82 yıl boyunca
– önümüzdeki mayıs ayının 8’inde 82. yaşını kutlayacak – verdiği tek
taviz, pipo içmeyi nihayet bırakmak olmuş. Bugün sadece, yeleğinin
cebinde sakladığı eski bir gümüş enfiye kutusundan arada sırada bir tutam
iyi kalite İngiliz tütünü alıp kokluyor. Bunun dışında Friedrich von Hayek
hayatının en iyi yıllarını niteleyen atikliğini, hiddetli
cümlelerini, kavgacılığını, parlak zekâsını ve özgürlük tutkusunu koruyor.


Kendisi
yorulmak nedir bilmeden çalışan ve gezen birisi. Bir defasında, bu kadar
ilerlemiş yaşında yoğun bir etkinlik içinde olduğundan dolayı kendisini
azarlayan birine von Hayek şöyle yanıt vermiş: “70 yaşıma geldiğimde
sağlığımın kötü olduğu bir dönem geçirdim. Beş yıl boyunca fiilen
ortalıktan çekilmiştim. Tabii, hiçbir doktor neye yakalandığımı tam olarak
bulamadı. Tâ ki bir gün ansızın yerimden kalkıncaya dek… O esnada 75
yaşımda olduğumu unutmuştum ve hiç olmadığım kadar faal bir biçimde
çalışmaya başladım. Bugünlerde sürekli olarak ileri yaşa meydan okuduğuma
dair espri yapıyorum. Bu yaşı beğenmedim, o yüzden de iade etmeye
karar verdim.”


Von Hayek’i
sadece bir iktisatçı olarak tanımlamak, onun ilgi dünyasının alanlarını
sınırlamak olur. Hayek aynı zamanda bir toplum filozofu, psikolog,
siyasî bilimler doktoru ve hümanist.


Yine de Dünya
onu en çok eski tarz liberal damgası taşıyan iktisadî fikirleriyle
tanıyor. Zira kendisi Montesquieu’yü ve De Tocqeville’i en ünlü
temsilcileri (sic) [aynen] arasında sayan “Mont Pelerin
Topluluğu” adında bir okulu yürütüyor. İktisatçıların lideri ve
üstadı hâline gelmekle Hayek, Milton Friedman ve William Buckley de
dahil olmak üzere Chicago, New York ve Los Angeles üniversitelerindeki her
kuşaktan insanı etkiledi. Bu kişiler bugün devletin ekonomideki
rolünün daha fazla azaltılmasını ve kamu refahının
kaldırılmasını savunuyorlar. Bütün bunlardan dolayı Hayek’e 1974

yılında Nobel İktisat Ödülü verildi.


Hayek bu
konular üzerine en az 54 kitap yazdı (önceden haber verdiği şeylerin
arasında 1930’ların Büyük Çöküş’ü de yer alıyor). Bu nedenlerden
dolayı Hayek aynı zamanda, döneminin “saygıdeğer” iktisatçısı olan ve,
Hayek’ten farklı olarak, resesyon dönemlerinde tam istihdamın sürdürülmesi
için ucuz para politikasını ve kamu harcamalarının yapılmasını savunan
İngiliz John Maynard Keynes’e karşı çıktı. O dönemde Hayek şu yorumda
bulunuyordu: “İşsizlik için önerilen Keynesçi çözüm yolu başarısız oldu.
Bu çözüm yolu bizi git gide enflasyona sürükledi, aynı anda işsizliği de
arttırdı.”


Kitaplarından
özellikle biri, 1944’te basılan ve 12 dile çevrilen “The Road to Serfdom”
Hayek’i birçok ülkede, özellikle Birleşik Devletler’de popüler olmayan
biri yaptı ve itibarını düşürdü. Her şeye rağmen, bugün İngiltere

ve hatta Birleşik Devletler gibi ülkelerde hükümetlerin “Hayekçilik”e
döndüklerine tanık oluyoruz.


Friedrich von
Hayek ile Batı Almanya’da, memleketi Avusturya’ya (kendisi önceden İngiliz
vatandaşlığına geçmişti) yakın sakin bir dağ şehri olan
Freiburg’da, konusu tam olarak Ronald Reagan’ın 20 Ocak’taki göreve
başlangıç konuşması olan bir röportaj yaptım. Röportaj, von Hayek’in son
14 yıldır memuriyet ünvanını muhafaza eden emekli bir profesör olduğu Freiburg’daki
Albert Ludwig Üniversitesi’nin üçüncü katında gerçekleşti.


Küçük yuvarlak
masaya Reagan’ın konuşmasının olduğu gazete kupürünü koyduğumda
Hayek gülümseyiverdi. Kibirden uzak, neredeyse uysal bir bilgelik hâli
içerisinde röportaja başladı. Son olarak şunu söyleyeyim: Friedrich von
Hayek’in özgürlük kelimesini – sadece iktisadî anlamda
özgürlük değil, genel olarak özgürlük anlamında da –
telaffuz ettiğini duyduğunuzda, bu kelime bir kez daha
kulağa cezbedici, koruyucu, neredeyse doğal geliyor.


