Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


1963’ten beri 22 Afrika devlet başkanına, Fransa
tarafından suikast düzenlendi


Fransa’nın tarihi soykırım, katliam ve kanlı
suikastlerle dolu. 1963 yılından beri Fransa tarafından 22 Afrika Devlet
Başkanına karşı darbe ve suikast düzenlendi. En son vahşi bir suikaste uğrayan
Libya lideri Muammer Kaddafi oldu. Darbelerin ve suikastların çoğu 3 Fransız
istihbarat servisi tarafından gerçekleştirildi.





Fransa’nın tarihi soykırım, katliam ve kanlı
suikastlerle dolu. 1963 yılından beri Fransa tarafından 22 Afrika Devlet
Başkanına karşı darbe ve suikast düzenlendi. En son vahşi bir suikaste uğrayan
Libya lideri Muammer Kaddafi oldu. Darbelerin ve suikastların çoğu 3 Fransız
istihbarat servisi tarafından gerçekleştirildi. ‘AFRICANGLOBE’ haber sitesinin
editörleri tarfından kaleme alınan yazının çevirisi şöyle:


ÇOĞU DARBE VE
CİNAYETLERİN ARKASINDA 3 FRANSIZ İSTİHBARAT SERVİSİ VAR


1963’ten bu yana iktidarda olan 22’den fazla Afrika
cumhurbaşkanı Fransa tarafından öldürüldü, birçoğu bağımsızlıklarını savundu ve
sömürgeci iktidarla çalışmayı reddetti.


Vahşice öldürülen bu liderlerin sonuncusu Libya Devlet
Başkanı Muammer Kaddafi oldu. Darbelerin ve suikastların çoğu, SDECE, DGSE ve
DST tarafından gerçekleştirildi. Bunlar, Afrika’da darbeler ve cinayetler
gerçekleştirme ününe sahip üç Fransız istihbarat servisidir.


Charles de Gaulle’dan bu yana, Fransız makamları,
Afrika’da gerçekleştirdikleri suikastleri inkâr ediyorlar.


Fakat Fransanın kanlı ve vahşi suçları iyi
bilinmektedir. Fransa, Afrika’daki katliamları, haksızlıkları ve yağmalamaları
nasıl gerçekleştirdiğini belgeleyen Afrika televizyon kanallarını baskı altında
tutuyor. Dış Dokümantasyon ve Casuslukla Mücadele Hizmeti (SDECE), Fransa’nın
Afrika’daki yanlış bilgilendirme kampanyalarından sorumludur.


DGSE, Fransa’nın kontrolündeki Afrika kukla başkanını
tanımlamak için kullandığı, “Kara tenli valileri” kontrol etmekle suçlanan
yurtdışındaki ana gizli servis.


Fransa’nın iç ve dış güvenliği ile ilgilenen başka bir
DST (İç Güvenlik Yönü) var. Fransa’yı ‘göçün tehlikelerinden’ korumakla
suçlanıyor. Siyasi bir polis olan DST, dünyadaki diktatörlüklere ait diğer
siyasi polislerle işbirliği yapıyor. DGSE, DST ve SDECE’den sonra, Afrika’daki
çatışmalar sırasında Fransa’nın askeri propagandasından sorumlu kurum olan
İstihbarat Dairesi Başkanlığı var.


DE GAULLE’DEN
SARKOZY’YE


De Gaulle, Fransa’nın yararına Afrika bağımsızlığını
feda etti. Dört nedenden ötürü:

-Birincisi,
Fransa’ya oy verebilecek bir müşteri devleti alayı olan BM’de Fransa’nın
sırası;

– İkincisi, petrol, uranyum, altın, odun, kakao gibi stratejik hammaddelere
erişim;

– Üçüncüsü, resmi kalkınma yardımı veya hammadde satışı üzerindeki vergiler
yoluyla Fransız siyasi yaşamının finansmanı;

-Dördüncü sebep ise, Fransa’nın ABD’de bir taşeron olarak rol oynaması, Afrika’daki
etkisini ABD’ye bırakması.


Dolayısıyla, bu dört nedenden dolayı, Fransa eski
sömürgelerinin bağımsızlığını inkar eden bir sistem uygulamaya koydu. Kanın
Afrika kıtasında akmaya devam etmesinin nedeni budur. Kamerun’da: Kamerun
Halklar Birliği (UPC) bağımsızlık mücadelesi verdi. Kamerun lideri Ruben Um
Nyobe, 1957 ile 1970 yılları arasında 100.000 ile 400.000 arasında ölü bırakan
bir kan banyosunda ezildi.


Togo’da, Fransa’nın desteği ile birlikte çeyrek asrı
aşkın bir diktatörlük var. Genç Togolu Cumhuriyetinin bağımsızlığından üç yıl
sonra, ordunun siyasal hayata acımasız tahribatlara yol açtığı görüldü. 13 Ocak
1963’te, demokratik olarak seçilen Tago’nun ilk cumhurbaşkanı Sylvanus Olympio,
Vietnam Savaşı’na katılan emekli asker Çavuş Etienne Eyadema tarafından
öldürüldü. Olympio’nun güvenliğinden sorumlu olduğu iddia edilen Fransız bir
subayın desteğiyle bir darbe yaptılar: Cumhurbaşkanına 13 Ocak 1963’te suikast düzenlediler.
Eyadema Etienne kırk yıldan fazla iktidarda kaldı. Terör saltanatı Nicolae
Ceausescu’yu andırıyordu ve kaos ve yoksulluk içinde çamurlu bir ülke bıraktı.
2005 yılında öldü, oğlu Faure Eyadema, Fransa’ın desteğiyle onun yerine geçti.


Orta Afrika Cumhuriyeti’nde umut vaat eden bir devlet
adamı Barthélemy Boganda vardı. Boganda, 29 Mart 1959’da Berberati ve Bangui
arasında seyahat ederken uçak kazasında gizemli bir şekilde öldü. Bangui’deki
bir Fransız milis yardımı ile Barthélemy Boganda’nın ölümünün şüpheli mimarı
Devlet Başkanı David Dacko, Dışişleri Bakanı ve Meclis Başkanı Abel Goumba’yı
görevden aldı.

Abel Goumba daha sonra bir muhalefet partisi MEDAC (Orta Afrika Demokratik
Kalkınma Hareketi) kurdu. David Dacko, kısa bir süre partiyi feshederek,
liderini cezaevine tıktı. Orta Afrika Cumhuriyeti Devlet Başkanı David Dacko, 1
Ocak 1966’da Genelkurmay Başkanı Albay Jean Bedel Bokassa’ya iktidarını
devretmeye karar verdi.


Fransa, kendini imparator ilan eden Jean-Bédel
Bokassa’yı destekledi ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nin kaynaklarını yağmaladı.
Bokassa sonunda iktidardan düştü ve sefalet içinde öldü.


Komor Adaları’nın ilk devlet başkanı Ahmed Abdullah de
Fransız paralı asker Bob Denard’ın görevlendiridiği suikastçiler tarafından
öldürüldü.


Aynı gün Nijer’de ülkenin ilk Devlet Başkanı Hamani
Diori de, ülkenin uranyumunu diğer ülkelere Fransa’nın önerdiği fiyattan daha
yüksek bir fiyatla satmak isteyince, düzenlenen bir askeri darbede acımasızca
öldürüldü.


Germain Léon M’ba, tüm iyi eğitimli Afrika milliyetçileri
gibi, Gabon’un Fransa tarafından kontrol edilen bir kukla devlet olması
gerektiği fikrine karşıydı. M’ba, 1960’ın başlarında aktif siyasal hayata
girdi. Fransa’nın destek verdiği Jean-Hilaire Aubame tarafından devrildi. 18
Eylül 1971 gecesi karısı ve kızıyla gittiği sinemadan evine döndükten sonra
kısa bir süre sonra öldürüldü.



SUİKASTE
UĞRAYAN AFRİKA DEVLET BAŞKANLARININ İSİMLERİ:


-
1963’te: SYLVANUS OLYMPIO, Togo Devlet Başkanı

– 1966’da: JOHN-AGUIYI IRONSI, Nijerya Devlet Başkanı

– 1969’da: ABDİRACHİD-ALİ ŞERMAK, Somali Devlet Başkanı

– 1972’de: ABEİD-AMANİ KARUMÉ Zanzibar Cumhurbaşkanı

– 1975’te: RICHARD RATSIMANDRAVA, Madagaskar Devlet Başkanı

– 1975’te: FRANÇOIS-NGARTA TOMBALBAYE, Çad Devlet Başkanı

– 1976’de: MURTALA-RAMAT MOHAMMED, Nijerya Devlet Başkanı

– 1977’de: MARIEN NGOUABI. Kongo Cumhurbaşkanı

– 1977’de: TEFERİ BANTE, Etiyopya Devlet Başkanı

– 1981’de: ENVER SEDAT, Mısır Cumhurbaşkanı

– 1981’de: WILLIAM-RICHARD TOLBERT, Liberya Devlet Başkanı

– 1987’de: THOMAS SANKARA, Burkina-Faso Devlet Başkanı

– 1989’da: AHMED ABDALLAH, Komorlar Devlet Başkanı

– 1989’da: SAMUEL-KANYON DOE, Liberya Devlet Başkanı

– 1992’de: MUHAMMED BOUDIAF, Cezayir Cumhurbaşkanı

– 1993’te: MELCHIOR NDADAYÉ, Burundi Cumhurbaşkanı

– 1994’te: CYPRIEN NTARYAMIRA, Burundi Devlet Başkanı

– 1994’te: JUVENAL HABYARIMANA, Ruanda Devlet Başkanı

– 1999’da: IBRAHİM BARRÉ-MAINASSARA, Nijer Devlet Başkanı

– 2001’de: JOSEPH KABİLA Demokratik Kongo Cumhuriyeti Devlet Başkanı

– 2009’da: JOÃO BERNARDO VIEIRA, Gine Bissau Devlet Başkanı

– 2011’de: Muammer Kaddafi, Libya Devlet Başkanı




ÜLKE ÜLKE
FRANSIZ SOYKIRIMLARI


Cezayir 1830’dan 1962’ye kadar yani toplam 132 yıl
süreyle Fransa’nın işgalinde kaldı. Bu süre içinde Cezayir halkı da kesintili
olarak bağımsızlık savaşları verdi. En şiddetli savaş ise 1954-1962 arasında
gerçekleştirilen büyük bağımsızlık savaşıdır. Bu süre içinde Fransız işgalciler
1,5 (bir buçuk) milyon Cezayirliyi hunharca şehit etmişlerdir. Fakat Fransa’nın
Afrika’da gerçekleştirdiği tek katliam Cezayir katliamı değildir. Fransa hemen
hemen girdiği tüm Afrika ülkelerinde benzer katliamlar gerçekleştirmiştir.
Öldürülenlerin sayısı belki farklıdır ama hepsinde de aynı vahşet ruhunun etkin
olduğunu görüyoruz. Üstelik bu katliamlar Ortaçağ’ın karanlık zihniyetiyle
değil 20. yüzyılın yani modern çağın modernist felsefesiyle, insan hakları,
uluslararası hukuk gibi kavramların bütün dünya kamuoyunun literatürüne girdiği
bir dönemde gerçekleştirilmiştir. Biz de bu araştırmamızda başta Cezayir
katliamı olmak üzere, Fransa’nın muhtelif Afrika ülkelerinde gerçekleştirdiği
katliamlar hakkında birtakım özet bilgiler vereceğiz.


FRANSA’NIN
CEZAYİR İŞGALİ DESPOTİK BİR YÖNETİM


Fransa bu ayaklanmayı bastırabilmek için tam anlamıyla
bir vahşet sergiledi. 28 Ağustos 1955 tarihinde olağanüstü hal ilan edildi.
Artık Cezayir’in her tarafında oluk oluk kan akıyordu. Çünkü Fransız işgal
kuvvetleri haksız bir şekilde işgal etmiş oldukları Cezayir toprakları
üzerindeki hakimiyetlerini sürdürebilmek için her yola başvuruyor, halkın
direnişini kırmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı.


Fransızlar, Cezayirli gerillalara karşı hava
saldırılarına ağırlık veriyordu. Bu yüzden Fransız saldırı güçleri daha çok
“Fransız Paraşütçüleri” olarak ün salmışlardı. Bu paraşütçülerin çoğu
eski Fransız sömürgesi Vietnam’dan getirilmiş tecrübeli saldırı timleriydi.
Vietnam’da aldıkları yenilginin ezikliğini Cezayirli gerilla güçleri karşısında
telafi etmeye çalışıyor ve aynı zamanda oradaki yenilginin acısını da çıkarmaya
çalışıyorlardı. Bu yüzden saldırılarında tam bir vahşet sergiliyorlardı.
Saldırılarında sadece gerilla güçlerini değil sivilleri de hedef alıyorlardı.
Hatta caydırıcı olması için daha çok insan kaybına sebep olmak amacıyla
kalabalık yerleşim merkezlerini birinci hedef olarak seçiyorlardı. Bunun yanı
sıra Cezayirlileri direnişten vazgeçirmek amacıyla yakaladıkları kişileri
uçaklardan aşağıya atıyorlardı. Bununla diğerlerine: “Eğer ayaklanmaya son
vermezseniz sizin de başınıza gelecek olan budur!” mesajını vermeye çalışıyorlardı.


Fransız işgal güçleri tabii ki sadece hava
saldırılarıyla yetinmediler. Donanma ve kara kuvvetleri de tüm Cezayir
topraklarını saran bu ayaklanmaya karşı harekete geçirildi. Fransız işgal
güçleri bir yandan bu vahşi saldırıları sürdürürken bir yandan da Cezayir’e
askeri ve ekonomik yardım gelmesini önlemek amacıyla Batı Akdeniz bölgesinde
Ortaçağ dönemlerinde yaygın olan deniz korsanlığına benzer bir faaliyet
başlattı.


CEZAYİR
BAĞIMSIZLIĞINA KARŞI FRANSA-İSRAİL İŞBİRLİĞİ


İsrail, 1954 yılındaki ayaklanmadan önce de
Cezayir’deki gelişmeleri çok yakından izliyordu. Özellikle MOSSAD, Cezayir’de
gelişen bağımsızlık hareketini yakın takibe almıştı. Ayaklanma ile birlikte de
İsrail, Fransız sömürge yönetimine aktif destek vermeye başladı. İsrailli
askeri uzmanlar, gerilla savaşı konusunda tecrübesiz olan Fransız birliklerine
özellikle de gerilla savaşında helikopter kullanımı konusunda eğitim verdiler.
S. Steven’in yazdığı The Sypmasters of Israel adlı kitabında bildirdiğine göre,
Fransız birliklerini eğitmek için iki İsrailli general Cezayir’e gitmişti. Bu
iki general de oldukça tanıdık isimlerdi: İzak Rabin ve Haim Herzog, yani
İsrail’in eski başbakanı ve eski cumhurbaşkanı.


Crosbie, The Tacit Alliance adlı kitabında Cezayir
ayaklanması boyunca Fransa ve İsrail’in tam bir “ittifak”
kurduklarına dikkat çekmiştir.

Ayaklanmanın son dönemlerinde de İsrail’in Fransızlara verdiği büyük destek
sürdü. İsrail, Fransızların kurmaya çalıştığı “kontrgerilla” örgütü
OAS’ye de büyük yardımlarda bulunmuştu. Hallahmi: “1961 ve 1962’de
İsrail’in, Cezayir’de Fransız kontrolü sağlamaya çalışan Fransız yerlilerinin
aşırı sağcı örgütü olan Fransız OAS (Organisation de l’Armée Secrét: Gizli Ordu
Örgütü) hareketini desteklediğine dair birçok rapor vardır” diyor. Cezayir
tam bağımsızlığını kazanıp, Birleşmiş Milletler’e katıldığında da sadece
İsrail, Cezayir’in kabulü aleyhinde oy kullanmıştı.




İNSANLAR
KİTLELER HALİNDE ÖLDÜRÜLDÜ


Cezayir’de 1 Kasım 1954’te başlayan ayaklanma 19 Mart 1962’de
ilan edilen ateşkese kadar devam etti. Yani yaklaşık yedi buçuk yıl. Gün olarak
ise toplam 2694 gün. Bu süre içinde bir buçuk milyon Cezayirli şehit edildi.
Yani savaş süresince günde ortalama 557 Cezayirli hunharca katledildi. Bu rakam
Cezayir’deki Fransız katliamının ne kadar vahşice, ne kadar hunharca olduğunu
apaçık bir şekilde gözler önüne sermektedir. Ölü sayısının bu kadar fazla
olmasının sebebi yukarıda da ifade ettiğimiz üzere saldırılarda özellikle
kalabalık kitlelerin hedef seçilmesiydi.


Tarihi bilgilere göre Cezayir’in bağımsızlık
mücadelesi verdiği dönemde nüfusu 8-10 milyon civarındaydı. Buna göre Fransız
işgal kuvvetleri ülkedeki nüfusun % 15’ini öldürmüşlerdi. Yani her 6,6 kişiden
1 kişi 7,5 yıl süren bir bağımsızlık savaşı esnasında öldürülmüştü. Bu ise her
aileden en az bir kişinin hayatını kaybetmesi anlamına geliyordu. Bu ise apaçık
bir soykırım niteliği taşıyordu.


Fransız vahşetinden ülkeye yerleştirilen bazı
Fransızlar da nasiplerini almışlardı. Başkent Cezayir’in Babu’l-Oueyd semtine
yerleştirilen Fransız kökenliler işgal yönetiminin tutumuna itiraz
ettiklerinden ve Cezayir’deki halka Fransa’daki halka tanınan hakların
aynısının tanınmasını istediklerinden dolayı işgal kuvvetlerinin hışmına
uğradılar. Ünlü general Charles de Gaulle’ün emriyle Babu’l-Oueyd’e giren
Fransız işgal kuvvetleri burada ikamet eden birçok Fransızı öldürdüler.


HER ŞEYE
RAĞMEN İSTİKLAL


Fransız işgal kuvvetlerinin sergilediği onca vahşete
rağmen Cezayir halkı istiklalini elde etmekte kararlıydı. Çünkü ölümden kaçarak
işgalin gölgesinde yaşamayı kabul etmesi durumunda maruz kaldığı baskı, şiddet
ve zilletin artacağını biliyordu. Bu yüzden kararlılıkla direnişini sürdürdü.


Ulusal Kurtuluş Cephesi, 19 Eylül 1958’de Mısır’ın
başkenti Kahire’de Ferhad Abbas’ın başkanlığında Geçici Cezayir Hükümeti’ni
kurdu. Bu hükümet önce Kahire’de sonra Tunus’ta faaliyetlerini yürüttü. Cezayir
halkının bu kararlı mücadelesi dünyada geniş yankı buldu. Bu yüzden Arap
ülkelerinin tamamı ve bazı Asya ve Afrika ülkeleri Geçici Cezayir Hükümeti’ni
tanıdı. Ancak Batı’da bu hükümeti tanıyan herhangi bir ülke çıkmadı. Fakat bu
duruma rağmen Fransa, Cezayir halkının kararlı mücadelesi karşısında çok uzun
süre dayanamayacağını anlamaya başlamıştı. Bu yüzden General De Gaulle,
Cezayirlilere bazı haklar tanıdı. Ama bu, Cezayir’in tam bağımsız olması için
savaşan Ulusal Kurtuluş Ordusu’nu tatmin etmedi. De Gaulle, 16 Eylül 1959’da
Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada Cezayir halkına kendi geleceğini
belirleme hakkı tanınacağını açıkladı. Bu arada Afrika’daki diğer Fransız
sömürgeleri de birer birer bağımsızlıklarını elde ediyorlardı. Dolayısıyla
Fransa, Cezayir’i daha uzun süre elde tutamayacağını anladı. Dünya kamuoyunda
da Fransa’ya karşı ve Cezayir halkının lehine bir hava oluşmuştu. Sonuçta
Fransa, 14 Haziran 1960 tarihinde Cezayir bağımsızlık savaşının liderleriyle
görüşme masasına oturmaya hazır olduğunu açıklama ihtiyacı duydu. Bu
açıklamanın üzerinden 10 gün geçtikten sonra 25 Haziran 1960 tarihinde
Fransa’nın Melun şehrinde görüşmeler başlatıldı. Bu görüşmelerden bir sonuç
çıkmayınca Cezayir’de yeniden toplu direniş eylemleri gerçekleştirildi. Bunun
üzerine Fransa yaklaşık bir yıl sonra 20 Mayıs 1961 tarihinde görüşmeleri
tekrar başlattı. Yürütülen görüşmeler 18 Mart 1962’de Evianles-Bains
Anlaşması’yla sonuca bağlandı ve Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) 19 Mart
1962’de ateşkes ilan etti. Söz konusu anlaşmaya göre yapılacak bir referandumda
halkın onaylaması şartıyla Fransa, Cezayir’in bağımsızlığını tanıyacak ve
Messu’l-Kebir’deki deniz üssü haricinde tüm askeri güçlerini üç yıl içinde geri
çekecekti. 1 Temmuz 1962’de gerçekleştirilen referandumda halkın % 91’i
bağımsızlık lehinde oy kullandı ve böylece Cezayir, resmen bağımsız bir devlet
kimliği kazanmış oldu. Bağımsızlık aleyhine oy kullananlar ise Fransa’dan
getirtilip bu ülkeye yerleştirilenlerle, onlarla iş birliği içindeki küçük bir
azınlıktı.


SADECE CEZAYİR Mİ?


Fransa’nın Afrika kıtasında gerçekleştirdiği tek katliam Cezayir katliamı
değildir. Fransa, sömürgeleştirdiği ve bu yolla bütün beşeri ve ulusal
servetlerini kullandığı diğer Afrika ülkelerinde de büyük katliamlar
gerçekleştirmiştir. Evet, bütün ulusal servetlerinden istifade ettiği ülkelere
Fransa’nın lütfettiği mükafatlar o ülkelerin insanlarını ya topluca katletmek,
ya vatanlarını terke zorlamak, ya dinlerini değiştirmeye mecbur etmek, ya
fakirleştirmek veya benzeri bir zulme maruz bırakmak olmuştur. İşte birkaç
örnek:


BENİN


Sömürgecilerin Afrika’ya yayıldıkları dönemlerde bugünkü Benin kıyılarında
köle ticaretinin önemli merkezleri kurulmuştu. Fransızlar köle ticaretinde ve
daha başka alanlarda kendilerine sağlanan kolaylıklarla yetinmeyerek, bugünkü
Benin topraklarında hüküm süren Dahomey krallarıyla 1861 ve 1868 yıllarında iki
ayrı anlaşma yaparak Benin kıyılarına iyice yerleştiler. Bu durum İngilizlerle
aralarının açılmasına ve bazı çatışmalara yol açtı. 1882’de Porto Novo ve
Kotonu’da himaye yönetimi kuran Fransız sömürgeciler ülkeyi tamamen işgale
kalkıştılar. Dahomey kralı ve halkı buna karşı çıkarak silahlı mücadele
başlattı. Ancak modern imkânlara sahip olan Fransız sömürgeciler kuzeye doğru
ilerleyerek 1904’te Dahomey’i tamamen işgal ettiler. İşgalden sonra bu topraklar
Fransa’ya bağlı bir genel vali tarafından yönetilmeye başladı. Bundan sonra
zaman zaman Fransız sömürgesine karşı çeşitli ayaklanmalar oldu. Ancak işgalci
Fransızlar bu ayaklanmaların hepsini kanla bastırdılar. Dahomey’in
bağımsızlığını ilan etmesi ise 1 Ağustos 1960’ta gerçekleşti.


BURKİNA-FASO


Sömürgecilerin bugünkü Burkina-Faso topraklarına girdiği sırada bölgede
Mossiler hüküm sürüyordu. Ancak o dönemde gerçekleşen bölünmelerden sonra
ortaya çıkan Mossi krallıkları arasında iç savaşlar oldu. Bu gelişmeler Fransız
sömürgecilerin müdahalelerini kolaylaştırdı ve 1895 yılında, daha önce Mossiler
arasındaki bölünmeler sonrası ortaya çıkmış olan Yatenga krallığı Fransız
himayesine girdi. Bu olay Fransız sömürgecilerin bölgede güçlenmelerine imkân
sağladı. Dolayısıyla Fransızlar 1896’da bugünkü Burkina Faso’nun başkenti ve
tarihte önemli bir ticari merkez rolü oynamış olan Vagadugu’yu ele geçirdiler.
Böylece Mossi krallığı da Fransızların eline geçmiş oldu. Fransız sömürgeciler
1897’de de güneydeki Gwiriko ve Wahabu devletlerini yıkarak bugünkü Burkina
Faso topraklarının tamamını ele geçirdiler. Fransızlar bölgeyi 1904 yılında
Yukarı Senegal – Nijer Birliği’ne bağladılar, sonra 1919’da Yukarı Volta adıyla
ayrı bir sömürge haline getirdiler. Bu arada Fransız Milletler Birliği’ne
bağlandı. 1932’de Sudan, Nijer ve Fildişi Sahili arasında paylaştırılan Yukarı
Volta 1947’de yeniden tek bir ülke haline getirildi. Fransa’nın bütün
hakimiyeti genellikle güç kullanımıyla devam etmiştir.


CİBUTİ


1859’da Cibuti kıyısındaki Ubuk (Obock) şehrini ele geçiren Fransızlar, 11
Mart 1862’de Tecura sultanı Ahmed Ebu Bekir’i kendileriyle bir anlaşma yapmaya
zorladılar. Anlaşmaya göre Ubuk şehri 52.000 Frank karşılığında Fransızlara
bırakılıyordu. Bu anlaşma Fransızların bölgede hâkimiyet kurmalarına zemin
hazırladı. Ubuk’u bir üs edinen ve oraya bir iskele kuran Fransa, sonraki
yıllarda Cibuti’deki bütün kabile şeflerini kendisiyle anlaşma yapmaya
zorlayarak hâkimiyetine aldığı alanı genişletti. 1888’de İngilizlerin işgali
altında bulunan Somali sınırlarına kadar ulaştı. Bu işgalden sonra Cibuti
topraklarına Fransız Somalisi adı verildi. Güneyde yer alan bugünkü Somali’ye
de o zaman İngiliz Somalisi deniyordu. Çünkü burasını da İngiliz sömürgeciler
işgal etmişlerdi. 1888 yılında Fransa’yla İngiltere arasında bir anlaşma
yapılarak iki Somali’nin kesin sınırları belirlendi. Bu anlaşmadan sonra
Fransız sömürgeciler bölgedeki merkezlerini Ubuk’tan Cibuti’ye taşıdılar.


Cibuti’nin Müslüman halkı Fransız sömürgesini hiçbir zaman kabullenmek istememiştir.
Ancak Fransızlar Müslümanların bütün direnişlerini baskıyla ve zulümle
bastırdılar. Afar Müslümanlar 1917’de Fransız sömürgecilere karşı geniş çaplı
bir ayaklanma başlattılar. Ancak Fransız sömürgeciler bu ayaklanmayı da bütün
insanlık dışı uygulamalara başvurarak bastırdılar. Fransız sömürgeciler bir
yandan da Cibuti halkını kendi dinlerinden uzaklaştırmak için yoğun misyonerlik
faaliyetleri başlattılar. Fransızlar bu işi iki yönlü olarak yürütüyorlardı.
Bir yandan İslâmi eğitimi yasaklıyor, Müslümanların dinlerini öğrenmelerini
engelliyorlar, bir yandan da getirdikleri misyonerler vasıtasıyla kendilerini
yoğun bir hıristiyanlaştırma faaliyetlerine tabi tutuyorlardı. Ancak bütün bu
çalışmalarına rağmen hıristiyanlaştırma konusunda hiçbir başarı elde
edemediler. Bugün Cibuti’de yaşayan hıristiyanların tamamının Avrupa asıllı
olması bunun göstergesidir. Fransızların bu konuda kendi açılarından başarı
sayabilecekleri tek şey Müslümanları dinleri hakkında bilgisiz bırakmak
suretiyle, onların İslâm öncesi dönemlerine ait bazı adetlerini yeniden
canlandırarak bugünkü hayatlarına taşımaları oldu.


ÇAD


Bugünkü Çad toprakları üzerinde 19. yüzyılın ortalarında, başlangıçta fil
avcılığı ve ticaret kervanlarına rehberlik yapan Zübeyr adlı bir şahıs bir
İslâm devleti kurdu. Onun kurduğu devlet kısa zamanda geniş alana yayıldı. Bu
devlet bölgedeki kabileleri ve bölgedeki Veday krallığını kendine bağladı. Bu
devlet, 1878 – 1900 yılları arasında saltanatı elinde tutan Rabih bin Zubeyr
zamanında bölgenin en güçlü devleti oldu Rabih bin Zubeyr’in saltanatının devam
ettiği sıralarda Fransız sömürgeciler bölgeye askeri güçler göndermeye
başladılar. Fransız güçleri girdikleri yerlerdeki yerel yöneticilerin
saltanatlarına son veriyorlardı. Kral Rabih Fransızlara karşı koydu. 1880 ve
1890’da Fransız birliklerine karşı verdiği savaşları kazandı. Bu durum
karşısında Fransız sömürgeciler Çad çevresinde bazı yerlere yeni askeri üsler
kurdular. 4 Şubat 1894’te de Fransız, İngiliz ve Alman sömürgeciler aralarında
anlaşma yaparak Çad gölü çevresini paylaştılar. Bu paylaşmada bugünkü Çad
toprakları Fransa’nın payına düştü. Fransızların Çad topraklarını ele geçirmek
için saldırıları devam etti. Müslümanlar uzun süre vatanlarını kahramanca
savundular. Bu kahramanca mücadelenin başını çeken Sultan Rabih 1900’de
öldürüldü. Ondan sonra oğlu Fadlullah bu mücadeleyi sürdürdü. O da 1909’da
öldürüldü. Fransızlar bu arada bölgedeki önemli merkezleri ele geçirmiş birçok
yerel yönetimi ortadan kaldırmışlardı. 1911’de gerçekleşen bir savaştan sonra
da Çad’ın tamamını ele geçirdiler.


Fransız araştırmacılar Çad’ın tarihini Fransa’nın burayı işgal ettiği
yıldan başlatırlar ve öncesini bir vahşet olarak nitelerler. Oysa işin
gerçeğinde Fransızların Çad’ı işgalleriyle birlikte bu ülkede bir kara dönem, bir
vahşet dönemi başlamıştır. İşgalci Fransızlar Çad’da çok sayıda camiyi ve
medreseyi yıktılar. İslâmi eğitimi tamamen yasaklayarak Müslümanların dinlerini
öğrenmelerine engel oldular. Bütün dini cemiyetlerini kapattılar. Çok sayıda
ilim adamını zindanlara atarak işkenceyle öldürdüler. Müslüman kadınları
rencide ettiler. Bazı Müslüman ilim adamları Fransız zulmünden kurtulmak için
çeşitli yerlere kaçtılar. Fransızlar bunları ortaya çıkarmak amacıyla 1917’de
Çad’da dini hayatın yeniden düzenlenmesi konusunda Abeşe şehrinde bir sempozyum
düzenleneceğini açıkladı ve bunu her tarafta ilan etti. 400 kadar ilim adamı
olumlu bir gelişme olacağını ümit ederek sempozyumun düzenleneceği salona
toplandılar. Ancak çok geçmeden Fransız güçleri salonu her taraftan sararak
toplanan ilim adamlarının hepsini öldürdüler. Fransızların cinayetleri ve
katliamları sonraki yıllarda da devam etti. Fransızların Müslüman ilim
adamlarını ve dinlerine bağlı Müslümanları yok etmekteki amacı Çadlılara
dinlerini öğretecek, İslâm’ı hakkıyla bilen birini hayatta bırakmamaktı.
Fransızlar Çadlı Müslümanları dinlerinden habersiz bir hale getirdikten sonra
ya hıristiyan yapacaklarını ya da eski putperest adetlerine döndüreceklerini
umuyorlardı. Fransızlar Çad’ın güneyinde yaşayan putperestlerle işbirliği
yaparak siyasi ve ekonomik politikalarında sürekli onları gözettiler. Bu yüzden
ülkedeki ekonomik denge Müslümanların aleyhine bozuldu. Bu durum sonraki
yıllarda istikrarsızlığa ve ciddi problemlere yol açtı.


1944’te Çad’a Fransa’ya bağlı bir deniz aşırı ülke statüsü verildi. Bu,
Çad’a kısmi özerklik verilmesi anlamı taşıyordu. Ancak dışişlerinde Fransız
denetimi devam edecekti. 1947’de Fransa’nın denetiminde ilk genel seçim
yapıldı. Seçim sonrasında oluşturulan parlamentoya hep Fransa yanlıları seçilmişlerdi.
1947’de seçim yapılmasına rağmen Çadlılar ilk hükümetlerini ancak on yıl sonra
yani 1957’de kurabilmişlerdir. Bu ilk hükümetin başına da Batı Hindistan’dan
gelerek Çad’a yerleşmiş olan ve Fransa’ya bağlılığıyla bilinen Gabriel Lisette
getirilmişti. Onun hükümetinde görev alanlar da hep Fransa’ya yakınlıklarıyla
bilinen, Fransa’nın çıkarlarını gözeteceklerine kesin gözüyle bakılan
kimselerdi. Yani Fransa’nın çıkarlarını koruma görevi artık Çadlılara
verilmişti.


GABON


1839’da, bugünkü Gabon topraklarını Fransızlar, Portekizlilerden satın
alarak buraya bir sömürge merkezi kurdular. Bu satın alma işleminden sonra
Fransızlar, Atlas Okyanusu kıyısına bir köle ticareti merkezi kurarak insanları
zincirlere vurup satma işini sürdürdüler. Gabon’u Fransız Batı Afrikası’nın bir
parçası haline getiren Fransızlar 1886’da burayı Fransız Kongo’suna bağladılar.
Fransız sömürgesi döneminde Gabon’da geniş çaplı bir hıristiyanlaştırma
çalışması da başlatıldı. Fransız işgalciler maddi yönden destekledikleri çok sayıda
hıristiyan misyoneri Gabonluların arasına yaydılar. Ancak misyonerler, geniş
maddi imkânlara sahip olmalarına ve bir yüzyıldan fazla çalışma yapmalarına
rağmen ülke nüfusunun sadece üçte birine yakın bir kısmını
hıristiyanlaştırabilmişlerdir. Misyonerler genelde putperest Gabonlular
arasında etkili olabildiler. Müslümanlara yönelik çalışmalarından hiçbir başarı
elde edemediler. Fransız sömürgecilerin İslâmi çalışmaları engellemelerine ve
Müslümanları kıskaca almalarına rağmen sömürge döneminde, Gabon’da
Müslümanların sayısı daha da artmıştır. Bunda Fransız ordusunda görev yapmaya
zorlanan Afrikalı Müslüman askerlerin de etkisi oldu. Bu Müslüman askerler
Fransızların baskılarına rağmen ordudaki görevleri sırasında dinlerini yaşamaya
devam ettikleri gibi çevrelerindeki insanlara da iyi muamelede bulunarak
onların İslâm’a ısınmalarını sağladılar. Gabon’a 1958’de Fransız Milletler
Topluluğu’na bağlı özerk bir sömürge statüsü verildi. 17 Ağustos 1960’ta da
bağımsız bir ülke haline getirildi.


GİNE


1885 Berlin Konferansı’nda Avrupalı sömürgeciler Batı Afrika topraklarının
paylaşılması konusunda aralarında bir anlaşma imzaladılar. Bu anlaşmada Gine,
Fransızlara verildi. Bundan sonra 1887’de bugün Gine’nin başkenti olan
Konakri’ye askeri garnizon kuran ve Gine’deki askeri güçlerini artıran
Fransızlar, Futa Calon emirleri üzerindeki baskılarını artırdılar. 4. İbrahim
Sori’den sonraki emir Ebu Bekir Sori’nin 1896’da öldürülmesinden sonra yerine
geçen emir Fransız himayesini kabullendi. Bu olaydan sonra Gine, Fransız Batı
Afrikası’nın bir parçası oldu. Bu olaydan sonra Futa Calon Müslümanlarının
ileri gelenlerinden İmam Samori Ture ve oğlu Karamoko, Fransız himayesine karşı
çıkarak cihada devam ettiler. Ancak İmam Samori 29 Eylül 1898’de Fransızlara
esir düştü ve Gabon’a sürgün edildi. 1900’de de orada vefat etti. Fransız
sömürgeciler diğer Batı Afrika ülkelerinde yaptıklarını Gine’de de yaptılar.
Ülkeden İslâm’ın izlerini silmek için İslâmi eğitimi yasakladılar, İslâmi
medreseleri ve eğitim kurumlarını kapattılar, ilim adamlarını ya öldürdüler
veya vatanlarını terk etmeye zorladılar. Onların yerine ülkenin her tarafına
hıristiyan misyonerleri yayarak hıristiyanlaştırma çalışması başlattılar. Ancak
halk işgal yönetimini hiçbir zaman benimsemedi ve hıristiyan misyonerlerin
propagandalarına da rağbet etmedi. Bağımsızlık arzusu da Ginelilerin
gönüllerinden hiç silinmedi. 1950’lerden sonra bağımsızlık arzusu fiili
eylemlere, genel grevlere, işçi hareketlerine vs.’ye dönüştü. Bu mücadelenin
öncülüğünü Ahmet Seku Ture adlı bir şahıs yürütüyordu. Ahmet Seku Ture, Gine
Demokratik Partisi adlı bir parti kurdu ve 1957’de yapılan seçimlerde 60
kişilik mecliste 56 üyelik kazandı. Gine halkı Fransız cumhurbaşkanı De
Gaulle’ün sunmuş olduğu yeni anayasayı reddetti. Sonuçta Gine, 2 Ekim 1958’de
bağımsız devlet oldu.


KAMERUN


1916’da Fransızlar ve İngilizler Kamerun’u işgal etti ve aralarında
paylaştılar. Bu paylaşmada ülkenin dörtte üçünden fazlası Fransızların payına
düştü. Fransız ve İngilizlerin Kamerun üzerindeki hâkimiyetleri 20 Temmuz
1922’de Milletler Cemiyeti tarafından da onaylandı. Fransız ve İngiliz
işgalciler, bu ülkeyi onlardan önce işgal altında tutan Almanların yaptığı gibi
Müslümanlara baskı ve misyonerlik faaliyetlerine ağırlık verme işini
sürdürdüler. Misyonerler daha çok yerel dinlere mensup animistler arasında
etkili oldular. Müslümanların sayısında hiçbir azalma olmadı. Aksine artış
oldu. Fransız Kamerunu denilen kısım, 1 Ocak 1960’ta BM gözetiminde
gerçekleştirilen bir referandum sonucunda bağımsızlığını elde etti.


KOMOR ADALARI


Bugünkü resmi adı Komorlar Federal İslam Cumhuriyeti olan Komor Adaları’na
karşı 1830’lu yıllarda Fransız sömürgeciler saldırılar başlattı ve 1841’de
Mayot (Mayotte) adasını ele geçirdiler. Büyük Komor’da 1875’te Sultan Ahmed’in
yerine geçen torunu Seyyid Ali, Fransızlara yanaşmak ve onların himayelerini
kabullenmek zorunda kaldı. Fransızlar Anjuvan Adası’nı da 1886’da Sultan III.
Abdullah’ın adaya hükmettiği sırada hâkimiyetlerine aldılar. Böylece bütün
Komor Adaları Fransız hâkimiyetine geçmiş oldu. Adalardaki geleneksel sultanlık
yönetimi (emirlik) Fransız hâkimiyeti altında 1912’ye kadar devam etti.
Fransızlar 1912’de bütün yerel yönetimleri ve İslâmi uygulamaları ortadan
kaldırdılar ve Komorlar’ı yine kendi hâkimiyetlerinde olan Madagaskar’a bağladılar.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra Komor Adaları Müslümanları bağımsızlık
mücadelelerine hız kazandırdı ve bu amaçla Tanzanya’da bazı örgütler kurdular.
Bu örgütler sonra Komor Adaları Milli Kurtuluş Hareketi bünyesinde birleşerek
organize bir faaliyet içine girdiler. Fransa da 1974’te adaların geleceğiyle
ilgili bir referandum yapmak zorunda kaldı. Açıklanan sonuçlara göre Mayot
Adası halkının % 65’i Fransız idaresinin devamını, diğer adalardaki halkın ise
% 95’i bağımsızlığı istemişti. Fransa, 1 Ocak 1976’da Mayot Adası dışındaki
adaların bağımsızlığını kabul etti. Ancak ilginçtir ki kurulan bağımsız
cumhuriyetin başkanlığına bir batı hayranı olan Ali Suveylih geçirildi. Ali
Suveylih ülkesini modernleştirme iddiasıyla İslâmi tesettürü ortadan kaldırmak dahil
birtakım reformlar gerçekleştirmek suretiyle Fransız işgalcilerin
başaramadıklarını başarma çabası içine girdi. Ancak 1978’de Ahmed Abdullah
tarafından gerçekleştirilen bir darbeyle Ali Suveylih görevden uzaklaştırıldı.
Yeni başkan Ekim 1978’de anayasayı değiştirerek devletin resmi adını
“Komorlar Federal İslâm Cumhuriyeti” yaptı.


MORİTANYA


Sömürgeci güçler Senegal ve Moritanya konusunda aralarında uzun süren bir
kavga sürdürmüşlerdir. Bu kavga 1814 Vaterlo savaşından sonra Napolyon’un diğer
sömürgeci güçleri yenilgiye uğratmasının ardından imzalanan anlaşmayla Senegal
topraklarının, hâkimiyet sınırlarını genişleten Fransa’ya bırakılmasıyla sona
erdi. Fransız sömürgeciler Moritanya’yı ele geçirmek için 19. yüzyılda birçok
kez saldırılar düzenledilerse de başarılı olamadılar. Ama bu işi fitne yoluyla
başarabildiler. Fransız sömürgeciler bazı fırsatları kullanarak birtakım kabile
başkanlarıyla ilişki içine girdiler ve bu ilişkiler sonunda Araplarla
Berberiler arasına düşmanlık sokmayı başardılar. Bunun üzerine çıkan Arap -
Berberi kavgasından yararlanan Fransız sömürgeciler 1903 yılında Moritanya’nın
Trarza bölgesini ele geçirdiler. Sonraki yıllarda da saldırılarını sürdüren
Fransızlar 1920’de Moritanya’nın tamamını işgal ettiler. İşgalden sonra
Moritanya, sekiz eyaletten oluşan Fransız Batı Afrika’sının bir eyaleti oldu.
Fransızlar Moritanya’yı işgal ettikten sonra ülkenin her tarafına yaydıkları
misyonerler vasıtasıyla geniş çaplı bir hıristiyanlaştırma çalışması
başlattılar. Ancak dinlerine son derece bağlı olan Moritanya Müslümanları
arasında Fransızların saldığı hıristiyan misyonerler hiçbir başarı elde
edemediler. Moritanya halkı işgal yönetimine karşı sürekli mücadele etmiştir.
Bu mücadelede bazı tarikat şeyhlerinin ve din alimlerinin önemli etkinlikleri
oldu. Bağımsızlık mücadelesi 1958’de oldukça etkili duruma geldi. Fransa
yönetimi, 5. Fransız Cumhuriyet Anayasası’nı kesinlikle reddeden Moritanya’ya
Fransız Milletler Birliği içinde bağımsız bir üye statüsü verdi.


NİJER


Nijer toprakları 19. yüzyılın sonlarında Fransız sömürgeciler tarafından
işgal edildi ve 3 Ağustos 1960 tarihine kadar Fransız işgalinde kaldı. Fransız
işgalciler diğer Afrika ülkelerinde başvurdukları baskı ve hıristiyanlaştırma
uygulamalarına aynen Nijer’de de başvurmuşlardır.


SENEGAL


Bugünkü Senegal topraklarında, sömürgecilerin bölgeye girmelerine kadar
Murabıtlar devleti hüküm sürüyordu. Bu devletin hakimiyeti, sömürgecilerin 1885
Berlin anlaşmasıyla Batı Afrika topraklarını aralarında paylaşmalarına kadar
sürdü. Bu paylaşımda bugünkü Senegal toprakları Fransız sömürgecilere düştü.
Fransızlar 1904’te bugün Senegal’in başkenti olan Dakar’ı Fransız Batı
Afrika’sının merkezi yaptılar. Bu şehri hem Batı Afrika’daki hâkimiyet
sınırlarını genişletmek için bir hareket merkezi, hem de bir ticaret merkezi
haline getirdiler. Senegal halkı Fransız işgaline başından itibaren karşı
çıktı. Bazı Müslüman liderlerin öncülüğünde değişik zamanlarda ayaklanmalar
oldu. Ancak Fransız sömürgeciler ellerindeki teknik imkânları kullanarak bu
ayaklanmaları bastırdılar. Fransız sömürgeciler işgal ettikleri diğer Afrika
ülkelerinde olduğu gibi Senegal’de de hâkimiyetlerini sağlamlaştırabilmek
amacıyla geniş çaplı hıristiyanlaştırma faaliyetleri başlattılar. Ancak bu
konuda hiçbir başarı elde edemediler. Ülkede kurulmuş olan İslâmi eğitim
kurumlarının ve Müslüman ilim adamlarının gösterdikleri gayretlerin,
hıristiyanlaştırma çalışmalarının sonuçsuz kalmasında önemli etkinliği
olmuştur. Senegal’e 1958’de Fransız Uluslar Topluluğu’na bağlı özerk bir
cumhuriyet statüsü verildi.


TUNUS


Tunus, 12 Mayıs 1881’de Fransız sömürgeciler tarafından işgal edildi.
Bundan sonra Fransızlar ülkeye “yüksek komiser” dedikleri genel vali
tayin ederek yönetmeye başladılar. Fransızlar işgal ettikleri bütün diğer
ülkelerde başvurdukları zulüm uygulamalarına burada da başvurdular. Bu zulme
karşı bağımsızlık yanlısı örgütlenmeler ve bazı ayaklanmalar oldu. Ancak bütün
bu ayaklanmalar insafsızca ve kanlı bir şekilde bastırıldı. Tunus’ta
bağımsızlık mücadelesini organize etmek ve bu mücadeleye yön vermek amacıyla
Dustur Partisi adında bir siyasi parti kuruldu. Ancak Fransız sömürgeciler
işgal ettikleri diğer ülkelerdeki bağımsızlık mücadelelerini kendi
kontrollerine almak için başvurdukları sinsi oyunlara burada da başvurarak
kendi elleriyle yetiştirdikleri Habib Burgiba’yı bağımsızlık mücadelesinde
önemli bir konuma getirmeyi başardılar ve ona Yeni Dustur Partisi adında bir
parti kurdurdular. Habib Burgiba başlangıçta İslâmcı düşünceyi destekliyor,
camilerde namaz kıldırıp hutbeler veriyor, konuşmalarında İslâmi kavramlar ve
özellikle cihad konusu üzerinde ağırlıklı bir şekilde duruyordu. Oysa Burgiba
çocukluğundan beri Fransızların gözetiminde bulunmuş, bir Fransız ailenin
yanında büyümüş ve Fransa’da hukuk öğrenimi görmüş biriydi. Fransızlar Burgiba’yı
Tunus halkına kabul ettirebilmek amacıyla 1934 – 36 ve 1938 – 42 yılları
arasında hapse de attılar. Burgiba sinsi politikasına dış destek bulmak
amacıyla 1945’te Fransız işgal yönetiminden kaçtığı görünümü vererek Kahire’ye
geçti. 1949’a kadar Kahire’de kalarak bu dönem içinde Arap ülkeleri başta olmak
üzere İslâm ülkelerinin desteğini sağlamaya çalıştı. Tunus’a dönüşünden sonra
halkı isyana teşvik eden Burgiba bu arada Fransız işgalcilerin Tunuslu
Müslümanları kırıp geçirmeleri için gerekli şartları oluşturuyordu. Sonuçta
Fransızlar kendi adamları olan Burgiba’nın konumunu sağlama aldıktan sonra 20
Mart 1956’da işgale son vererek Tunus’un bağımsızlığını tanıdılar. Bağımsızlık
sonrasında Burgiba, Tunus cumhurbaşkanlığına getirildi. Ancak tutumunu birden
bire değiştirerek İslâm aleyhtarı bir siyaset izlemeye başladı. Partisinin
adını Sosyalist Dustur Partisi olarak değiştirdi. Zulüm uygulamalarına da
Fransızların kaldığı yerden üstelik her geçen gün biraz artırarak devam etti.


Fransa, Cezayir’i işgal ettikten sonra ülkenin yerli halkını yönetmek
amacıyla “Arap Büroları” adı verilen askeri merkezler oluşturdu. Bu
merkezler zulüm ve baskı anlayışına göre teşekkül etmişti. Bu yönetim biçimi
1870 yılına kadar devam etti. Tamamen işgal güçlerinin kontrolünde olan bu
merkezler bir bakıma ülkede sıkıyönetimi hakim kılan askeri merkezler
durumundaydı.


1870’te sivil yönetime geçildi ve Cezayir, Fransa İçişleri Bakanlığı’na
bağlandı. Bu gelişmeden sonra 1871’de Muhammed el-Mukrani’nin etrafında
toplanan 200 kadar kabile ülkenin tamamına yayılan bir ayaklanma başlattı.
1881’de Sidi Şeyh liderliğinde ikinci bir ayaklanma gerçekleştirildi. Fransa
sömürge yönetimi her iki işgali bastırmak için de ülkenin her tarafını kan
gölüne çevirdi ve binlerce insanı vahşice katlettiler. İkinci ayaklanma 1884’te
bastırılabilmiştir ve bu üç yıllık süre içinde çok sayıda insan katledilmiştir.
Bu isyan bahane edilerek ülkedeki tüm yargı mekanizması askıya alınmış ve
“Yerli Kanunu” adı verilen zulüm kanunları uygulamaya geçirilmiştir.
Bu kanunların uygulaması 1919’a kadar sürdürüldü. Bu kanunlar Fransızlara özel
bir ayrıcalık tanırken Cezayirlileri bütün insan haklarından mahrum ediyordu.
Yani bu kanunlara dayalı olarak Amerika’dakine benzer şekilde bir tür ırk
ayrımı politikası uygulanıyordu. Bu politika Cezayirlileri aynı zamanda
ekonomik yönden de zor duruma sokuyordu. Onlardan ağır vergiler alarak işgal
yönetiminin tüm giderlerini onlardan alınan vergilerle karşılıyordu. Bu
uygulama çok sayıda Cezayirliyi ülkelerini terk etmeye zorlamıştır.


VAHŞETE KARŞI BAŞKALDIRI


Fransa’nın uyguladığı baskı politikası Avrupa’dan getirtilen göçmenlerle
işgal yönetimiyle işbirliği içindeki küçük bir azınlık dışında bütün Cezayir
halkını ikinci sınıf vatandaş durumuna sokmuştur. Bu muamele yüzünden ülkenin
asıl sahibi durumundaki kalabalık kitleler fakirleştirilmiş, oldukça büyük
sıkıntılarla karşı karşıya bırakılmıştır. İşte bu vahşet uygulamaları ülke halkının
sürekli tepkilerine, protestolarına sebep oluyordu. Ancak Fransa’nın ülkeye
hakim kıldığı despotik yönetim bütün tepkileri insanlık dışı metotlarla
susturuyordu. Ayrıca uygulanan özel metotlarla ülkedeki kabile düzenlerinin
bozulmasına ve böylece halkın birlikte hareket etmesinin engellenmesine
çalışılıyordu. Bütün bu olumsuzluklara rağmen yine Cezayir halkı işgale boyun
eğmek istemediğini çeşitli şekillerde belli ediyordu.


Cezayirliler işgale karşı tepkilerini ortaya koymak için zaman zaman
muhtelif sivil teşkilatlar kurdular. Fakat bu teşkilatlar genellikle kısa
ömürlü oldu. Çünkü Cezayir bu teşkilatların işgale karşı tehdit
oluşturabilecekleri kanaatine varınca hemen kapatıyordu. Fakat bunların içinde
Abdülhamid bin Badis’in önderliğinde 1931’de kurulan Müslüman Alimler Cemiyeti
(Cemiyetu’l-Ulemai’l-Muslimin)’nin büyük bir etkisi oldu. Bu hareket ülkede bir
milli kültür hareketi ve Cezayir halkını Avrupalılarla eşit haklara sahip hale
getirmek için mücadele başlattı. Fakat ne yazık ki Bin Badis’in 1940’ta vefat
etmesi üzerine bu hareket de dağıldı. Bununla birlikte II. Dünya Savaşı
esnasında ve sonrasında ortaya çıkan hava Cezayir halkındaki bağımsızlık
ruhunun daha da canlanmasına sebep oldu. II. Dünya Savaşı’nın bitmesinden sonra
5 Ağustos 1945’te Cezayir’de gerçekleştirilen törenlere katılanların Cezayir
bayrağı taşımaları ülkedeki işgal kuvvetlerini kızdırdı. Bu olay üzerine işgal
kuvvetleri bir silahlı saldırı gerçekleştirdiler ve Cezayir kaynaklarına göre
en az 45 bin kişi hayatını kaybetti. Olaydan sonra bağımsızlık yanlısı
liderlerden Mesali el-Hac başta olmak üzere pek çok kişi de tutuklandı. Siyasi
teşkilatların da tümü kapatıldı. İşte bu gelişmeler Cezayir halkındaki tepkinin
daha da artmasına sebep oldu. Bu tepki ülkede gizli bir bağımsızlık yanlısı
örgütlenmenin oluşmasına da yol açtı. Yani henüz fiili direnişe geçmeyen bir
milli hareket ortaya çıktı. Bu durumu gören Fransa 1947’de bazı iyileştirmeler
yaptıysa da bu çok fazla bir değişiklik getirmedi.


BAĞIMSIZLIK SAVAŞININ HAZIRLIKLARI


1948-52 yılları arası Cezayir’de işgale karşı ayaklanmaya hazırlık yılları
oldu. Bu amaçla Mesali el-Hac’ın önderliğinde kurulmuş olan Özgürlük ve
Demokrasi İçin Zafer Hareketi (Hareketu’l-İntisar li’l-Hurriye
ve’d-Dimukratiyye) adlı örgüt bünyesinde faaliyetler yürütüldü. Bu örgüte bağlı
olarak Özel Teşkilat (el-Munazzamatu’l-Hassa) adı verilen gizli bir oluşum
bünyesinde de faaliyet yürütülüyordu. 1954’te bu teşkilat lağvedilerek yerine
Birlik ve Çalışma İçin Devrimci Komite Teşkilatı oluşturuldu. Bu teşkilat ülkeyi
altı askeri eyalete bölerek her birine oradaki ayaklanmayı idare edecek bir
kumandan tayin etti.

Ve Ayaklanma


Gereken hazırlıklar yapıldıktan sonra 1 Kasım 1954’te bir bildiriyle halk
silahlı ayaklanmaya çağrıldı ve işgale karşı silahlı mücadele başlatıldı. Önce
Avles ve Kabiliye’de başlatılan silahlı mücadele çok kısa sürede bütün ülkeyi
kuşattı. Ayaklanmanın merkezileştirilmesi amacıyla Ulusal Kurtuluş Ordusu
adında bir teşkilat oluşturuldu. Birlik ve Eylem İçin Devrimci Komite Teşkilatı
(CRUA) da bu silahlı teşkilatın siyasi oluşumu haline geldi. Bunun yanı sıra
ayaklanmanın siyasi ve askeri boyutunu organize etme amacıyla Ulusal Kurtuluş
Cephesi (FLN) ve Ulusal Kurtuluş Ordusu (ALN) kuruldu. Birlik ve Eylem İçin
Devrimci Komite Teşkilatı (CRUA) da Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne iltihak etti.


Ayaklanmanın başlamasıyla birlikte özellikle kırsal bölgelerdeki
Cezayirliler kitleler halinde gerilla birliklerine katıldı. Ulusal Kurtuluş
Cephesi kendisi için sömürge sisteminin kaldırılması, bağımsız Cezayir’in kurulması,
inançlara ve insan haklarına saygı ve geniş bir toprak reformu gibi hedefler
belirlemişti. Kısa zamanda halkın desteğini almakta gecikmedi. Fakat Ulusal
Kurtuluş Cephesi homojen bir yapıya sahip olmadığından farklı görüşlerden
insanlar bu cephenin içinde temsil ediliyordu.


Fransa’nın Cezayir’e yönelik işgal amaçlı saldırıları 1827’de başlamıştır.
Fakat saldırıların başlamasıyla ilgili gelişmeler oldukça ilgi çekici ve
düşündürücüdür. O tarihte Cezayir, Osmanlı Devleti’ne bağlı bir eyalet
durumundaydı ve başında da aslen İzmirli olan Dayı Hüseyin Paşa bulunuyordu.
Fakat Osmanlı Devleti’nde baş gösteren zayıflama Cezayir’i de Fransa karşısında
zayıf duruma düşürmeye başlamıştı. O sıralarda Fransa hükümeti, Bacri ve Busnak
adlı Cezayirli iki yahudiden 5 milyon Frank ve bir miktar hububat borç almıştı.
Fransa krallık idaresine geçince yeni yönetim bu borçları tanımakla birlikte
ödemeyi durdurdu. Bunun üzerine söz konusu iki yahudi alacaklarının tahsili
için Dayı Hüseyin Paşa’yı devreye soktular. Hüseyin Paşa da tebaasından olan bu
iki kişinin alacaklarını tahsil için harekete geçti ve bazı Fransız gemilerine
el koydu. 29 Nisan 1827 tarihinde bu borçların tartışıldığı sırada Dayı Hüseyin
Paşa, Fransız konsolosu Pierre Deval’in yüzüne elindeki yelpazeyle vurdu.
Fransa da bu olayı savaş ilanı kabul ederek 16 Haziran 1827’de askeri harekatı
başlattı. Aslında Fransa böyle bir harekat için söz konusu olaydan önce
hazırlığını yapmıştı. Bu ilk harekattan sonra Cezayir’in sahillerini abluka
altına aldı.


O sıralarda Yunanistan işgaliyle uğraşan İstanbul yönetimi (Babıali) ise
olaylara müdahale etme imkanından yoksundu. Bu yüzden diplomatik yollardan
meselenin çözümü için uğraş veriyordu. Ama Fransa avantajlı durumunu
değerlendirerek işgal planını gerçekleştirmek istiyordu. Fransa, İngiltere ve
Rusya’yla da işbirliği yaparak 20 Ekim 1827’de Navarin’deki Osmanlı donanmasını
yaktı. Bu olaydan kısa bir süre sonra 1828-29 Osmanlı-Rus Savaşı başladığından
Cezayir, Fransa karşısında iyice yalnız kaldı. Bu duruma rağmen yine de Fransa,
Cezayir’i kısa sürede işgal edemedi. 14 Haziran 1830’da General Bourmont
komutasında yeni bir donanma ve 37.000 kişilik takviye birlik gönderdi. Bu
takviye güçlerle 5 Temmuz 1830’da başkent Cezayir’i işgal edebildi. Fakat o
sırada meşhur Emir Abdülkadir komutasında bir gerilla savaşı başlatıldığından
Fransa, Cezayir’in tümünü ele geçiremedi. Emir Abdülkadir’in işgal kuvvetlerine
karşı direnişi 1947’ye kadar sürdü ve Fransa’nın ülkenin tümü üzerinde
hakimiyet sağlaması da ancak bu direnişin sona ermesinden sonra gerçekleşti.


FRANSA SULTASINDAKİ CEZAYİR


Fransa, 22 Temmuz 1834’te Fransız Kuzey Afrika Genel Valiliği’ni kurdu. Bu
genel valiliğin işi daha çok ülkedeki sömürge yönetimini güçlendirme amacıyla
ülkenin batısında Emir Abdülkadir liderliğinde, doğusunda da Ahmed Bey’in
liderliğinde bağımsızlık savaşı veren gerilla güçleriyle uğraşmak oldu. 1847’ye
kadar süren bu savaşta işgal güçleri epey kayıp verdiler.


Fransız işgal güçleri Cezayir halkının direnişini kırmak ve bağımsızlık
yanlısı direnişe destek vermesini engellemek amacıyla askeri, siyasi, dini,
kültürel ve ekonomik her baskı yolunu denediler. Kültürel yönden halkın
Müslüman ve Arap kimliğini yok etmek amacıyla baskı yaptı, Arapça ve Berberice
yerine Fransızca’yı hakim kılmak için uğraştılar. Dini yönden Müslümanlığın
yerine Hıristiyanlığı hakim kılmak için yoğun bir misyonerlik faaliyeti
başlattı ve bu amaçla baskı uygulamalarına başladılar. İşgale karşı direnen
kabilelerin arazilerine el koymak suretiyle ekonomik baskı metotlarına başvurdular.
Halka hizmet veren vakıflara ait gayri menkullere el koymaya başladılar.
Ülkenin en güzel bölgelerinde sömürge yerleşim birimleri oluşturdu ve buralara
Avrupalıları getirtip yerleştirdiler. Avrupa’dan göçü teşvik amacıyla da yerli
kabilelerden zorla gasp edilen araziler göçmenlere bedava dağıtıldı. 1841-1850
yılları arasında yerli ahaliden gasp edilen 115 bin hektar arazi Avrupalı
göçmenlere bedava dağıtılmıştır. 1930’da ise bu şekilde Avrupalı göçmenlere
dağıtılan arazinin miktarı 2 milyon 345 bin hektarı (23 milyon 450 bin dönümü)
bulmuştur. Bu teşvikler yüzünden de Avrupa’dan göçte göze batar bir artış
gerçekleşmiştir.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış