletin saldığı verginin mahalleliden söke söke alınmasının aracı değil mi? O halde, diyelim ki mahalle dayanışmasında, yardımlaşmasında ve yeri geldiğinde de başarılı bir göçüp konmada işi ne bu vakfın?
Günümüz koşulları bakımından kuşkusuz bu soruların yanıtlarını tartışamayız. Derviş Ahmet’in, Osman Gazi’den çocuklarına tek akça, tek altın para kalmadığına ilişkin öyküsü dönemin dünyasını anlamak bakımından önemlidir. O dünyada nesnel koşulların bir sonucu olarak gerçek bir duygu ve düşünü birliği vardı. Bu birlik içinde bireyler birbirine bağlanıyor ve birbirine her durumda destek olmayı görev kabul ediyordu. Çünkü kendilerinden öncekilere göre bir askeri göçebe demokrasisinin doğallığı içindeydiler. Çünkü Moğol baskısından kaçarak geldikleri Anadolu’da ötelene ötelene uçlara gelip dayanmışlar ve artık orada var olmak zorundalar. Bunun için gerçek halk önderlerine gereksinim var. Osman Gazi o önderlerden ilki, Orhan Gazi de ikincisi. Selçuklu devleti ile bağları var, Sultan Alaeettin’den sancak almışlıkları da, ama asıl önemlisi Türkmen’in Ortodoks veya Ortodoks olmayan tüm kesimlerinin bu uç beyliğinde birleşmiş olması. Osman, Orhan ve yoldaşlarının geniş yürekleri var, yalnız kendisi gibi olana değil olmayana da kucak açıyorlar ve bu sayede var oluyorlar.
Bunları dikkate almadan bir Osmanlı devlet uygulaması olan Avarız vakıflarının nasıl olup da bir mahallenin birliğini, dayanışmasını ve sırasında da ateş altında en az kayıpla bir yerden bir yere göçmesini sağladığını anlayamayız.
Kusurlarına ve eksikliklerine karşılık Osmanlı vakıf sistemi, ciddi bir sosyal dayanışma ve yardımlaşma kurumu olarak işlev görmüş, Osmanlı yenilenmesi sürecindeki Hilali Ahmer, Himayeyi Edfal, Muhacirun komisyonları gibi çağdaş kurumlarla birlikte yüzbinler ve yüzbinlerce Osmanlı yurttaşının ayrılmak zorunda bırakıldığı topraklardan Bursa’ya ve öteki kentlerimize sağ salim ulaşmasında ve yerleştirilmelerinde etken olmuştur.

Hacı TONAK
E-Posta: hacitonak@gmail.com <mailto:hacitonak@gmail.com>