Reagan “Ulusal
bir yenilenme dönemi başlatalım!” dedi. Bunun bir yenilenme dönemi
olacağını nereden anlıyorsunuz?


Bu yeni
yönetimden çok umutluyum. Eğer Bay Reagan ile karşılaşacak olsaydım, ona
bu “yeni başlangıcı”nın doğru yolda olduğunu söylerdim. 30 yıldan uzun
bir süre sonra, gerçekten de “yeni bir başlangıç” bu. Son 50 yıldır,
yani 1930’larda Franklin Roosevelt’ten bu yana Birleşik Devletler yanlış
bir yolda bulunuyordu. Şüphesiz, son 20 yılda durum daha da kötüleşmişti.
İlk defa Birleşik Devletler’in bugün doğru yolda olduğunu düşünüyorum. Reagan,
ülke ekonomisini onarmanın tek yolu olarak, yapılacak en iyi şeyin serbest
piyasayı esas almak olduğunu biliyor. Kendisi bunun farkında ve
aynı zamanda çok iyi danışmalar seçmiş durumda.


Reagan’ın
danışmanlarından şahsen tanıdığınız biri var mı?


Bay Reagan,
Bay Soljenitsin ve ben, California Stanford’da bulunan Hoover
Enstitüsü’nün onursal üyeleriyiz. Biliyorsunuz, Reagan California
valisiydi ve danışmanlarının çoğu Hoover Enstitüsü’nden gelme kişilerdi.
Reagan’ı şahsen tanımıyorum, ama danışmanlarının ideolojisini neredeyse
kendisinden daha iyi biliyorum. Bir hükümet için danışmanlar
temel öneme sahiptir. Bu danışmanlar da Reagan’ı doğru
yola yönlendirecekler. Bu yeni başkan aynı zamanda Kuzey Amerika’nın
yönetim biçiminde de toptan bir geri dönüşü ifade ediyor. Reagan’ın da iyi
bir uzmanı olduğu eski Amerikan özgürlük geleneğine geri dönüş
anlamına geliyor bu. Birleşik Devletler’in refah devleti olmaya doğru
gittiği son 30 yıl boyunca, Reagan ülkenin temel

sorununun tamamıyla devlette olduğunu söylüyordu. Refah devletine doğru
olan bu gidişat İngiliz ekonomisine hâlihazırda çok büyük zarar verdi,
aynı zamanda Kuzey Amerika ekonomisini harap etme tehlikesi de
yaratıyordu.


Aksi yöndeki,
yani devletin yetkilerini sınırlandırmaya yönelik ilk hareket Bayan
Thatcher’dan geldi. Bugün de Bay Reagan tarafından takip ediliyor.


Başka hangi
ülkelerde bu değişimi fark ettiniz?


Fransa’da ve
Batı Almanya’nın genç kuşağında bu yönde birtakım entelektüel hareketler
mevcut. Kuzey Amerika’da son 20 yıl boyunca hüküm süren ve yüzü
çoğu kez sosyalizmden yana gülümseyen liberalizmin aksine, bu dört ülkede
– Birleşik Devletler, Fransa, İngiltere ve Almanya – “klâsik liberalizm”
olarak adlandırdığımız şeye bariz bir geri dönüş söz konusu.


“Klâsik
liberalizm”i nasıl tanımlarsınız?


Biz devlete
keyfî yetkilerin verilmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Elbette devletin
belirli hizmetleri sağlaması zorunludur, fakat asla tekele sahip
olmamalıdır. Devletin hakkıyla yapabileceği şeylerden biri, genel
nitelikte ve evrensel olarak uygulanabilir kanunlar yapmaktır.


Ancak devlete,
tasdik görmeyen eylemleri üzerine alma ayrıcalığını vererek, keyfî
yetkiler verilmemelidir. Bir devletin elinde ayrıcalıklar bulunmamalıdır.
Bu benim felsefemin temelini teşkil ediyor. Devlet
tarafından yaratılan refahın ısrarla düşmanıyım. Tabii bu
düşünce, mübadele oranlarının fiyatlar ve işsizlik
üzerindeki etkilerinin hafifletilmesi amacıyla ekonomiye farklı düzeylerde
devlet müdahalesi yapılması gerektiğini kabul eden iktisadî akımlar
arasında beni son otuz yıl boyunca adı çıkmış, popüler olmayan biri yaptı.
Bilakis, benim teorime göre kamu sektörünün aşırı
derecede genişlemesi, devlet tarafından açık harcamalar yapılması ve
merkez bankasının cömert biçimde para yaratması bir ülkedeki iktisadî
sorunların ana nedenlerini oluşturuyor.


Daima bir
örnek veririm: Bir hükümetin kaç adet domuz yetiştirileceğine ve kaç adet
otobüs işletileceğine ya da ayakkabıların hangi fiyatlardan satılacağına
karar vermesi gerektiği bir durumda, bu hükümet önceden yerleşmiş olan
ilkeleri uygulayamayacaktır. Buradaki tehlikeye iyi dikkat edin:
Hükümetlerin ilgilenmesi gereken en önemli ve öncelikli menfaatlerin neler
olduğu hususunda karar vermeyi sona erdirecek olan şey, birbiri ardına
gelen hükümetlerin sahip oldukları görüş açısıdır. Bu görüş açısı da ihtiyarî
olarak o ülkenin genel kanunu hâline gelecektir.


Nihayetinde
Reagan’ın sizin ilkelerinizi özetleyecek bir cümlesi var: “Mevcut
krizde sorunumuzun çözümü devlette değildir; sorunun kendisi
devlettir.”


Kesinlikle,
kesinlikle. Şu anda karşı karşıya olduğumuz esas görev, devletin
yetkilerini azaltmaktır. Bu cümlesinde Reagan, bir devletin yapması ve yapmaması
gereken şeyler arasında açık bir ayrıma gidiyor. Önceden de söylediğim
gibi, şu anda Batı Almanya’da devletin rolü önemli ölçüde dizginleniyor.


Geçtiğimiz
yüzyılda İngiltere’de devlete sınırlamalar konuldu. Daha sonra Birleşik
Amerika’da konuldu. Ancak bugün, önde gelen ülkeler arasından
Almanya’yı ve İsviçre’yi – her ne kadar bu sonuncusu özel bir durum içerse
de – getirilen bu sınırlamalara birer örnek olarak vereceğim. Son 25 yıl
boyunca sosyalist fikirler İngilizce konuşan ülkelerde oldukça etkili
oldular. Bu esnada Almanca konuşan ülkeler Hitler totalitarizminin aksine bir
yön takip ettiler. Almanya’ya ve İsviçre’ye ilâveten İsrail’i de devletin
rolünü azaltma sürecinde olan bir ülke olarak belirteceğim.


Ve Bayan
Thatcher’ın İngiltere’si…


İyi durumda.
Bayan Thatcher bu doğru yönde hareket ediyor. Fakat kendisi sendikalarla
olan çetin bir savaşla karşı karşıya bulunuyor. Bana göre Bayan
Thatcher İngiltere’nin tek umudu, ama sendikalara karşı savaşı kazanıp
kazanamayacağını bilmiyorum. Eğer siyasî açıdan çok güçlü olan sendikalara
karşı savaşı kaybedecek olursa, İngiltere’nin bir daha düzelme şansının
olacağını sanmıyorum. Bütün ümitler Bayan Thatcher’ın başarılı olmasında
yatıyor. Ancak, elbette kimse bunun böyle olup olmayacağını önceden
bilemez. Özgürce işleyişini sürdürmek isteyen bir toplum, kendi konumunu
muhafaza etmek için fiziksel güç kullanan ya da kamuyu gerekli hizmetlerden
mahrum bırakma tehdidinde bulunan hiçbir tekele müsaade edemez. İngiliz
sendikalarının bütün bu uygulamaları çok tehlikelidir.
Sendikaların belirli durumlarda şirketleri kapatmaya veya
özgürce çalışmak arzusunda olan insanları engellemek için tahta kazıklardan
hatlar çekmeye varan bu göz dağları, gücü bu biçimde kötüye kullanmaları,
zengin Batı ülkelerinde asla müsaade edilmemesi gereken uygulamalardır.


“The Road to
Serfdom” adlı kitabınızda siyasî özgürlük olmadan iktisadî özgürlüğe sahip
olmanın mümkün olduğunu, fakat iktisadî özgürlük olmadan siyasî özgürlüğün
asla mümkün olmadığını söylüyorsunuz. Bu dediğiniz, ekonominin
ülkelerin yaşamlarındaki en belirleyici etken olduğunu varsaymak anlamına
gelmiyor mu? Bu, bizi insan yapan her şeyi iktisadî değerlerle
sınırlamıyor mu ya da buna indirgemiyor mu?


Çok basit: Bir
ülke ancak iktisadî sistemi insanlarının hayatta kalmasına müsaade ettiği
durumda düzgün bir siyasî hayata sahip olabilir. Tabii, sürekli
büyüyen nüfus artışı sorununu saymıyorum. Böylesi yerindedir, insanların hayatta
kalmaları gerekir. Şuna da kesinlikle eminim ki, tüm bu insanlar ancak
rekabetçi piyasa düzenine uyularak ve serbest piyasa koşullarında
hayatta tutulabilirler. Bu iktisadî mekanizmaların işlemesini engellemeye
çalışan şey, tam da solun takip ettiği politikalardır. Bana göre, bu
iktisadî mekanizmalar bize ihtiyacımız olan bütün şeyleri verebilecek
yegâne mekanizmalardır. Özellikle Batı’da kitlelerin belli bir refah
düzeyine erişmeleri “toplumsal adalet” denilen şeyin değil, ülkelerin
refah düzeylerindeki genel artışın sonucu olmuştur. “Toplumsal adalet”
daha ziyade fakirliğin ortadan kaldırılmasını engellemiştir.
Piyasa mekanizmaları dahilindeki güçlere müdahale edilmesi, sadece,
belirli çıkarların lehine olan yeni ayrıcalıklar biçimindeki daha büyük adaletsizlikleri
harekete geçirmede başarılı olmuştur. Size şunu hatırlatayım:


Demokrasinin
güçlü hükümetlerin süpürgesine ihtiyacı vardır. Maalesef, demokrasiler
kimi zaman hükümetlerin çok fazla sayıda yetki kullanmalarına müsaade
ediyor. İşte bu yüzden, “sınırlı demokrasiler” ve
“sınırsız demokrasiler” arasında ayrım yaparken oldukça dikkatli
davranıyorum. Açıkçası benim tercihim sınırlı demokrasilerden yanadır.


Sınırlı ve
sınırsız demokrasilere örnek verebilir misiniz?


Bazı ülkelerde
çoğunluk adını verdiğimiz gruplar, diğer insanların zararına olacak
şekilde, belirli insanların tarafını tutan ayrımcı gruplar hâline
gelebiliyorlar. Bana göre bu ülkeler sınırsız demokrasileri teşkil
ediyorlar.


Diğer yandan,
sınırlı bir demokrasi de kendisini destekleyen kesimlere diğer kesimlere
verdiği olanakların aynılarını verebilmelidir.


Son kitabınız
olan “Law, Legislation and Liberty”nin bir cildinde, “Toplumsal Adalet
Mucizesi” başlığını ortaya atıyorsunuz. Bu konuya daha önceki bir
cevabınızda değinmiştiniz, ancak bu düşüncenizi biraz daha açabilir
misiniz?


Devletin
belirli bir gruptan yana müdahalede bulunmasının istendiği hemen her
defasında, bu, “toplumsal adalet” adına yapılır. Bu iki
kelimeyi yazarken lütfen tırnak içinde gösterin, yoksa bence tüm
anlamlarını kaybediyorlar; ikisi de demagojik deyimlerin örnekleri
sayılırlar. Günümüzün çeşitli otoriter ve diktacı yönetimleri, bu “toplumsal
adalet”i övmekten hiç vazgeçmediler. Sakharov bize bugün Rusya’da
nelerin olup bittiğine dair açık bir tanıklık sağladı: Milyonlarca insan,
kendisini “toplumsal adalet” tertibi ardına gizlemeye çalışan bir terörün
kurbanı oldu.


Sosyalizm
yönündeki, merkezî plânlama yönündeki bütün hareketler kişisel özgürlüğün
kaybedilmesini içerirler ve eninde sonunda totalitarizme varırlar. Buna rağmen
“toplumsal adalet” talebi, siyasî tartışmaların en geniş ölçüde kullanılan ve
en etkili argümanı hâline geldi. Başlangıçtan bu yana, bu iki kelime
sosyalizm yönündeki tüm özlemler için bir toplanma noktası
teşkil etti. Klâsik liberalizmin arzu ettiği toplumsal düzen ile birçok
ülkede insanların inşa etmek istedikleri toplum tipi arasındaki esas fark,
ilkinin doğru bireysel davranışlara ait ilkelerle yönetilirken,
ikincisinin “toplumsal adalet”in kendisine atfettiği her türden talebi
karşılamayı üzerine almasında yatar. Liberalizm bireyin âdil
davranmasını gerektirir. Onun yerine bugün birçok toplum,
otoriteye insanlara yapacakları şeyleri zorla kabul ettirme yetkisini
veriyor. Bütün kamusal ihtiyaçların ortaklaşa hareket eden türden örgütlerle
karşılanması gerektiği ve bütün kolektif ihtiyaçların devlet tarafından
kontrol edilmesi gerektiği şeklindeki zararlı düşünce, özgür
bir toplumun temel ilkelerine tamamıyla yabancıdır. Gerçek bir liberal,
birey ve devlet arasında aracılılık eden gönüllü örgütlerin
yaygınlaşmasını savunur. Fakirliğin ortadan kaldırılmasının “toplumsal
adalet” yoluylabaşarılamayacağında ısrar ediyorum. “Toplumsal adalet” daha
ziyade fakirliği yok etmenin önündeki en büyük engellerden biridir.
Fakirliği yok etmenin tek yolu ülkenin genel zenginliğini arttırmaktır.


Şimdi Birleşik
Devletler konusuna geri dönelim. Sizce son seçimleri Reagan mı kazandı,
yoksa Carter mı kaybetti?


Dürüst olmam
gerekirse, bilmiyorum. Fakat şurası da doğrudur ki, Bay Carter’ı fazla
ciddiye alamıyorum.


Neden?


Çok saf. İyi
amaçları olan bir adam, ama aslında hiçbir şeyden anlamıyor. Bir açıdan
idealist biri olduğunu ben de kabul etmek istiyorum – fakat saf bir
idealist olarak. Bu ideallerden biri de tek başına iyi niyetin
yeterli olduğuna inanmayı içeriyor, ama aynı zamanda devletin ülkenin
refahının nelere bağlı olduğunu bilmesi gerektiği gerçeğini görmezden
geliyor.


O zaman, sizce
neden dört sene önce Amerikan halkı Carter’ı şeçti?


Bunun nedeni
hususunda ben de şaşırmış hâldeyim. Gerçekten bunun nedenini açıklayamıyorum.
En fazla, evet, Watergate yüzünden. Fakat daha çok
Cumhuriyetçi hükümetin birtakım uluslararası meselelerle ilişkili olması
yüzünden – Vietnam savaşında yaşanan düş kırıklığı gibi.


Bana göre
Birleşik Devletler’in büyük hatası şuydu: Eğer bir savaşa giriyorsanız,
kazanmak için girmeniz gerekir. Ancak ilkin Kore’de ve ardından
Vietnam’da, Kuzey Amerikalılar tamamıyla savunmaya yönelik bir
savaş yürütmeye çalıştılar.


Tamamıyla
savunmaya yönelik bir savaşı da hiçbir zaman kazanamazsınız. Savaşı kazanmak için
saldırmanız gerekir. Fakat Amerikalılar hücuma yönelik bir savaş
yürütmeleri gerektiğine hiçbir zaman tam manasıyla inanmadılar. Bu nedenle
de düşmanı asla ciddi anlamda yenmeye çalışmadılar. Mesele
basit: Sadece kendinizi savunmakla asla zafer kazanamazsınız.


Carter’ın İran karşısındaki tavrını
nasıl değerlendiriyorsunuz?


Çok
zayıf, çok zayıf. İçinde bulunduğu durumda askerî güç kullanmaktan
kaçınması daha iyi olacaktı. Fakat Carter’ın bir defaya mahsus da olsa,
esirler serbest bırakılmazsa Tahran’ın bombalanacağına dair bir
ültimatomu İran’a göndermesi gerekirdi. Bunun yapılmaması büyük bir
hataydı.


Rehineleri kurtarmada gerçekte kim başarılı oldu, Carter mı
Reagan mı?




Bu meselenin fazla önemsendiğini
düşünüyorum. Rehinelerin başlangıçtan itibaren savaş esiri
sayılmaları gerekiyordu. Eğer 52 asker rehine alındıysa,
büyük tavizler verilmemelidir. Bu 52 askerin ölmesi de gerekli
olabilir. Uluslararası hukukun bazı ilkelerinin muhafaza edilmesi daha
önemlidir. Eğer İran uluslararası hukukun temel ilkelerini çiğnediyse,
derhal suçlu ilân edilmelidir. Özetle, daha güçlü bir tavır alınsaydı
daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Tabii, Rusya ile çatışma korkusu
nedeniyle daha güçlü bir tavır alınamadığına da eminim. Carter hükümetini
sık sık frenleyen şey, Rusya ile yüzleşme korkusuydu. Bu nedenle,
İranlılar başlangıçtan itibaren zayıf bir başkanla karşı
karşıya olduklarının tamamıyla farkındaydılar. Bu yüzden de, daha
güçlü biri iktidara gelmeden önce sorunu çözmeye hazırdılar. Açıkçası, bu
kurtarma işinin bütün başarısı Bay Reagan’a atfedilmelidir. Bu 52
rehinenin savaş esiri olduklarını söyleyen ilk kişi oydu. Savaş
esirlerini kurtarmak için hiçbir ülke böylesine bir taviz vermezdi.


İranlılar
çok cezaî türden bir şantaj yaptılar ve hiçbir uluslararası kanun şantajı
kabul etmez. Teröristlere de aynı bakış açısıyla yaklaşıyorum. Hiçbir
devlet önemli bir kişiyi kaçırmış olan terörist bir grubun
isteklerine müsaade edemez. Açıkçası, insancıl bir bakış
açısından çok esef verici ve dinen saygısızca görünebilir bu.
Fakat hiçbir devlet teröristlere taviz vermek amacıyla
genel ilkelerden ayrılmamalıdır. Bana göre İranlılar teröristtir.

Düpedüz terörist.


Şimdi, Ronald Reagan’ın 20 Ocak’ta yaptığı göreve başlangıç
konuşmasını incelemeye devam edelim. Reagan şöyle diyor: “Ulusal
tarihimizdeki sürekli enflasyonlardan en uzun olanını ve en
kötülerinden birini yaşıyoruz. Bu enflasyon iktisadî
kararlarımızı bozuyor, tutumluluğu cezalandırıyor ve geçim derdindeki
gençler ile sabit gelirli yaşlıları eziyor. Milyonlarca insanımızın
yaşamını darmadağın etme tehdidi yaratıyor.” Enflasyonun bu kötü
sonuçları yarattığı konusunda Reagan ile hemfikir misiniz?


Tamamıyla.
Kesinlikle hemfikirim. Açıkçası Reagan’ın çözmesi gereken ilk sorun bu
olacak. Kendisinin bu hususta İngiltere’de Margaret Thatcher’ın sahip
olduğundan daha iyi imkânlara sahip olduğunu düşünüyorum.


Neden?



Çünkü Kuzey Amerika’daki sendikalar İngiltere’dekilerden çok daha
zayıflar. Şunu da ilâve edeyim, Kuzey Amerika’da sendikalar sosyalist yönelimli
değiller. Diğer yandan, İngiltere’de sendikalar sosyalistler ve sosyalist
bir partiyi destekliyorlar. Bu yüzden bu kadar güçlüler. Sorunu bu kadar
karmaşık hâle getiren de bu. Enflasyonun yaptığı en kötü şey, üretken
güçleri, uzun dönemde bu güçleri muhafaza etmeye başaramayacak olan
sektörlere yönlendirmesidir. Kısa dönemde enflasyon işsizlik oranını
düşürür. Fakat uzun dönemde bu oranı korkunç bir biçimde yükseltir.


Düşünün
bir kere, kısa dönemde işsizliği düşürdüğünden dolayı siyasî açıdan
enflasyon oldukça cezbedicidir. Ancak, bu işsizliğin uzun dönemde
artmasının kaçınılmaz olduğunda ısrarcıyım.


Enflasyonun ana nedenlerinden birini – sadece birini –
belirtecek olsaydınız, bu hangisi olurdu?


Devlet
tarafından yapılan aşırı kamu harcamaları. Vergiler vasıtasıyla yeteri
kadar para toplayamayan bir devlet, maliyetlerinin bir kısmını para
yaratarak karşılar. Reagan muazzam vergi yükünün belki
de hâlledilmesi gereken en çetin sorun olduğunu söylerken haklıdır.
Gereğinden fazla sayıdaki devlet varlıklarının ve hizmetlerinin sayısını
azaltmak aslında çok güç ve karmaşık bir iştir. Kastettiğim şey, bunun
siyasî bir sorun olarak güç olduğudur.


Şu cümle hakkında yorumda bulunabilir misiniz: “Birleşik Devletler’i
federal hükümetin yaratmadığını hepimizin hatırlaması gerekiyor. Federal
hükümeti yaratan Birleşik Devletler’dir.”


Burada
federalizmin hakikî temellerine geri dönüyoruz. Bu ifade tarihsel açıdan
tamamıyla doğrudur. Burada söz konusu olan usûl, yönetimin aşırı
derecede merkezîleşmesinin karşısındadır. Bu aynı zamanda benim eskiden
beri yürüttüğüm bir mücadeledir. Genel kaide, hususî eyaletlere en yüksek
miktarda yönetimin devredilmesini gerektirir. Merkezî yönetime de
sadece kelimenin hakikî anlamında kanun yapması için yetki verilmelidir.
Merkezî yönetim insanlara ne yapmaları gerektiği konusunda hiçbir biçimde
yol göstermemeli, sadece doğru davranışlara ilişkin kurallar tespit
etmelidir.


Dış
ilişkileri de sürdürmelidir. Ancak, hemen hemen bütün diğer idarî görevler
yerel yönetimler tarafından, yani kent yönetimleri tarafından
yürütülmelidir. Birkaç sene öncesine kadar Birleşik Devletler federalizmin
hakikî bir örneğini oluşturuyordu. Fakat Reagan çok fazla miktarda
merkezîleşmenin olduğunu söylerken haklıdır.


Açılış konuşması meselesinden biraz uzaklaşalım. Sizce
Reagan’ın geçmişte aktörlük yapmış olması ulusal başkanlık görevi
açısından olumlu mu, yoksa olumsuz bir durum mudur?


Bana
göre çok önemli ve çok olumlu bir durumdur. Belki bilmiyorsunuzdur; ama
şimdiki Papa, II. John Paul de aktör olmak istiyordu. Tıpkı Reagan gibi, o
da bu olağanüstü tanınma becerisine sahip biri. Ben de bu becerinin
bir lider için oldukça önemli olduğuna inanıyorum.


Bu
tanınma becerisi kimi zaman demagoji yapmak anlamına da gelmez mi?


Bir
yönetimin iyi işleyebilmesi için, bir parça aktörlük yeteneğine sahip
birinin işlerin başında olması gerekir. Bu açıktır. Bugün kimi insanlar bu
yeteneği uygun amaçlar için kullanırken, kimileri de uygunsuz amaçlar için
kullanıyor. Bu, ilk durumda bir nimet, ikinci durumda ise bir felakettir.


Reagan’ın
diğer bir cümlesi daha dikkatimi çekti: “Bunca sene boyunca neden bu kadar
çok şey başardığımız, neden dünyadaki diğer milletlerin olmadığı kadar
zenginleştiğimiz sorusunun yanıtına bakacak olursak; bunun nedeni,
burada, bu topraklarda, daha önce hiç olmadığı kadar geniş ölçüde,
insanların enerjilerini ve bireysel kabiliyetlerini serbest bırakmış
olmamızda yatmaktadır.” Diğer bir deyişle baskıcı bir yönetime değil,
bir özgürlük sistemine sahip bulunuyorlardı.


Bu türden bir yönetimi Latin Amerika’da kurmak neden bu kadar
zor?


Söz
konusu farklılık Latin Amerika’nın daha başka bir geleneğe sahip olmasında
yatıyor. Birleşik Devletler kendi geleneğini İngiltere’den alıyor. Bu
gelenek özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda bir özgürlük geleneğiydi. Diğer yandan,
örneğin, Güney Amerika’daki gelenek temel olarak Fransız Devrimi
kökenlidir. Bu gelenek de Klâsik liberal çizgide değil, azamî derecede
yönetim gücünün mevcut olduğu çizgide yer alır. Güney Amerika’nın totaliter
ideoloji türlerinden aşırı derece etkilendiğine inanıyorum. Şunu da
söylemekten üzüntü duyuyorum ki, bu dediğim ünlü bir İngiliz’i, her şeyin
bilinçli olarak örgütlenmesi gerektiğine tam manasıyla inanan faydacı Jeremy
Bentham’ı da kapsıyor. Açıkçası, bu durum Whiglerin liberal İngiliz
geleneğinden çok uzaktadır.


Bu
nedenle söz konusu yanıt, Birleşik Devletler’in İngiltere’nin kısmen terk
ettiği zamanlarda dahi eski İngiliz geleneğine sadık kaldığı şeklinde
olacak. Diğer yandan, Güney Amerika’da insanlar Fransız Devrimi’ne ait
olan ve yönetime azamî derecede yetki verilmesi anlamına gelen Fransız
demokrasi geleneğini taklit etmeye çalıştılar.


Sizin görüşünüze göre, diktatörlükler hakkındaki düşüncemiz
nasıl olmalıdır?




Şunu söyleyebilirim ki, uzun dönemli kurumlar olarak diktatörlüklere
tamamıyla karşıyım. Fakat diktatörlük bir geçiş dönemi için zarurî bir
sistem olabilir. Kimi zaman bir ülke için, şu veya bu biçimdeki bir
diktacı gücün bir süreliğine mevcut olması zorunludur. Sizin de anlayacağınız
üzere, bir diktatörün liberal yoldan yönetimde bulunması mümkündür. Aynı
şekilde, bir demokrasinin de liberalizmden tamamıyla yoksun
olarak yönetimde bulunması mümkündür. Şahsen ben, liberal bir
diktatörü, liberalizmin olmadığı demokratik bir yönetime tercih ederim.
Kişisel izlenimime göre – Güney Amerika için de geçerlidir bu – örneğin
Şili’de, diktacı yönetimden liberal bir yönetime geçişe tanık
olacağız. Bu geçiş dönemi boyunca belirli diktacı yetkilerin
daimî olarak değil de, geçici bir düzenleme biçimi olarak muhafaza
edilmeleri zorunlu olabilir.


Şili’den ayrı olarak, geçiş dönemi diktacı yönetimlerin
olduğu başka örnekler de verebilir misiniz?


İngiltere’de
Cromwell kralın mutlak gücü ile anayasal monarşilerin sınırlı güçleri
arasında geçişsel bir rol oynadı. Aynı zamanda Portekiz’de diktatör Oliveira
Salazar da buradaki doğru yoldan hareketle işe başladı, fakat başarısız
oldu. Denedi, ancak beceremedi. Ardından, savaş sonrasında Konrad Adenauer
ve Ludwig Erhardt liberal bir yönetimi mümkün olan en kısa zamanda kurmak
amacıyla, hemen hemen diktacı nitelikte olan güçleri başlangıçta ellerinde
tuttular.


Mevcut
durum bu görevi başarmak için çok güçlü iki adamın varlığını gerekli
kılıyordu ve ikisi de demokratik yönetimin kurulmasına giden bu aşamayı
gayet başarılı bir biçimde tamamladılar. Eğer müsaade ederseniz, Arjantin
hakkında da bu anlamda kısa bir yorumda bulunmak istiyorum.


Neden olmasın?


Peron’un
iktidardan düşmesinden kısa bir süre sonra buraya yaptığım ilk ziyarette,
kendimi inancımı oldukça yitirmiş hissettim. O dönemde Askerî Okul’dan
pek çok subayla konuştum. Bunlar oldukça zeki kişilerdi. Siyasî açıdan
parlak idiler, kendi ülkelerinin en parlak siyasetçileri arasında yer
aldıklarını söyleyebilirim. Bana göre, bu zekâdan daha iyi biçimde faydalanmamaları yazık
oldu. İstikrarlı bir demokratik yönetimin temellerini atabileceklerini
umuyordum. Ancak bunu yapmadılar.


Gerçekte
neden başarısız olduklarını bilmiyorum, fakat benim izlenimime göre bunu
başarmak için gerekli olan siyasî yeteneğe ve zekâya sahiptiler.


Bu da geçiş dönemlerinde güçlü, diktacı yönetimleri
önerdiğiniz anlamına geliyor…


Bir
yönetimin bozulma hâli içinde bulunduğu ve hiçbir kurala itibar edilmediği
bir durumda, nelerin yapılabileceğini ve nelerin yapılamayacağını
söylemek için kuralların oluşturulması gerekir. Bu türden koşullarda, bir
kişinin hemen hemen mutlak nitelikteki güçlere sahip olması pratik açıdan
kaçınılmazdır. Bu mutlak güçler, tam olarak, gelecekte ortaya çıkabilecek
tüm mutlak güçlerden uzak durmak ve onları sınırlandırmak için kullanılmasına
ihtiyaç duyulan güçlerdir. İnsanların yaşamları içerisinde devletin
yetkilerinin sınırlanmasını savunan ve birçok sorunumuzun kesinlikle çok
fazla yönetimin mevcut olmasından kaynaklandığını iddia eden biri olarak,
bunca kişinin arasından benim bunları söylemiş olmam bir çelişki gibi
görünebilir. Bununla birlikte, bu diktacı güçten söz ettiğimde sadece bir
geçiş döneminden, yani bu güçten kirlerden arınmış istikrarlı bir
demokrasiyi ve özgürlüğü kurmaya yarayacak bir araç olarak bahsediyorum.
Diktacı gücü aklı gösterebileceğim ve tavsiye edebileceğim tek yol budur.


Bay Hayek, ümidiniz var mı? Kastettiğim, gelecek hakkında
iyimser misiniz?


Evet,
evet. Hemen hemen şunu söyleyebilirim ki, eğer siyasetçiler önümüzdeki
yirmi sene içerisinde dünyayı harap etmezlerse, insanlığın lâyık olduğu
âdil ve düzgün toplumu meydana getirmek için çok iyi fırsatlar mevcut
olacak. Tabii, siyasetçilerin dünyayı harap edip etmeyecekleri hususunda
fazla iyimser değilim, fakat bu ayrı bir mesele. Ve bugün insanların bu
20. yüzyıla hükmeden ideallerin hepsinin boş inançlara
dayandığının farkında olduklarına inanıyorum. Örneğin, âdil bölüşümün
olduğu plânlı bir ekonomi gibi. Veya insanın kendisini baskılardan ve
ahlâkî geleneklerden kurtarma becerisi, hoşgörülü eğitimin özgürlüğe giden
bir yol olarak görülmesi, piyasa ekonomisinin baskıcı güçlere sahip
bir yönetimin yaptığı akılcı düzenlemelerle ikâme edilmesi gibi. Bu
idealler boş inançlar çağına damgalarını vurdular. Boş inançlar çağı
nedir? İnsanların gerçekte bildiklerinden daha fazlasını bildiklerini
zannettikleri bir çağdır.


İnançlı biri misiniz? Dinî anlamda yani.



Bir Katolik olarak doğdum. Vaftiz edildim. Kilisede evlendim ve büyük
ihtimalle bir Katolik olarak gömüleceğim. Fakat hiçbir zaman faal bir
Katolik, yani inançlı bir Katolik olamadım. Buna rağmen, üç
hafta önce diğer on iki Nobel ödülü sahibiyle birlikte
siyasî meselelerde Papa’ya tavsiyelerde bulunmak üzere Roma’da idim.
Papa’yı fevkalâde zeki bir insan ve mükemmel bir konuşmacı olarak gördüm.
Beni gerçekten çok etkiledi.


Tanrıya
inanıyor musunuz?


Tanrı
kelimesinin anlamını hiçbir zaman anlamadım. Bunun kanunları muhafaza
etmek için önemli olduğuna inanıyorum. Fakat şunda ısrar ediyorum ki,
tanrı kelimesinin anlamını bilmediğimden dolayı tanrının varlığına
inandığımı ya da inanmadığımı söyleyemem.


Bu şüphe, yani bu sorun zamanınızın büyük bir bölümünü işgal
etmiyor mu?


Bütün
hayatımı kapsıyor. Bütün hayatım boyuca, hiçbir bir cevap bulamadan aynı
soruyu sorup durdum. Kimse bana yanıt veremedi.


Bu şüphecilik araştırmaya devam etmeniz için itici bir güç mü
oluşturuyor? Kastettiğim, sizin gibi sorular soran insanlar hakikate
ulaşmaya diğer insanlardan daha mı yakınlar?


(Gülümsüyor)
Bu iyi bir soru. Şöyle cevap vereyim: Hakikati araştırma hususunda
hepimizin bir görevi olduğuna inanıyorum. Fakat aynı zamanda,
hakikatin tamamına hiçbirimizin sahip olmadığını da hepimizin kabul
etmesi gerekiyor. Hakikatin “tamamına” dedim. Tanrıyı hakikatin kendisi
olarak tanımlamamı isterseniz, tanrı kelimesini kullanmaya hazırım.
Daha da ileri giderim. Bütün hakikate sahip olduğunuzu
iddia etmemeniz koşuluyla, hakikatin kendisi vasıtasıyla tanrıyı
araştırmada sizinle birlikte çalışmaya hazırım. Büyüleyici bir mücadele
olur bu.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet