Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Kıbrıs sorununda taraflar anlaşmaya yakın oldukları intibaını
vermeye çalışmaktadırlar. Özellikle KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Akıncı, bu konuda
titizlik ve çözüm için acelecilik göstermektedir. Sayın Akıncı demeçlerinde bir
an önce çözüme ulaşmanın hem Kıbrıs Türk halkı için, hem Türkiye için, hem de
Kıbrıs adasının bulunduğu bölge için faydalı sonuçlar ortaya çıkaracağını
vurgulamaktadır.  


Önce şunu ifade edeyim: BMGS’nin ve özellikle Akıncı’nın her
vesileyle “müzakerelerde büyük ilerleme sağlandığına” dair
açıklamalarına esas teşkil eden sözde ilerlemeler, Kıbrıs’taki iki tarafın
karşılıklı iyi niyet ve anlayışla gündemdeki maddeler üzerinde sağladıkları
uzlaşılar sonucunda değil, biran evvel çözüme ulaşmak için çabalayan KKTC
görüşme heyetinin verdiği özlü tavizler sayesinde gerçekleşmiştir.


Diğer taraftan, Sayın Akıncı’nın her vesileyle Türk kamuoyuna
yönelik olarak ifade ettiği çözümün faydalı sonuçlarına dair ümit uyandırıcı
sözlerinin gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce Ada’ya çözümle birlikte
gerçek barışın gelmesi ve barışın sürmesi gerekir. Oysa AB’nin ve ABD’nin
teşvikleriyle acele ile elde edilmeye çalışılan çözüm şekli Ada’da kalıcı barış
ortamı yaratacak gibi görünmemektedir. Çünkü çözümün üzerine bina edildiği BM
parametreleri sadece Rum – Yunan tarafının öteden beri savunduğu tezlere,
ortaya attığı mesnetsiz iddialara uygun bir çözüm ortaya çıkarabilir. Nitekim
de böyle olmaktadır. Çözümle birlikte her şeyden önce KKTC ortadan
kalkacaktır.  Oysa sadece Rumlardan oluşan ve 1960 Anayasası’na aykırı
şekilde tamamen  Rumlardan müteşekkil bir  heyet tarafından yönetilen
– tırnak içinde söylüyorum – “Kıbrıs Cumhuriyeti” yeni bir anayasa
ile yoluna devam edecektir. Kıbrıs Türk Toplumu bu devlete federal bir anayasa
ile yamanacaktır. Federe birim halini alacaktır. Kıbrıs Türk halkı kendi
devletine, yani KKTC’ne sahip çıkamamış, KKTC’ni yaşatamamış olmanın psikolojik
ezikliğini, hattâ boynu büküklüğünü yaşarken, Rum halkı kendi tezlerini hâkim
kılmış, kendi devletini yaşatmış olmanın moral üstünlük duygusu içinde
olacaktır. 


Türk Ulusu esasen tarihinin en zor dönemlerinden birini ve hattâ
başlıcasını yaşamaktadır. Böyle bir durumda Kıbrıslı soydaşlarımızı, yavru
vatan Kıbrıs’ı, sakat bir çözümle Rum – Yunan ortaklığına teslim etmiş olmanın
moral bozukluğunun etkileri Türkiye’de de kendisini hissettirecektir. Türkiye henüz
AB’ne tam üye kabul edilmeden sağlanacak sakat bir çözüm şekliyle, Kıbrıslı
soydaşlarımız federasyona yamanarak AB üyesi statüsü kazanacaklardır. Kıbrıslı
soydaşlarımız Rumlarla ve Yunanistan ile birlikte AB statüsü içinde bulunurken
Türkiye bu statünün dışında tutulmağa devam edilecektir. Türkiye Kıbrıs’tan
uzaklaştırılacak ve soydaşlarımızın bizimle yabancılaştırılması süreci
başlayacaktır.  


Türkiye’nin günümüzdeki hasımları “Türkiye 60 senedir ‘millî
dava’ dediği bir davasına sahip çıkamamıştır; demek ki Türkiye zafiyet
içindedir” düşüncesine kapılıp Türkiye’ye yönelik meş’um emellerinde ve
plânlarında daha da cesaret bulacaklar, cüretkâr hale geleceklerdir.  


Diğer taraftan, Rumlar ve Yunanistan “enosis”, yani bir
Rum/Yunan adası telâkki ettikleri Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması, Yunanistan
ile bütünleşmesi ülküsünden vazgeçmiş değillerdir. Rum tarafının Meclisi’nin
1967’de kabul ettiği “enosis” kararı hâlâ geçerliğini muhafaza
etmektedir. Rum lider Anastasiadis ve Yunan yetkililer her fırsatta
“Kıbrıs helenizminden” , “helenizmin ortak çıkarlarından ve
hedeflerinden” söz etmektedirler. Bir süre önce de Yunan Savunma Bakanı
Kammenos, Kıbrıs Adasında önce İngiliz İdaresine, daha sonra yıllarca Kıbrıs
Türk halkına karşı terör eylemlerinde bulunmuş olan EOKA örgütü ile irtibatlı
kuruluşları törenle ödüllendirmiştir. Bu kişinin 2015 başında Kardak
kayalığımıza çelek bırakmak suretiyle bir tahrik hareketinde bulunduğunu da
hatırlıyoruz. Ayrıca yine hatırlayalım: Yunanistan’da EOKA terör çetesinin anısına
Atina’nın merkezine dikilen heykelin açılışını, Eroğlu ile Anastasiadis
arasında müzakereleri başlatan Ortak Bildirinin yayınlandığı dönemde Yunanistan
Cumhurbaşkanı ve GKRY lideri Anastasiadis’in birlikte yapmışlardır.  


Günümüzde de ırkçılığın, ırkçı şiddet hareketlerinin ve
eylemlerinin özellikle Avrupa’da yükselişte olduğu gözden ırak tutulmamalıdır.
Bu yükseliş güney Kıbrıs’ta da görülmektedir. ELAM örgütü buna örnektir. Siyasî
parti haline dönüşmüş ve GKRY Meclisine girmiştir. 


Bunlara karşılık, ne yazık ki, KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Akıncı
göreve seçildikten sonra verdiği ilk demeçte “anavatan – yavru vatan”
söylemini sorgulamış ve karşı çıkmıştır. 


Demek isterim ki, önümüzde duran sakat çözüme ulaşıldığı takdirde,
Rumların ve Yunanistan’ın Kıbrıs adasını tam bir Yunan adası haline getirme ve
Ege’den sonra Kıbrıs’ta da Türkiye’yi güneyden kuşatma azmi daha da
güçlenecektir.


Bütün bu sebeplerle ve şimdi sözü uzatmamak için saymadığım
başkaca sebeplerle önümüzdeki dönemde çözüme ulaşılsa dahi; kurulduğu
zannedilen barış ortamı sürekli olamayacaktır. Çözümle birlikte, Kıbrıslı
soydaşlarımızı ve Türkiye’yi, – hiç temenni etmiyorum ama – Kıbrıs’ta çeşitli
gaileler bekleyecektir.


Ayrıca, gerçek odur ki, müzakere sürecinde Türk tarafı ve Türkiye
için çok önemli olan noktalar hakkında henüz bir mutabakat oluşmuş değildir.
Federasyonun olmazsa olmaz niteliğindeki bir kurumu, yani “dönüşümlü
başkanlık” konusunda, iki tarafın federasyon içindeki siyasî eşitliği
konusunda, henüz Rum tarafının mutabakatı sağlanmış değildir. Çok sayıda görüş
ayrılıkları, anlaşmazlıklar devam etmektedir. 


Bildiğiniz gibi görüşmeler Kasım ayında bir süre  Kıbrıs
dışında İsviçre’nin Mont Pelerin kasabasında cereyan etmiştir. Oradaki
görüşmelerde Rumlar ayak sürümüştür. İlk aşama toplantılarından sonra Türk
tarafı ilerleme sağlanması için toprak konularında da elini gösterecek şekilde
açılımlar yapmış ve hatta taviz vermiş olmasına rağmen, Anastasiadis istişareye
ihtiyaç duyduğunu söyleyerek İsviçre’den ayrılmıştır. Yunanistan Başbakanı
Çipras ve Adada da kendi Ulusal Konseyi ile istişarelerde bulunmuştur. On gün
sonra Mont Pelerin’de görüşmeler yeniden başladığında Rum tarafı uzlaşmaz
tutumunu sürdürmüştür. Rumların masada ‘vermeden alma’ peşinde olduklarını daha
net belli olmuştur.  


Kanaatimce o aşamada KKTC ve Türkiye “tamam artık buraya kadar. 15
aydır uluslararası toplumun gayretleri ve Türkiye’nin teşvikleriyle müzakere
yapılmıştır. Türk tarafı olarak biz oldukça esnek davrandık ve davranmaktayız
ama sonuç alamamaktayız. Federal çözümde tarafların siyasî eşitliğini sağlayan
temel kurumlar ve hak ve yetkiler bile Türk tarafından esirgenmektedir. Bu
süreç artık bitmiştir. Kıbrıs Türk halkı kendi iradesiyle kurduğu  KKTC’yi
yine kendi iradesiyle yaşatacaktır. Herkes kendi yoluna”
denilmeliydi.  Bu tarihî fırsat kaçırılmıştır.


Maalesef, Sayın Mustafa Akıncı ve Türkiye müzakere sürecinin
devamından yana tutum takınmışlardır. Neticede ABD, İngiltere, AB de devreye
girmişler; Sayın Çavuşoğlu da KKTC’de temaslarda bulunmuş ve neticede BM
gözetiminde müzakerelerin bu sefer de Cenevre’de devam etmesi hususunda 1
Aralık gecesi BMGS’nin Kıbrıs Özel Danışmanı’nın düzenlediği ve Akıncı ile
Anastasiadis’in katıldığı akşam yemeğinde mutabakata varılmıştır. 


Bu mutabakata göre 9-10-11 Ocak 2017 tarihlerinde Cenevre’de, her
iki taraf, yani Akıncı ve Anastasiadis, Ada’daki iki toplumun liderleri
sıfatıyla masaya oturacaklardır.  İki lider arasındaki görüşmelerde o
vakte kadar anlaşmaya varılamamış olan konularda – çeşitli kaynaklarda henüz
anlaşmaya varılamamış konuların sayısı hakkında verilen rakamlar 50 ile 300
arasında değişmektedir – anlaşma sağlanmasına çalışılacaktır. 11 Ocak’ta
taraflar birbirlerine toprak ayarlamaları konusunda haritalarını sunacaklardır.
12 Ocak’tan itibaren de – BM’nin tabiriyle “Kıbrıs hakkında bir
konferans” başlayacaktır. Bu konferansın bitiş tarihi belirtilmemiştir,
ucu açıktır. Yine 1 Aralık akşamı yapılan açıklamada “gerektiğinde başka ilgili
taraflar da konferansa davet edilecektir” denilmiştir.  AB, toplantıya
katılabileceğini belirtmiştir. İnternette okuduğuma göre Rusya da katılmak
istemektedir. Hatta Güney Kıbrıs’taki Komünist AKEL Partisi Çin’i bile
toplantıya davet etmiştir. KKTC ve Türkiye Konferansın bu şekilde katılımcı
sayısı bakımından genişletilmesine kararlılıkla karşı çıkmalıdırlar. 


Bildiğiniz gibi KKTC ve Türkiye bu konferansı “Beşli Konferans”
olarak adlandırmaktadır. Yani Kıbrıs’taki iki tarafın veya toplumun Liderleri
ile 3 garantör ülke Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’dan oluşan beşli bir
konferans. Ancak Rumlar ve Yunanistan bu konferansı “Uluslararası
konferans olarak” nitelendirmektedirler. Rumlar ve Yunanistan Rum
tarafının Konferansa “Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti” olarak katılmasını
istemektedirler. Ve hattâ bunun böyle olacağını pervasızca söylemektedirler. Bu
konuda GKRY, iktidarı ve muhalefetiyle hemfikir görünmektedir. Rumlar, ayrıca,
Konferans’a AB’nin ve Güvenlik Konseyi’nin Daimî üyelerinin de katılması
gerektiğini kendi mesnetsiz gerekçelerine göre anlatmaktadırlar. Yapmak
istedikleri, KKTC Konferans’a “toplum” olarak katılırken, Rum
Toplumunun ‘Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti” olarak Türkiye’nin karşısında
oturmasını sağlamaktır. 


GKRY’nin ve Yunanistan’ın Konferansın kendi emellerine uygun düşen
biçimde teşkilâtlandırılması ve yönetilip yönlendirilebilmesi maksadıyla
çeşitli diplomasi, protokol, usul ve şekil hilelerine başvurmalarını
beklemeliyiz. 


Rum – Yunan ortaklığının öncelikle ve önemle sözde “Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin” Konferans’ta temsil edildiği görüntüsünü verecek bir
düzenleme yapılması yönünde faaliyete geçmeleri beklenmelidir. 


Bu konuda Türkiye ve KKTC çok dikkatli olmalıdırlar. Konferansın
asıl katılımcıların sadece garantör devletlerle birlikte Kıbrıs’taki iki toplum
olması gerektiğinin üzerinde durulmalıdır. BMGS nezdinde gereken
teşebbüsler  KKTC ile Türkiye tarafından birlikte eşgüdüm içinde
yapılmalıdır. Rum – Yunan cephesi ve BM sekretaryası çeşitli hilelerle, 
konferanstaki taraflar içine  “Kıbrıs Cumhuriyeti’ni” de dahil
etmeğe çalışırlarsa, bu konferansa Kıbrıs Türk tarafının ve Türkiye’nin
katılmaması gerektiği görüşündeyim.


Bildiğiniz üzere Türkiye 12 Ocak’ta açılacak Konferans’a
katılacaktır. Bu Konferans’ta “güvenlik ve garantiler” konusu gündemi
teşkil edecektir. Bu böyle olmalıdır. Bununla beraber,  Rumların üzerinde
anlaşılamamış konuları garantörlerin de katılacağı toplantıda gündeme getirme
çabasında olacakları beklenmelidir. Bu çok tehlikeli bir manevradır. Çünkü o
zaman işin boyutları değişecektir. Rumların gizlemedikleri emeli, AB üyesi
statülerinden de aldıkları güç ve cesaretle, Kıbrıs Türk tarafını saf dışı
bırakarak, bütün konuları “işgalci” güç dedikleri Türkiye ile masada
yüz yüze müzakere etmektir. Türkiye’nin kendilerini yani Rum yönetimini muhatap
almasını sağlamaktır. Türkiye bu oyuna gelmemelidir. Bir an önce çözüm
hevesinde olan Sayın Akıncı Rumların buna dönük manevralarına göz yummamalıdır.


Güvenlik ve garantiler konusunda Rum tarafı ve Yunanistan tam bir
görüş ve ağız birliği içinde hareket etmektedir. AB’de kendilerine destek
vermektedir ve hattâ cesaretlendirmektedir.  Rum – Yunan cephesi
Konferansın amacının garantilerin ortadan kaldırılmasını ve Türkiye’nin
Ada’daki askerî varlığının tamamen geri çekilmesini sağlamak olması gerektiğini
savunuyorlar. Güvenlik ve garantiler konusunun Türkiye ve KKTC için hayatî bir
konu olduğunu söylemeye lüzum görmüyorum. 


1959 – 1960 mutabakatları ve antlaşmalarıyla merhum Adnan
Menderes’in Başbakan olduğu dönemde Türkiye’nin Kıbrıs’ta elde ettiği fiilî ve
etkin garanti hak ve yetkilerinden Türkiye’nin vazgeçebileceğini, hattâ
sulandırılmasına izin verebileceğini düşünmek, tahmin ve tasavvur etmek dahi
istemiyorum. Türkiye bu haklarından ve yetkilerinden vazgeçerse korkarım tarih
tekerrür etmiş olacaktır. 


Osmanlı Devleti en güçlü devrinde 1571’de Kıbrıs’ı egemenliği
altına almış, Yıkılma Devrinde 1878’de Sultan II. Abdülhamid tarafından
İngiltere’ye kaptırılmıştır. 1923 Lozan Konferansı’nda  İsmet Paşa Kıbrıs
Adası’nın Yunanistan’a verilmesi teklif ve teşebbüslerine karşı çıkmış; bunları
sonuçsuz bırakmıştır. Antlaşma’nın ilk taslağında Ada’nın kaderinin ileride
tayin edilmesinde Türkiye’nin söz sahibi olmasını imkânsız kılan maddeye İsmet
Paşa kararlılıkla itiraz etmiş ve maddeyi tadil ettirmiştir. Başbakan merhum
Adnan Menderes Türkiye’nin uluslararası siyaset ve diplomaside yıldızının
parlak olduğu bir zamanda 1959’da Kıbrıs’ı tekrar Türkiye’nin yetki ve etki
alanına dâhil eden; Türk askerinin Ada’da konuşlandırılmasına imkân veren ve
böylece Rum – Yunan ortaklığının “enosis” emellerini boşa çıkaran bir
anlaşma yapmayı başarmıştır.  Yine, Türkiye 1959 – 1960’da elde ettiği hak
ve yetkileri, Başbakan merhum Bülent Ecevit ve Başbakan Yardımcısı merhum
Necmettin Erbakan zamanında, CHP – MSP koalisyon Hükûmeti zamanında, 
Yunanistan’ın Ada’da askerî darbe yaparak enosis’i ilân teşebbüsünü önlemek
üzere kullanmıştır. Kahraman Silâhlı kuvvetlerimiz 5 gün içinde hazırlanmış ve
Türkiye’nin sebebiyet vermediği bir savaşı, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtımızla
zaferle sonuçlandırmıştır. 


Türkiye bu harekâta bir savaşın muhtemel bütün risklerini,
tehlikeli sonuçlarını göze alarak girişmiştir. Kıbrıslı soydaşlarımızın 21
Aralık 1963’deki Rum saldırılarından itibaren 11 yıl boyunca verdikleri
şehitlere ilâve olarak Türkiye Barış harekâtımız sırasında da yüzlerce evlâdını
şehit vermiştir. Yüzlerce gazimiz vardır. Barış harekâtımız Kıbrıs sorununun
gerçekçi ve yaşayabilir bir çözüm şekline kavuşturulması için gerekli
parametrelerin ada sathında fiilen oluşmasını sağlamıştır. Kıbrıs Türk halkı kendi
bağımsız ve egemen Devletine, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne sahip
olmuştur. 


İşte şimdi bir an önce sonuçlandırılmak istenen Kıbrıs müzakere
süreci ile varılabilecek çözüm şekli, Kıbrıslı soydaşlarımızın 11 yıl hayatları
pahasına enosis’e karşı direnmek suretiyle, Türkiye’nin de  büyük
fedakârlıklarla 1974 Barış Harekâtımız ile sağladığı bütün sonuçlarını, Rum -
Yunan cephesinin emellerine uygun biçimde ortadan kaldıracaktır. Tekrar
ediyorum, önümüzde duran çözüm şekli, başta KKTC’nin varlığı ve iki kesimli
siyasî coğrafya olmak üzere 1974’ün bütün sonuçlarını fiilen ve hukuken sıfırla
çarpacaktır.


Kanaatimce gelişmeler Kıbrıs Türk varlığının geleceği ve
Türkiye’nin Kıbrıs ile ilgili ve ilişkili hayatî ulusal güvenlik çıkarları
açısından endişe vericidir.


Bununla beraber, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Talip Erdoğan’ın,
hafızam beni yanıltmıyorsa,  29 Kasım günü yaptığı bir konuşmada, mealen,
“aylardır, yıllardır Kıbrıs için görüşme yapılıyor; sürekli oyalamayla
geçiyor; Rumların taktiği bu; ‘Hep bize verin’ diyorlar. Kıbrıs’ı tamamen almak
istiyorlar; hedefleri bu. Durun bakalım; neyi veriyoruz, neyi alıyorsunuz?
Orada şehitlerimizin kanı var! Aç tavuk kendini buğday ambarında sanırmış,
bunların yaptığı bu” şeklindeki sözlerinden, ifade etmeliyim ki, inşirah
buldum; yüreğime su serpildi. 


Sayın Cumhurbaşkanı’nın sözleri gerçeklerin yalın bir dille
ifadesidir. Rumların çözüm ile güttükleri amacın nihayet doğru bir
teşhisidir.  Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu sözlerinde mündemiç hareket
hattının masa başında KKTC ve Türkiye heyetlerinin söylem ve tutumlarında somut
ifadelerini bulmasını dilerim ve beklerim.


Bununla beraber, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mealen naklettiğim
sözlerini dile getirdiği konuşmasından bir hafta kadar sonra Cumhurbaşkanlığı
Sözcüsü Sayın İbrahim Kalın’ın düzenlediği basın toplantısında Kıbrıs konusunda
söylediği bazı sözler var. Mealen nakletmeye çalışayım. Sözcü Kalın Cenevre
Konferansı’nda Türkiye’nin Sayın Cumhurbaşkanı tarafından temsil edileceğini
açıkladıktan sonra şunları söylediğini hatırlıyorum: “… Türkiye Annan
Plânı zamanından itibaren Kıbrıs konusunda daima  ‘bir adım önde olma’
siyaseti izlemiştir. Bu siyasetimiz bugün de devam ediyor.” Mealen böyle.


Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın biraz önce naklettiğim ve gerçeklerin
yalın ifadesi olarak değerlendirdiğim sözlerinin karşısında Sözcü Kalın’ın bu
aşamada da “Türkiye’nin bir adım önde yürüme politikası” uyguladığı
ve Cenevre Konferans’ında da uygulayacağına dair beyanına bir anlam verebilmiş
değilim. Kalın’ın bu sözlerini, Sayın Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’ye yakışan
sağlam bir duruşu tasvir eden ifadeleriyle bağdaştıramıyorum. Sayın
Cumhurbaşkanı’nın değerlendirmeleriyle çelişkili buluyorum.


Türk Hükûmeti’nin Annan Plânı döneminde uyguladığı “bir adım
önde yürüme” siyaseti o zaman başarılı mı olmuş ki, Türkiye’ye ve KKTC’ne
somut getirileri mi olmuş ki, şimdi yine uygulanmasına devam ediliyor?


Şurası bir gerçektir: O dönemde Türkiye’nin uyguladığı ve sermaye
çevrelerinin ve medyanın, belirli istisnalar dışında, yaygın biçimde
desteklediği “bir adım önde yürüme” siyaseti ve yaklaşımı, ne Kıbrıs sorununun
çözümünü sağlamış, ne Rum tarafı çözümü referandumda yüzde 76 nispetindeki oyla
reddederken Kıbrıs Türk Tarafı’nın çözüme yüzde 65 oyla “EVET” demesi Kıbrıslı
Türklerin siyasî statüsünü yükseltmiş ve üzerinden ambargoların kalkması
sonucunu doğurmuş, ne de bu yaklaşım AB üyelik sürecinde Türkiye’nin önünün
açılmasına katkıda bulunmuştur. Bu da Kıbrıs konusuyla ilgili ibret alınması
gereken kayda değer bir gerçektir, olgudur.


AB’nin ve ABD’nin Kıbrıslı Türklerin üzerindeki ambargoların
kaldırılması yönünde tedbirler alacakları yolunda referandumun hemen ertesinde
resmen verdikleri sözlerin hiçbiri tutulmamıştır. KKTC üzerindeki ambargolar,
olduğu gibi devam etmiştir.


Türkiye’nin AB üyelik sürecinde halen 14 fasıl AB Konseyi’nin ve
GKRY’nin engellemeleri yüzünden bloke edilmiş durumdadır.


2004’de çözümü Kıbrıs Türk Tarafı’nın kabul ettiği; Rum Tarafı’nın
reddettiği; Türkiye’nin çözüme “evet” oyu vermesi için Kıbrıs Türk kamuoyunu
yönlendirdiği gibi olgular, BM, AB organları ve uluslararası siyasetin
başaktörleri tarafından unutulmuş bulunmaktadır.


Bu çevreler, yine,  2004’den önce olduğu gibi, çözüm için
Türkiye’nin ve Kıbrıs Türk Tarafı’nın adımlar atmasını talep etmektedirler ve
bunu beklemektedirler. Türkiye’nin AB sürecinin ilerleyebilmesinin şartları
arasında yine Türkiye’nin yok hükmündeki “Kıbrıs Cumhuriyeti’ni” dolaylı
biçimde de olsa tanımasına yol açacak adımları atması gereğini
zikretmektedirler.


Bu sebeplerle Cenevre Konferansı öncesinde Türkiye’nin “bir
adım önde olma veya yürüme siyaseti” izleyeceğinin açıklanmış olmasını
talihsizlik olarak değerlendiriyorum.


Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yerinde ifadesiyle “hep bize
verin” diyen Rum tarafına “bir adım önde yürüme”
siyasetiyle  “siz bir isteyin bizi iki vereceğiz mi” diyeceğiz.
Diplomasi de böyle bir siyaset veya taktik veya pazarlık ortaya sağlıklı,
yaşayabilir bir çözüm çıkaramaz. Hattâ çözüm çıkaramaz. Bunun böyle olduğunu 2004’deki
tecrübe ibret verici biçimde göstermiştir. Karşı  tarafın isteklerine
cevap veren tavizlerle ortaya çıkan belge çözüm anlaşması değil, teslim belgesi
olur. 


Şunu da belirtmek isterim: Annan Plânı döneminde ve sonrasında
Türkiye’nin  “AB üyelik sürecimiz Kıbrıs konusu yüzünden zarar
görmesin; bu sebeple Kıbrıs’ta esnek davranalım; oyunbozan olmayalım” gibi
bir kaygısı, hattâ takıntısı vardı. Oysa Türkiye’nin AB üyelik sürecini olumsuz
etkileyen asıl faktörün Kıbrıs konusu olmadığı artık bellidir. Avrupa Parlâmentosu’nun
Türkiye’nin “müzakere sürecinin geçici olarak dondurulmasını” tavsiye
eden raporundaki gerekçeler okunduğu zaman bu gerçek görülebilmektedir. 


Türkiye sırf Kıbrıs müzakere sürecinin gündemindeki konulardan
“güvenlik ve garantiler” konusunun müzakere edileceği Konferans’ta
1960 Antlaşmalarıyla Kıbrıs’ta elde ettiği fiilî ve etkin garanti hak ve
yetisinin sulandırılmadan aynen devam etmesi hususunda kararlı davranmalıdır.
Kıbrıs adası Türkiye’nin dış güvenlik kuşağının en önemli dilimlerinden,
cephesinden biridir ve hattâ başlıcasıdır. 


Kıbrıs adasının Türkiye’nin aleyhinde emeller besleyen güçlerin
eline geçmesi veya oraya bu çeşit güç odaklarının, yuvalarının konuşlanmasının
Türkiye’nin ulusal güvenliğinin askerî, ekonomik, enerji, çevre, vs gibi bütün
veçheleri için büyük tehlikeler doğuracağını vurgulamağa lüzum yoktur. Esasen
Kıbrıs sorunu 1950’lerde Ada’ya egemen olan İngiltere’ye ve sonra Kıbrıslı
soydaşlarımıza karşı Rum teröristlerin yürüttüğü faaliyetler,
gerçekleştirdikleri eylemler sonucunda ortaya çıkmıştır. Kıbrıs sorununun
ortaya çıkmasıyla birlikte Ada’dan çeşitli boyutlarda tehditler Türkiye’ye de
yönelmiştir. Türkiye, fiilî ve etkin garanti haklarını kullanarak
gerçekleştirdiği Barış harekâtımızdan sonra geçen 40 küsur yıl boyunca Kıbrıs’tan
ülkemize yönelebilecek tehdit ve tehlikeleri kontrol altında tutabilmiştir.
 


Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan çeşitli vesilelerle “ülkemize
tehdit nereden geliyorsa, Türkiye’nin orada olacağını; Irak’tan geliyorsa 
orada, Suriye’den geliyorsa orada olacağını” söylemiştir. Bu söylem
elbette ki Kıbrıs adası için de geçerli olmalıdır.


Diğer taraftan, Kıbrıs sorununa bulunabilecek çözüm çerçevesinde
Türkiye’nin 1960 Antlaşmalarıyla Kıbrıs’ta elde ettiği fiilî ve etkin garanti
hak ve yetkilerinin sulandırılmadan devam etmesinin Türkiye için vazgeçilemez
bir koşul olduğu Türkiye tarafından çeşitli vesilelerle açıklanmış
bulunmaktadır. Buna dair Millî Güvenlik Kurulu’nun kararları vardır. Devlet
adamlarımızın demeçleri vardır. Başbakan Sayın Binali Yıldırım Kasım ayı
sonunda TBMM’de Parti Meclis Grubu konuşmasında ve kısa bir süre önce de
TBMM’de 2017 yılı Bütçe konuşmasında “Türkiye’nin etkin garantörlüğünün
devamının Kıbrıs’ta varılacak bir anlaşmanın olmazsa olmazı” olduğunu
ifade etmiştir.


Temennim, gelişmelerin ve Cenevre Konferansı’nın Kıbrıs adasında
gerçek barışı sürekli olarak sağlayacak bir çözümü ortaya çıkarmasıdır. Cenevre
konferansında Rum – Yunan ortaklığı çözümsüzlüğü sürdürme taktiklerine
başvurursa veya Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye için çözüm çerçevesinde
vazgeçilmez nitelikteki unsurlar üzerinde Rum tarafının ve Yunanistan’ın
mutabakatı sağlanamazsa, on yıllardır tekrar tekrar sahneye konulan Kıbrıs
sorununa çözüm arama oyununda sahne perdesi Türk tarafınca indirilmelidir.
Türkiye ve KKTC Kıbrıs sorununun doğal çözümüne doğru kararlılıkla
yürümelidirler.



Doğal çözümün temeli 1974
Barış Harekâtımız ile atılmıştır. Bu temel üzerinde Kıbrıs Türk halkının
iradesiyle KKTC inşa edilerek doğal çözüm pekiştirilmiştir. Cenevre Konferansı’nda
anlaşma ortaya çıkmadığı takdirde  bağımsız ve egemen Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’nin Türkiye’ye ilâve olarak Türkiye’nin ve KKTC’nin dostları ve
kardeşleri tarafından da diplomatik olarak tanınmasını sağlamak için diplomasi
çarklarının döndürülmesine başlanılmalıdır. İleride Rum tarafı da gerçek
anlamında iki devletli bir çözüme hazır olduğunu ortaya koyduğu zaman Rumlarla
bir konfederasyon kurulmasının koşulları müzakere edilmelidir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış