Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


POLİTİK SİSTEM VE SEÇİM (1) 

“Condito
sine qua non”
ya da “Sine qua non” “Olmazsa
Olmaz”
anlamına gelen Latince bir deyim.




“Maurice
Duverger”
siyaset bilimine önemli katkılar yapmış bir
hukukçu, anayasa hukuku uzmanı…




Anayasa tartışmalarının yapıldığı şu günlerde
okul yıllarında hukuk derslerindeki hocalarımızın sık sık referans aldığı
siyasi tartışmalarda da sık sık adı geçen bir isim olduğu için Maurice Duverger
‘i bu yazı konusunun da olmazsa olmazı olarak başa aldım.
 

Parti sistemleri ve seçim rejiminin
birbirinden ayrılmadığını ifade eden
Duverger, 1974 yılında
yazdığı kitapta net bir başlık kullanmıştı: “Seçimle Gelen Krallar”




ABD dahil egemen partili sistemleri ve
kuvvetler ayrımının olduğu ülkeleri bile eleştiren Duverger anayasa değişikliği
ile getirilmek istenen Türk Tipi Başkanlık için ne derdi acaba?




Maurice Duverger, “Hukukun kuvvetinin azaldığı yerde, kuvvetlinin hukuku geçerli olmaya
başlar.”
diyordu.




Başlıkla söz konuyu özetliyor… 

Bir iki ufak hatırlatmalarla girelim başkanlık
meselesine…




12 Haziran 1776 Virginia Haklar Bildirgesi’nde
benimsenen önemli ilke yasama, yürütme ve yargı organlarını birbirinden ayıran
kuvvetler ayrılığı ilkesidir. 15 Aralık 1791’de yayınlanan “Haklar Bildirgesi”nin 1787’de ABD Anayasasından sonra getirilen
birey haklarını güvence altına alan 10 ek maddesiyle de eyaletlerde daha önce
olan uygulamalar sınırlandırılmış.




28 Ağustos 1789’da Fransız Devrimi’nin
ardından ulusal mecliste kabul edilen “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”
Fransız anayasasının da özü.  İnsanların
özgür ve eşit olduğunu, zulme karşı direnme ve mutlak egemenliğin millete
dayalı olduğu ve din, sosyal inanç sebebiyle hiçbir kimsenin kınanamayacağını
ifade eder.  Toplam 17 madde. Bu
bildirgedeki 16. Maddeye dikkat. Diyor ki bu madde de, “Hakların güvence altına alınmadığı ve güçler ayrılığının
belirlenmediği bir toplumun anayasası yoktur.”




Anayasal cumhuriyet, devlet yönetiminin
anayasaya dayanmasını ifade eder.  Devlet
iktidarını sınırlandıran ve kişi haklarını güvence altına alan durum da budur.




Fransız devriminin idealleri özgürlük eşitlik
ve kardeşlikti. Tiers etat (3.sınıf) yani soylu ve kilise dışındaki tabaka da,
1789’da ilan edilen bildirgeyle hak ve özgürlük kazanmış oluyordu. 

İlk eseri konuşmalarda cumhuriyeti amaçlarken “Prens”te (Hükümdar) olağanüstü yönetim
biçimi olarak devlet için dini ve yasaları araç olarak gören ve monarşiyi öven
Niccolo Machiavelli bakın ne diyor:




 “Bilge bir insan olduğu izlenimi bırakan bir
hükümdarın, ülkesinde öyle bilinmiş olmasının onun doğasından
kaynaklanmadığını, çevresindeki danışmanlarına dayalı olduğunu söyleyenler
kesinlikle yanılırlar. Çünkü kendisi bilge olmayan bir hükümdarın iyi
danışmanlara sahip olamayacağı genel ve şaşmaz bir kuraldır. Eğer akıllı
değilse öğütleri bir araya getirip bir bireşime varamayacaktır.”

(S.91, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5.Baskı, 2011)
 

Bir elin nesi var, iki elin sesi var “Machiavelli” bile böyle diyorsa !




Tiranlara yön gösterdiği için Machiavelli’yi eleştirenlerden biri de Fransız tarihçi Jean
Bodin’dir.  1576’da yayınladığı “Devletin Altı Kitabı”nda mezhep
kavgalarının son bulması için kralın yetkilerinin arttırılmasını ister…
 

Jean Bodin iktidar ve egemenliği kanunca kısıtlanmayan manasına gelen Souveraineté” sözcüğünü ortaya atmıştır.  




Kendisi bir burjuva olan Bodin, burjuvazinin
görüşlerini benimser. Tiranların öldürülmesini savunup  anarşiyi 
destekledikleri için monarkomakları eleştiriyordu. Oysa mezhep
kavgalarından muzdarip olan monarkomaklar Fransa’daki din savaşlarına bir son
vermek istiyor, Fransa’nın da milli birliğinin oluşmasını savunuyorlardı.
 

Bu kısa tarihi hatırlatmalardan sonra gelelim
şu bizim başkanlık meselesine…




80’lerde öğrenci olduğumuz yıllarda ilk
sınıfta okuduğumuz derslerden birisi idi ve o zaman ders kitabımız Prof. Dr.
Esat Çam’ın yazdığı İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden yayınlanan bir
kitaptı: “Siyaset Bilimine Giriş”.  Bendeki 
1981 baskısı.


İletişim Fakülteleri’nin birinci sınıfında
hala aynı isimle okutulur mu bu ders, aynı kitap okutur mu bilmem. Hazine
değerinde bir kitaptır. Bendekinin arada sayfalarını çevirip çevirip göz
atarım.




Kitapta çağdaş siyasal rejimler 3 başlık
altında sıralanıyor: Parlamenter rejimler (Çift ve çok partili rejimler), ABD
Başkanlık rejimi ile SSCB tipi Totaliter rejim şeklinde…




Çift partili siyasal rejimlere İngiltere’yi,  çok partili siyasal rejimlere Fransa’yı örnek
veren Esat hoca Başkanlık rejimini ise şöyle değerlendiriyor:




“Başkanlık
rejiminin değerlendirilmesinde gözetilmesi gereken bir husus bu rejimin
Amerika’ya özgü oluşudur. Başkanlık rejimi teorik olarak Latin Amerika
ülkelerinde de görülebilmekle beraber gerçekte seçmenlerin fikirlerinden çok
askerlerin hakimiyetinin kişilere bağlı olması nedeniyle yürümemektedir.  Partiler kök salamamakta ve darbelere zemin
bulunmaktadır.  Başkan parlamentoya hakim
olmakta ve yarı diktatör bir rejime dönüşmektedir.”

(s. 463)


SSCB’yi ise “Demokratik merkeziyetçilik” ilkesine dayanan bir ülke olarak ele
alan Esat hoca,  SSCB’nin tek parti ve
devlet organları tarafından yönetildiğini ifade ederek, “Komünizm sınıfların ortadan kalkmasıyla gereksiz olan baskıcı aygıtın
(devletin)  yok olmasını, onun yerine
özgür işçiler toplumunun geçmesini öngörür.”
(s.547)




Ben de V.İ.Lenin ve K.Marx’tan bu konuyla
ilgili birer örnek söz vereyim mi?




Marx, “Devlet
biçimleri ‘devletin özgürlüğünü’ kısıtladıkları ölçüde özgür sayılırlar.”
derken,
Lenin, “Devlet varsa özgürlük yoktur.
Özgürlük olduğunda devlet olmayacaktır.”
demektedir…




Sonra da Faşist İtalya ve Nazi Almanyası’nın
durumlarına geçiyor Esat hoca…




Mussolini İtalya’sında ve Hitler Almanyası’nda
millet meclislerinin devlet şefi  (Duce
ile Fuhrer) karşısında hiçbir bağımsızlığa sahip olmadığını ifade ediyor (s.
460). Mutlak monarşiden farklarının işlevleri karışık ıvır zıvır bir sürü ama
sonuçta hepsi de liderin direktifleriyle hareket eden organdan ibaret
olduklarını belirtiyor.




Faşist devletlerde güçler ayrımı göreceli ve
görünüştedir. Mutlak monarşide güçlerin mutlak birliği söz konusudur.
 

Esat hocanın kitaptaki özeti bunlardan ibaret…




Okul biteli neredeyse 40 sene geçmiş. Bunca
sene sonra temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp öne sürülen “Başkanlık Sistemi” de ne ola ki. Yeni
zuhur etmiş bir şey mi? Hayır. Çam’ın söz ettiklerinden pek farklı şey yok.
 

ABD’deki Başkanlık Sistemi öyle de, ya
buradaki…




O ise ne? O kimine göre tam bir muamma bilene
göre tam bir çakma…
 

Hukuk sistemine,  iktidar veya sosyal bilimlere ilişkin ne
yazık ki hiçbir kuram, hiçbir özgün deneyi olmayan devletin, hükümetin uyduruk
başkanlık tipinin adı “Türk Tipi
Başkanlık Sistemi”…




Bu model diye lanse edilen
şeyin oylanması aklın alabileceği bir şey değil zaten…




Cumhuriyet nedir, tekrar
tanımlayalım mı?
 

Cumhuriyet, “İktidarın belli bir süreliğine,
belirlenmiş yetkilerle, halk tarafından seçildiği devlet yönetimidir.”
 




Belli süreliğine… diyor,
belli süreliğine… Türk Tipi hangisine uyuyor?




Cumhuriyet’deki “Cumhur” toplum anlamına geliyor. Demek
ki cumhuriyet de topluluk, bir araya gelerek oluşmuş topluluk gibi anlamlara
geliyor…
 

Son yıllarda bizim siyasi
literatüre sembolik cumhurbaşkanlığı yanında bir de “Etkin Cumhurbaşkanı” (Yarı Başkanlık) da girmiş. Aslında hikâyesi
uzun. Yarı başkanın yetkileri geniş. Bize yabancı olmayan “Partili Cumhurbaşkanı” ise 1930’lar ve 1940’lar M.Kemal ve İsmet
İnönü döneminde, Tek partili Türkiye’de uygulanmış.




Ama bak, “Tek Partili Türkiye”sinde… 

Kuvvetler birliğine dayanan
bu sistem, parti başkanının yasama yetkisinin 
de olduğu devlet başkanlığı biçimini ifade ediyor…




Hatırlatalım, “Korkak insan özgürlüğün fırtınalı denizi
yerine despotluğu tercih eder.”
 demiş
Thomas Jefferson…
 

Thomas Jefferson ve  John 
Adams’ın Amerikan Anayasası yapım sürecinde katkılarının büyük olduğu bilinir.




Amerikan Bağımsızlık
Bildirgesi 4 Temmuz 1776’da ilan edilmiştir. Büyük bölümünün yine Jefferson
tarafından kaleme aldığı bilinmekte. 13 Amerikan kolonisinin  Büyük Britanya’dan  bağımsızlık elde ettiğini  ilan eden bu belgeye göre, doğal haklar,
yaşama hakkı, hürriyet hakkı ve mutlu bir yaşam arayışı insanların en temel
hakları olarak sayılmışlardır.  Jefferson
şöyle diyor: “Yürütme kuvveti
hükümetimizde benim özen gösterdiğim tek ve en temel konu değildir. Şimdiki
durumda yasa koyucuların tiranlığı en korkunç tehlikedir.”
 

Biraz daha açalım bu konuyu.
Başkanlık sisteminin bilinen tanımını yapalım…




Başkanlık rejimi, başkanın ve
parlamentonun seçimle işbaşına gelip başkanın olağanüstü yetkili olduğu ancak
yasama, yargı ve yürütmenin birbirinden bağımsız olduğu bir yönetim şeklidir…
 

Devletin iskeletini üç ayak
oluşturuyor.  Üç ana kuvvete (organa)
dayanan sistem,  Yasama (Kongre), Yürütme
(ABD Başkanı) ve Yargı (Yüksek Mahkeme)’den oluşuyor…




Amerikalılar Yüksek
mahkeme’ye “Supreme Court” diyorlar.
Supreme Court, son başvuru makamıdır.




ABD Anayasası Birleşik
Devletler’in en üstün hukuk kaynağı.  Ve
ABD Anayasası siyaset kültürünün merkezindeki en eski anayasa…
 

ABD Başkanlık Sistemi’nin
yönetim yapısı da 3 ayaklı… Bunlar Federal hükümet; Başkan, Başkan Yardımcısı
ve Kabine.




Ordu teşkilatı başkana bağlı.
Federal devletin yasaları eyaletinkilerden (federe devletlerden) üstün. ABD
Silahlı Kuvvetler’i federe devlete müdahale edebiliyor. Eyaletlerin polis
teşkilatı bulunuyor.
 

Başkan 4 yıllığına üst üste
iki kez seçilebiliyor. Fakat seçim kaybettikten sonra üst üste bir daha seçim
kazananı yok. Yeniden seçilen de yok. Bir istisna hariç. O da paternalist biri,
Grover Cleveland”dır.




Şöyle diyormuş
Cleveland: “Paternalizme halkın
inandırılmaması gerekir. Halka paternalist amaçlarla yapılacak devlet
fonksiyonları dışındaki devlet hizmetlerini desteklemeleri
öğretilmelidir.”
 

Bizde 15 yıldır
aynı iktidar…




Federe devletin (eyaletlerin) temsilcileri valiler.
Valileri seçen ise yöre halkıdır. Bizde atayan 15 yıllık iktidar…




Başkanlık sistemi başkanın
kişiliğine bağlı olarak diktatörlüğe dönüşme riski taşıyor deniyor ya bazı Güney
Amerika ülkelerinde işte böyle olmuş.




ABD Anayasası dinin ölçüt
olarak kullanılmasını yasaklıyor. Anayasa’nın 6.maddesine göre, “Birleşik Devletler’de herhangi bir görev
veya kamu hizmeti için liyakat unsuru olarak bir din sınavı gerekmeyecektir.” deniyor…




Başkanı parlamentonun
görevden alma yetkisi yok ABD’de… Ancak kınıyor, buna da “İmpeach” diyormuş Amerikalılar. “İmpeachment”, dedikleri Temsilciler Meclisi’nin bir soruşturması.
Yüksek Mahkeme Başkanı senatoya başkanlık ediyor. Senato mahkumiyet kararını
2/3 çoğunlukla verebiliyor sadece. Yani nitelikli çoğunlukla.




İmpeachment ise ABD tarihinde
sadece 3 kez vuku bulmuş. 1868’de Andrew Johnson, 1998’de Bill Clinton’la
ilgili soruşturmalar beraatla sonuçlanmışlar. 1974’te Richard Nixon
soruşturması biraz daha karanlık. O istifa ile sonuçlanmış…




“Allan Lichtman”,
ABD başkanlık seçimlerini doğru tahmin eden ünlü bir siyasal tarih profesörü.
Lichtman Donald Trump’un mutlaka impeachment yöntemiyle görevinden
uzaklaştırılacağını savunuyor…




ABD başkanlık seçimleri “İki Dereceli Seçim”dir. Birinci
seçmenler ikinci seçmenleri seçerler. Yani halk milletvekili ve başkanı seçen
temsilcileri seçer. 




Burada bir parantez açalım…




Fransa’da da senato üyelerini
halk seçmez, seçenleri halk seçer. Almanya Cumhurbaşkanı da 2 dereceli
oylamayla seçilir. Federal Seçiciler Kurulu 
(parlamento üyeleri ve partilerin aday gösterdiği seçiciler) sadece
cumhurbaşkanı belirlemek için toplanır.




ABD başkanlık seçimi 4 yılda
bir yapılır. Başkan ve başkan yardımcısı seçmek için. Devlet başkanı hükümetin
de başıdır.




ABD başkanlık sisteminde Temsilciler Meclisi ve Senato üyeleri her
eyalette halk tarafından salt çoğunlukla 
(oy çokluğuyla) seçilirler (Louisiana ve Washington’da iki aşamalı seçim
sistemiyle).




Temsilciler meclisi seçimlerinde
“Dar Bölge Sistemi” uygulanır. Her
bölgeden 1 adayın seçilmesi esasına dayanan sistemde nüfusa göre üye
toplamı  eyaletlere paylaştırılır.




İki dereceli seçim sisteminin
ılımlı ve yetenekli  adayları seçtiği
düşünülmekteydi. John Stuart Mill’e göre seçiciler halkın tercihinden farklı
olarak  kendi çıkarına uygun  adayı belirlemektedir.




Türkiye’de ise 1946 yılından
bu yana seçmenin temsilcisini doğrudan seçtiği “Tek Dereceli Seçim sistemi” uygulanmaktadır. Ne güzel değil mi
arada kimse yok.




Bunu da anımsatalım…




Başkan (hükümet) ile
Temsilciler Meclisi ayrı seçimlerle yapılır. ABD başkan ve temsilciler seçimi  “Salt Çoğunluk” (yarısının bir fazlası) sistemine
dayanır.  Meclis Başkanı ve
komisyonların  başkanları çoğunluk
partisinden seçilir. Azınlıkta olan partinin meclis kararlarında etkisi olmaz.
Çoğunluk parti ile hükümet iki ayrı partide de olabilir.




ABD’de ön seçimlerde “Caucus” denilen siyasal parti
üyelerinin bir araya geldiği müzakere toplantıları yapılır. İlk ön seçimin
yapıldığı eyalet “New Hampshire”dir.
Çünkü küçük bir eyalet olduğundan, başkanla direk ilişki kurmak da mümkün
olduğundan kazanacak adayın seçiminde de ipucu vermektedir.




Genelde nüfus yoğun,
kentleşmiş ve deniz kıyısındaki eyaletler demokratların çoğunluk olduğu
eyaletler, Güney ve iç batı kısımda eyaletler cumhuriyetçilerin çoğunluk sahibi
olduğu eyaletlerdir. Amerikalıların “Salıncak
Eyalet”
dedikleri diğer bölgelerde oylar iki parti arasında gidip
gelmektedir.




“Cumhuriyetçi Parti”
ekonomik liberal merkez sağ siyaseti savunuyor. Genelde protestanlar ve
evangelistler (tutucu ve hristiyanlığı yayma yanlısı protestanlar) tarafından
desteklenir. Yani muhafazakâr kesimler tarafından destekleniyor.


“Demokrat Parti”nin
pozisyonu merkez soldadır. Merkez sol ve sosyal liberal ideolojiyi izler.
Yüksek eğitimli ve göçmen kesimler (tabi zenciler de)  Demokrat Parti’nin savunanları…




ABD Yüksek Mahkemesi bir
idari yargı mekanizmasıdır ve en üst temyiz mahkemesidir. Kongre ve eyaletlerin
çıkardığı yasaların ABD Anayasasına uygunluğunu denetler. Yasama ve yürütme
kararlarını da denetler. Senato’nun önerdiği Başkan’ın atadığı 9 üyeli bir
organdır. ABD Yüksek Mahkemesi toplumdaki birleştirici bir güç niteliğindedir.




“Avrupa uluslarında, mahkemeler sadece bireyleri
yargılayabilir;  ama Birleşik Devletler
Yüksek Mahkemesi,  egemenleri kendi önüne
çıkarabilir.”
diyor Tocqueville.”
(Amerika’da Demokrasi,  İletişim
Yayınları,  2016, 1. Baskı, s. 163)




Çift meclisli olan ABD
Parlamentosu (Kongresi) toplam 595 üyeden oluşur. Senato üst, Temsilciler Meclisi
alt meclistir.  




“Gerekli ve Uygun Şart” (Necessary and Proper Clause)
Kongre’nin güçleri Anayasa’da sayılanlarla sınırlıdır; tüm diğer güçler
eyaletler ve halka aittir ancak bu madde Kongre’ye “belirtilen güçlerin
uygulanması için gerekli ve uygun olan her kanunu yapma” yetkisi verir.




“ABD Senatosu” nun her
eyaletten seçilen 2’şer olmak üzere toplam 100 üyesi bulunur. Üyelerinin 2/3’ü
2 yılda bir seçimle yenilenir.




Temsilciler Meclisi ise
toplam 435 üyelidir. Üyeleri her 2 yılda bir yenilenir. Her eyaletten seçilen
üye sayısı eyaletin nüfusuna bağlı olarak değişir ve federal halkı temsil eder.




“Üyeleri her iki yılda bir yenilenir.” cümlesinin üzerinde duralım.




Tocqueville, “Seçimlerin azlığı devleti büyük krizlerle
yüzyüze bırakır. Fazlalığı ise hummalı bir galeyana sürükler. Amerikalılar bu
iki kötülükten ikincisini tercih ettiler.”
diyordu (s. 212)  Amerikalılar yasama organının üyelerinin
doğrudan halk tarafından ve kısa süre için atanmasını istemişlerdi…




Hani “Zırt pırt seçime
ne gerek var

diyorlar ya…




ABD’de yasa tasarılarını iki
mecliste de ayrı ayrı oyluyorlar. Sonucun farklı olması halinde karma
komisyonda karara bağlanarak Başkan’a sunuluyor. Başkanın veto (reddetme)
yetkisi var. 

“Mutlak Veto”da
yasa kanunlaşmaz. “Geciktirici Veto”da
ise yasa meclisteki 2/3’ü çoğunlukla kabul ediliyor. Başkan bir kanunu en çok 2
defa veto eder (Bütçe ve Kesin Hesap Kanunu’nu ise veto edemez.)




Gelelim bazı organlarına…




“Bütçe ve Yönetim Ofisi”, 1939 yılında kurulan başkana bağlı çalışan bütçeyi hazırlayıp kongreye
sunan kuruluş. Fakat Kongre bütçe üstünde oynama yapabiliyor. Ödenek ve
vergilerin miktarlarını yeniden düzenleyebiliyor.




“Speaker” yani Temsilciler
Meclisi Başkanı ABD siyasi protokolünde 3 numaralı kişidir. Senato ve
Temsilciler Meclisi’nin ortak toplantılarına başkanlık eder. Amerikalılar
meclis adına konuşan kişiye de speaker derler…




“Select-men”,
ABD kentinde idari kuvvetleri elinde bulunduran kişi… 




“Charles-Louis Montesquieu”, 1748 yılında yayınlanan  “Yasaların Ruhu Üzerine”de batılı
demokratik sistemin temellerini attı. 
Kamu hukukuna ve siyaset bilimine “Kuvvetler
ayrılığı”
ilkesini getirdi.  Gücün
gücü sınırladığı ve en iyi hükümet biçimi olarak  “Temsili
Cumhuriyet”
(Halkın seçtiği hükümet) fikrini ortaya koydu.  “Alexis  de Tocqueville” ise küçük bölgelere de
idari özerklik  tanınarak  “Katılımcı
Demokrasi”
nin yani siyasal özgürlüğün ve demokratik kültürün  geliştirilebileceğini savunmuştur.




Tocqueville “Milli irade, tüm zamanların
düzenbazlarının ve tüm çağların 
despotlarının  en yaygın
şekilde  suistimal ettikleri kelimelerden
birisidir.  Amerika’da   halkın egemenliği ilkesi yasalarla ilan
edilmiş ve özgürce yazılmış.”
derken (a.g.e., s. 78) “Avrupalılar aceleyle 
biçimlendirilen bir savaş silahı gibi görür. Amerikalılar sayılarını  görmek ve böylelikle  çoğunluğun ahlaki  etkisini 
zayıflatmak için  örgütlenirler.
Çoğunluk üzerinde baskı yapmak için uygun argümanları icat eder ve bir araya
getirirler. Bu yolla iktidarı  ele
geçirme umudu taşırlar.”
demekte.  (a.g.e., s. 205)




Hukuk, toplumsal düzene
ilişkin güvenlik, özgürlük ve eşitlik sağlayan yazılı kurallar olarak
tanımlanır. Doğal haklar ise bireyin doğuştan sahip olduğu devlet tarafından
yasaklanmayacak temel haklarıdır. “Friedrich
Carl von Savigny”
ve “Hugo
Grotius”
un üzerinde önemle durduğu “Tabii
Hukuk”
(Lex Naturalis) çağın gereklerine uyan ve dünyanın her yerinde
olması gereken hukuktur. Doğal Hukuk, yazılı olmayan ve olması gereken rasyonel
hukuktur.




Doğal hukuku sistematize eden
“Aquinalı Thomas”,  biçimlendirenler ise Platon, Aristo, Cicero,
John Locke, Hugo Grotius,  Thomas Hobbes
ve Samuel von Patendorf olmuşlardır…




“Virginia  Haklar
Beyannamesi”
, 12 Haziran 1776’da
Virginia  Kongre üyelerinin oylarıyla
kabul edilmişti. George Mason’un kaleme aldığı deklarasyon Amerikan ve Fransız
yurttaş hakları  bildirgelerini de
etkilemiştir. Bu bildiri doğuştan gelen doğal haklar ve  yetersiz hükümete isyan hakkını da  içeren bir belgeydi.




“Habeas
Corpus”
yani ihzar müzekkeresi ise bireyin mahkeme
huzurunda hazır bulunmasını isteyen 
yargısal bir yazılı emirdir. 1679’da İngiltere’de çıkan Habeas Corpus
yasasıyla yargıç kararı olmadan hiçbir bireyin gözaltında tutulmayacağına
ilişkin bir karar alınmıştı. Bu yasa da sonraki ABD ve Fransız bildirgelerinin
de temeli olmuştu…




Getirilen Türk Tipi Başkanlık Sistemi de ne
ola ki diye kitapçı raflarına bakındık. RTE Hukuk Başdanışmanı’nın da vardı bir
tane. Başkanlıkla ilgili bir kitap yazmış o da altı üstü anca alfabe kitabı
kadar kalın bir şey. Tabi onu geçtik. İşimize yarar diye en kalınca olanında
karar kıldık.




Almaya karar verdiğimiz kitabın adı “Başkanlık Sistemi” başlıklı olandı.
Liberte Yayınları tarafından 2015 yılında ilk baskısı yapılmış. Editörleri, “Murat Aktaş” ve “Bayram Coşkun”.




Bu kitabın ilk başta oylumu cazip gelmişti.
Ancak okudukça hacmi kadar tatmin eden bir içeriğe sahip olduğunu da gördüm.
Çünkü kesintili, ek bilgisiz ve çok kısa kaynaklar hiçbir zaman tam güvenilir
olmaz.




Kitapta ilk dikkatimi çeken isim benim de “Doğu Ergil” oldu. Neden, çünkü diğer
yazarlara göre fazla medyatikti. Ergil hocanın ilk dikkatimi celbeden cümlesi
de şu olmuştu: “Türkiye’de güçlü merkezi
yapının üzerine bir de başkanlık sistemi gelirse güçler birliği iyice
kurumlaşır ve yürütmenin denetlenmesi çok zorlaşabilir.”
(s. 33)




Türkiye’deki sistem de zaten yönetici elitler
egemenliği üzerinden işlemekte değil miydi?




Kesin kuvvetler ayrımı başkanlık sisteminin
iyi  işlemesinin  en önemli güvencelerinden bütün notlar bunu
işaret ediyor…




Ergil hocaya göre, ABD’deki başkanlık, tüm
idari ve siyasi yetkiler ülke çapında paylaşıldığından gereken koordinasyon
ihtiyacını karşılamak için var. Ama ülkemizde teklif edilen Türk tipi
sistem  yargıçları atamada da başkanı
yetkili kılıyor. Kendini denetleyecek kurumun 
mensuplarını atamak  başkanı
sınırsız  yetki ve sorumsuzluk ile
donatmak  demekti. (s.34-33)




“Türkiye’de
liderlik tartışmaları geçmişten bugüne kaht-ı ricalle lider egemenliği arasında
sıkışmıştır.”
(s. 430) diyen kitapta, “Merkezi yönetim, kuvvetler birliği ve
güdük sivil (daha doğrusu sivil egemen) toplum ilişkisi kuvvetli, otoriter
lider ve merkeziyetçi yönetim tarzını ön plana çıkarmıştır.”
demekte Doğu
Ergil. (s. 30)




Bu arada kaht-ı rical, istenilen düzeyde
yöneticilerin bulunmayışı, mevcutların da bulunduğu koltuğu dolduramayışı,
yetersiz görevliler için kullanılan bir sözcüktür…




Kitaba AKP’nin “Anayasa Uzlaşma Komisyonu”nun TBMM’ye sunduğu “Başkanlık  Sistemi Önerisi Tam
Metni”
de ek olarak konulmuş…




Kitapta yürütmenin başı olan Başkanın
görevleri sayılıyor:




İç ve dış siyaseti yürütmek, bakanları atamak
ve görevlerine son vermek, TSK’ya başkomutanlık etmek, kamu yöneticilerini
atamak, sıkıyönetim ilan etmek, YÖK üyelerinin yarısını seçmek, üniversite
rektörlerini seçmek…




Anayasa mahkemesi üyelerinin yarısını,
Danıştay üyelerinin yarısını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını,  Hakemler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin
yarısını seçmek…




Geriye başka ne kaldı ki…




Başkan hakkında, kişisel ya da göreviyle
ilgili bir suç işlediği iddiasıyla TBMM üye tamsayısının en az 2/3’sinin
vereceği önergeyle soruşturma açılması istenebilir.




Başkan yardımcısı  başkan seçilenin oy pusulasında  yazılı kişi başkan seçildiği anda  başkan adayı seçilmiş de oluyor.




Başkanlık seçim süresinin 1 yıl ertelenmesine
meclis karar verebilecek. Erteleme sebebi kalmamışsa aynı usule göre bu işlem
tekrarlanabilir.




Seçilen kişi ömrü vaki oldukça başkan da
kalabilir yani…




Kitaptan alıntılara devam edelim…




Madde 5/2: “Seçimden önce ve sonra suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili,
meclisin kararı olmadıkça tutulanamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve
yargılanamaz.”
(s.536, Başkanlık Sistemi Liberte Yayınları, 2015
1.Baskı,  Murat Aktaş, Bayram Coşkun).




Madde 6/3: “Milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, yetkili komisyonun bu
durumu tespit eden raporu üzerine Genel Kurulca üye tam sayısının salt
çoğunluğunun gizli oyuyla karar verilir.”




İki madde arasında ne büyük çelişki değil mi?




AKP’nin önerisine göre başkan, 40 yaşını
dolduran üniversite mezunları arasından 5 artı 5 yıllığına halk tarafından
seçilir diyor. Oyların çoğunluğunu alan aday başkan seçilir. 




Adaylar ise en az yüzde 5 oranında oy almış
siyasi partilerden seçilebilir deniyor. Yani en az 100 bin vatandaşın oyu
gerekli…




Ama ne adalet değil mi?




1911’de yazdığı “Siyasi partiler” kitabında “Oligarşinin
Tunç Yasası”
diye bir kavram ortaya atmıştı  İtalyan sosyal bilimci “Roberto Michels”. Michels’e göre,  iktidar sahipleri çıkarlar gereği
iktidarlarını sürdürme eğilimindedirler.


“Max
Weber”
den de etkilenen Michels, demokrasinin pratikte
olanak dışı hale getirildiğini belirterek 
seçimlerin halkın oligarşik yapıyı onaylamasından öte geçmediğini  demokrasi ile bürokrasinin hiçbir şekilde
uyuşmadığını ortaya koymaktadır.


Toplumda fert sayısı arttıkça bürokrasi
güçlenmekte kişi ya da küçük bir grup çıkarına uygun bir yapı ortaya
çıkarmaktadır…


Barajlar da bu isteğin belirtisidir bana göre…




“Doğan
Avcıoğlu”
, 1961 Anayasası’nın ortaya çıkmasında rol
oynayan tam bağımsızlıktan yana devrimci bir siyaset adamıydı.   Çok ilginç tespitleri ve kanıtları vardı…


Kalın kalın da kitapları vardır.




Bunlardan birisinde, “Türkiye’nin Düzeni”nde (Tekin Yayınevi, 2001) Avcıoğlu, “Jacques Lambert”in “Latin Amerika”  adlı incelemesinden alıntı yaparak şöyle
demiştir: “Genel oya dayanan politik
demokrasi tek başına ilkel toplulukları hızla değiştirmekte aciz kalmaktadır.
Çünkü ağalık (casiquisme) ve büyük arazi mülkiyeti (latifundias) düzeni
seçmenleri bağımlı tutmaktadır. Ancak bildiğimiz nokta seçim sandıklarından
çıkan oyların büyük kısmının seçmenlerin kendi tercihlerinin sonucu
olmadığıdır. Bu sebepten Türkiye’de seçim kazanmayı milli iradenin pırıltılı
bir belirtisi saymak için halk henüz gerekli siyasi bilinçlenme seviyesine
gelmiş olmaktan uzaktır.”




Türkiye’de de merkezileşmiş bir nüfus (ya da
sanayi toplumu) var mı? Sanmam…


Çoğunlukla tercihler de, kır kentli ya da
göçmen seçmen kitlesinin oluşturduğu sandıktan çıkan oylarla belirleniyor.
Kapalı bölgeler; Karadeniz,  İç ve Doğu
Anadolu gibi.


Bunu küçümsemek için söylemiyorum. Tam tersine
bahsettiğim eğitimli kır nüfusu, kentlere yığılmamış ama üreten ama
sorgulayabilen de nitelikli nüfusa olan ihtiyacımızdır…




Ne diyordu İsmail Hakkı Tonguç: “Demokrasinin
iki çeşidi vardır. Biri zor ve gerçek olanı, öbürü de kolayı, oyun olanı…
Topraksızı topraklandırmadan, işçinin durumunu sağlama
bağlamadan, halkı esaslı bir eğitimden geçirmeden olmaz birincisi, köklü
değişiklikler ister. Bu zor demokrasidir ama gerçek demokrasidir. İkincisi
kâğıt ve sandık demokrasisidir. Okuma yazma bilsin bilmesin; toprağı, işi olsun
olmasın, demagojiyle serseme çevrilen halk, bir sandığa elindeki kâğıdı atar.
Böylece kendi kendini yönetmiş sayılır. Bu, oyundur, kolaydır. Amerika bu
demokrasiyi yayıyor işte. Biz de demokrasinin kolayını seçtik. Çok şeyler
göreceğiz daha… “




Ne demişti ABD’li Sosyolog ve Eğitim Bilimci
John Dewey, “Yönetilenler ve oy verenler
eğitimli olmadığı sürece seçimle işbaşına gelen hükümet başarılı olamaz.”


Değil
mi?


Bu
konuyu açalım biraz…




Fransız tarihçi Lucien Febvre “İnsan yoktur, onu grup yönetir.” der.
Alman siyaset felsefecisi  “Axel Honneth” ise toplumda “Kabul Görme”nin (recognition)  3 biçimi olduğunu söylüyor. Sevgi, haklar ve
dayanışma…


Honneth’e göre, aile sevgi’nin, sivil toplum
hak ve hukukun, devlet ise dayanışmanın temelidir.  3 sütuna oturur: Özgüven, özsaygı ve onur…


Irk, etnisite, cinsiyet, sınıf gibi çatışmalar
aslında güdülenmiş kabul görme mücadelesidir… 


“Glokalleşme”
(Yetki Paylaşımı) , özerk yerel yönetimlerin merkezle birlikte yönetmesini
ifade eder.




Oysa günümüzde yerelleşmeden
anlaşılan ne midir?


Küreyelleşme yani yerel
yönleri güçlendirip dışa saçılma siyaseti. Küre-Y
erelleşme
şubelere yetki aktarımıdır…


“Tefrik-i Vezaif”, görevler ayrımını ifade
ederken, “Tevsii Mezuniyet” (Yetki
Genişliği) kavramı y
erel (taşra) birimlerinin
merkeze bağlı olarak, merkezin denetimi altında görev yürütebilmelerini ifade
etmektedir.1982 Anayasası’nın 126’ncı maddesine göre Türkiye’de illerin idaresi
bu esasa dayanıyordu…




Bilhassa 90 sonrası “Demokratik Kitle Örgütü” (DKÖ) yerine iktidar
mücadelesini grup çıkarına indirgeyici bir kavram olarak “Sivil Toplum Kuruluşu” (STK) kullanılmaya başlanmıştı.
Sosyal
devlet anlayışının terk edilmesinden sonra boşluk üçüncü sektör denen STK’larla
doldurulmaya, kamusal alan da bu doğrultuda işlev kazanmaya başladı.  Bunun sonuçlarından birisi de “Deregülasyon” yani kamusal alanın
daraltılmasıydı.  Böylece “İnterpellation”
yani belli bir ideolojiye mensup sınıfları aynı siyasal projeye
yönlendirme (Paralojizm) özellikle STK’lar aracılığıyla yapılmaktaydı…




Yerinden
yönetim”
iki türlü gerçekleşmekte.


“İdari
Yerinden Yönetim”
hizmet yönünden yerinden yönetimdir.
Belediyeler,  köyler ve il özel idareleri
gibi.




“Siyasi
Yerinden Yönetim”
 
(Federalizm) ise bölgesel kimlik (federe devletin anayasasına göre
bağlılık), federal devletin anayasasına göre bağlılık ulusal kimlik olarak
tanımlanır. Dış ilişkiler, maliye, güvenlik ve adalet dışında merkezden
alınarak yerel yönetimlere aktarılır.




Türkiye Cumhuriyeti
kuruluşundan tam 55 yıl sonra yerel yönetim kavramıyla tanışmış.




Bülent Ecevit başbakan olduğu
42. Hükümet döneminde 5 Ocak 1978-12 Kasım 1979 tarihleri arasındaki kabinede “Yerel Yönetim Bakanlığı”  adıyla bir bakanlık yer bulmuş.  Türkiye’nin ilk ve tek yerel yönetim bakanlığı
hükümetin değişmesiyle de kaldırılmış.


Bakanlık 22 aylık bu kısa
sürede de özellikle belediye gelirlerinin artması konusunda çalışmalar
yapmış. 




“Civilisation” Türkçe’de uygarlık sözcüğünün karşılığı olarak kullanılan Fransızca bir
sözcük.  İster istemez uygarlık deyince
Friedrich
Wilhelm Nietzsche’nin o ünlü deyişi akla geliyor. “Uygarlık tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı
karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz.”
diyordu
Nietzsche…




18. yüzyılda Voltaire
tarafından yazına sokulmuştur. 19. yüzyılda ise aynı kelime, bilgi, beceri
anlamında kullanılmış.
Sivilizasyon, günümüzde “Otonom” (Özerk) devletten ayrılmış güç
ve yapılanmayı ifade ediyor. “Siyasal
Katılım”
, seçimler ya da etkin katılım 
(DKÖ,  yerel ve ulusal
faaliyetler)  siyasal istem ve
yöneticilerin belirlenmesi yoluyla kararları etkilemektir.




Yorumlarını Aristo’nun öğretilerinden yola
çıkarak yapanlar “Peripatetik”
olarak tanımlanırlar. “Politika”
adında da bir kitabı yayınlanmıştır. Aristo, “Politika, toplumun halka dair yaptığı tüm etkinliklerdir.” diyordu…


İktidar ya da “Sosyal İktidar” başkalarını kontrol etme yeteneği, “Siyasal İktidar” toplumun bütününü
etkileyen iktidar, “Egemen İktidar”
ise yasama yargı ve yürütmeyi içermektedir.  
Montesquieu,  “Yasaların
Ruhu”
(De l’esprit des lois)  adlı
kitabında kuvvetler ayrımı esasını ortaya atmıştır. Güç, gücü durdurur demekteydi…




Sivil toplum, toplumsal farklılaşmanın olduğu
toplum içerisindeki çeşitli grup ve kurumların karşılıklı etkileşimde bulunduğu
toplumsal kurumdur. Ancak sivil toplum 
(civitis), iktidar mücadelesini salt grup çıkarına indirgemekte. Örnek
vereyim, “Ulusal Demokrasi Fonu”
(NED) adı altında ABD askeri güç yanında sivil faaliyetlerini sağ (IRI) ve sol
(NDI)  eğilimli STK’lara destek vererek,
iş çevrelerinde yürüttüğü faaliyetleri ise “Uluslar
arası Özel Girişimciler Merkezi”
nin (CİPE) desteklediği STK’larla
sürdürmektedir. Amacı, Ortadoğu’da etkinlik kurmak ve çıkarlarını korumak,
süper gücünün devamını sağlamaktır. Bu kuruluşlar “Povermental” yani ABD’ye bağlıdırlar…




Günümüzde kamu yönetim alanında yaygın olarak
kullanılan kavramlardan bir diğeri de “Governance”
(Yönetişim)… Bir sosyal ve siyasal sistemde bütün aktörlerin toplam çabasıyla
oluşan düzen olarak tanımlanan yönetişim terimi, birbirine bağlı durumlarda
birbirine karşıt aktörlerin oluşturduğu ağsal yapıyı koordine eden süreç olarak
ifade ediliyor…




Hukuk (emretme gücü), maliye (para, vergi,
kamusal harcamalar) ve zor kullanım (polis ve asker) olarak egemenlik
sisteminin 3 temel aygıtı.




Louis Althusser,
“ideoloji ve Devletin İdeolojik
Aygıtları”
nda “Devlet aygıtı
dediğimiz şu öteki somut gerçeklikte belirli soyutlama ilişkisi içinde bulunan
hukuk, hem baskıcı hem de ideolojiktir.”
der ve ideolojiyi tanımlarken
maddi hayat şartlarıyla hayali ilişkilerin temsili diyerek iki alanı vurgular:
İdeoloji ve devletin ideolojik aygıtları. Althusser’e göre iktidar ve rejim
ideolojik aygıtların katkısı olmadan sürdürülemezdi. (M. Naci Bostancı, Siyaset
ve Medya Alaca Karanlığın İki Atlısı, Özgür Yayınları, 2011, 1. Basım, s.161)




Alexis de Tocqueville 1835’te yazdığı “Amerika’da Demokrasi” adlı kitapta
yönetim ile halk arasında sivil toplum kuruluşlarının denge işlevi gördüğünü
ifade ediyordu. Ancak kavramı 1767’de yazdığı Sivil Toplumun
Tarihi Üzerine Bir Deneme”
  adlı
makalede ilk kullanan “Adam Ferguson”dur…




Tocqueville’ye göre, Birleşik Devletler’de idari kuvvetin
yapısında merkezi ve hıyerarşik hiçbir şey yoktur; bu nedenle onu
göremezsiniz.”
  (a.g.e., s.92)




Amerikan demokrasisinin özelliklerini
Tocqueville,  yerel hükümetler,
kapitalizmle birlikte yaygınlaşan sivil toplum yapısı, anayasa,  gelişkin ve özerk yerel yönetim
kurumları,  din ile siyaset ayrımı gibi
olgularla   ele alarak Avrupa
Devletleri’yle  Birleşik Devletler  farkını ortaya koymuştur. Avrupa’nın
merkeziyetçi yapılanmasına karşılık da başat etken olarak Birleşik
Devletler’deki ademi merkeziyetçilik uygulamadaki fark olarak görülmektedir.
Eşitlik, adalet, özgürlük kısaca demokrasiye ilişkin bir takım kavramların
temeli olarak sivil toplum demese de dernek veya halkın kurduğu örgütlerden, bu
kuruluşların çokluğunca yaratılan ABD sivil toplum yapısından sözetmektedir: Amerikalılar
toplumsal otoriteye güvensiz ve tedirgin gözlerle bakarlar ve sadece onsuz
yapamayacakları zaman bu otoritenin iktidarına başvururlar.”
(a.g.e., s. 200)




Hümanist sosyolog “Charles Cooley”in ortaya attığı “Ayna Benlik” kavramına göre başkalarının algısı bizim kendi
algımızı da etkilemektedir…




İnsanlar çıkarları sözkonusu olup haksız
oldukları zaman gerçeklerle yüzleşmek istemezler ve saldırganlaşırlar. Doğruyu
savunmak işlerine gelmez çünkü. İşte “Lobicilik”,
özel grup çıkarları sağlamak amaçlı siyasal kararları etkileme faaliyetidir…


Örgüt ise bir amaç için bir araya gelen bir
organizasyonun tümünü kapsar. Örgüt tipleri formal ve informal yani resmi veya
resmi olmayan örgüt biçimindedir. “Formal
Örgüt”
içinde statüye dayalı ilişkiler, “İnformal Örgüt” içinde de kişiye dayalı ilişkiler geçerlidir.




Biçimsel örgüt, amaç görev ve sorumluluk ve
kuralların önceden belirlendiği sıra düzenine ve kişisel ilişkilere dayalı bir
yapılanmadır.


Tanımlanmış liderlik tipleri ise şöyle…


Kurallara uyum ödül içeren ödül ve cezaya
dayalı liderlik “Nomothetic”,


Bireysel çaba ve gereklere bağlı liderlik “İdiographic”,


Ve bürokrasi ile bireylerin gereksinimlerine
dönük liderlik “Transactional”.


Örgütsel lider (nomothetic) bürokratik
yönelimli, bireysel lider (idiographic) kişilik yönelimli, durumsal lider
(transactional) durum yönelimli olmaktadır.


En uygun model durumsal liderlik olarak
tanımlanıyor…




Max Weber, “Bürokrasi ve Otorite” adlı kitabında 3 otorite tipi saymıştı: “Geleneksel Otorite” (hanedanlıklar,
krallıklar), “Karizmatik Otorite”
(akıl ve kudret sahibi kişi) ve “Yasal
ve Ussal Otorite”
(yasal ve halkın rızasına dayanan modern dönemin şekli).
Weber, Toplumların
kültürel boşluğa düştüğü zamanlarda toplumsal kuramları değişen kültürel
değerlere  uydurmayı başaran kişi  karizmatik liderdir.”
diyordu.




Karizma, Emre Kongar’a göre “Türkiye’de sorgulanmaz, erişilmez,
büyüleyici, sürükleyici etki”
anlamında kullanılmaktadır (Cumhuriyet, 24
Mayıs 2010).


Sosyolojide çeşitli grup
sınıflandırmaları yapılmıştır fakat en yaygın ve temel olanı Charles Cooley
tarafından literatüre sokulan “Birincil
Grup”
ve “İkincil Grup” ayrımıdır.
Birincil gruplar yakın ve yüzyüze ilişkilerin varolduğu  gruptur. Orada bizlik ve dayanışma duygusu
sözkonusudur. İkincil grup ise resmi  ve
kurumsal (birincil grupların içinde geliştiği) gruptur. İkincil gruplar resmi
(formal) gruplar olarak da tanımlanmakta…


Ortak amaçları olmayan, rastlantı sonucu oluşmuş, birbiriyle yakınlığı
bulunmayan ve sürekliliği olmayan insan toplulukları ise “Kalabalık”
tanımlanır.




Örnek mi? Sahildeki insanlar, marketteki müşteriler veya bir konserin
izleyicileri…


Ancak “Toplumsal Gruplar”, belli bir amaç için en az 2 kişiden oluşmuş
aralarında ilişki (etkileşim) olan ve sürekliliği olan insan topluluğudur.
Örneğin, siyasi partiler, dernekler, 
sendika, aile ve okul grubu böyle… .


 Bir
kurum ise “Örüntüler” (birim)
toplamıdır.


İngiltere ve bağlı ülkelerde
(Birleşik Krallık) özerk nitelikli yarı kamusal kuruluşlar  (quango), hem kamu hem de hükümet dışı  (STK) özellikler taşır. Melez (hibrid)
organizasyonlardır… Özerk olmasına rağmen uygulamada atama ve finansman merkezi
idarenin etkisi altındadır. Devlet tarafından parasal yönden desteklenirler.




İngiltere’de 1980-90 arası
birçok alan (su gibi) özelleştirilmişti. 1988’den itibaren sağlık ve eğitim
gibi temel hizmetlerle genişletilmiştir. “Quango”ların
sayısının artması kamuoyu tarafından kuşkuyla karşılanmaktadır…


“Ey
hürriyet, senin adına ne cinayetler işleniyor!”


(Madame
Roland)




Bizim ilk ademi merkeziyetçilerimiz “Prens Sabahattin” Osmanlı hanedanından
(paşaoğlu) federalizm taraftarıydı. Edebiyatta ise “Yeni Turan”daki ütopik görüşleriyle de “Halide Edip Adıvar” (Türkiye’de Şark Garp ve Amerikan Tesirleri).
Adıvar aynı zamanda bir Amerikan mandacılığı önermişti. Kemalist devrimden
sonra ABD’ye de yerleşti.




H.Edip kitabına, “Tüm vakalar bir araya gelse bile
Fransız Devrimi’nin yerini tutamaz; Fransız Devrimi dünyada şimdiye kadar
gerçekleşmiş en şaşırtıcı hadisedir.”

diyen, Fransız devrimini eleştiren muhafazakâr
ve liberal
İngiliz devlet adamı
Edmund Burke’nin şu sözleriyle girer: “Cemiyet hakiki bir kontrattır. Fakat devlet, herhangi bir anlaşmaya
bağlı bir şirket telakki edilemez. Geçici bir alaka ile başlanıp, ortakların
arzuları ile feshedilmez. Bu, bütün ilimlerde ortaklık, bütün sanatlarda
ortaklık, bütün fazilet ve tekâmülde ortaklıktır. Böyle bir ortaklık, nesiller
boyunca elde edilemeyeceği için, sadece yaşayanlar arasında hüküm süren bir
ortaklık olamaz. Bu, yaşayanlar ile ölmüşler ve istikbalde doğacaklar arasında
tesis edilebilen bir ortaklıktır.”




John Stuart Mill ise, “Kendi yaşama planını seçmeyi dünyaya ya da
kendi çevresinde bulunanlara bırakan kimsenin, maymun gibi öykünme yetisinden
başka hiçbir yetiğe ihtiyacı yoktur. Kendi planını kendi seçen kimse ise bütün
yetilerini kullanır.”
demektedir (Özgürlük Üzerine, Oda Yayınları,  1. Baskı, s. 82).
“Egemen ve merkezi her devlet potansiyel olarak saldırgan ve
diktatörcedir.”
Simone Weil’in faşizmin egemen olduğu
İkinci Dünya Savaşı yıllarında söylediği bir sözdü.


Postmodernist düşünürler Gilles Deleuze ile
Felix Guattari birlikte yönetim alanına ilginç bir siyaset felsefesi yaklaşımı
getirdi.  Kapitalizmi bunalımlar sistemi
olarak tanımlıyorlar devlet yerine Deterritorialization”
(Yersiz Yurtsuzluk)  kavramını öne
sürüyorlardı. Yersiz yurtsuzluk merkezsiz ve gövdesiz, yatay yayılan,
iktidardan sakınan düşünce yöntemidir. Göçebelerin yaşam ve örgütlenme biçimi,
hristiyanlık ve batıya karşı yıkıcılık imgelemi olarak ele alınıyordu.
Kapitalizmin ayakta kalışının nedenini çelişkilere (dışlama) bağlıyordu.




1944’te ABD’li tarihçi  “Richard
Hafstad”
popülerleştirdiği sosyal darwinistlerin ileri sürdüğü düşünceye
göre vahşi ırklar medeni ırklar tarafından yok edilecekti.  Herbert Spencer, “Sentetik Felsefe Sistemi”nde toplumların da canlı bir organizma
gibi işlediğini öner sürüyordu.  Spencer,
sanayileşme, işbirliği ve rekabete uyum sağlayan bireyin yüksek düzeye
ulaşacağını savunuyordu. Özel mülkiyet ve piyasa ekonomisini savunarak “Devlete Karşı Birey”de evrimin
görünmez el gibi özel çıkarı genel faydaya dönüştürdüğünü iddia ediyordu.




Faşizmi, 
ırkçılık, sömürgecilik ve nazizmi körükleyen bu anlayışı İngiliz liberal
siyasetçi “Richard Cobden” de
savundu. Bir tekstil sanayicisi olan Cobden 1846’da halka ucuz tahıl sağlayan “Corn Yasası”nı kaldırttı. Sanayi
işçisi artmıştı. Herkese iş vaat ediyordu. 
Almanya’da Ferdinand Lassalle ve Bismark uzlaşmasıyla eşit hak ve
ücretler tunç yasasıyla işçi sınıfının hareketleri sınırlanmıştı…




Faşizm insanlar üzerinde vahim ve derin
etkiler bırakır…




“Proto
Faşizm”
, faşizmin temelini oluşturan daha sonra gelen
faşist ideolojileri etkilemiş modern faşizme öncülük etmiş Roma ve eski Avrupa
rejimlerinin  (Almanya, İtalya, İspanya)
hukuk ve yönetim şekillerini ifade ediyor…


Diktatör terimi Antik Roma’da senato tarafından acil durumlarda
yönetime  atanan ve olağan üstü yetkiler
verilen “Magistratus” (Halkın
Efendisi) ünvanından gelmektedir.  


Eski
Roma’da magistralar,
  siyasi ve askerî otoriteyi elinde bulundurur,   yılda bir defa seçilir ve bir yıl süreyle
görev yaparlardı. Promagistralar ise eyaletlerde 1 yıl için görev yapan
valilerdi.




İmperium (buyurma) yetkisi olan üst düzey magistraların
güvenliğini  “Lictor” denilen  muhafızlar
üstlenirdi. Lictorlar ellerinde yetki ve güç sözünü sembolize eden daha sonra İtalyan Faşizminin de
simgesi haline gelen 
Fasces” denen baltaları taşırlardı.




Faşizm sözcüğünün kökeni Roma İmparatorlarının
otoritesinin sembolü fasces adlı baltadan gelirmiş ya Latince
fasces, demet  anlamına gelen “Fascis” kelimesinden türetilmiş…




İmperium, yetkisine sahip kişi, “Magistra” ya da Promagistra olarak kendisine tanınan yasal hakları yerine getirme
konusunda mutlak bir otoriteye sahipti. Roma Cumhuriyeti’ne özgü bir siyasi kurum olan bu makam
normal magistraların yetkisinin
üzerinde olağandışı görevler üstlenen olağandışı bir magistralıktı. 

Julius Sezar (MÖ 100-44), yetkilerini
kullanarak ilk “Autogolpe” (Sivil
Darbe) ile Roma Senatosu’nu kaldırıp kendini imparator ilan eden kişi oldu.




Cumhuriyet bürokrasisini merkezileştirmiş,
kendini hayat boyu diktatör ilan edince bir grup senatörce suikastle
öldürülmüştür. Jul Sezar ölümünden sonra da Roma tanrılarından birisi ilan
edilmiştir. 




Lucius
Cornelius Sulla Felix
(MÖ 138-78), senatoların yetkilerini
arttıran ve bu yönde kanunlar çıkartan bir diktatördü. Felix döneminde güçlenen
aristokratik kliklerden Optimates, senatonun yetkisini arttırıp pleplerinkini
kısmayı amaçlamıştı. Çünkü tribünün, yani güçlü generallerin yönetime egemen
olmalarını istemiyorlardı. Buna karşılık Populares kliği, pleblerle halk
meclislerinin gücünü arttırmak istedi. Onlar da Sezar döneminde güçlenmişlerdi.




İspanyolca bir
terim olan Autogolpe,  günümüzde Latin
Amerika’da görülen sivil darbeleri ifade eder.
Örneğin
Peru’da Alberto Fujimori devlet başkanı iken parlamentoyu lağvederek iktidarı
kendi bünyesinde toplamıştır.  Kendi
kendine darbe sonucunda anayasa ve bağımsız mahkemeler de rafa kalkar.




Sivil darbelerin diktaya dönüşmeleri muhtemeldir.
Bir sivil darbenin ortadan kalkması askeri darbeye göre daha zordur. Askeri
darbelerden sivil hayata dönüş muhtemelken sivil darbeciler menfaat ve destekçi
grupları geliştirmeye eğilimdir…


İkinci dünya savaşı yıllarında siyasi iktidarı
tek elde toplayan gri rejimler, demokrasi ile totaliterlik karışımı ara
rejimler yani  “Otoriterizm” de egemen olmuştu. 1970’lerde ABD, yönetime ilişkin
tanımlama yaptı ve ülkeleri “Totaliter
Ülkeler”
ve “Otoriter Ülkeler”
olarak ikiye ayırdı. Totaliter ülke Amerikalılara göre SSCB idi. Totoliter,
bütüncül yani her alanda yetkili yönetimleri tanımlarken otoriter ülkeler bazı
Batı yanlısı ülkeler gösteriliyordu. Otoriter ülkeler ise buyurgan, yönetimi
sınırsız yetkili, siyaset ve basın üzerinde baskıcı olan ülkeleri ifade ediyordu…




Karanlıkta kar yağıyor,

Sen Madrid kapısındasın.

Karşında en güzel şeylerimizi

Ümidi, hasreti, hürriyeti

Ve çocukları öldüren bir ordu.


(Nazım Hikmet)




Hayvan Çiftliği’nde (1945) dünyanın tüm
liderlerini 2.Dünya Savaşı yüzünden eleştirir “George Orwell”. 2. Dünya Savaşı yıllarında yayınlanan “1984” adlı antiütopik (distopik)
romanında Yevgeniy İvanoviç Zamyatin’in “Biz” (1920) ve Zamyatin’den esinlenen Aldous Huxley”in hedonizmin de eleştirisini yapan “Cesur Yeni Dünya” (1931) romanlarından
da etkilenerek otoriter toplumlara gönderme yapar. İspanya iç savaşına da
katılan Orwell bu romanı Franko’nun İspanya’sından esinlenerek yazmıştır.




Her üç roman sosyal bilim kurgu kabul edilir.


Romanda hayali bir partinin şu 3 temel sloganı
vardır:




Savaş Barıştır, 


Özgürlük Köleliktir,


Bilgisizlik Kuvvettir.




Sevgi bakanlığı işkenceden, bolluk bakanlığı
fakirliği sürdürmekten, barış bakanlığı da savaştan sorumludur. 1984 romanında
sözü geçen “Big Brother” (Hepimizin
Abisi ya da Büyük Abi) terimi oligarşinin otokrat yönetimini korumak için
kendine uygun gördüğü  sanal kişiyi
temsil eder ve merkezi otoriteyi simgelemektedir. “Big Brother is Watching You” 
bireyin merkezi otoritece sürekli gözlem altında tutulduğunu sistem
dışına çıkanın cezalandırıldığını ifade ediyordu…


Herbert Marcuse, Walter Benjamin ve Theodor
Adorno gibi düşünürler kapitalist topluma kültürel ve ekonomik boyutta
eleştiriler getirmişti. Örneğin, Alman düşünür Theodor Adorno, Batı baskıcı ve
yasakçı kapitalist toplumsal ilişkilerinin ve üretim ilişkilerinin (teknokrasi
vs.) insan ilişkilerini de tahrip ettiğini savunuyordu.
 

“Teknokrasi
toplumsal ilişkiler ve devlet yönetimde sosyal ihtiyaçların karşılanması yerine
teknik olanakların geliştirilmesini öncelik alan bir yönetim şekli.




Bugünkü yabancılaşma ve tekdüze yaşam
normlarının başat sebebi budur. Georg Lukacs da yabancılaşma  kavramından yola çıkarak  kapitalist toplum ilişkilerinde  belirleyiciliğin  meta ilişkileri olduğunu ifade etmektedir.
Bunu “Reification”  (Şeyleşme) 
terimiyle açıklamıştı. Adorno, Lukacs ve Ernst Bloch yabancılaşma üstüne
değerlendirmeler yapan, eleştirel toplum yanlısı düşünürler  totaliter toplumsal yapılara karşı  modernite toplumunun sürdüğünü savunmaktaydı…




“Güç
ne kadar büyükse kötüye kullanılmasının tehlikesi de o kadar fazladır.”


(Edmund Burke)




Avusturyalı nörolog “Sigmund Freud” insanda doğuştan gelen
iki eğilim var diyor. Bunlar, “Libido”
(Cinsellik) ve “Destrüdo
(Saldırganlık). Freud’un psikodinamik yaklaşımına göre libido içgüdüsel bir
enerjidir. İsviçreli psikiyatr
 Carl Gustav Jung”, bu enerjinin bireyin gelişim sürecinde ortaya çıkan moral destek
olduğunu savunuyor.  Destrüdo ise bireyde
içgüdüsel olarak varolan zarar verme isteği, hatta kendini ve çevresini de
öldürme içgüdüsü olarak tanımlanıyor…


“Hasrolmak”
sözcüğünü, bir şeyin bütününü birine ayırmak, 
vermek anlamında da bilmekteyiz…




Aşırı yetki tanımak “Omnipotans” ve “Egoizm” gibi
bencil ve merkezcil üstünlük taslayan baskıcı çıkışları, “Hedonizm” zevkçilik ya da “California
Sendromu”
diye de tanımlanan davranışları tetikleyebilmekte…


Sosyolog ve kültür
kuramcısı “Stuart Hall”a göre
iletişimin önemli ilkelerinden biri diyalektiktir. İletişimdeki süreç
karşılıklılık esası taşımalıydı.


Bugün “Diyalektik”
(tartışma) yöntemden çok ”Retorik” (hitap
ve ikna sanatı) geçerli sayılmakta.


Bunu iletişim sayıyorlar…


Diyalektik (akıl) karşısına “Metafizik” de (Duyu Ötesi) konuyor ve
bilim yoluyla ulaşılamayan konulara sezgi yoluyla üretilen bilgiyle açıklık
getirilmek isteniyor ya.


Peki geldiğini mi sanıyorlar? Sormadan
edemiyor insan…


İletişim, 
bir “Methüsena” (Ululama)  ya
da bir metafizik (dogma) konusu olmaz. Olamaz.


TV’de ya da başka kitle iletişim ortamlarında
başkanlıkla ilgili bir çalıştaymış, münazaraymış, müzakere, mukaleme ya da
panel her neyse karşıtların bir araya gelip 
tartıştıkları bir program adı duyduk mu?


Yok…


Bireyler nesneler gibi kutsanmışlar adeta
çünkü. Sorgulanmaz, toz kondurulmazlar. Buna da işte “idealizasyon” diyoruz…




“Georg Wilhelm Friedrich Hegel” diyalektik materyalizmin kurucusu idi. “Diyalektik Mteryalizm”i tezler ve antitezlerle senteze varım yani
yeni anlayışa ulaşma olarak özetleyelim.




Efendiyle  köle ilişkisinde  kölenin kurtuluşu ve özgürlüğü ancak
toplumsal bilinçlenmesi (gerçek akıl düzeyine) ve kendi farkındalığına  varmasıyla olur.  K.Marx bu düşünceden yola çıkıp “İşçi sınıfının  kurtuluşu kendi eseri olacaktır.”
demişti…


“Sophokles”
ünlü tragedyası “Kral Oidipus”ta
şöyle sesleniyor:  “Güzel şey ikbale ermek, iktidarı elde tutmak, üstün bilgili olmak!”
(Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları s. 12)




Tiran ya da tiranlık, zorla yasal güç elde
eden, zorba, despot, kale sahibi hükümdar demek…


Zaman zaman kurulan askeri ya da sivil dikta
rejimleri… Onlar da tiraniye…




“Tiyatro
dilinde cinayet ve fena insan rolleri yapan aktris demektir.”

diyordu Reşat Nuri Güntekin de (Anadolu Notları I-II, İnkılab Kitabevi, s. 139)




Platon’a göre demokrasi yozlaşırsa Tirani’ye
yol açıyordu. Anayasa’yı özgürlük ve bilgelik karması olarak görür. Şöyle demektedir
Platon: “Demokrasinin
esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ama milletin kendini yönetecekleri iyi
seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu
sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. Halk övülmeyi sever. Onun için, güzel
sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen
herkesin, devleti idare edebileceği zannedilir.”




Eski Roma’lı düşünürlerden “Polybius”, Marcus Tullius  Cicero” ve Lucius Annaeus  Seneca” Roma siyasal düşüncesinin
etkili düşünürlerindendi.


Polybius’un sınırlama dengeleme teorisinin
Locke ve Montesquieu’nun kuvvetler ayrımına fikir kaynaklığı ettiği ABD
Anayasası’nın hazırlanmasına da etkisi olduğu söylenmektedir.


Polybius, “Oklokrasi”yi
yozlaşan demokrasi olarak tanımlamıştır. Yani bilgisiz, yeteneksiz ve etik
olmayan gücün yönetimi; çoğunluk diktası da denebilir…




“Mobokrasi”
ise, bir çete ve zümre yönetimidir.




Herodot ve Thucydides ile birlikte önemli bir
antik Yunan tarihçisi, ilk evrensel tarih yazarı olan Polybius (MÖ 203-120),
Roma’nın dünya egemenliğini ele geçirdiği bir dönemde kuramsal yaklaşımla
Romanın yönetim döngüsünü ele alarak Roma’nın egemenliğinin Roma
standartlarından ve yapısından kaynaklandığını ortaya atmıştı.




Polybius’a göre Roma’daki karma anayasa en uygun
örnekti. Konsül (monarşi), senato (aristokratik) ve halk meclisleri
(demokratik) ilkelere karşılık gelerek fren mekanizması gibi birbirlerini
denetlemişlerdi…




Hukuk ve felsefe eğitimi almış Ciceron
da,   Platon, Aristo ve stoacıların
düşüncelerinden etkilenmişti.  Eski Yunan
ve Roma’yı hristiyanlara aktarmış Aziz Augustine üstünde etkisi olmuştu. İdeal
devlet, kurumsal düzen, başarı ve erdem gibi konular üzerinde yazılan
eserlerle; Devlet Üzerine, Yasalar Üzerine, Yükümlülükler Üzerine ile dikkat
çeker…




Ciceron’a göre yasaların kaynağı akıldır.
Statükocu ve aristokrasiden yanadır. Devlet adamlığı ve görevlerini aileden
üstün görür. Ciceron’a göre devlet, “Hukuksal
bağlarla birleşmiş insanlar topluluğudur.” “Res Publica”
kamuya ait olan
şey,  “Res Privata” ise özel alana ait olan şeydi. İkisi karşı
karşıyadır. Monarşinin özü, uyrukların sevgisi ve akıl, aristokrasinin özü
bilgelik, demokrasinin özü ise özgürlüktü.




“Yasalar
Üzerine”
de şöyle diyor Cicero: “Yasa ne insanların zihinlerinde tasarlayarak oluşturduğu ne de
halkların kararı olan bir şeydir, aksine genel olarak evreni yönetme ve
yasaklama bilgeliğiyle idare eden ebedi bir olgudur.  ‘Yasa’ adına yaklaşması şöyle dursun, bazı
çetelerin üzerinde anlaşarak aldığı, ziyadesiyle zararlı ve tehlikeli olan
birçok kararı toplumlar bağlamında nasıl değerlendirmeli? Zira cahil ve
tecrübesiz insanlar iyileştirici ilaçlar yerine zehirli ilaçlar yazıyorsa,
onlara gerçek hekim reçetesi denemez, 
halk nezdinde de, halkın zararlı olduğu halde kabul ettiği her şeye yasa
denemez O halde yasa adil olan ve olmayan şeyler arasındaki ayrımın
kendisidir.”
  (Türkiye İş Bankası
Kültür Yayınları 1. Baskı,  2016,  s.37- 39)




Ciceron’a göre demokrasi yozlaşırsa tiranlığa
dönüşür ve çoğunluğun tiranlığı olur. 
İdeal devlet,  kral ve senato’dan
oluşmalıdır (monarşi ve aristokrasi). Bilgelik böyle devlette hüküm sürer. Roma
yayılmacılığını fethettiği yerlere barış ve refah getirdiğini akla uygun görüp
destekler.
 

Ya hak eşitliği ya da eşitlik adaleti
(İzonomi)!




Ciceron’a göre ideal lider, erdemli, adil,
dürüst, bilgedir.  İyi yönetici hatip
olmalıdır.


Niccolò Machiavelli Ciceron’un kitaplarındaki öğütlere tepki
olarak yazmıştır.


Bir stoacı ve kynik olarak bilinen Seneca da politikadan uzak durmak ve mülkiyet edinmemek gibi fikirleri ortaya
atmıştır. Ahlak felsefesiyle kişinin düzenle uyum içinde olmasını, basit
(yalın) bir yaşamı savunur.  Seneca
devleti kurmaya mülkiyet duygusunun yol açtığını belirtir. Devlet,
eşitsizliğin, köleliğin ve mutsuzluğun sebebidir. Devlet öncesi toplumlarda da
köleliğin olmadığını ifade eder.


Seneca’ya göre, bilgelik ve ahlak tarafından
yönetilen krallık en iyi devlet yönetimidir. Devlet, evrensel ve bölgesel
devlet olarak ikiye ayrılır. İlki kamunun olan yani aklın yolunda giden büyük
devlet, ikincisi ise insanların bir bölümünü içine alan devlet. İnsan evrensel
devlete hizmet etmelidir…


Otuz Tiran Savaşı (Pelopones) Atinalılar ve
Spartalılar arasında geçmekteydi. Savaş sonrasında (MÖ. 404’ten sonra) yönetime
geçen Critas liderliğindeki Atina’daki Spartalı oligarklar aşırı
muhafazakârdılar ve 1500 kişiyi öldürdüler.


1 yıl sonra da kendileri de ortadan kalktılar…




Zalimliğiyle ünlü başka bir tiran da “Caligula”.




Eski Roma imparatoru Gaius Julius Caesar Augustus Germanicus’un lakabıydı Caligula. Her türlü
işkence yöntemi denemekten ve öldürmekten adeta haz duyan İmparator “Albert
Camus”un yazdığı oyunda şöyle demektedir:
“Tuhaf şey! Öldürmediğim zaman yalnız hissediyorum kendimi. Yaşayanlar
yetmiyor dünyamı doldurmaya, yetmiyor içimden şu sıkıntıyı koparıp atmaya.
Uçsuz  bucaksız bir boşluk görüyorum siz
geçince karşıma, bakmaya tahammülüm yok. Ölüler sarsın etrafımı, onların
arasında buluyorum ben huzuru. Sahici olan onlar. Bana benziyorlar. Yolumu
gözlüyorlar,  beni bekliyorlar. Nicesiyle
konuştum, bağışlanmak için yalvardılar bana, dillerini koparttırdım.”
(Caligula,
Can yayınları, 2015, 1. Baskı, s. 129)




Romalı
tarihçi
 Suetonius, 
Caligula’nın “Korktukları sürece bırakın benden nefret etsinler.”
dediğini aktarır.


Caligula’nun zalimlik kadar deliliği de öyle bir safhaya
varmıştı ki “İncitatus” adını verdiği atını tanrı ilan eder onu altınla
beslermiş…




“Siyasal örgütlenmenin yasak olduğu tüm halklarda sivil
örgütlenme de nadiren görünür.”

(s. 553) diyen  Tocqueville, “Tek
başına eyleme özgürlüğünden sonra insan için en doğal özgürlük, kendi
çabalarını başkalarınınkiyle birleştirme ve müşterek eyleme özgürlüğüdür.”

diyordu (s. 204)


“Ortak görmek, ortak işitmek,
ortak tiksinmek, ortak haz almak ve ortak iş görmek mümkün müdür?”


 (Platon)


Antik çağın ütopyacılar dönemi (MÖ. 5-4.Yy) tıpkı 19.Yy’daki
Aydınlanma ve Rönesans gibi felsefe, sanat, bilim, edebiyat ve siyasette bir
sıçrama dönemi idi.   Eski Yunan
düşünürlerinin idealize ettikleri toplum yapısı, ütopyacı düşünürlerin esin
kaynağı insanların zengin, mutlu, huzur içinde ve kavgasız yaşadığı saadet
dönemi diye adlandırılan “Altınçağ”a dönüştü.




POLİTİK SİSTEM VE SEÇİM (2)




Eski Roma’nın siyaset felsefesine Eski
Yunan kadar spesifik bir katkısı olmadı. Eski Yunan’ın evrensel düşüncesini
alarak aynen uygulamış yasama ve yönetim kurumlarını günümüze aktarmıştır. “Ingenuus” Roma hukukunda doğuştan
özgür olma durumunu ifade eder. I.Justinianos’un
emri ile başlayan ve bir kanunlaştırma hareketi olan çalışmalar sonucu o zamana
kadar uygulanan Roma Hukuku “Corpus Juris Civilis” denilen külliyatı toplamıştı.
Günümüzde Avrupa ülkelerinin hukuku temeli bu külliyata dayanmaktadır.




Şehir ya da site, “Synoecism” (topluluk ya da birliği) ve  “Prytaneium”tan
(meclis binası) oluşmaktaydı. Bunlar da bugünkü “Müessesat-ı Medeniyye”ye de (uygar kurumlara da) tebarüz etmiştir…


Eski Roma’nın merkezi “Palatino Tepesi”nde idi. “Palace”
(Saray) sözcüğünün etimolojik  kökeni
buradan gelmektedir. Eski Yunan’da kentin yönetildiği meclis (senato)
binalarına “Bouleterion” denirdi. “Prytanis” (başyargıç) ise Atina sitesi
kent konseyine (senato) 15 hafta süreyle başkanlık ederdi…




Eski Roma’da ise “Odeon”lar bouleterion olarak da kullanılmıştı. “Concilium” (Konsül) ya da “Curia”  erkekler topluluğu
demek olan Latince “Covia”  sözünden gelir. Kabile ve topluluk üyelerinin
bir araya gelerek tartıştıkları yer anlamındadır.  Senato sözcüğüyse Latince “Senex” sözünden gelip yaşlı erkek
anlamındadır. “Municipium” Latince
kasaba ya da kent demektir,  onun
çoğuluna “Municipia”  denir. Günümüzde İngilizcede belediye
anlamında kullanılan “Municipality”
sözcüğü de işte buradan gelmektedir.  “Municeps” yurttaş demektir…




Roma’nın yöneticileri halk tarafından seçilirken
diğer kentlerin  yöneticileri merkezden,
Roma’dan atanmaktaydı.  Soyluluklarına
göre seçiliyorlardı. Curia bir anlamda 
yerel yönetimin gerçekleştiği yer anlamına gelir.  Roma Forumu yapısı günümüzde kısmen de olsa
tüm ihtişamıyla ayakta.




Municipium denen kent ya da kasaba niteliğine
sahip her yerde senato ve yerel yöneticiler bulunurdu.


Antik Roma yerel yönetim meclisi “Ordo decurrionum” 2 yargıçtan oluşan
bir yürütme meclisiydi. Belediye, vergi, güvenlik gibi işler uhdesindeydi.




Sırayla kent yönetimi, 4.Yy dan başlayıp
7.Yy’dan sonra ortaçağda tamamen özerkliğini yitirerek başpiskoposluk merkezine
dönüştü. Doğu’da merkezi devletler batıda ise 11.Yy’dan itibaren 15.Yy’a kadar
komünler orta çıkmaya başladı. Ticaret geliştikçe “Burg” denen kaleler belirmeye başladı. Burglar krallar tarafından
da desteklendi. Çünkü krallığın geliri onlar sayesinde arttı ve orta sınıflar
da gelişti.




Kentin kuruluş simgesi kral ve feodal beyden
alınan “Charte” idi. Charte,
anayasal bildirge ya da nizamname, devletin 
veya yüksek otoritenin düzenlediği ayrıcalıkların belirtildiği özerklik
izin ve yetki belgesiydi.


12.Yy’dan sonra kentler monarşik devletlere
dönüşmeye başladı. Kentsel barış  yani
kentlere özgü ceza hukuku uygulaması da başladı…


Eski Yunan ve Roma’da (antikite) kentlerde
meşru birlik, “Auspicia” (Yönetime
Katılım) klan ve aşiretlere (curia) veya politik kabilesel birliklere (soy)
gibi geleneksel ya da ritüelistik biçimlere (Tribü) dayanabilirdi. Çünkü kent
bir sınıfın çıkarlarına göre şekilleniyor dönem dönem bu sınıfa hizmet eden
mekanlar olarak şekilleniyordu.


Hukuken güçlü olmasına rağmen fiilin güçlü
olanın dediğini yapan organlar (süper noter) hale de dönüşürler.




“Kentin
meclis üyeleri ve öteki memurları, lordun görevlileri olarak atanmayıp şehir
halkı tarafından seçildikleri durumlarda bile şehir halkının temsilcisi
değillerdi. Bu memurlar için kentsel hukuk, lordun hukukuydu.”

diyordu Max Weber. (Şehir Modern Kentin Oluşumu, Yarın Yayınları, 2015, 11.
Baskı, s. 124)


Sanayileşme ve küreselleşme kentin yapısını da
değiştirirken para, mal ve bilgi akışına yön veren büyük kentler olmuştur.  New York, Tokyo ve Londra gibi.
John Friedmann ve Goetz Wolff bu kentlere dünya kenti adını
verdiler…


Eski Roma toplum yapısı, patriciler
(soylular), praetorianlar (erken dönem orta sınıf) ve plepler (Roma halkı) diye
genel iki sınıfa ayrılmıştır. Yani yöneten ve yönetilenler.




Eski Roma devletinin en
tepesinde halk meclisi tarafından 1 yıllık görev için seçilen ve devleti
birlikte yöneten iki yönetici (konsül) bulunuyordu. Bu unvan Fransız Devrimi
sırasında 1792-95 arasında Fransa’yı yöneten “Ulusal Konvansiyon” (Ulusal Meclis) ardından kurulan “Direktuvar” (Direktörler) yönetiminin
darbeyle dağıtılmasından sonra Napoleon’un başına geçtiği hükümet için de
kullanılmıştır.


5 kişi ile başlayan
direktuvar idaresinde toplam 13 kişi görev yaptı. Meclis ise Yaşlılar ve
500’ler olmak üzere iki kısımdı. “500’ler”
yasama meclisiydi.




“Napoleon Bonaparte”
1799’da bir darbe yaparak direktuvar yönetimini dağıttı ve kendisini de kurulan
Konsül idaresinin başına 1.Konsül atadı.


Konsül, ülkeyi beraber
yöneten 3 devlet başkanından biriydi. İktidar ve mülkiyet temelli temsilden
yana bir burjuva siyasetçi ve bir din adamı da olan eski direktuvar üyesi “Emmanuel-Joseph Sieyes”in hazırladığı
darbe anayasası ile Napoleon Bonaparte, Emmanuel-Joseph Sieyes ve “Pierre-Roger Ducos” konsül
oldular.  Anayasayı değiştiren Napoleon
kendini en üst konsül ilan etti. 




Napoleon daha sonra 2 konsülü
değiştirdi. Cumhuriyet görüntüsüyle bir diktatörlük rejimi oluşturdu.


Şubat 1800’de halka
Napoleon’un ömür boyu konsül olmasını onaylayan bir referandum düzenlendi.
Napoleon ömür boyu konsül oldu.


1802’de cumhuriyet ilan
edildi. Napoleon bu defa devlet başkanı seçildi. 1804’te yine halk oylamasıyla
imparator seçtirdi.  Ancak akrabalarını
tahta geçirmesi, milliyetçi akımlar, içteki karışıklıklarla savaşlar
yenilgileri, işsizlik, vergiler vs. sonunu hazırladı. Sürgünde öldü.




Alexis de Tocqueville’nin “Demokrasi bir toplumun özelliği olduğunda,
hangi koşullarda yönetimin de niteliği olur ve diktatörlüğe götürmez.”
sorusuna
yanıt aradığı ABD gezisine ilişkin gözlem ve düşüncelerini ifade ettiği bir
kitaptı “Amerika’da Demokrasi”. Bu
kitapta şöyle der, “Tüm zamanlarda
tehlikeli olan despotizm bilhassa demokratik yüzyıllarda korkulacak bir
şeydir.”
(s. 540) “Hükümetler
alışıldığı üzere iktidarsızlıktan veya tiranlıktan dolayı yok olurlar. Birinci
durumda, hükümetler iktidarı kaybederler; diğerinde ise iktidar hükümetten
zorla alınır.”
( Alexis  de Tocqueville,
Amerika’da Demokrasi, 1. Baskı, 2016, İletişim Yayınları, s. 269)


Aristokrasi ve monarşiyi
reddeden Tocqueville kendini yeni tür liberal olarak tanımlıyor ve demokrasinin
içinde doğduğu ve sürdüğü özgül koşulları yerinde incelemek istiyordu. Bu
sistemde ortaya çıkabilecek eski tiranlıklardan farklı ılımlı despotizm
tehlikesine de  işaret eder.




Bu düşünür üzerine son elli
yıldır çeşitli incelemeler yapılmış. Liberaller ve bazı sol çevreleri de
etkilemiş Tocqueville…


Bu ilgi demokratik devrim sonrası
ortaya sürdüğü demokrasi düşüncesi ve özgürlük çağrısında bulunmasından dolayı: “Aslında ben özgürlüğü tüm çağlarda
sevebilirdim, ama içinde bulunduğumuz çağlarda ona hayran olmaya
meylediyordum.”
diyor. (Amerika’da Demokrasi,  İletişim Yayınları,  2016, 1. Baskı, s. 754) 




Alexis  de Tocqueville, “De la démocratie
en Amérique”
(Amerika’da Demokrasi) kitabını 1848 devrimlerinin öncesinde
Temmuz Monarşisinden sonra yazdı. Yani kitap burjuva kral ve liberal büyük
burjuvazi destekli (mali sermaye) ılımlı bir liberal olan Louis Philippe
döneminde (1835-1840) kaleme alınmış.




Fransa İmparatorlarından
Louis Philippe monarşisi (1830-1848) parlamento yönetimini de yani meclis
hükümetini de desteklemişti.  Ancak aşırı
demokrasiye karşıydı ve işçi ve orta sınıfların ayaklanması sonucu büyük
burjuva destekli yıkılmıştır…


Demokratik cumhuriyetin
sürdürülmesine katkıda bulunmuş üç ögeyi federal yapı,  kentsel kurumlar ve yargı kuvveti olarak
gösteriyordu…




Bu kitabın gayesi de Birleşik
Devletlerde uygulanan yasaları anlatmaktı: “Birleşik
Devletler’de yürütme kuvveti kendisi adına eylemde bulunduğu egemenlik gibi
sınırlandırılmıştır ve müstesnadır; Fransa’da ise her yere yayılmıştır.
Amerikalıların federal bir hükümeti vardır; bizim ise ulusal bir hükümetimiz.
Birleşik Devletler’de egemenlik birlik ve eyaletler arasında bölünmüştür, oysa
bizde tektir ve sıkıca bağlanmıştır; buradan Birleşik Devletler’in başkanı ile
Fransa’daki kral arasında gördüğüm ilk ve en büyük fark ortaya çıkar.”
(s.139)


“Amerikalıların komşuları yoktur, sonuç olarak burada ne
büyük savaşlar, ne finansal krizler, ne yıkımlar, ne de korkulacak işgaller
sözkonusudur. Yüksek vergilere, 
kalabalık bir orduya ve önemli generallere ihtiyaçları yoktur.  Amerikalıların, tüm cumhuriyetler için en
korkunç musibet olan askeri görkemden korkacak bir şeyleri yoktur.”
(s. 286)


Adil Zozani, ABD’de günümüzün
toplumsal modellerinden biri diye nitelediği başkanlığın aydınlanma çağı
fikirlerinin izlerini taşıdığını aktarıyor: Bunları yönetime etkin katılım ve
yetkileri sınırlı devletçilik şeklinde sıralıyor.


Zozani “Model Ülke: Sistem tartışmasında Başkanlık” adını verdiği kitapta,
ABD’deki sistemle ilgili “Amerikalılar
Avrupa’daki gibi toprağa bağlı aristokrasiyi istememişler. Doğal olarak oradaki
gibi kral-devletler de yok hanedanlıklar olmayacaktır.”
diyor…




“Carl Friedrich”in
“Sınırlı Devlet” kitabından
alıntıladığı çoğunlukçu demokrasi uygulaması eleştirisini ABD’de despotluk
oluşumuna karşı önlemin, katı bir güçler ayrımı yoluyla çözümlendiğini aktarır:
“Çoklukla İngiliz, Avrupalı kolonilerin
Amerika’ya ayak bastıkları 15.Yy’ın son döneminde karşılaştıkları sonsuz
genişlikte işlenmemiş bir kara parçasıydı. Alman coğrafyacı Waldseemuller
yazdığı bir makalede adanın adına ‘Amerika’ dedi. Liberal düşünce akımının ilk şekillendiği
bu topraklarda eşit yurttaşlık kavramının yanına fırsat eşitliği kavramı da
ilave ettiler.”
(Öteki Yayınevi, 1. Baskı, 2016, s.142)


“Amerika’da bulunduğum süre
boyunca fırsat eşitliği kadar dikkatimi çeken olgu olmadı.”
demişti Tocqueville.


Günümüzde ABD şirketlerinin çıkarlar için
kullandığı güç ve baskı “Dolar
diplomasisi”
olarak niteleniyor. Yüzyıl başlarında ortaya çıkan “Soyguncu Baronlar” ve “Zenginler Kulübü”  uluslar arası para akımı ve ticarette etkili
ülkeler uluslar arası


ekonomik sosyal çarpıklığın da asıl nedeni
olarak görünmekte.




Jack London, 
Amerikan halkına ithafen şöyle seslenmişti: “Kapitalist hükümetler nasıl hızla yıkılıyorlar da yerlerinde yine o
kadar hızla halk cumhuriyetleri kuruluyordu. ‘Birleşik Devletler nerede kaldı?’
‘Uyanın ey Amerikan ihtilalcileri!’,’Amerikaya ne oldu?’ Öteki memleketlerdeki
muzaffer arkadaşlarımızdan bize uçan haberler işte bu biçimdeydi. Ama biz bir
türlü başımızı doğrultamıyorduk, oligarşi önümüze dikilerek yolumuzu
kapatıyordu. Kocaman bir canavar gibi başımızda bekliyordu.”
(Demir Ökçe,
Everest Basım Yayın, 2.Basım, 2003, s 158).




Ian Buruma ve Avishai
Margalit “Occidentalism”
(Garbiyatçılık) adlı kitapta  belli
başlı  batılılaşma  karşıtı hareketlerin tarih ve nedenlerine
ışık tutarken, 19.Yy ekonomik liberalizminin 
yarattığı “Amerikanizm” ve “Makine Uygarlığı”nın birçok açıdan bu
eleştirilerin odak noktasında olduğunu işaret ettiğini belirtmektedir…


Gelelim Rusya’ya…




Geniş coğrafyası, etnik ve kültürel
çeşitliliğine bağlı oluşan idari bölünmeyle Rusya Federasyonu farklı toplumsal
ve tarihsel yapılar ortaya çıkarmıştır.


“Sovnarkom”
15 kişilik konsey hükümeti 1946’ya kadar SSCB’yi yönetmişti.  Federal Meclis, üst yasama organı olarak
eyalet, özerk bölge ve cumhuriyetlerden seçilen 180 üyeden oluşuyordu. Duma
Çarlık Rusya’sında 1905-1917 arası, bu tarihten sonra da bugünkü gibi bir alt
yasama meclisi olarak 450 üyesiyle 1993’e, Rusya Federasyonu Duması olana kadar
varlığını sürdürdü.




Çarın atadığı valiler (gubernatör) illeri
(nüfusu 300-400 bin) “Guberniya”ları
yönetirdi. Esasen Rusya topraklarının 1/3’ü Çar ve 2/3’ü derebeyleri (boyar)
arasında paylaşılmıştır. Feodal beylerin emrindeki bölgeler “Zemçina” olarak adlandırılıyordu.
1864-1917 taşra meclisleri ise “Zemstvo”
olarak anılmaktaydı. Yerel özyönetim 18.Yy’da soylularca dayatılmıştır.




1850’lerde daha sonra
Nietzsche’de de görülen “Nihilizm”
Turgenyev öncülüğünde Rusya’da etkili olmaya başlamıştı. Din, töre ve her türlü
kuralın insanı köleleştiren düşünce sayan Martin Heidegger’e göre nihilizm batı
düşüncesinin temel öğelerinden biridir. Romanlarıyla köleliği, zulüm ve baskıyı
eleştiren “İvan Turgenyev” “Babalar ve
Oğullar”
da “Nihilist, hiçbir kuvvet
önünde eğilmeyen, hiçbir inanca bağlanmayan kimsedir.”
diyordu…


Rusya’da otokratik yönetime
karşı devrim düşüncesinin bir öncüsü de “Aleksandr
Radişçev”
sayılmaktadır. Rus edebiyatında kitabı yasaklanıp sürgüne
gönderilen ilk yazar olan Radişçev ayaklanmayı halkın yazgısını değiştirmek
için şart görüyor, yukarıdakilere ve liberal reformlara umut bağlamanın
köylülerin yaşamını değiştirmeyeceğini savunuyordu. Mutlakiyetçiliği de
eleştiriyordu.


Sürgün yerine giderken yazdığı bir şiirde
şöyle diyordu Radişçev:




“Sor,
neyim ve nereye gidiyorum?

Eskiden neysem oyum ve sonsuza dek öyle kalacağım:

Ne bir hayvan, ne bir kütük, ne de bir köleyim; ben bir insanım!”




Lenin 1917’deki Köylü Kongresi’nde “Rusya’daki
toprak mülkiyeti rejimi korkunç bir sömürü düzeni yaratmıştır.”
demişti.  Köylüler ortakçı olarak imparatorluk
topraklarında (obsçina) kira ile vergi ödemek karşılığında karın tokluğuna
çalıştırılıyorlardı. Narodnikler devrim düşüncesinin yayılmasında etkili
olmuşlardı. Narodniklerin esin kahramanı Kazak ayaklanma önderi “Yemelyan Pugaçov”dur. Otokrasinin yıkılmasını ve toprağın köylüye verilmesi
gerektiğini ileri sürüyorlardı.
Bu devrimci hareket, köylülerin
sosyalizmin temelini oluşturacağını da savunuyordu. Temsilcileri ise Aleksandr Ivanoviç 
Herzen, Piyotr Lavroviç  Lavrov ile
Nikolay
Gavriloviç Çernişevski idi.
Bunlardan biri ve kurucusu sayılan “Aleksandr Çernişevski” hakkında Karl Marx, “Rus eleştirisinin büyük bilgini. Çağımızın tüm ekonomicileri içinde tek
özgün kafaya sahip olanı Çernişevski’dir; ötekileri sıradan derleyicilerden
başka bir şey değildir.” derken
 Lenin ise hakkında, Onun etkisiyle, yüzlerce
genç, devrimci oldu… Örneğin kardeşimi büyüledi; büyüsüne ben de kapıldım.
İçimde çok derin bir iz bıraktı.”
demişti. Karl Marx’a göre burjuva iktisadının iflasını ortaya koyan
büyük bir eleştirmen, Lenin’e göreyse sınıf mücadelesinin ruhunu yansıtan
militan bir demokrattı Çernişevski.




SSCB’nin
kurulmasıyla birlikte eski imtiyazlıların ve devrim muhaliflerinin hiçbir
ayrıcalıkları kalmamıştı. 1929’da kulak (zengin köylülük) tasfiye edilerek
kolhozlara katıldı ve küçük üretimcilik teşvik edildi…


“Rusya Federasyonu Federal Meclisi” çift meclisli bir ulusal yasama organıdır. SSCB’deki “Yüksek Sovyet ve Halk Temsilcileri
Meclisi”
nin yerini almıştır. Devlet protokolü, Devlet Başkanı,  Başbakan ve Federasyon Konseyi Başkanı’ndan
oluşmaktadır.




Milletvekillerinden oluşan “Devlet Duması” alt meclisi,  delegelerden oluşan “Federasyon Konseyi” üst meclisi oluşturur.


Yarı başkanlık sistemiyle
yönetilen Rusya Federasyonu’nda Duma 450 sandalye ile temsil edilir. Dumanın
bazı görevleri, başbakanın atanmasını onamak, Sayıştay başkanını ve üyelerinin
yarısını atamak, 2/3 çoğunlukla Başkana ihanet suçlamasında


bulunmak ve hükümete güven
oylamasına karar vermek şeklinde sayılabilir. Ayrıca Dumanın ana birimleri
çeşitli konularda işlevleri olan 30’a yakın komiteden oluşmaktadır.




Rusya’da toplam oyun yüzde
5’inden fazlasını alan partiler meclise milletvekili sokabilmektedir. 2016’daki
sandalye (milletvekili) dağılımında,  Vladimir Vladimiroviç
Putin”
in “Birleşik Rusya
Partisi”
(merkeziyetçi) 343 milletvekilliği kazanmıştı.  İkinci büyük parti ise Gennady Andreyevich
Zyuganov
”un
liderliğini yaptığı “Komünist Parti”
42 milletveli ile temsil edilir. Yahudi asıllı Vladimir Jirinovski”nin aşırı sağcı milliyetçi muhafazakâr  “Liberal
Demokrat Partisi”
nin saldalye sayısı 39’dur.  Diğer sol parti merkez solu temsilen “Sergey Mironov”un Doğru Rusya
Partisi’nin milletvekili sayısı ise 23’tür. Komünistler, “Doğru Rusya Partisi” ile
“Rodina Partisi”
nin sosyalist oyları bölmek amacıyla kurulduğunu
savunmaktadır.


Bu 83 federe yapı 2’şer delegeyle olmak üzere
Rusya parlamentosunun üst kanadı olan Federasyon Meclisi’nde (Federasyon
Konseyi) toplam 170 konsey üye ile temsil edilir.




Rusya Federasyonu’nda 21 cumhuriyet,  46 oblast, 9 kray (yöre)  1 özerk bölge, 4 özerk birim ve 2 federal
şehir yeralır. Cumhuriyetler otonom bölge (özerk) kabul edilirler. Anayasası,
başkanı ve meclisi bulunur. Her biri etnik bir kökenin anavatanı kabul
edilir.  Bununla beraber federal
hükümetçe temsil edilip diğer federasyonlarda da olduğu gibi federal kanunlara
tabidir. Örneğin, Çeçenya, Tataristan Dağıstan gibi.


Oblast yani özerk bölge, SSCB’de de özerk
cumhuriyetten sonra gelirdi. Rusya 83 federe birime (subyekt) bölünmüş ve 46
tanesi “Oblast”tır. Örneğin Moskova
bir oblasttır. Oblast valilerini Rusya 
Federasyon Hükümeti atar ancak yerel meclis üyelerini yöre halkı
seçerler.  Oblasttaki en büyük şehir
merkez sayılır.


Kraylar 
da (yöre) oblast gibidir. “Krai” adı tarihidir, zamanında öncü bölge sayıldıklarından bu isimle
adlandırılmışlardır.




Rusya’da 1 tane özerk yahudi
bölgesi vardır. “Jewish”  1928’de Stalin’in SSCB’de her etnik gruba bir
özerk oblast verme projesiyle kuruldu. 
Amaç etnik kimliğe millet statüsü kazandırmaktı. Ancak 2. Dünya Savaşı
ve 1929 Ekonomik Buhranıyla gelen Yahudi (yidiş dilinden) sığınmacılar SSCB’nin
dağılmasıyla yeniden Almanya ve İsrail’e göç ettiler.  Yahudi nüfusu yüzde 2’ye düştü.


Rusya’da 2 birim ise “Federal şehir” statüsündedir: Moskova 36 belediyesel rayon ve 36 şehirsel okrug, Sankt-Peterburg (St.
Petersburg)    ise
18  rayondan (ilçe) oluşmaktadır.
Okrug, idari bölgelerdir. Moskova’da üst kademe, Sankt-Peterburg’da alt kademe idari yapılanmayı ifade eder.

7 ve 5 milyonluk nüfuslarıyla büyük şehirlerdir.




Fransa’da yönetim bölgeleri “Arrondissement” (ilçe) olarak
adlandırılır. İlk kez 1795 yılında uygulamaya konan bu sistem
ihtiyaçlar ve sosyal kültürel yapıya göre şekillendirilmiş. Paris 12
arrondissement’e bölünmüştü. III. Napoleon’un “Büyük Paris” projesi kapsamında
 “Georges-Eugène Haussmann”
ın Paris’i yeniden planlaması kapsamında
1859’da arrondissement’ların sayısı 20’ye çıkarılmıştı.




Japonya’daki toplam 47 adet 1.düzen idari
bölümlerden her birisi “Profektör”
olarak adlandırılır.  1868’de
kurulmuşlardır.  Doğrudan tek dereceli
seçimle halk tarafından seçilen bir vali tarafından yönetilirler.




Tek meclisli 
(gkai)  tarafından çıkarılan
yönetmelik ve bütçelerle yönetilir. Her profektör kenti ilçe, kasaba ve köylere
ayrılır.  Bazı profektörler de uzak
bölgeler alt profektörlere ayrılır 
(yönetimi kolaylaştırmak için). Örneğin Japonya’nın en kalabalık
profektörlüğü olan Tokyo’ya (12 milyon) bağlı ilçe sayısı 1, belediye sayısı 39
adettir.  9 milyon nüfuslu Osaka’da ise 5
ilçe 43 belediye bulunur. Bölgeler ise idari ayrımlara tabi tutulmuştur.




Japonya’da yasal idari statüye sahip
şehirler  “Belirlenmiş Şehir” olarak adlandırılır. 1 Nisan 2012’deki hükümet
kararnamesi ile belirlenmiş, Yerel Özerklik Kanunu’na göre nüfusu en az 500 bin
olan bu şehirlerin toplam sayısı 20’dir. Kamusal eğitim, sosyal refah, sağlık,
iş izinleri ve kentsel planlama gibi profektörlük görevlerini gerçekleştirir.


Semt 
(Ku) denen alt birimlere ayrılan kentlerde kamu görevleri yerine
getirilir. Tokyo’da 23, Japonya’da 171 tanedir.




”Adalet
olmayınca devlet büyük bir çeteden başka nedir ki?”


(Aurelius Augustinius)




Kleptokrasi, bir çalma rejimi olarak
adlandırılır. Kleptokrat,  hırsız yönetim
demektir. Devlet işlerine rüşvet, çıkar ve kişisel ilişkiler egemen olur. Zeynep
Oral, Kleptokrasi için “Halkın kendi
hırsızını kendi oylarıyla seçmesidir.”
demişti (Cumhuriyet,  6 Mart 2014) Elde
edememe sonundaki huzursuzluk ihtiras, haris aşırı derecede para hırsı
(mammonizm) obsesif takıntılı durumlara sebep olmaktadır.




Ahmet Hamdi Tanpınar,
hürriyetsizliğin fakirlikten beter olduğunu belirtirek asıl korkunç ve
tahammülsüz olanın hürriyetsizlik olduğunu ifade eder ve “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanında şöyle der: “Politikadaki hürmet, bir yığın hürriyetsizliğin
anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır.”
(s.23)

Tanpınar’a göre, “Bir ihtiras ne kadar
masum olursa olsun yine tehlikeli bir şeydir.”
(Dergah Yayınları, 13.baskı,
2008, s. 23)




“Sulta
ya da Otorite”
(Yetke)   başkalarını inandırıp kendisine bağlama, bir
şeyi yasaklama ya da yaptırma gücünü ifade eder.   Mutlakiyet”
ise iktidarın yasal ve geleneksel sınırlamalar olmadan geniş alana hükmettiği
bir siyasal düzendir.


“Monarşi” (Monarchie)
dilimize Fransızcadan geçmiş Eski Yunanca bir sözcüktür. “Monos” (tek) ile “Archein” (yönetmek)
fiilinden türemiştir, tek şef, tek kişinin yönetimi anlamına gelir. Mutlak
monarşi ise, yasama yürütme ve yargının 
(kuvvetler birliği) hükümdarda toplandığı yönetim sistemidir. İktidarın aynı aileden soydan geçme (patrimonyal)
yoluyla kalması, devlet başkanının bu yetkiyi yaşamı boyunca elinde
bulundurması, cezalandırma ve bağışlama yetkilerinin sadece padişahın elinde
bulunması monarşiyi diğer yönetim biçimlerinden ayıran en önemli özelliklerdir.




“Meşruti Monarşi ya da Anayasal Monarşi” (Meşrutiyet), seçilmiş hükümet ve temsili bir kralın
yönetimi.


“Parlamenter Monarşi”
diye de tanımlanan meşruti monarşi, cumhuriyet ile mutlak monarşi arasında bir
sistemdir.


İlk meşruti devlet Hitit
İmparatorluğu’dur…




Doğu’da İslam toplumu
ortaçağa denk gelen 8-13.Yy arasında bilimsel ve teknolojik gelişme çağı
yaşadı. Tıpta “İbn-i Sina” astronomi ile matematikte de Kindi, Battani, Farabi,
Harizmi  ve Ömer Hayyam Batı’da da
bilinirlerdi.


El-Kanun fi’t-Tıb” veya Latince ismiyle “Canon Medicinae” (Tıbbın Kanunu), Avrupa’da Avicenna olarak da
bilinen İbn-i Sina’nın 14 ciltlik tıp ansiklopedisi Ortaçağ’da üniversitelerde
ders kitabı olarak okutulurdu.
İslam rönesansı haçlı
seferleriyle Avrupa’ya da taşınmıştır.




Kuruluşu bütün konargöçer
topluluklarda olduğu gibi beyliklerden devletleşme aşamasına giren Osmanlı da
kurun-i vista yani orta çağların devlet yapısına ve yerleşik düzenine geçmişti.
Feodal toplumdaki serf (köle)-senyör (oligark) 
ilişkisi (servaj)   başta
görülmediyse de toprağın giderek bölüşülüp meta haline gelmesiyle devlet ve
uyruğu arasındaki maddi ilişkilere dönüşmüştür.




1876’ya kadar mutlak monarşi
ile yönetilen yani padişahın her şeye mutlak egemen olduğu, padişahtan başka
bir tek yetkili organın ve yetkilerini sınırlayan herhangi yazılı kanunun
bulunmadığı Osmanlı Devleti ancak 1876’dan sonra meşruti monarşiye geçmiştir.
Bu dönemde anayasa olmakla beraber mutlak güç yine de padişaha aittir. “Heyet-i Vükela” yani vezirler
(sadrazam) ve nazırlar (bakanlar) olmakla beraber padişahın mutlak veto yetkisi
vardı. “Meclis-i Mebusan”
(Milletvekili Meclisi)  padişaha karşı
sorumlu olduğundan sadrazam (başbakan) dahil hepsi padişah tarafından atanıp
azledilebilirlerdi.




Padişahın sikke basımı,
mehter çaldırma, sancak verme,  hutbe
okutmak gibi bir takım kendine özgü onay simgeleri vardı. Osmanlı Devleti’nde
topraklar sahiplerine göre kısımlara ayrılmıştı. Toprakların büyük kısmı
derebeylerine aitti ve “M
ütegallibe”nin
(Zorba Takımı) elindeydi.  Bu despotik
zümrenin gücünün halk üstünde büyük etkisi vardı; halkın fikirleri davranış ve
özgürlüğü bu zadegan takımının baskısı altında tutulurdu…




Miri toprakları “Reaya” denen sınıf işlerdi. Kişi ve
kurumlara bağlı topraklar “Vakıf”
devlet hazinesine bağlı topraklar “Mukataa”
Müslümanlara ait topraklar ise “Ösri” şeklinde
ayrıma tabiydi…




“İlm-i Kelam”
mütekallim (söyleyen, konuşan) sınıfa, İslamı akıl yoluyla savunmaya dayanan
ilim İslam düşünürlerini filozoflardan ayırmak için takılan isimdi. Bilgi
yerine inancı öne alan (fideizm)  ve din
temelli Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında etkisi olan dinsel kurumlardaki
yozlaşma ve bilimsel yeniliklere ve değişime muhalefet h
alkın
aydınlanmasına karşı çıkışlar yine obskurantist (karanlıkçı) çevrelerden
geliyordu. Örneğin,1580’de Takiyüddin bin
Maruf’un  İstanbul’da yaptırdığı
rasathane şeyhülislam jurnaliyle yıktırılmıştı. Bugün bile sırrı tam olarak
çözülememiş
içeriğinde  132 harita da bulunan ünlü “Kitab-ı Bahriye”yi yazmış “Piri Reis” bile idam edilmişti.
Çeşitli gemicilerin haritalarının birleşiminden oluşturulduğu varsayılan Piri
Reis’in haritasındaki bazı detaylar tam olarak ancak ilk  kez ayrıntılı uzaydan 1968’de çekilmiş Dünya
fotoğraflarıyla açıklık kazanabilmişti.




Tutucu çevreler, gerici güçler
ve yeniçerilerin direnmelerine rağmen yenileşme dönemi; 1789’da tahta geçen
III.Selim’in (1789-1807) uygulamalarıyla Osmanlı’nın yeniliklere açılması  başlamıştır. 1808’de 2. Mahmut döneminde ilk
gazete “Takvim-i Vekayi”
çıkarılmıştı (1831).  1839’da padişah
ilan edilen Abdülmecit döneminde de meşrutiyeti destekleyen ilk özel gazete “Tercüman-i Ahval” yayınlanmıştır.




“Batıcılık”la,
Türk toplumuna batıda gelişen düşünce, yönetim şekli ve yaşam tarzını uygulayıp
ülkenin gelişimine katkı sağlamak amaçlanmıştı. Aydınlanma düşünce ve
kurumlarıyla ilgilenen batıdaki gelişmelerle tanışan sınırlı aydınların
girişimi ile Osmanlı Devleti’nde de bu düşünce biçimi etkili olmaya başlamış,
1839’da Gülhane Parkı’nda okunan fermanla Tanzimat (reform) ilan edilmiştir.
Tanzimat döneminde siyasal ve hukuki yenilikler sürdürülmüştür. Ferman halkla
payitaht (saltanat) ilişkilerine şekil vermeye başlamıştır: Vergi, emniyet,
yargılama, askerlik, maaş gibi. “Darül
Fünun”
(Üniversite) kurulmuş, bir Bilim Kurulu “Encümen-i Daniş” oluşturulmuştur. 
23 Aralık 1876’da ilk kez meşrutiyet ilan edilerek, 26 Temmuz 1908’de de
Kanuni Esası (Anayasa) yürürlüğe sokulmuştur 2.Meşrutiyet ilan edilmiştir.
Kanuni Esasi ile kurulan Genel Meclis “Meclis-i
Umumi”
yerel egemenlerin oluşturduğu “Meclis-i
Ayan”
ve seçilmiş milletvekillerinden oluşan Meclis-i Mebusan’dan
oluşuyordu.




Koyu bir istibdat idaresi
(baskı rejimi)  uygulanan 2.Abdülhamit
döneminde Osmanlı Devleti toprak kaybetmeye de başlamıştı. Kurulan parlamento
da 2 yıl sonra Abdülhamit tarafından dağıtılmıştır. Ziya Paşa ve Namık Kemal’le
birlikte anayasayı hazırlayanlardan birisi olan Sadrazam “Mithat Paşa” düzmece bir kararla önce Taif’e sürgün edilir orada
da boğdurulur.


“Tevhid-i Kuvva”
(Kuvvetler Birliği) ilkesiyle yönetilen devletin yasama erki, yürütme ve yargı
erkini de kullanması 1921 Anayasasında olduğu gibi padişah (halife)
yetkisindeydi.  “İrade-i Seniyye” yani padişah emri de, “irade-i Şahane” yani ferman da fetva da padişahtaydı.




“Hilafet”  İslami siyasi ve hukuki bir yönetimdi.
Halifeliğin siyasi önemini bilen Yavuz Sultan Selim’le Osmanlı’ya geçen
halifelik (hilafet), saltanatın 1 Kasım 1922’de kaldırılmasından sonra 3 Mart
1924’te kaldırılmıştır.


1924’te İngiliz hakimiyetinde
hilafet yanlısı bir parti olan din ve liberal temelli “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” siyasal sahneye çıksa da 1 yıl
sonra kapatıldı. Halife, farklı sosyal yapıya dayalı kabilelerden oluşan İslam
toplumunda (ümmet) iç çatışmalarla dağılmayı önlemek için getirilmiş bir üst makam
olarak görüldü. İlk büyük halifelik dönemi peygambere ilk vahiy indiği 610
senesiyle Ali’nin öldüğü 661 senesi arasıdır (Ebubekir, Ömer, Osman, Ali). “Hulefai-i Raşidin” ise 4 büyük
halifeden sonra gelen halifeler dönemidir. Zamanla İslam toplumunda da
bölünmeler başlamış farklı itikad ve tarihsel kollar (mezhepler) ortaya
çıkmıştır. Örneğin Rafıziler, Ebubekir ve Ömer’in halifeliklerini geçerli
saymazdı…


“İbn-i
Haldun”
a göre toplumları mümkün kılan 3 sebep
güvenlik, otorite ve ekonomik ihtiyaçlardır.




İbn-i Haldun devlet görüşünde bireyleri
ilkellikten uygarlığa götüren nedeni toplumsal bağ (asabiyye) olarak görür.
Haldun’a göre, bir grubu dayanışmaya iten öge başta kan temelliyken (soy
asabiyeti) devlet aşamasına geçtikten sonra dinsel otoriteye bağlılık
olmaktaydı. İlki “Nesep” (Şecere)
diğeri “Müktesep” (Sebep)
asabiyettir…




“Kut” eski Türkçe kutsal
iktidar, üstün güç demekti. “Emir ül
Müminin”
(Ulül-ü Emir) ise bütün Müslümanların emiri demektir.  Kur’an’a göre (Nisa suresi) devletin esası
devlet reisine (ulül emre) itaate dayalıydı. Ancak Ulül Emir (Emir Sahipleri)
konusunda bir görüş birliği (açıklık) getirilmemiştir.




ABD’liler din ile siyasetin
uyumunu bozmamış Tocqueville’ye göre, “Birleşik
Devletler’de tüm mezhepler, büyük bir hristiyan birliği oluştururlar ve
hristiyanlığın ahlakı her yerde aynıdır. Amerika’nın büyük kısmı, Papa’nın
otoritesinden kaçtıktan sonra, hiçbir dinsel üstünlüğe itaat etmemiş
insanlardan oluşuyordu.  Bunlar o halde
yeni dünyaya en iyi biçimde demokratik ve cumhuriyetçi olarak
adlandırabileceğim bir hristiyanlığı getirdiler. Bu da kamusal meselelerde
cumhuriyetin ve demokrasinin kurulmasını kolaylaştırdı.”
(s. 296-299)       




Bizdeki sistemin adı
İmamokrasi mi?




Özdemir İnce, 1950’den 2000’e
kadar tam 50 yıl içinde “Tevhid-i
Tedrisat”
(öğretim Birliği) kanununun parçalandığını, devlet
bürokrasisinin, toplumun yapı ve kurumlarının planlı olarak kadrolaştırıldığını
ifade ediyordu. ( İmam Hatip Saltanatı ve İmamokrasi,  Tekin Yayınevi, 2016, 1. Baskı, s. 26-27)




H. Aliyar Demirci “Başkanlık
Sistemi” kitabındaki makalesinde Recep Tayyip Erdoğan’dan  “Üniversite
eğitiminden çok müktesebatındaki imam hatip lisesi eğitimi, özellikle 80
sonrasında içinde yeraldığı Milli Görüş Hareketi’nin bu okulları öne çıkarmış
olması dolayısıyla dikkat çeker.”
şeklinde bahsederken, “1990’larda imam hatipli olmak bazı
çevrelerde yarı politik bir kimlik olarak benimsenmiştir.”
diyor.
Demirci’ye göre, “Esasen siyasi partiler
kanunumuz ve parti içi tüzükleri merkeziyetçiliği ve genel başkan otoritesini güvenceye
alır.  Liderler Türk toplumundaki
mutlakçı kültürel geleneğe bağlı olarak eleştirilmesi ve buna hoşgörü ile
yaklaşmayı sanki bir güçsüzlük belirtisi olarak algılarlar.”
(Liberte
Yayınları, 2015, 1. Baskı, s. 43) 




IEA adlı kuruluşun yaptığı
değerlendirmede Türk öğrenciler fen dalında sondan altıncı matematik dalında
sondan sekizinci diye aktarıyor Özdemir İnce (a.g.e, s. 29) Ne Almanya’da ne
Fransa’da bizdeki İmam Hatip liselerine benzer bir okul yoktur. İmam
hatipleştirmenin kısa tarihine de değinen Özdemir İnce, 1950’den itibaren
özellikle Demokrat Parti ve Adalet Partisi’nin yüzlerce okulu açarak eğitimi
dinselleştirdiğini söylüyor. 1958’de 26 adet olan sayı 1969’da 71’e, 1997’de
600’e ulaşmış.


 “Üst kimlik İslam” diyen İslamcı gazete
yayınını eleştiren İnce, RTE’nin Yeni Zelanda’dan, “Bizdeki  etnik unsurları
birbirine din bağlar.”
dediğini de aktarır. (s. 91)


AKP’nin İmam Hatip politikası
buydu.




İmamokrasi “Türk toplumunun İslamileşmesinden
kaygılanmak sanıldığı gibi bir paranoya değil zira tamamen ya da kısmen
İslamileşmiş bir toplumda artık ne demokrasi ne de özgürlükler vardır.”
(s.
160) diyen Özdemir İnce, “AKP’nin Mısır
ve Suriye siyaseti irticaya dayandığı için iflas etmiştir.  RTE hükümeti Arapların iç işlerine karıştığı
için, bu dünyayı kendine düşman etmiştir.”
demekteydi…




“Balkanizasyon”
politikası Osmanlı topraklarında ulusal toplulukların gerici ve milliyetçi
yargılarla bir araya gelmesi olanaksız devletler haline getirmeyi amaçlayan
emperyalist devletlerin parçalama politikasıydı. Örneğin 1850’lerde “Yakındoğu Konfederasyonu” adıyla
İstanbul merkezli bir konfederasyon oluşturulmak istemişti. Başına da kukla bir
halife getirip bu amaç gizlenmek istenmişti. Projenin mimarı İngiltere’dir.




“Stratford Caning”
adlı bir İngiliz elçisi, 1850’li yıllarda babıali diplomasisini ve padişahı
idare edecek derecede Abdülmecit’le yakın dostluk kurmuştu. Hem mutaassıp hem
de  bir Türk düşmanıydı. Sir “Hamilton Seymour” isimli İngiliz
elçisi ise Rus Çarı I.Nikola’ya şu teklifi yapmıştır: “Kollarımız arasındaki hasta adamın ölmesini beklemektense neden
iyileştirmeyi düşünmüyoruz?”




“Westminster”
modeli İngiltere’ye (Britanya İmparatorluğu) özgüdür.  Anayasa yoktur. Merkeziyetçi yönetime rağmen
kamuoyunun önceliklerini dikkate alan politik kültür egemendir.


İngiltere Haklar Yasası,
İngiliz Parlamentosunun 1689’da yayınlayarak, egemenliğin parlamentonun eline
geçtiğini bildirdiği yasaydı. İlkeleri:


Parlamento tam bir özgürlüğe
sahip olacak, sık sık toplanacak, seçimler serbest olacak, parlamentonun kabul
ettiği yasa kral  dahil herkesi
bağlayacak ve parlamento izni olmadan asker 
ve vergi toplanamayacaktır.




Bu yasa ile  hukukun üstünlüğü  ve demokrasinin kilit  ilkeleri 
İngiltere’ye yerleşerek uygulanmaya başlamıştır.


İngiltere’de 1215 yılında
Magna Carta ile meşruti monarşiye geçilmişti. Baronlar yani yerel beylerle
(toprak sahipleri)  yapılan anlaşmayla
kralın yetkisinin sınırlandırılmasının ilk adımı atılmıştı.


“Magna Carta Libertetum” (Büyük Özgürlükler Sözleşmesi), günümüzdeki anayasal düzene kadar
yaşanılan sürecin ilk basamağıdır: Delil olmadan dava açılamaz (madde 38),
yasaya uymayan karar olmadan tutuklama, hapis, sürgün, kötü muamele olmaz
(madde 39), adalet gecikmez (madde 40), yasaları bilmeyen kişi yetkili olarak
atanamaz (madde 45).




11.Yy’da ticaretin
gelişmesiyle burg adı verilen kalelerde yaşamaya başlayan “Burjuvazi”  (burgensis)
denen kent soylu sınıf ortaya çıktı. Kralların danışmanları (kurul) Magna Carta
ile temsil meclisine dönüşmüş ve ticaret burjuvazisini de temsil etmeye
başlamıştı. Burjuvalar (avam) ve toprak soylularını (lordlar) temsil ediyordu.
İlk partilerin nüvelerini işte bu kabineler oluşturdu.


Parlamento, Fransızca “Parler” (Konuşmak) sözünden
gelmektedir. “Kabine” ise
İngilizcede küçük oda demektir. Birleşik Krallık parlamentosu Londra’daki
Westminster Sarayı’nda toplanır. Bugünkü lordluk statüsünün ise soylulukla bir
ilgisi olmayıp sadece saygınlık ifade eder, Lordlar kamarası üyeleri de
partiler tarafından atanma yoluyla seçilirler.


9 Mayıs 2012’deki toplantıda
kraliçe gelecekte lordlar kamarası üyelerinin de avam kamarası üyeleri gibi
seçimle belirleneceğini ifade etmişti. Zira halk tarafından seçilmişler lordlar
kamarasının üyelerinin muhalefetine rağmen reform talep etmektedir.




İngiltere’de People’s “Charter” (Halkın Talepleri
Bildirgesi)  proletaryaya da oy hakkı
sağlamıştı.


Sağlayan da 19.Yy’daki ilk
bağımsız işçi hareketi Chartist harekettir. 1857’de Londra’da çalışanlar (alt
ve orta sınıflar) bir bildiri yayınlayarak taleplerini iletirler.  “Feargus
Edward O’Connor”
tarafından kaleme alınan bildirge 1836’daki durgunluk
sonrası işçilerin  “İşçiler ve Çalışanlar Derneği” çatısı altında toplanıp da
yayınladığı 6 maddelik bir bildirgeydi. 
Genel oy, gizli oy ve açık sayım ilkesi milletvekili seçilmek için bir miktar
varlık sahibi olma koşulu dışında 10 saatlik iş günü yasasını da parlamentoya
kabul ettirebilmiş, seçme seçilme hakkının tanınmasında da büyük rol
oynamıştır.




İngiltere’de kadınlara oy
hakkı ise “Suffrage” hareketi ile
1830’larda başlayıp ancak 1918’de seçme ve seçilme hakkının verilmesiyle
sonuçlanabilmişti.  Süfrajetlerin
başlattığı girişimler 30 yaşını dolduran kadınlara seçme hakkı getirdi.


“Teokratik
Monarşi”
tek kişinin egemenliğindeki dine dayanan
yönetim. Sistemin temeli dogmalara dayanır: S.Arabistan, İran ve Vatikan
böyledir.


Engizitor şeraitle yönetim, “Entegrizm” de gericilik, aşırı
muhafazakârlık olarak tanımlanabilir. “Roger
Garaudy”
genel özelliklerini “Entegrizm” kitabında açıklamaktadır.
Entegrist hali dinde değişikliği onaylamama halidir: Hareketsizlik (uyumu red),
muhafazakârlık (geçmişe dönüş)  ve
dogmacılık (taassup, sürtüşme, kavgacılık, uzlaşmama) gibi.




Platon’a göre devlet, bilgi, akıl, erdem,
doğruluk gibi değerler üzerine kurulmalıdır. Anayasa monarşi ve demokrasi (özgürlük
ve bilgelik) karması olmalıdır. Platon’un siyasi diyalogları üç başlık altında
toplanmıştır: Devlet,  Devlet Adamı ve
Yasalar. Mülkiyetteki aşırılığın ve eğitimdeki yozlaşmanın yaratacağı yönetime
(Timokrasi) ve aileye ilişkin görüşlerini daha sonra Yasalar’da yumuşatmış,
sitedeki uyumu bozmayacak kadar herkese bir parça toprak ve belli sayıda  (5040) insanın yaşayacağı site görüşünü
savunmuştur.      




“Sofokrasi
ya da İdeokrasi”
(filozof krallık), “Devlet” adlı eserde Platon’un önerdiği
bilgeliğin egemen olduğu yönetim tarzıdır. Platon, Devlet’te, şehrin iyi bir
koruyucusu olacak kişi için “yaratılışı
itibariyle filozof, coşkun ruhlu, atik ve kuvvetli olmalıdır.”
demektedir
(Kum Saati Yayınları, s. 77)




“Timokrasi”
ise askerlerin diktatoryasıdır (güç, otorite, altın, para ve mülkiyet hırsı).




“Demokratizm”,
demokrasiye inanan ve ondan hoşlanan insanların
yaşam felsefesi, zaman ve mekana göre değişen demokrasi tanımlamasıdır.
Demokrasi,
çok olanların, haklarını da koruması ve azınlıkların da kendini geliştirecek
ortamları sunmasıdır. Yunanca bir sözcük olan demokrasi,  yurttaş
topluluğu anlamına gelen “Demos”
ile yönetme anlamına gelen “Kratos”
sözcüklerinin birleştirmesinden türetilmiştir.  




Kratos,
Yunanistan’daki 18 y
aşın üzerinde
binlerce yurttaştan oluşan kitlesel bir açık hava toplantısıydı. “İsegoria” ise mecliste herkesin sahip olduğu söz
alma hakkına denirdi. Yunanlılarca demokrasi ile benzer anlamda kullanılmıştır.
Meclis toplantıları kurayla
seçilmiş 500 kişilik bir kurula “Bule” bölünmüştü. Bu kurulun görev
süresi 1 yıldı kurulun üyeleri ise arka arkaya olmamak üzere en fazla iki kez
seçilebiliyordu.




“Demokrasi
çoğunlukların diktatörlüğüdür.”
 


(Pierre-Joseph
Proudhon)




“Otonomi”
kendi yasalarıyla yönetilme, özerklik, “Nomos” yasa demektir. Otonom kendi
kendini yönetendir yani özyönetimdir. Halkın kendi kendini yönetimidir.
Özerklik karşıtı olan “Heteronomi”  (Yaderklik) ise insanların kendi dışında
kurallara göre davranışta bulunduğu bir düzeni, heteronom da yönetileni ifade
etmektedir. 




Otoriteye dayalı devlet biçimleriyle ilgili
eleştiri getiren “Anarşizm”
(Yöneticisiz Toplum) ve “Anarko
Komünizm”
(Komünalizm) de eşitlik ve özgürlük temelinde otoriter topluma
karşı farklı bakış açılarıyla ön plana çıkmakta.




Anarşizm düşüncesinin başlıca teorisyenleri, Pierre-Joseph Proudhon, Wlliam
Godwin, Mihail Bakunin, Pyotr
Alekseyeviç Kropotkin ve
Errico Malatesta sayılabilir. Bunlardan biri olan Rus devrimci ve kolektivist anarşizm
kuramcısı
Bakunin, “Eğer şimdiye
kadar çıkarlar asla ve hiçbir yerde karşılıklı uyuşmaya erişememişse, bu suç,
çoğunluğun çıkarlarını ayrıcalıklı bir azınlığın yararına kurban eden devlete
aittir.”
demekteydi (Tanrı ve Devlet, Belge Yayınları, 2. Baskı, 2013,
285).


Anarşist felsefenin ilk
temsilcisi, Platon’un “Devlet”ine karşılık, özgür bir topluluk fikrini öne
süren Stoa felsefesinin kurucusu Kıbrıslı Zenon’du. Anarşizmi ilk sistematik
hale getiren İngiliz filozof “William
Godwin”
dir.


Kendini “anarşist”
olarak adlandıran ilk kişi ise “Pierre-Joseph
Proudhon”
dur. Anarşizmi kendi kendini idare eden fertlerin yönetim şekli
olarak tanımlar.




Proudhon’a göre, iktidarların
birbirine karşıt iki ilkesi vardır: Otorite ve özgürlük. “Federasyon” kendi kendini yöneten, karşılıklı
güvene dayanan anlaşmalar ve kuvvetler ayrılığı prensibine göre düzenlenmiş
evrensel oy hakkı ve eşitlik temelinde birliklerdir.  İlk anarşist düşünür olmasına rağmen 4
iktidar çeşidi sayar, hükümet sistemleri ve siyasal yapıları otoriter ve özgürlükçü
rejimler olmak üzere ikiye ayırır: Otoriter rejimler Krallık-Aristokrasi ve
Komünizm “Panarşi”. Özgürlükçü
rejimler Demokrasi ve Anarşi “Self-Goverment”.




“Federasyon
İlkesi”nde, “Özgürlük fikrinin güçlü
cazibesine rağmen, ne anarşi ne demokrasi, hiçbir yerde fikirlerindeki
çeşitliliği ve bütünlüğü koruyarak örgütlenememişlerdir.”
demektedir.
(Öteki Yayınevi, 1. Baskı, 2014, s.31)  


Demokratik
iktidarı özgür katılım ve muvafakat ile gerçekleşir görüyor. Sözleşmeden doğan
toplumu, otoriter, ataerkil, monarşik ve komünist devletin karşısında
saflaştırır Proudhon. Anarşi idealinin akıbetini ise ilke, yasallık ve ahlaki
ölçülerine rağmen bunları koruyamayan sonsuz bir arzu “Desiderato” durumuna düşmüşlük, mahkumiyet olarak görür. 




“Özgürlükçü
Sosyalizm”
yanlısı olan 
“Murray Bookchin” anarşizmle
toplumsal ekolojiyi sentezleyerek “Özgürlükçü
Yerel Yönetim”
kavramını ortaya atmıştı. Bookchin, doğanın kültürel
evrimini “Organik Toplum” ve “Hıyerarşik Toplum” olarak ikiye
ayırmaktadır. İlki eşitlikçi, sembiyotik insan topluluklarını da içeren yapı,
ikinci tür emir ve itaat sistemini kurumsallaştıran ekonomik sınıflar ve
bürokrasinin yeraldığı yapıdır.




“Noam
Chomsky”
“Eşitlik
olmadan demokrasi olmaz.”
görüşünü savunmakta, Ellen Meiksins Wood” ise “Kapitalizmle demokrasi bağdaşmaz.” demektedirler. Günümüzde sanayi toplumunun
gelişmesiyle beraber “Yeşil Siyaset” ya
da “Politik Ekoloji” de şiddet
karşıtı, katılımcı ve toplumsal adaleti savunan, çevreci amaçlara değer veren
bir görüş olarak ortaya çıktı. Seksizm ve savaş karşıtlarını da içine alan bu
hareket 1979’da Almanya’da kurulan Yeşiller Partisi ile Avrupa’da varlığından
sözettiriyor…




“Mülkiyet
hırsızlıktır!”
der Proudhon, ve “İktidar
kirletir, mutlak iktidar mutlaka kirletir.”
der
Bakunin de. Anarşistler ve komünistler için mülkiyet ya da devlet bir özgürlük
sorunudur da.




Bakunin, “Sosyalizm
olmaksızın özgürlük ayrıcalık ve haksızlıktır. Özgürlük olmaksızın sosyalizm
kölelik ve şiddettir.”
derken, 
Bakunin destekçisi İtalyan Anarşist “Carlo
Cafiero”
ise “Bir kimse komünist
olmadan anarşist olamaz, çünkü anarşi ve komünizm devrimin iki asıl ilkesidir.”

demişti.




“Demarşi ya da Sınırlı Demokrasi”, otorite ve iktidarların halka karşı yetkilerini sınırsız
kullanamadığı bir demokrasi şeklini ifade etmektedir. Eski Yunan’da “Demarchia” şehir yönetimi anlamına gelmekteydi.




Bazı ayrıcalıklı yönetim biçimleri: Poliarşi,
plütokrasi, meritokrasi, mediokrasi, kritarşi, talassokrasi, stratokrasi,
androkrasi, gerontokrasi ve idiokrasi olarak sayılabilir.  “Poliarşi”,
elitlerin egemen olduğu sanayi toplumlarını ifade eder. “Plütokrasi”, zenginlerin yönetici kesimi oluşturdukları zengin
egemen siyasal yapıdır. Meritokrasi”, kısaca liyakat düzeni,  yönetim gücünün, kişilerin bireysel
üstünlüğüne ve yeteneğine yani liyakata dayandığı yönetim biçimidir. Kişiler görevlere eğitim ve kapasiteleri
temel alınarak atanırlar.
“Kritarşi” yargıçların “Talassokrasi”  deniz kuvvetinin  “Stratokrasi” askerlerin liderlik konumunda olduğu
bir yönetim şeklidir.
Mediokrasi” vasat, ortalama kişilerin yükseldiği yönetimdir. Katı hıyerarşik
kıdemci düzendir. Androkrasi ya da Fallokrasi” erkeklerin egemen oldukları (patriyarkal)  toplumsal düzeni ifade eder. “Gerontokrasi” yaş hıyerarşisine dayalı
yönetim biçimi, 
İdiokrasi” ise, geri
zekalıların egemen olduğu toplumsal düzen
dir.


Alman filozof “Christian Wolff”a göre “Siyaset
Felsefesi”
insanı toplu halde ve yerleşik düzene geçmiş bir konum içinde
yaşayan varlık olarak ele alan felsefe disiplinidir. Çoğunlukçu ve eşitlikçi
adalet fikrini savunan ABD’li filozof “John
Rawls”
ın temel eseri  A Theory of
Justice
  (Bir Adalet Kuramı) 20.yüzyılın siyaset
felsefesi
 alanında hazırlanmış en önemli kitap olarak görülmektedir.




Rawls, ABD ve Kanada mahkemelerinde sıklıkla
alıntı yapılan ve ABD ile Birleşik Krallık politikacılarının siyaset
felsefesi alanında en çok atıfta bulunduğu filozoftu. Toplumsal adalet ilkesini
savunan Rawls, “Toplumun refahı, en kötü
durumdaki bireyinin durumundan daha iyi değildir”
der ve toplumsal
eşitsizliklerin toplumda dezavantajlı durumdakilerin yararı gözetilerek
çözümlenmesini önerir… 




Romalıların otorite kabul ettiği yüksek
nitelik ve sahibi olan kişi,  “Primus İnter Pares” (Eşitlerin
Birincisi) olarak ifade ediliyordu. Ortaçağ Fransasında bütün soylular yani
derebeyleri (senyör)  eşitti.  Kral da bir senyördü ama eşitlerin arasında
birinci idi.  Vasal ile senyör arasında
birinin toprak kullanma diğerinin asker sağlama hakkı kazandığı “Fief” sözleşmesi yapılıyordu. Böylece
feodal düzende vasallar da soyluluk ünvanı kazanıyordu…




Fransa İhtilali’nden önce
toprakların 2/3’ü kilise (ruhban sınıfı) ve soylulara (asiller) aitti. Basını
kral denetlerdi.16.Louis ‘in yönetiminde Hollanda ve Polonya kaybedilmiş,
imparatorluk zayıflamıştı. Buna karşılık kral ve ailesi lüks ve israf içinde
yaşamaktadır.




Fransa kral ve aristokrasi
yanlısı “Jironden” ve aşırı
cumhuriyetçiler “Jacoben” arasında
keskin mücadelelere sahne oldu. Ancak etkili ama kısa süren devrim her iki
tarafın sonunu da giyotinle noktalamıştı. Birisi de “Georges Jacques Danton”du…




“Halkın
tehlikeli tek düşmanı var o da hükümettir.”


(Georges
Jacques Danton)




İlkçağlardan bu yana ideal devlet aristokrasi
yanlısıydı (Platon, Aristo, Cicero). Aristokrasinin özü ise bilgelikti. 




Ortaçağın din temelli (teolojik) felsefesi de
Aristo’nun Poetika’sını esas alır ve bir önerme ya doğrudur ya da yanlıştır
düşüncesinden yola çıkarak akıl yoluyla gelen eleştirileri çürütmeye çalışır
(düz mantık). Dinsel kaidelerin tartışılmazlığı desteklenir. 




“Deux
Glavies”
(Çifte kılıç kuramı ya da iki kılıç kuramı),
düşüncesine göre iktidar dünyevi ve ruhani iktidar olarak ikiye ayrılmaktadır.
I.Gelasius, 492-496 yılları arasında papalık döneminde çifte kılıç kuramını
ortaya atarak tinsel (ruhsal) kılıcın devletten (hükümdardan) daha üstün
olmasını savunmuştur. Bu görüşe göre iktidarın kaynağı da sorgulanamaz şekilde
kilise sayılıyordu. Tinsel kılıcın üstün olmasını savunan İngiliz din adamı “Johannes Parvus” papalığa boyun
eğmeyen kralların tiranlaştığını söylemiştir. Papa III.İnnocentus ise şöyle
diyordu: “Krallar beden üzerinde iktidar
sahibidir, papazlar ise ruh üzerinde. Ruh bedenden ne kadar değerli ise papalık
da krallardan o kadar değerlidir.  Hiçbir
kral İsa’nın vekiline kendini adayarak hizmet etmediği sürece doğru bir
hükümranlık süremez.”




“Thomas
Hobbes”
1651’de yazmış olduğu kitapta Tanrı’ya
dayanan iktidar ya da en yüksek iktidarı Tevrat ve İncil’de de geçen su
canavarı Leviathan’a benzetmişti. “Leviathan”
bir kralı temsil ediyordu. Devin bir elinde kılıç, bir elinde de başpiskoposluk
sembolü bulunmaktaydı.  Kılıç, 
toplumsal sözleşmeyle ortaya çıkan güvenlik ihtiyaç ve yararını meşale
ise aydınlanma’yı (aydın despot) temsil ediyordu. Seküler ve maneviyatın
egemenlik içindeki birliğini yansıtan her iki tarafın sembollerini tutan
gövdenin yapısı da bir vatandaşlar topluluğu olan “Commonwealt” (Devlet) figürünü sembolize ediyordu.




Rönesansla beraber seküler (laik)  gelişmeler, ulusal monarklar ve reform
hareketi kilise otoritesini derinden sarstı. Bunun yanında 1524’te “Alman Köylüler Savaşı” ve “Thomas Müntzer”in başını çektiği
ayaklanmalar da politik ve dinsel baskıya karşı eşitlikçi toplum arayışının
mücadele sembollerinden oldu. Hazırladığı 12 maddelik bildirgede Müntzer, “Efendilerin el koyduğu topraklar komüne
iade edilmedir.”
diyordu.  Friedrich Engels’e göre köylülerin diliyle
konuşan bir devrimcidir Müntzer.




Ayaklanmalar tarihinin ilk büyük önderi “Spartaküs”tür. Onun önemi Roma
Cumhuriyetine karşı ilk büyük köle ayaklanması olmasında yatıyor.  Trakyalı Spartaküs Güneş Şehri ütopyasında
Thurium’u başkent yaparak bir liman şehrine çevirir. Amacı “Likurgos” (Lycurgue) gibi Sparta’daki kanunları uygulayabileceği
örnek bir devlet kurmaktı. Spartaküs kenti 9 kişilik temsilciler meclisi ile
yönetiyordu. Güneş Şehri anayasasının ilk maddesi kölelik ve köle ticaretini
yasaklamıştı. Kadın ve erkekler eşitti.  
Yasaları kil ve gümüş tabaklar üstüne 3 ayrı dilde (Germen, Trakya ve
Yunan) yazdırıp Latince olarak kent meydanına astırıyordu. Thurium’da altın ve
gümüş kullanımını yasaklamıştı. Para yerine mal değiş tokuşu yapılıyordu. Her
grup kendi toprağını kendi işlerken, hayvan ve ürünler merkezdeki yönetime
aktarılıyordu.      




Tarihin bilinen ilk büyük
eşitsizlik ayaklanmasına Spartaküs önderlik etmişti ancak Aristonikos’un
ayaklanması Spartaküs’ten önceki en büyük ayaklanmadır.  Bergama kralı III.Attalos ölünce Romalılar
Bargama’nın varisi olduklarını öne sürmüşlerdi.


“Aristonikos”
ve kardeşi buna karşı çıkmışlar, köle ile serflere özgürlük ve eşitlik vaat
etmişlerdi.   “Heliopolis” (Güneş Şehri) kurulacak burada kardeşlik içinde
yaşanacaktı. Düşüncelerinin temeli “Kymeli
Blassius”
a dayanıyordu. Blassius stoacı bir düşünürdü ve toprak reformu
yapmak isterken öldürülen Tiberius Gracchus’u desteklemişti. 1.Dünya Savaşı
sırasında Almanya’daki Marksistler de kurdukları siyasi birliğe “Spartakusbund” (Spartaküs hizip) adını
vermişlerdi.  Bu birlik daha sonra Alman
Komünist Partisi’ne dönüşmüştü.   




 “Anaksimander ya da Anaksimandros”  (MÖ. 610-546) öğretilerini kaleme almış ilk
filozoftur. Öğretmeni Thales’in suyu doğanın ana maddesi görmesini karşılık “Aperion” (Sonsuzluk) ilkesini ortaya
atmıştır. Evrene farklı gözle bakıp inceleyen ilk kişidir.  Ona göre dünya boşlukta sallanan bir
silindirdi. 




15 ve 16.Yy’da  insanlık, keşifler,
bilimsel yenilikler ve düşünce dünyasında gelişmelere tanık olurken Giordano Brunove “Galileo Galilei”
gibi bilim insanları  Hristiyanlık‘a
aykırı gelen düşüncelerinden dolayı dinci dogmatizmin tepkisiyle
karşılaştı. Sapkın ilan edilen Bruno yakıldı, Galileo ise ömür boyu hapse
mahkum edilmişti. Galileo, “Kuşku
bilimin babasıdır”
diyordu. Yakılan Bruno’dan ortaçağ karanlığına yayılan
ışık ise şu sözlerle parlıyor:Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de
bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve
cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla
karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın
kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”




Ta ki “Hümanizm”
(İnsancıllık) temelli aydınlanma düşüncesi gelişene kadar. Hümanizme, dinin ve ahiretin
değil dünyanın ve insanın yetilerine öncelik tanınana kadar.




Bu düşünce özgürlükçülük, akılcılık ve
evrenselcilik gibi temel ilkelere dayalıdır. Aydınlıkçı düşünce, mistisizm ve
gizemcilik yerine de bilim ve şüpheciliği (asıl yaratıcılığın kaynağı) temel
almaktaydı. Thales, Xenophes, Anaksagaros, Perikles, Protagaros,  Demokritos, Desiderius Erasmus’un daha sonra
da Thomas More, Rabelais, Montaigne, Shakespeare gibi isimlerin hümanist
düşünceye büyük katkıları oldu.




17.Yy’da din temelli tartışmaların yerini
Avrupa’da ideolojik tartışmalar siyaset ve din ayrışmaları “Büyük Kopuş ya da Great Schism” almıştır. Savaş ve devrim, sosyal
adalet, sınıfsal ayrılıklar ve milli kimlikler…




Kilise sezgi ve tefekkür yoluyla kazandığını
iddia ettiği bilgiyi de (gnostisizm) tekeline almıştır. Sekter dinsel yapı
farklı düşünce ve her türlü şüpheciliği sapkınlıkla suçlar. Buna karşılık
iktidar ortaklığı kilise ve kale sahibi (hükümdarlar) arasında
paylaşılmaktaydı. Bu ikisi arasında yüzyıllarca süren yetki savaşı ve rekabette
halkın payına düşen ise sadece kölelik ve yoksulluktu. Bilgi halk için Ezoterik
(içrek) yani dışa kapalıydı. “Johann Christoph Friedrich von Schiller”
Alman hükümdarları arasında en açık fikirli ve sanatsever olarak bilinen düka “Prens Holstein-Augustenburg” a
yolladığı mektuplardan birisinde (10.mektup) şunları yazmaktadır: “Gerçeğin dışına çıkmaya cesaret edemeyen
asla hakikati elde tutamaz.”
(Estetik Üzerine, Kaknüs Yayınları, 1 Baskı,
1999, s.44)




Kilise o zamana kadar yer merkezli (geosentrik)
görüşün doğru olduğunu ileri sürüyordu dünyanın sabit,  gezegenlerin (gökcisimlerinin) ise onun
etrafında döndüğünü iddia ediyorlardı. Bu inanış 17.Yy’a kadar sürdü.




“Yine de dönüyor!”


(Galileo
Galilei)




17.Yy’da Galileo
Galilei
, günmerkezlilik görüşüne güçlü destek vererek Roma Katolik Kilisesi‘ne karşı çıkmıştır. Nikolas
Kopernik”
in savunduğu “Helyosentrik”
(Güneş Merkezli) dünya görüşü ise yerküre ve diğer gezegenlerin güneş
çevresinde, dünyanın kendi ekseninde döndüğünü savunuyordu Rönesans sonrası
Avrupa’da Kopernik’le başlayıp Kepler, Galileo ve Newton’la devam eden bilimsel
devrim 17.Yy’da doruğa ulaştı.




Bunların tartışılmaya başlanması bile
Aydınlanma ışığının parlayışına etken olur. Dinde “Reformasyon” (Yenilik) dönemine girilir. Çağa damgasını vuran ise
heretik düşünceler ve laiklik kavramıydı. Papalık ya da ruhban karşılığı
(antiklerikal) fikirler filizleniyordu.




Eski Yunanca “Laizos” yani laik, kilise dışı rahiplerden başkası anlamına gelir.
Aydınlanmacı devlet görüşünün temeli “John
Locke”
ile “Jean Jacques Rousseau”nun
liberal ve toplumsal sözleşmedeki görüşlerinden oluşur. Buna göre, akıl özgür
olmalıdır, toplumsal yaşama öncelik verilmelidir, devlet organik kutsal varlık
olarak kabul edilemez, devlet esası birey haklarını korumalıdır…


Rousseau, “Bir halk
boyunduruktan erken kurtulduğu sürece iyiyi yapmış olur. Toplumsal düzen
uzlaşma üstüne kurulmuştur.
Özgürlükten
vazgeçmek, insan olma özelliğinden, insan haklarından,  dahası ödevlerinden vazgeçmektir. Bir çoğunluğu boyunduruk
altına almakla, bir toplumu gözetmek arasında her zaman büyük fark vardır.
Sayıları ne olursa olsun, dağınık halde yaşayan insanlar, art arda bir kişinin
sultası altına girdiler mi, bence artık ortada bir halk ve onun lideri değil,
bir efendi ve köleleri var demektir; belki bir kütleden sözedilebilir ancak,
bir toplumdan değil; ortada ne kamu yararı, ne de siyasal bir yapı vardır
çünkü.”
demektedir.  (Toplum Sözleşmesi, Oda yayınları, 2008, 1.
Basım, s. 8-13-16)


POLİTİK
SİSTEM VE SEÇİM (3)


Hukuku, toplumsal düzen güvenlik eşitlik ve
özgürlük sağlayıcı kuralların tümü diye tanımlamıştık. Tabii (doğal) hukuku da
çağın gereklerine uygun dünyanın her yerinde olması gereken hukuk diye…




Tanımlanan
doğal hukuk ise, insanın doğuştan sahip olduğu hakları kapsar, insanın
devredilemez bırakılamaz dokunulmaz olan 3 temel hakkı ise yaşama, hürriyet ve
mülkiyet hakkıdır.




Jean- Jacques Rousseau,  Thomas
Hobbes,  ve John Locke
doğal hukuku savunuyordu. Homo Homini Lupus” (İnsan İnsanın
Kurdudur)” sözünü öne çıkartan Thomas Hobbes, doğuştan bencil olan insanın
şiddete eğilimli ve kendi çıkarını düşünen varlık olduğunu ileri sürmekteydi.




“Antonio Gramsci”ye
göre halk kendiliğinden ortak çıkarlar etrafında toplanmış bir bütün değildir.
Siyasetin görevi farklı çıkarları uyumlu hale getirmekti (ya da uyumlu olduğu
yolunda algı yaratır) (Siyaset ve Medya, s. 44).




“Maduniyet”,
post kolonyal yazında ezilen sessizlerin fikirlerini öne çıkaran eleştiri okulu
olarak tanımlanıyor. “Subaltern” ise
İngilizcede azınlık (ekalliyet) ve iktidar hegemonyasından dışlanmış kesimi
ifade eder.    




“Edwart Said”ten
etkilenen Antonio Gramsci”ye göre madun, seçkinlerce dile
getirilmeyen, kamusal alanda söz hakkı olmayan kesim olarak tanımlanıyor. “Madun” yani dışlanan ya da egemen
sisteme göre öteki sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan ele alıp sosyal
bilimlere kazandırmıştır.




“Pasif
Devrim”
Gramsci’nin kullandığı İtalyan ulus-devlet
inşaasının ilerici bir parti yerine ılımlı bir partinin zaferiyle gerçekleştirilmesini
ifade etmekte. Halkın demokratik talep ve beklentilerini kısmen
gerçekleştirerek, liberal ve yeni muhafazakâr hegemonyayı
sağlamlaştırmaktadır. 




“Popülist Demokrasi”
siyasal popülizm ya da gerici popülizm, reform ve referandumla siyasal
katılımcılığın savunulmasıdır. İdeolojik olmayan çoğunluğu ve kitleyi
hedefleyici söylemler içermektedir.
“Popülizm”
devlet ve organlarının halkın yararı ve toplumsal gelişme için
kullanılmasını ifade eder.




Popülist diktatörlük için
örnek Arjantin ve “Peronizm”
verilebilir. 1946’da başkan olan “Juan
Domingo Peron”
düşük gelirli işçiler için çalışırken eşi de kadın hakları
için çalışıyordu. Oy hakkının getirilmesi, işçi sendikalarının
örgütlenmesi,  fakir halka para, gıda ve
ilaç yardımları ve çocuklar için kampanyalar yürütülmüş, “Eva Peron” da adeta putlaştırılmıştı…




“Anayasa” egemenlik hakkı ve
yetkisinin devlete verildiğini belgeleyen toplumsal bir sözleşmedir, Devletin
yönetim şeklini ifade eder. Etkin bir denetim sisteminin   (yönetsel yargı) hukuk devletinin temel
şartı olduğunu ifade eden Alman hukukçu “Rudolf
von Geneist”
olmuştu.




Anayasa değişikliği aklıma askeri darbelerle
ünlü Latin Amerika hakkında yazılan kitapta geçen bir terimi getiriyor.




İtalyan romancı “Giuseppe Tomaci Di Lamodeusa”nın “Il Gattopardo” romanına atıfta kullanılan bir sözcük, “Gatopardist” Hiçbir şeyin değişmemesi
için her şeyi değiştirme. Kitabın çevirmeni Aylin Topal aktarıyordu (Latin
Amerika’yı Anlamak, Yordam Kitap, 2007, s. 100). “Jorge Sanmartino”nun “Arjantin Kriz Sonrası İktisadi Dönüşümler ve
Siyasi Dinamikler” başlıklı yazısında geçiyordu ve yazar 2001 krizinden sonraki
ekonomik ve sosyal gelişmelerin sosyalist hareketler ve sendikalar üzerindeki
etkilerini açıklıyordu.




Peronistler darbeyle devrilmelerine rağmen 1973’te
milliyetçi politikalarıyla yeniden iktidara gelmişlerdi.  Peronizm 1946-55 ile 1973-74  yılları arasında  devlet başkanlığı yapan  Juan Peron’un uyguladığı popülist milliyetçi
politikalardı. Peronist parti programı köklü değişiklikler yerine sınıfsal
hareketler ve kitle eylemlerine karşı sadece tazminat düzenlemeleri, asgari
ücret zamları,  karma ekonomi, yoksullara
yardım, özel emeklilik sistemi gibi bir takım ılımlı değişiklikleri içeriyordu.


Merkez sol hükümetle 2003’te yeniden iktidara
gelen Néstor Kirchner” Juan
Peron gibi toplumsal ve militan hareketlerin öfkesini bastırmak ve işsizliği
hafifletmek için ılımlı önlemler hayata geçirir. Amaç,  toplumsal tepkiyi kontrol altına almak ve
kurumsal sistemi yeniden inşa etmektir. Ancak üst sınıflar lehine işleyen seçim
mekanizması siyasi partiler sisteminin zaman içinde parçalanmasına yol
açıyordu. Sosyalist sol ise bu yeni kalkınmacı temelde merkeze itilmiş,
sendikalar kontrol altına alınmıştır.




John Locke, 
aydınlanma ve akıl çağının kurucusu sayılmaktadır. Locke mutlak
özgürlüğe karşıydı yani bir insanın özgürlüğü başkasının özgürlüğüne zarar
vermesi halinde hükümsüzdü. Gelenek ve otoriteye karşı çıkılmasını savunan
liberallerin öncüsü Locke’e göre, toplum için sınırları çizilmiş bir özgürlük
savunulabilirdi.




Thomas Hobbes’e göre insan doğal haklarını,
Locke’e göre yargı ve ceza haklarını bir otoriteye bırakıyordu.




Eski Yunan’da özgür vatandaşlar politikaya
zaman ayırabilirlerdi. Mitlerden sıyrılıp doğal olayları açıklayan akla dayalı
düşünce böyle serpildi. “Büyük İskender”
Atina sitesini tanımlarken şöyle demişti: “Atina
ne bir devlet, ne bir şehirdir. Atina her


ikisinin
de üstünde bir fikirdir.”




Schiller “Aydın
insan tabiatı kendisine dost kılar ve ancak zorbalığını düzenlemekle
hürriyetine saygı gösterir. Karakter bütünlüğünü, zorgulu (baskıcı) bir
devleti, hür bir devletle değiştirebilecek güçlü ve yararlı olması gereken bir
halkta aramalıdır.”
diyordu (Estetik Üzerine, Kaknüs Yayınları, 1 Baskı,
1999, s. 22).  Schiller’den etkilenen “Herber Marcuse” ise, “Biricik ilgili soru acaba insan
gereksinimlerinin artık baskının ortadan kaldırabileceği bir yolda ve düzeyde
yerine getirileceği bir uygarlık durumu usa uygun bir biçimde tasarlanabilir mi
sorusudur.”
diye sormadan edemiyordu. (Eros ve Uygarlık Freud Üzerine
Felsefi Bir İnceleme, İdea yayınevi, 1998, 3. Baskı, s.117)




“Demokrasi despotizmin en ileri şeklidir.” Aristo




Aristo, devletin amacını
birliği sağlamak olarak görür. Eğitim ve ortak örf ile adetler birliğin
temelidir. Platon akla ağırlık verirken, 
Aristo yasa ile geleneklere verir. Site her şeyden önce gelir. 
Aristo’ya göre
bir tiran uyruklarının güveni, gücü ve kafası olmamasını isteyen kişiydi ve “Tiranlık, devlet dediğimiz siyasal birlik
üstünde despotça yürütülen monarşi biçimidir.”
diyordu (Politika, Remzi
Kitabevi, 18.baskı, 2016, s.99).




Aristo “Politeia”
(Politika) adlı eserde 3 yönetim biçimi sayıyordu: Monarşi (ama tiranlık
olmamalı), Aristokrasi (ama grubun elinde olmamalı) ve Demokrasi (ama cahil
kişilerin egemenliğinde olmamalı). Platon’a ve tilmizi Aristo’ya göre de
tiran,  aldığı kararlarda hukuk dışı
davranan ve şiddete başvuran kişi olarak tanımlanmaktadır. Oysa halkın
başbakanı “Prostates” (Halkın
Koruyucusu) idi Aristo’ya göre…




Aristo’nun amacı iyiye ve mutluluğa “Endomania”ya ulaşmaktı Erdemli
yasaları savunuyordu. Mutluluk erdem olmadan varolamazdı. En iyi olan mutluluk
da iyi niteliklerin uygulanması ve en geniş ölçüde gerçekleştirilmesi
demekti.  Mutluluğun ise 3 koşulun
birlikteliğine bağlı olduğunu savunuyordu: Haz ve keyifli hayat, özgür ve
sorumluluk sahibi yurttaş ile araştırıcı ve filozofça yaşam.




Aristo’ya göre “Herkesin mutlu olarak yaşayabileceği biçimde düzenlenmiş anayasa en
iyi anayasadır.”
(Politika, Remzi Kitabevi, 18.baskı, 2016, s. 212)




Çağdaşı “Kıbrıslı
Zenon”
mutluluğu amaçlayan bir okul kurmuştu. Epiktotes, Kleanthes,
Chrysipsos, Seneca, M.Aerelius, Poseidonius bu ekolün temsilcisi oldular.




Orta sınıfçı olan Aristo, Politika adlı
eserinde her şeyin aşırısına karşı olup “Polisi”
dediği ılımlı yönetim biçiminin yozlaşmasıyla ya çoğunluğun (demokrasi) ya da
azınlığın diktasının (oligarşi) ortaya çıkacağını ifade etmişti. Polisi ya da
Polis, orta sınıfların oligarşi ile demokrasi karmasının yönetimi idi ve aşırı
zengin ya da fakirlik gibi aşırılıkların site uyumunu bozacağını düşünüyordu.




Sosyolog “Emre
Kongar”
tarihsel gelişim sürecine göre totaliter yapıyı İrtica (Gericilik) kategorisine
koymaktadır. “Totalitarizm”
günümüzde demokrasiye göre karşı devrimci sürec olarak tanımlanır (Neonaziler,
Taliban, Ku Klux Klan vb.).


Totalitarizm, tüm yetkilerin merkezde
toplandığı devlete mutlak itaat bekleyen diktatörlük biçimi. “Totus” Latince bütün demektir. “Totalitario” (Tekçilik) Benito
Mussolini’nin icadıdır.. Totalitario sözcüğünü kullanan Mussolini’dir: “Devlet içinde herkes, devlet dışındaki
hiçbir kimse, devlete karşı olan hiçbir kimse.”




“Cesur
Yeni Dünya”
nın önsözünde, “Totaliter devlet, siyasi patronların ve onların yönetici ordularının
tüm güçleri kendisinde toplayan hükümetinin, kölelerden oluşan nüfusu köleler
köleliklerini sevdikleri için zor kullanmaksızın kontrol ettikleri devlettir.”

der




“Devlet”
devamlı ve üstün bir otoriteye sahip bütün olarak tanımlanmaktadır. Üç unsurdan
oluşan bir bütündür: Halk, ülke ve yönetim ile düzen yani egemenlik.




Mutlak monarşi hükümdarlıktır, cumhuriyet halk
yönetimidir, meşrutiyet hükümdarla meclis…




“Kötü yasalar zulmün en berbat şeklidir.”


(Edmund Burke)




“Faşizm”,
kısaca “Sermayenin Diktatoryası”
olarak tanımlanmaktadır. Mussolini, “Faşist devlet korporatiftir.” demişti.  Avusturyalı iktisatçı “Joseph Alois Schumpeter” 
sanayii gelişimini sağlayan gücün sermaye olduğunu ifade ederken
kapitalizmin korporatist sosyalizme dönüşeceğini ileri sürüyordu.




“Fascism
Anyone”
(Herhangi Faşizm) adlı makalesinde “Lawrence Britt” başta “Adolf Hitler” ve Mussolini’nin
uygulamalarını inceleyerek vardığı tespitlerle faşizme ilişkin 14 karakteristik
özellik belirlemişti. Bunlar şu şekilde ifade edilebilir: Dinle devleti iç içe
geçirmek, kitle haberleşmeyi sıkı kontrol altına almak, adam kayırmacılık,
rüşvetçilik, emeğe baskı, cinsiyetçilik, militaristlik ve sürekli milliyetçilik
vurgusu, aydın ve sanatçıların dışlanması, polarizasyon (kutuplama) ve
antagonizma (düşmanlar yaratma) siyaseti, 
insan haklarını çiğnemek ve hileli seçimler.




“Korporatizm”,
bizcilik, birlikçilik, birliktecilik demektir. Belli bir topluluğu içine alıp
diğerlerini dışlamaktadır. Faşist Mussolini devleti bireyin üzerinde görüyor,
ulusu da devlette cisimleştiriyordu. Birey yerine ulus-devlet varsayıyordu. 1945’te Faşizm, şirketçilik (corporatism) diye adlandırılmalıdır. Çünkü şirket ve devlet gücünü
birleştirir.”
demiştir.




Naziler ise “Gamalı Haç”ı (Svastika) sembol yapmışlardır. Svastika, Yunan gama
harfine atfen verilmiş tarih öncesi dönemden bir simgedir. Sankritçe su (iyi)
ve asti (olmak) sözcüklerinden mutlu ve sağlıklı olmak anlamına gelir.
Hinduizm, Budizm ve Jainizm’e göre kutsaldır.




“Henri
Michel” “Faşizmler”
adlı kitapta, Nazilere
aristokrasiden, üniversitelerden vs. seçkinlerin de büyük oranda katıldığını
belirtiyor ve şunları yazıyor: “Nasyonal
sosyalist parti üyelerinin büyük bir bölümü orta sınıflardan gelmekteydi ancak
toplam üye sayısının üçte birini işçiler oluşturmaktadır.  Parti kırsal bölgelerden çok kentlerde güçlü
bir biçimde tutunmakta ve özellikle Katolik bölgelerde köylüler, en az düzeyde
temsil edilmektedir.  Her türden kadrolu
memur sayısı yüksek tümü de fanatik Nazilerdi. Yani parti Alman toplumunun tümünü
temsil etmekteydi.”
(İletişim Yayınları, 2011, 1. Baskı, s. 51)




Hitler faşizmi demokratik yollarla örülmüştü.
Askeri yol deneyen monarşistlerin “Kapp
Darbesi”
başarısız olmuştur.  Ancak
yine de militarist hareketlerin yolu açmıştır. Hitler’in hukuk danışmanı ve
Anayasa Mahkemesi Başkanı olan “Carl
Schmitt” “Parlamenter Demokrasi Sorunsalı”
adlı bir kitap yazmış ve
anayasal çoğunluğun diktatörlüğünü savunmuştur. Sonra Schmitt’e faşist bir
anayasa yazdırılmıştır. Propaganda bakanı “Joseph
Gobels”
ise Almanya’daki tüm haber kaynaklarını kontrol altına aldırır,
kitapları da yaktırır. Yahudi ve komünistlerin öldürülmesi talimatını veren “Reinhard Heydrich”
Gestapo’nun bağlı olduğu  “Reich
Güvenlik Başdairesi”
nin (RHSA) başına geçer.
Herman Göring” “Gestapo”yu (Alman Gizli Servisi)
kurmuş, Gestapo da sivilleri kışkırtmakla görevlendirilmiştir. Yahudi katliamlarından sorumlu  “Adolf
Eichmann”
ise “Nihai Çözüm” (Gaz
odalarındaki toplu kıyım) denilen toplama kampları ve “Seyyar Ölüm Birlikleri”ni (Einsatzgruppen) planlayan kişidir.




Hitler ordusunun temelini oluşturan 1. Dünya
Savaşında yenik düşen Alman ordusu mensuplarıyla Almanya’daki işsiz, lumpen ve
devşirmelerden oluşan “Hür Kıtalar”dır
(Freikorps). “Heinrich Himmler”in
görevi Nazi SS lideri olarak toplama kampları açmak ve Nazi karşıtlarını yok
etmekti. “Holokost”la  (Yahudi soykırımı) 10 milyondan fazla insanın
ölümüne sebep olmuştu. Hitler’in savunma bakanı ise gerçek bir kasaptır, “Gustav Noske”




Hitler’in faşizm uygulaması Antika Roma gibi
Avrupa proto faşizmin bir örneğidir. Yeni bir reichin hayalini kuran Hitler bu
düşünceye “Üçüncü Reich” (Büyük
Alman İmparatorluğu) demiş ve Almanlara şöyle seslenmişti: “Bin yıllık bir refah istiyorum.” 




Almanların reich dedikleri tarihteki 3 dönem
zenginlik,  refah ve krallık dönemlerini
ifade etmektedir.   İlki I.Otto’nun
başındaki “Kutsal Roma Germen
İmparatorluğu”
, ikincisi ise Bismark’ın başındaki “Alman İmparatorluğu”.




1933’teki seçimlerde de “Bana bir 10 yıl verin Almanya’yı tanınmaz hale getireyim” diyen
Hitler 2.Dünya Savaşı’nda 65 milyon insanın ölümünden sorumludur ve bunların
yüzde 67’si sivildir.




1940’ta İspanya,  İtalya ve Almanya çelik paktı oluşturdular.
Amaç Hitler’in Avrupa’daki
hakimiyetini kolaylaştırmaktı. 
Hitler
ve Mussolini’nin de desteklediği “Francisco
Franco”
, 1975’e kadar 36 yıl İspanya’yı diktatörlükle yönetmişti. Ordusunu “Falanks” (Falanjist) denen askeri
birliklerden oluşturmuştur. Onu diğer faşist liderlerden ayıransa 2.Dünya Savaşı’ndan ve
anti-semitizmden uzak duruşuydu. Franco da ideolojik olarak laiklik
uygulamalarına karşı çıkan tutucu, gelenekçi ve köktenci bir diktatördü. Hemen
yanı başındaki Portekiz’de de “António
de Oliveira Salazar” “Yeni Devlet”
(Estado Novo) adıyla
sağcı otoriter bir rejim kurmuştur…




Ortaçağın sonlarına doğru ortaya çıkmaya
başlayan ve 18.Yy’da değerli maden ve servet birikimine dayalı bir ekonomik
model baş tacı ediliyordu: “Merkantilizm
ya da İktisadi Milliyetçilik”
. Devletin kaynağını zenginlik ve tüccar
çıkarı görüyor, ekonominin (kapitalizmin) sermaye birikimine dayalı toplum ve
kültür içine yerleşmişliğiyle (embeddedness) daha sonra neo liberal sistemin
dayanaklarını da oluşturur.




“Zaman
Mekan Sıkışması”
(Time-Space Compression) terimini
kazandıran İngiliz sosyal kuramcı “David
Harvey”
dir. Harvey, iletişim ve küreselleşmenin ekonomik açıdan zaman ve
mekan farkını ortadan kaldırdığını vurgularken kapitalizmin coğrafyasının
genişlemesiyle hız ve dolaşım boyutunun artmasının sermaye birikimini de
kolaylaştırdığını ifade etmektedir.




Harvey, neoliberalizmin servetin üst
sınıflarda toplanmasına yardım ettiğini savunmaktadır. “Yapıcı Yıkım” (Creative Destruction) adını verdiği kavramla sosyal
adaletsizlik, bölünme ve farklılaşmaya yol açıldığını, “Fordist” dönemin “Esnek
Birikim”
olduğunu belirtmektedir.




Harvey, neoliberalizmin liberal ve serbestlik
(permissivenes) anlayışıyla gelişip yayıldığını, 1970’lerden sonraysa
neoliberalizmin yeni muhafazakârlığa (neo conservatizm) dönüştüğünü
savunmaktadır.


Lenin, 1916’da kapitalizmin
yeni piyasa (kaynak) bulmak amacıyla emperyalizme dönüştüğünü ifade eder
(Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması). “Yeni Emperyalizm” (Kolektif Emperyalizm) ise para (finans) ve mali
araçlar kullanılarak yapılan sömürüdür.




“Demirtaş Ceyhun”
da, “Haçlı Emperyalizm” kitabında “Emperyalist Kapitalizm”i (Yarı
Sömürgeleştirme), ABD ve Batı’nın Türkiye’de çıkarına uygun bir yönetim kurmak
amaçlı, toplumun gelişimine aykırı formlar verip mezhep ayrılıklarını ve
kavgasını körüklemek, kültürel ve sosyal yapıyı yozlaştırmak ve yabancılaştırmak
şeklinde tarif ediyordu (Broy Yayınevi, 2009, s. 58).




“Yeni Amerikan Projesi” (PNAC), Washington merkezli Amerikan çıkarlarına göre uluslar arası
pazar oluşturmayı amaçlayan, ABD’nin liderlik ve müdahalecilik politikasını
yürüten (1997-2006) bir düşünce kuruluşudur.




“Yeni Dünya Düzeni”
ise küreselleşmeye tapıncın ikonlarından biri (Yalçın Yusufoğlu, Küreselleşme
ve Emperyalizm, Belge Yayınları) 




ABD, Yeni Yüzyıl Projesi
(PNAC) ve BOP planıyla Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek iddiasında. “Devlet İnşası” (2008) adlı kitapta “Francis Fukuyama” ABD’ye düşen rolü
küçük devletlerin yapılandırılması ve güçlendirilmesi olarak görüyordu.  Devletin bileşenleri, sosyal ve kültürel
değerlerin küresel çıkarlara uygun dönüşümü, bürokrasi, kurumsal planlama,
siyasal ve sosyal normlar olarak sayılmaktadır.




Bu programın mimarları Samuel
Huntington, Graham Fuller ve Zbigniew Brezinski gibi isimler dini
uygulamalarının belirleyici bir özelliği olarak görürler ve muhafazakârlığı ABD
politikalarının bir parçası olarak kullanmışlardır. Bu aşamada “Judeochretienisme” (Yahudi
Hristiyanlığı) kavramı da din esaslı politikalarının temelini oluşturdu.
Müslümanlığı dışlayan bu kavramla ABD’nin son yıllarda Ortadoğu’da yürüttüğü
yeni muhafazakârlığa dayalı siyasi-askeri programı da çakışmaktadır.




“Tanrı
Krallığı”
Papa
XVI. Benedictus’un
BM’de yaptığı konuşmada ABD’nin kontrol altına almaya
çalıştığı ve musevilerle hristiyanların egemenliğinin aynı olduğunu savunarak
olumladığı Ortadoğu’yu yansıtır. 16 Nisan 2008’de ABD’ye yaptığı ziyarette George W. Bush”u siyasetçi değil inanç adamı olarak gördüğünü
ifade etmiştir. 20 Eylül 2002’de “ABD
Milli Güvenlik Stratejisi”
başlıklı resmi belgede geçen “Önleyici Vuruş” (Pre-emptive Strike)
doktrininin ana hatlarını  “West Point” (ABD Kara Harp Okulu)
mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada ortaya koyan Bush, “Güvenliğimizi tehdit eden bir rejimi devirmek evrensel hakkımızdır,
düşmanımızdan önce savaşı düşmanı düşmana götürmeliyiz, planlar dağıtılmalı,
tehdit yok edilmelidir.”
demişti…




“Neo Conservatizm”in
(Neo-conculuk) düşünsel temelleri
Hitler’in
başhukukçusu (kronjurist) Carl Schmitt’in tilmizi ortodoks yahudi görüşleri
modernize eden “Leo Strauss” tarafından
atılmıştı.




Siyaset felsefesinde “Yeni Muhafazakârlık” ya da “Yeni Sağ” (New Right) da denilen bu
yaklaşım, “Milton Friedman” ve “Friedrich August von Hayek”in serbest
piyasaya uyguladığı (liberal muhafazakâr) felsefik görüştür. “Friedmancılık”, süper kapitalizm ve
sıkı para politikası yanlısı uygulamaları ifade eder ve 80 sonrası Reagan ile
Teacher liderliğinde dünyaya empoze edilmiştir. Türkiye’de ise Turgut Özal’la
dayatılmıştır.




1928’de kurulduğu ileri
sürülen “Opus Dei” adlı gizli
yapılanma papayı hristiyanlığın kutsal önderi olarak gören Vatikan’a destek
veren varlıklı ve elit kadrolar oluşturmayı amaçlayan aşırı sağcı bir tarikat
olarak değerlendirilmekteydi.


“Olasılıksız”
kitabıyla ünlü yazar “Adam Fawer” “Bilim
ve Teknoloji Laboratuvarı”
ndan (BTAL) sözediyor. 6 ana istihbarat ajansına
(CİA, FBI, POD, FDA, NASA, NIH) çalıntı bilgi sağlayan bu kuruluşun temelinin
de Truman’ın “Ulusal Güvenlik Ajansı”
(UGA)  kurmasıyla 1952’de atıldığını
açıklıyordu. Bu kuruluş güvenlikle ilgili konuşmaları dinliyor, istihbarat
birimlerine aktarıyordu. 130 ülkedeki bilim insanlarını dinleyerek günde 250
milyon görüşmeyi inceleyebiliyordu (Olasılıksız, April Yayıncılık, 52. baskı,
s.37).




“Ulusal Güvenlik Teşkilatı” (NSA) yabancı ülkelerin telefon, e mail vs. takip ederek bilgi toplayan
hatta Sovyetlerin dağılmasında etkin rol oynayan bir kuruluş olarak
değerlendirilmekteydi.




ABD gibi emperyal ülkeler
aynı zamanda “Gönüllü Casusluk” (Walk-in Spy)  gibi farklı
yöntemlerle de etkili
olmaktaydı tabi…




Popüler kültür ve kapitalist meta kültürünün insan psikolojisini
bozup aşındırarak yabancılaştırdığını savunur
Alman düşünür ve toplumbilimci “Max Horkheimer”.




Kültürleme” toplumsal uyumu için bireye geleneksel değerlerin empoze edilmesidir.
Emperyalizmin de amacıdır. Günümüz ekonomik pratiği protofaşizmin saldırgan ve
açık işgalcilik stratejisi gibi olmasa da değişik yöntemlerle sömürüye devam
ediyor.




Hitler’in saldırgan devlet
politikası olarak ileri sürdüğü “Lebensraum” (Yaşam Alanı) politikasının yerini
benzer biçimde çok uluslu işletmelerce yürütülen “Land Grabbing” (Arazi Kapatma) politikası da almış bulunuyor…


Ve Şirketokrasi…




Şirketokrasi ne demektir?
Kısaca şirketler tarafından kontrol edilen ekonomik ve politik sistem.
Günümüzde ABD’de hasıl olan model “Şirketokrasi”
olarak adlandırılır.




 “Jeffrey Sachs”a göre ABD’de hakim olan sistemin adıdır şirketokrasi.
Oluşumunda 4 neden var:


Ulusal partiler zayıf kişisel
temsil güçlüdür,


ABD ordusunun etkisi
büyüktür,


Şirketlerin seçim
kampanyalarına etkisi fazladır


Ve küreselleşmeyle işçilerden
soyutlaşan dengesizlik. 


C.Wright Mills”e göre bu sistemde denge güçlü elitlerden yana.
Ülkenin geleceğini bankalar ve şirket sahipleri belirlemektedir. Doğanın ve
insanın sömürüsünün nedeni bu dengesizlik…




“Bir
kandırma ve yanılgının etkisi altında olmasalar insanlar asla özgürlüklerinden
vazgeçmezler.”


(Edmund Burke)




“Lord
Brougham”
“Eğitim
bir insanın diktatör olmasına değil, önder olmasına yarar
.” diyordu.
Saraysız Başkan olarak da anılan Uruguay Eski Devlet Başkanı Jose Mujica,  eski bir gerilla lideriydi ve maaşının çoğunu
dünyanın en fakir başkanı olarak yardım kuruluşlarına bağışlıyordu. Mujika
örneği, Latin Amerika’da da sosyal sınıfların mücadelesiyle isabetli liderler
çıkarılabileceğinin iyi bir kanıtı.




ABD Başkanlık Sistemi de
dahil bugün çoğunluk sistemine dayalı siyasal sistemler ve seçimler, kazanan
partilerin hükümet adına çalışması için eş, dost ve seçmenine görev taksimine
(spoil system) açık…


Partikülerleşme, nepotizm ve kliyentalizm…




Bunlar bu sistemlerin yarattığı sorunlar…




Partikülerizm”
(Tikelcilik ya da Yörecilik),  salt aile
ve yakın çevreye güvenç, bir toplumsal çözülme ve bölünme belirtisidir. “Nepotizm” (Akrabadan Gelen Torpil)
patronaj ilişkilerinin aracı olarak devlet olanaklarından yararlanmada
adaletsizliğin önemli etkenlerinden birisidir.




Ve “Kliyentalizm”
de (Kollamacılık) genelde cumhuriyet ve demokrasi dışı yönetim biçimlerinde
otoriteyi ya da yönetimi ele geçirmeyi planlayıcı himaye sistemidir. Seçmene
seçilebilmek için ayrıcalıklı destek ve hizmet sunmak fakir ülkelerde sıkça
görülen bir durumdur.




Mikro faşizm…




“Mikro Faşizm”
ya da Mahalle Baskısı, dışlama, zorlama, yaptırım amaçlı toplum içinde
kendinden farklı kesimlere uygulanan baskı biçimlerini ifade ederler. Küçük ölçekli
ırkçılık, yerel milliyetçilik, ayrımcılık gibi sonuçlar doğururlar. (Mahalle
baskısı 1981’de Şerif Mardin’in bir makalesinde kullanılmış ilk kez.  Tanıl Bora ise Birikim Dergisi’nde sıradan
faşizm kavramı yerine kullanarak günlük ilişkilerde kendini dışa vuran baskı
şeklinin en tehlikelisi olduğunu belirtmişti.)


“Coşkun
Can Aktan”
demokrasi’nin başarısızlığının ya da
imkânsızlığının sebeplerini “Eksik
Enformasyon”
ve “Siyasal
İlgisizlik”
olarak görüyordu. (Demokrasi Poliarşi ve Demarşi, Çizgi
Yayınları, 2000)




Aydınlanma Çağı’nın önemli isimlerinden
İtalyan hukukçu ve filozof  “Cesare
Beccaria, “Her zaman sıradan ve
bayağı bir adam olan yüzsüz, yalancı, bilgisiz biri; halk içinde tapınılacak
konuma gelebilir. Ancak, aynı kimse aydınlatılmış bilgili bir halk tarafından
sadece bir aşağılanma konusudur.”
der.




Halkın seçtiği temsilcilerin güç ve
yetkilerini sınırsızca kullanmalarını sağlayan üzerinde önemle durduğu siyasal
bilgisizlik, miyopluk, unutkanlık (amnesia) 
 gibi gerekçeler yanında liderlik ve elitizme yol açan çoğunlukçu
siyasal sistem ve toplumsal yasalardaki eksiklerdir. 1961 anayasasına da giren
sosyal barış, sosyal adalet gibi ekonomik ve sosyal yaşama ilişkin sosyal
devlete özgü birtakım kavramlar ancak sosyal sınıfların mücadelesiyle gelişebilmiştir. 




“Konformizm”
bir kimsenin sorgulamasına engel olan etkene uyması marx’a göre sebebi siyasal
haklardan yoksunluktur. Zıttı ise, Kollektivizm’dir.




“Kollektivizm”
ise toplumsal kararlara etkin katılım, toplumsal çıkarlara uygunluk ifade eder.




Lenin, “İnsanlar, her zaman, siyasetteki aldatmaların ve aldanmaların aptal
kurbanları olmuşlardır ve bütün ahlâksal, dinsel, siyasal ve toplumsal sözler,
bildiriler ve vaatler arkasındaki şu ya da bu sınıfın çıkarlarını aramayı
öğrenmedikleri sürece de, böyle kalacaklardır. Reform ve ilerleme şampiyonları,
ne kadar barbarca ve çürümüş görünürse görünsün, her eski kuruluşun, belirli
egemen sınıfların zorlamasıyla ayakta durduğunu görmedikçe, her zaman eski
düzenin savunucularının oyununa geleceklerdir. Ve bu sınıfların direnişini
kırmanın ancak bir tek yolu vardır; bu da, çevremizdeki toplumun içinde, eskiyi
silip atabilecek ve yeniyi yaratabilecek kuvveti oluşturabilen -ve toplumsal
durumları yüzünden oluşturmak zorunda olan- güçleri bulmak ve bu güçleri savaşım
için bilinçlendirmek ve örgütlemektir.”
demektedir.




Osmanlı döneminde de halk isteklerinin en
büyük bölümü baskıcı devlet işlem ve eylemlerinden yakınma olarak ortaya
çıkarken Cumhuriyet ve çok partili siyasal düzen siyasal hak ve ödevlerin
kullanılması gereğini ortaya çıkarmıştı.




Halkın
temsilcisi karşısında çıkarını ve kendisini koruyacak bir duruma gelmesini
sağlamak ancak yönetilenleri gerekli bilgilerle donatarak yönetilenle
arasındaki eşitsizliği ortadan kaldıracak seçileni seçene karşı savunma olanağı
veren ve kimi üstünlükler sağlayan içreklik kabuğunun ortadan kaldırılmasıyla
mümkün olacaktır.




TAMER UYSAL


-B İ T T İ-


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış