AKP bitmiştir, Kemalizm kazanmıştır


Yalçın Küçük, gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi.


Prof.
Dr. Yalçın Küçük, gündemdeki gelişmeleri Barış Zeren, Deniz Hakan ve Okan
İrtem’e yorumladı. Yalçın Küçük röportajında AKP için dikkat çeken açıklamalar
yaparak, “Akepe
bitiyor, benim gözümde akepe bitmiştir; İslami hükümet denemesi bir daha
gelmemek üzere bitmiştir. Tabii bunun bir sonucu var, Kemalizm kazanmıştır,
bunu açıklıkla söyleyeceğiz.”
dedi. “AKP
bitmiştir” ifadesini neden kullandığını da açıklayan Yalçın Küçük, “Kimse
akepe ile Kemalizmin savaşında Kemalizmin kazanacağından şüphe etmemelidir. Üç
gün sürer, beş gün sürer, on yıl sürer ama kazanırız, artık akepe’nin kazanma
şansı yoktur, Türkiye batmıştır.”
ifadelerini kullandıç


İşte o röportaj:


AKP BİTMİŞTİR, KEMALİZM KAZANMIŞTIR


Deniz Hakan: Yalçın Hocam, genel bir soruyla başlayalım mı? Pek
çok mülakatımızda AKP bitmiştir, dediniz. Hâlâ aynı görüşte misiniz?


Yalçın Küçük: Bu mülakatı okuyanlar belki
içlerinden “bu da olmaz yahu ama bu grup söylüyorsa bu doğrudur” diyecekler.
Akepe bitiyor, benim gözümde akepe bitmiştir; İslami hükümet denemesi bir daha
gelmemek üzere bitmiştir. Tabii bunun bir sonucu var, Kemalizm kazanmıştır,
bunu açıklıkla söyleyeceğiz.


Niye
“akepe bitmiştir” diyoruz, bir defa bizim ısrarla söylediğimiz gibi,
akepeliler hiçbir şey yapmadılar, her şey bunlar için yapıldı. Gelmediler,
getirildiler. Şimdi burada yapacağımız bir ek var. Büyük Ortadoğu projesi ile
bunların kuruluşu aynıdır, hatta şunu da söyleyebiliriz, akepe’yi büyük
Ortadoğu projesi için kurdular. Bunları iktidara 2001 yılında getirenler,
orayla bağlantılıydı. Hüseyin Kıvrıkoğlu, arkada bir yerde dünya Yahudiliğinin
küçük bir ajanı olan Kemal Derviş, öbürleri ve Hilmi Özkök, bunların akepe’yi
isteyenlerle bağlantıları vardı. Tamamen bir Amerikan ve İsrail projesi. Bunlar
Nasuhi Güngör’ün kitabında var. Çok fazla abartmış olmak istemem ama o kitabı
yazarken haftada bir görüşüyorduk.


Güngör’ün,
benim yazdıklarıma baksınlar. Bir İsrail tarafı var bu meselenin. O zaman
Amerika sanki bir büyük savaşı kazanmış gibi yeni bir Ortadoğu kuruyordu. Rice
ikide bir pek çok devlet kuracağız diyordu.


D.H.: Sovyetlerin çöküşü sonrasında kendilerini
sınırsız bir güç olarak görüyorlardı. Bu anlamda kendilerini bir büyük savaş
kazanmış gibi hissettikleri söylenebilir.


Y.K.: Doğru, biri 1991’de, öbürü de
2001’de. Baktılar ki yeni bir şey kurulmuyor Rusya’da, bunu yaptılar, aradaki
on yıl zarfında da Rusya’yı hep azarlıyorlardı, zaten Rusya’nın başında Yeltsin
diye bir maskara vardı. Şimdi ise başka bir dünyadayız. Tekrarlamaktan hiç
yorulmayacağız, Rusya artık sıcak denizlere inmiştir. Suriye’ye desteğinde ve
Suriye savaşında ciddi olduğunu göstermiştir. Şimdi başka bir dünyadayız.


‘BODRUM’A İLK DEFA SOLCULAR GİTTİ’


D.H.: Peki, bunlar AKP bitmiştir demek için yeterli mi?


Y.K.: Deniz Hocam, bu kadar değil. Buna
döneceğiz, ama şimdi bir de işin ekonomik kısmına geliyoruz. İki şey bir daha
Türkiye’ye gelmeyecek. Bir, Türkiye bir daha döviz bulamayacak, ne demektir bu:
turizm Türkiye için artık yoktur. Bunu zaten herkes kabul ediyor, bir de
tekstil yoktur. Burada bir parantez açmak istiyorum: Birinci Beş Yıllık Plan’a
bakarsanız, dış turizm yoktur, tekstil de yoktur, hele hele inşaat hiç yoktur.
Birinci Plan’da bunlar yer almaz. Bunları getirenlerin kalkınma ile şununla
bununla hiçbir ilgileri yoktur. Bizim görüşümüz budur. Biz ne dedik, turizm
olabilir, dedik. Ama aynı zamanda çok net bir şekilde, dış turizm değil, dedik.
Planlama’dan ayrılmadığımız sürece de denizlerin kenarına apartman dedikleri o
uzun direkleri dikmenin cinayet olduğunu söyledik. Şimdi turizm bitince bütün
deniz kenarların bitiyor.


Peki,
turizm ne zaman başladı, nasıl başladı; Akçakoca ile, Erdek ile başladı.
Akçakoca ve Erdek diye iki yer vardır, duymuşsunuzdur.


Okan İrtem: Ailem ağabeyimle beni sürekli götürürdü.


Y.K.: Okan Hocam, siz geç
kalmışsınızdır. Sizin zamanında sadece adı kalmıştı, benim söylediğim 1950’li
yılların ortasıdır. Turizm buydu, daha çok küçük burjuvaların, memurların
işiydi. Zenginlerde bu yoktu. 1950-1955 yılları dediğim zaman, ben bir yandan
1950 başlarında liseye, Kabataş’a gelirdim, bir yandan da yazın yaylaya
çıkardık. Bir parantez açayım, onun adı yayla değildir, Farisi’dir, yaylak’tır;
yine onun adı kışla değildir, kışlak’tır. Bilmeyenler öğrensin. Ailem ünlü
Soğukoluk’a giderdi, Sabancılar oradaydı. Sakıp benden birkaç yaş büyük,
Has’lardan Kemal oradaydı, o da benden birkaç yaş büyüktür. Biz onlarla aynı
yerde, Soğukoluk’ta buluşurduk. Adana’nın, Antep’in, Suriye’nin en zenginleri
orada buluşurdu, biz sabahtan akşama kadar orada poker oynardık. Neyi
anlatıyorum, zenginlerin deniz diye bir bilgisi yoktu, denizi bilmezlerdi. Biz
bir şekilde bilirdik, şu nedenle bilirdik, İskenderun öyleydi, orada bir plaj
vardı, bizim akrabamızındı orası, biz de oraya giderdik. Modern bir plajdı,
Türkiye’de öyle plajlar yoktu. Suadiye’yi de hatırlıyorum, öyle değildi, çünkü
İskenderun’daki o plajı Fransızlar kurmuştu.


O.İ.: Ama bu anlattıklarınız yine de Adana, Çukurova
burjuvazisinin anlayışı. İstanbul burjuvazisinin denize tatili gibi bir
alışkanlığı var mıydı?


Y.K.: Onlar da bilmezler, Erdek’e,
Bodrum’a gitmeyi bilmezlerdi. Bodrum’a gidenler, 12 Mart Darbesi’nde üniversiteden
kovulanlardı. Bodrum’a kolay gidilemiyordu çünkü otobüsler aşağıya
inmiyorlardı. Marmaris’e daha rahat bir biçimde gidiliyordu. Bodrum’a giden
Halikarnas Balıkçısı’dır, biliyorsunuz değil mi, Cevat Şakir. Bodrum’a insanlar
vapurla gelirdi, benim üniversiteden kovulan arkadaşlarım oralara gittiler,
birinin adını hatırlıyorum, herkes de hatırlar, Çiğdem Anad’ın babası, Haluk,
çok yakışıklı, çok solcu bir çocuktu, dayanamadı gitti, Fen Fakültesi’nde
asistandı. Bodrum’a ilk defa solcular gitti.


TURİZM ARTIK BİZDEN GİTTİ, BİTMİŞTİR


D.H.: Üniversitede hocalarımız da öyle anlatırdı.


Y.K.: Tabii tabii, deniz turizmi
Avrupa’yı bilen solcu aydınların işi oldu, zaten Türkiye’de solcu aydınlar ne
yaparsa, zengin çocukları onları takip ederler, bunu unutmayın.


Şimdi
turizm bitiyor. Biz Planlama’da turizme bu kadar önem verilmesine çok karşı
çıktık; bu kalkınmacı bir iş değildir, dedik. Üç şeye çok net bir biçimde karşı
çıktık: turizm, inşaat, tekstil. Biz bunlara “TİT” dedik, ben “bu bir TİT
sektörüdür”, dedim. TİT nedir, Türk İntikam Tugayı’dır, faşist bir örgüttür.
Biz “TİT Türkiye’yi mahvedecektir,” dedik ve Türkiye’yi mahvetti. Çok kolay bir
şey olduğu için İslamcılığı yaydı, tembel IŞİDir. Peki, bundan sonra bu
sektörler olur mu, hayır. Turizm uçarı kız gibidir, oradan oraya gider. Artık
bizden gitti. Bitmiştir.


Zaten
ne yapıyorlardı turistler geldiklerinde, otellere gidiyorlardı, yiyorlar
içiyorlar kalkıyorlar, hiçbir şey yaptıkları yok. Gidip bir yeri gezmek görmek
yok, bitmiştir bu. O yüzden de Afrika’ya gitmeler çoğaldı, oralara gidiyorlar.


İslam
bitmiştir ve bir daha Türkiye’ye gelmeyecektir. Bu dönem bitmiştir ve kim ne
yaparsa yapsın akepe’yi iktidarda tutamaz. Daha önce ne dedik, nasıl ifade
ettik, “evlerinizden,
yastık altından dolarları getir, bilmem neleri getir,”

diyorlar, kimse getirmez dedik. Şu anda da vergileri indiriyor, bilmem neyi
indiriyor, bunlarla hiçbir şey olmaz. Kimse çok muhtaç değilse, biraz daha
ucuzladığı için alışveriş yapmaz. Nasıl alır, bir şeye ihtiyacı vardır, iki ay
sonra alacaksa şimdi alır, ancak bu şekilde olur, başka türlü almaz. Akepe
bitmiştir, yerine kim gelir, onu bilemeyiz ama şunu söyleyebiliriz, Deniz
Baykal ile Kemal Kılıçdaroğlu orada kaldığı müddetçe akepe değişmez. Tekrar
ediyorum, onlar orada kaldığı müddetçe akepe değişmez.


“SEÇİMLERDE BAŞKA BİR HİKAYE OLMAZSA BAHÇELİ GİDİYOR”


Barış Zeren: Bitmiştir ama Baykal, Kılıçdaroğlu bitirmek
istemiyorlar. Bir de Bahçeli herhalde.


Y.K.: Bahçeli ayrı, Bahçeli zaten
gidiyor, seçimlerde başka bir hikaye olmazsa Bahçeli gidiyor, o da bitmiştir.
Çünkü mehepe’de daha ciddi bir muhalefet başladı; üstelik bu cehepe’deki eş
başkanlar gibi, Baykal ve Kılıçdaroğlu gibi kıvırmıyorlar da, açıkça hayır
diyorlar.


O.İ.: Eleştirdiniz, ama cehepe’den sert açıklamalar yapan isim
Selin Sayek Böke.


Y.K.: Ben buna niye kızayım, benim
memleketlim o kız. Arsus’u çok severim, babası da çok muhterem bir adam, o
benden biraz küçüktü. Ben Hıristiyanları Müslümanlarla evlendiren bir adamdım;
Antuan vardı benim arkadaşım, onu evlendirdim. Mektup yazıyordum o zamanlar
onlar için, Antuan için yazardım. Sevgililerine onların ağzından ne güzel
mektuplar yazardım, kime öyle mektup yazarsam hemen evlenirlerdi.


Ancak
cehepe, Baykal ile Kılıçdaroğlu, eşbaşkanlar, bitmiş bir partiyi iktidarda
tutuyorlar. Ben 2006’da şunu söyledim, o zaman televizyonlar bana açıktı,
“Deniz Baykal, Deniz Baykal, biraz muhalefet yap” dedim. O zaman Baykal’ın bir
tutsak olduğunu bilmiyordum. 2002’de Deniz Baykal’ın tutsak edilmesi, Amerika’nın
akepe’yi iktidara getiren en önemli oyunlarından bir tanesidir. Ben hapishanede
Doğu Perinçek’e “sen akepeli’sin” dedim, “bütününüz akepeli’dir” dedim. 2001’de
yani akepe kurulurken Bahçeli’nin akepeli olduğunu söyledim, şimdi oynuyorum.


O.İ.: Bahçeli akepeliler’den akepeli davranan tek adam.


Y.K.: Bunun teorisini de kurdum, hangi
teoriyi kurdum, size Palmolive sabun ile öbür sabunlar arasında hiçbir fark
olmadığını söyledim. Bize Amerika’da iktisatta bunları öğretirlerdi, bunların
arasında hiçbir fark yoktur ama farklıymış gibi söylerler, derlerdi. O zaman
müşterisi biraz daha fazla olur. Bunu söyledim mi, söyledim. Bizim Amerikan
iktisadı için en önemli örneklerimizden biri budur, ürünler birbirlerine çok
benzerler ama farklı derler. Öyle bir benzerlik şimdi de var, Doğu Perinçek de
şimdi “ben Tayyip Erdoğan’ı daha çok severim, Devlet Bahçeli sevemez” diyor, bu
hale geldi.


“DAVUTOĞLU BÜTÜN BÜYÜKELÇİLERİ FETHULLAH’IN OKULLARINDAN ALMIŞTI”


‘Kılıçdaroğlu’ndan tutsak bir adam bulunmaz’


Şimdi
Davutoğlu’nun nesi çıktı ortaya, bütün büyükelçileri Fatih Lisesi’nden,
Fethullah’ın okullarından almıştı. Kılıçdaroğlu’nun bütün danışmanları da
Fethullahçı çıktı. Tayyip Bey dokunuyor mu, hayır; ben Tayyip Bey’in yerinde
olsam dokunur muyum, hayır; Kılıçdaroğlu’ndan tutsak bir adam bulunmaz.
Kemal’in kardeşi Celal, “ağabeyim Kabe’ye gitti, sonra geldi, geldikten sonra
Adnan Kahveci onu Maliye Bakanlığı’ndan şube müdürü yaptı”, dedi. Adnan Kahveci
o sırada ANAP’lı bir bakandı. İkincisi, Aleviler Kabe’ye gitmezler; umre için
de olsa, başka şey için de olsa bir tanesi gitmez. Kemal Kılıçdaroğlu’nun hangi
bayrağa selam verdiğini, hangi peygambere bağlı olduğunu kimse bilemez. Ben
bilirim, ben onun Karay olduğunu bilirim, çok güzel bir şiirim de var, tabii
şiiri İngilizler’den çaldım, onlar şöyle der: “All the babies look like each
other, they in turn look like Winston Churchill”. Benim şiirim de “Bütün
Karaylar Kaya Çilingiroğlu’na benzer” der.


“TÜRKİYE TARİHİNDE BU STATÜDE BİR ADAMIN CUMHURBAŞKANIYLA YANINDA
KİMSE OLMADAN KONUŞMASI BİR İLKTİR”


D.H: Geçen bölümde öncelikli başlıklar vardı, konu bunlara
gelmedi, ama Şubat ayında Erdoğan uzun bir bekleyişin ardından Trump ile
telefonda görüştü ve Trump CIA Başkanı’nı gönderdi. Gelişmeleri takip
edebildiniz mi? Bir değerlendirmeniz var mı?


Y.K.:
Tabii, Deniz Hocam. Notlarım bile var. Tayyip Beyefendi ile Trump 6 Şubat’ta
konuşmuşlar ve 9 Şubat’ta da cia başkanı gelmiş. Cia başkanı gelmeden önce de
Trump Erdoğan’a “sana cia başkanımı gönderiyorum, onunla her şeyi konuş, benim
gibi bir adamdır” demiş. Türkiye tarihinde Türkiye’ye bu statüde bir adamın
gelişi ve bu şekilde cumhurbaşkanıyla yanında kimse olmadan konuşması bir
ilktir.


O.İ.: Yanlarında Hakan Fidan varmış.


Y.K.: Hakan Fidan’ın varlığıyla yokluğu
birdir. Ertuğrul yine bir mektup yazmış bana, “Hulusi Bey yanına Fidan’ı da
alıp Yalçın Küçük’e gidecek misin” demiş. Benim yanıma gelirken niye alacak
Fidan’ı, Fidan nedir, bir astsubay, astsubayları küçümsemiyorum, orduda,
savaşlarda astsubaylar çok çok önemlidir, ama Hakan Fidan ne bilecek.


D.H.: Erdoğan’ın konuşma sırasında yanında kim olduğundan ziyade,
ortada bir statü sorunu var. Erdoğan cumhurbaşkanı, diğer CIA başkanı.


Y.K.: Olmaz öyle şey, bu Johnson
mektubu gibi bir şeydir. Johnson gibi bir adam, ikinci başkan bir mektup
yazmıştı. Ona benziyor.


Nedir
bu, Trump gelinceye kadar Erdoğan ile hiç konuşmadı, herkesle konuştu. Erdoğan
ile konuşmadığı dönemde özellikle askeri düzeyde çok çeşitli görüşmeler
olduğunu biliyoruz. Bu sırada Türkiye sınavdaydı, Trump cia başkanını ne zaman
gönderdi, 600’den fazla IŞİD’li yakalandığında gönderdi. Bunlardan şunu
anlıyoruz, herkes bunu anlayacak, Trump dedi ki, “IŞİD temizle, ben adam
gönderirim sana, IŞİD’i temizlemezsen adam göndermem. Benim adamlarım var,
onlarla iyi konuş, onlarla her şeyi konuşabilirsin, sanki karşındaki kişi
benmişim gibi konuş” dedi. Konuştular. Asıl işleri MİT müsteşarı ile
konuştular. Tayyip Bey muhtemelen “siz konuşun” dedi. Nerede IŞİD var, cia ile
ne yapılacak, nereye bölge kurulacak, onu konuştular. Trump’ın başkan olup
bütün dünya ile görüşüp Tayyip Bey ile görüşmediği bu dönemde Tayyip Bey
“silahlı kuvvetlerimizi daha kuzeye çekiyoruz”, dedi. Sonra onu da değiştirdi,
ama o dönem bunları söyledi.


Halbuki
biz de çok inanmıştık, kime çok inanmıştık Tayyip Bey’e, ne demişlerdi, Emevi
Camii’nde namaz kılacağız demişlerdi. Camide namaz kılmak nedir, orayı
almaktır, biz orayı alacağız, dediler. Şimdi geri çekildiler. Bunu söylüyoruz.
Buraya bir de şu notu almışım, Abdülkadir Selvi, bu görüşmelerin perde arkasını
yazıyorum, demiş. Bu işlerin perde arkasını Selvi ne bilir, Fidan’dan
öğrendiklerini oraya yazıyor, perde arkası diyor, çok mu önemli.


İsterseniz
bir özetleyelim, şöyle söyleyelim, ben bu ara Hegel’i okuyorum, Philosophy of
History
, onu sizinle de konuştuk, felsefeyi sözcükle çok içe içe
koyuyor, hep öyle. Nitekim onun en ünlü laflarından biri de nihayet, “gerçek olan
aklidir, akli olan gerçektir”,
çok da hoş, hepimizin hoşuna
giderdi. Şimdi biraz sözcüklere bakacak olursak, Sözcü Gazetesi şunu diyor,
tarihçi Sinan Meydan’ı yazar olarak aldık. Nereden çıkartıyorsun Rahmi Bey
bunu, ben bir tek yazısını okudum, gazeteci olmak isteyen iyi bir arkadaşımız,
ama ne tarihçi, ne gazeteci. Buna hakkınız yok, bunları böyle yapmayın.
Bir iki uyarım daha olacak, tarihçi dediğiniz zaman Doğan Avcıoğlu’nun
kendisine “tarihçiyim
ben”
dediğini hiç duymadım. Ben de kendime tarihçi demem.
Birisi bana tarihçi derse, estağfurullah derim, o kadar ileri, o kadar büyük
bir iş ki, onun eğitimi gerekli, başka şeyleri gerekli, bende onlar yok. İlla
bir şey söylemek gerekirse “amatör tarihçiyim” deriz. Ama şu ayrıdır,
benim yaptıklarımı kimseler yapmadı, o tarihçilerin kabahati, benim bir
meziyetim değil, bu beni tarihçi yapmaz.


“İLBER HOCAM BU KIZA CEVAP VERMEZSENİZ İKİ ELİM YAKANIZDAN DÜŞMEZ”


Bir
de şu var, tarihçilerin bir kısmı kaybolur, bana göre çok sevgili arkadaşım
İlber Ortaylı tarihçilikte kayboluyor. Şimdi burada bir tarih söyleyeceğim,
nedir, bir kız çıktı, hanedan ailesindenmiş, tehdit ediyor, şu Mustafa Kemal’i
koruma kanunu kalksa, o zaman beni görürsünüz, diyor. Vay vay vay. Ne cahil bir
kız. İlber Hocam tarihçi ol, bu kıza cevabı ver, vermezsen asistanın Murat
Bardakçı cevap verecek. Siz bu kıza cevap vermezseniz iki elim yakanızdan
düşmez. Zengin bir adamın gazetesinde yazıyorsunuz diye tarihi mi
unutacaksınız. Kim bu kız!


Bir
bilgi verebilir miyim, IŞİD’in diğer İslami hareketlerden farkı nedir, bir
halife çıkarttı, halifeyi kim ister, emperyalistler ister, çok yeni şeyler
yazacağım yeni kitaplarımda. Trump ne diyor, IŞİD’i Obama kurdu, diyor. Ben
IŞİD’i Obama’nın kurduğuna inanmıyorum ama IŞİD’i Obama’nın yaşattığından
hiçbir kuşkum yok, Trump’ın söylediği bu açıdan doğrudur. Bütün bu işler oğul
Bush’un Büyük Ortadoğu Projesi sırasında çıktı. Yeni bilgi veriyorum, Yalçın Küçük
uydurur, uyduruyorum, akepe’nin kuruluşu da büyük Ortadoğu projesi ile denktir.
Şöyle düşünmüş olduklarını düşünebiliriz. Amerika Büyük Ortadoğu Projesini
ortaya attığı zaman Türkiye’de bir akepe mutlaka gereklidir. 


“EMPERYALİSTLER O ŞEHZADEYE MUSTAFA KEMAL’DEN DAHA FAZLA
DÜŞMANDILAR”


O.İ.: Cengiz Çandar da o dönemle ilgili bir değerlendirmesinde,
“Eğer Kuzey Irak’ta bir Kürt bölgesi olacak ise Ecevit olmayacak, eğer Ecevit
olacaksa Kürt bölgesi olmayacak” diyordu.


Y.K.: Çok güzel. Devam ediyoruz, emperyalizm
her zaman mevcut şehzadeyi ortadan kaldırıp yeni şehzade getirmek ister.
Sykes-Picot planlandığı sıralarda İngiliz emperyalizmi kimi halife yapmak
istiyordu?


D.H.: Emir Hüseyin.


Y.K.: Peki kimi istemiyordu, o sıradaki
şehzadeyi istemiyordu. Kimdi o, Mehmed Reşad. Bütün emperyalistler o adama, o
şehzadeye Mustafa Kemal’den daha fazla düşmandılar. O adam, Mustafa Kemal’den
önceki Kemalistti; kızı kısa etekler giyerdi, çok moderndiler. Mustafa Kemal
öncesi dönemden söz ediyorum. Yeni kitaplarımda şunları da araştıracağım:
Bizdeki halifeler moderndiler, İngiliz emperyalizmi bunları mı uzaklaştırmak
istiyordu, araştıracağım.


D.H.: Ama o dönem emperyalistler İslam’a karşı da halife
istiyorlar. Panislamizme karşı kendi İslam’larını istiyorlar.


Y.K.: Çok doğru. Peki, buradaki sorun
ne, buradaki sorun şu, bir üçüncü keşfimizi açıklıyoruz, 1916’ya Sykes-Picot’ya
geldiğimiz sırada emperyalist tarafın bir tek askeri yoktu. Tarihimize bakın,
Gelibolu’ya kim geldi, Siyonist Katır Birliği, küçücük bir birlik, Siyonistler
gönderdi, İngilizler “aman gönderin” dediler. Anzaklar geldi.


O.İ.: Kendi içlerinde de çok tartışma var o sıralarda. İngiliz
yöneticilerinden bir kısmı aşağıya, İskenderun tarafına doğru çıkarma yapmak
istiyor. Dolayısıyla İngiliz devleti de pek yekpare değil o dönemde.


D.H.: Ancak komutanların çoğunluğu İngiliz askerlerini Batı’da,
Avrupa’da tutmaktan yana. Ortadoğu’ya ayıracak asker bulamıyorlar.
Sykes-Picot’ya gelindiğinde İngiliz emperyalizmi İngiliz askerlerini
kullanamayacak durumda.


Y.K.: İkinci Dünya Savaşı biterken de
böyleydi. Truman Yunanistan ile bizi, emperyalizmin koruma şemsiyesi altına
alan o meşhur Truman Doktrini’ni söylediği zamanlarda, emperyalistlerin bir tek
askeri yoktu, benim kitaplarımda var. İngiltere’nin o sıradaki Dışişleri Bakanı
Bevin’di, bayram yaptı, “kurtulduk” dedi. Çünkü bir tek adamları yoktu.


Şimdi
kim var buralarda, Türkler var ama Amerika Türklere güvenmiyor, bütün sorun
burada. Türkler savaşmak istiyor, Amerika “sen dur gardaşım, sen bizim
anlamadığımız savaşlar yapıyorsun” diyor.


D.H.: Üstelik Türkiye’nin iki kanadına da güvenmiyor. Ne orduya ne
Erdoğan’a. Çuval olayı belki ilkinin en net göstergelerindendi. Erdoğan’a da
hiç güvenmiyor.


Y.K.: Tabii, hiç güvenmiyor. Aynı
şekilde, Trump Barzani’ye de güvenmiyor.


O.İ.: Bu yoruma nasıl varıyorsunuz?


Y.K.: Disiplinli değil, o da Nakşibendi
bilmem ne, ne yapacağı belli değil. Sorunlar bunlar. Orada ellerinde Kürtler
var, Kemalizm’in eğitiminden geçmiş Kürtler var. Her şeye rağmen disiplin nedir
biliyor diğerleri.


“DEVLET BAHÇELİ VE KALMAYAN BİR AVUÇ ARKADAŞI TÜRK GERİCİSİDİR”


D.H.: Amerika’nın burada askeri yok diyoruz, Kürtleri kullanmak
zorundalar. Ama Amerikan ordusu burada kalmayacağına göre Kürtleri kim
koruyacak, bir de bu soru var. O yüzden Kürtler de Suriye ve Rusya ile
ilişkilerini koparmıyorlar, koparamazlar. Size sormak istediğim şu: Amerika
uzun zamandır PYD ile AKP arasında, Barzani ile kurdukları türden bir ilişki
kurabilmek istiyor. Bunu, kuşkusuz zaman alacak bir şey olarak görüyor, ama
“çözüm” de bu yönde bir çaba idi, “Eşme Ruhu” da. 7 Haziran seçimleri, öncesi
ve sonrasıyla, bu gidişata son verdi. Trump ise göreve gelmeden önce, Türkler
ve Kürtlerle yalnızca ayrı ayrı değil beraber de işbirliği yapabiliriz, aradaki
sorunların çözülebileceğine inanıyorum, türünden sözler etti. Şimdi, referandum
öncesinde, Erdoğan yüksek perdeden laflar diyor, Menbiç diyor, ve orada ne
olduğunu ayrıca tartışırız ama, bir yandan da, doğru veya yanlış, referandum’dan
sonra Erdoğan’ın YPG’yi kabul edebileceği konuşuluyor. Siz Amerika’nın bu
projesini mümkün görüyor musunuz? Barzani ile kurulduğu türden bir Türk
gericiliği-Kürt gericiliği ittifakı kurulabilir mi?


Y.K.: Deniz Hocam, bu kadar Kürdü, Kürt
milletvekilini hapse atarsanız Kürt gericiliği kalmaz. Bir Türk gericiliği ise
var, Doğu Perinçek ve bir avuç arkadaşı Türk gericisidir, Devlet Bahçeli ve
kalmayan bir avuç arkadaşı Türk gericisidir, yobazizm Türk gericiliğidir. Ama
Türk gericiliği akepe’ye teşekkür etmek zorundayız, tarihe karışıyor. Akepe’nin
kendisi tarihe karışıyor, yapacağı hiçbir şey yok bundan sonra.


Oooo,
Rusya ile çok iyiyiz, dediler. Bu iyi dedikleri dönemde bile Sputnik, ki uydu
anlamındadır, güncel haberlerin altında hep iki eski haberi hatırlatıyordu.


B.Z.: İlgili haberler linklerini mi kast ediyorsunuz?


Y.K.: Evet, Barış Hocam. Rusya daha önce
ne demişti, Lavrov “ey Türkler siz suç erbabı ile beraber, IŞİD ile işler
yaptınız” ve Medvedev ise “büyükelçinin öldürülmesine çok ağır ceza vereceğiz”
demişti. İşte bu iki haber her gün orada idi. Ve Putin bütün o idareciliğine
rağmen Türkiye’ye karşı sertleşti. Soru şudur, Putin’in uçaklarının üç Türk
askerini öldürmesi bu cezanın bir parçası mıdır yoksa hata mıdır, Allah bilir.


D.H.: Kimse hata olduğunu düşünmüyor.


O.İ.: Peşkov çok ilginç bir açıklama yaptı, koordinatları Türk
ordusundan aldık, Türk ordusu mensuplarının orada olmaması gerekiyordu, dedi.
Bunu herhalde “çekilin” mesajı olarak okuyabiliriz.


Y.K.: Şunu sormalıyız, Türklerin kendilerine
izafe ettikleri, kendilerine yakıştırdıkları balayı yoksa bitti mi; tabii biz
takip ettiğimizde öyle bir balayı zaten görmüyoruz. Ama yine de çabuk bitti,
niye çabuk bitti, bana göre Tayyip Bey Trump’ın kendisine mektup yazması, adam
göndermesi için çok istekli davrandı.


“HEM BUSH’UN VE HEM DE TRUMP’IN SEÇİLMEDEN BAŞKAN OLDUKLARI GENEL
KANIDIR”


O.İ.: Trump hakkında ne düşünüyorsunuz?


Y.K.: Şunları aktarmama izin verir
misiniz, Okan Hocam? Hapisten sonraki ilk kitabım, “Çıkış” birinciden
alıyorum. “Çıkış” dizisinin ilk kitabıdır ve bana şaşırtıcı geliyor.


“Birinci
tez, Başkan Obama, 12 Mart 1947 tarihli Truman Doktrini’ni yenileme kararı
almış ve ilan etmiştir. Obama’nın, sağlık harcamalarını sosyal sigorta
kapsamına almasından sonra, ki bu Amerika halkına karşı en uzun ve en haksız
ihmallerden birisiydi ve kısmen giderilmiştir. Obama Doktrini de, Amerika
ölçüsünde tarihseldir.” Ve çok güzel’dir. Bunların yazılmış olmasından çok
hoşnut haldeyim.


Neden
mi, ne görüyoruz, gördüğümüz Amerikan gericiliğinin, “obama-care”
denilen, “obama-bakımı” diyebilirim, artık, Amerikan gericiliğinin en
büyük hedefidir. Trump Ekibi, yoksul halkın en kindar ve büyük düşmanıdır. Bunu
anında not edebildiğimiz için sevinç duyuyoruz. En zengin ülke en yoksul ve
çoğu renkli hastalarına kin duymaktadır.


Truman,
“Jön” Bush, Trump eksikli insanlardır. Truman’ı hatırlamıyorum, o
zaman pek çocuktum, ancak başkan olduğunu hep “alık” olarak
anıldığını biliyorum, hep gülerdi ve her sözüne gülerlerdi. Büyük başkan işte
budur. Hem Bush’un ve hem de Trump’ın seçilmeden başkan oldukları genel
kanıdır. Amerika’da seçilmeyenlerin başkan olmaları ve başkanların öldürmeleri
ve öldürülmeleri çok doğaldır. 


Roosevelt’in
öldürülmüş olma ihtimalini Fitne’de yazdım ve tabii bunu, Amerikan kaynaklardan,
kitaplarından aldım, yalnız, hiç bir tepki göremiyoruz. Yapanları da koruma
var, hiç kimseden kuşkulanma söz konusu olmuyor. Yazılmamaktadır, demek
durumundayım.


Perry
Anderson’ın, “American Foreign Policy and Its Thinkers” sınırlı
olmakla birlikte son derece düşündürücüdür. Bir, “since the second world
war, presidential lawlessness has been the rule rather than exception”
diyor, ve bunu doğrudan doğruya, ikinci dünya savaşından beri başkanlar yasa
dışıdır” şeklinde anlıyor. Ne demek, Nixon’un formüle ettiği
“dictum” açıklıyor ve Nixon, “if the president does it, that
means it is not illegal”, bunu da başkanın her yaptığı yasaldır şeklinde
anlıyoruz. Daha geniş tutabiliriz, savaşta da yasa dışı eylemleri açıklamak bir
tür suç olmaktadır ve bunu yapanlar müthiş işkence görüyorlar.


Anderson,
başkanlar ile mafya aileler arasında bir benzerlik kuruyor; bunu
da,”omerta, the code of silence about the mafia’s activities observed by
its members and associates”, eğer mafya kendinden birisini ortadan
kaldırıyorsa, mafya üyelerine sessiz kalmak düşmektedir. Yasaların dışında
kabul edilen Amerikan başkanları bir “iş” yaparsa, omerta ilkedir,
herkes sessiz kalacaktır. Çok güzel, şimdi daha iyi anlıyoruz; Roosevelt’in
eşi, çünkü ölümünden hemen önceki günlerde, eşinden aldığı mektuplarda sadece
neşe ve sağlık okumuştu. Sesini çıkaramadı; bağırmadı ve çağırmadı. Robert
Kennedy’nin durumu da aynıdır ve iki kardeş öldürüldükten sonra başkanlık için
aday olmayı bekleyen Edward Kennedy sadece ölümsüzlüğe şükreder yaşamayı tercih
etmişti. Buradayız.


“HANDE HANIM’IN ADI GÜLÜŞ’TÜR”


B.Z.: Geçtiğimiz günlerde Hürriyet’in “Karargah rahatsız” manşeti
çok konuşuldu. Bu konuda sizin görüşlerinizi de alabilir miyiz?


Y.K.: Gülüş’ü, Hande Fırat’ı, bir
“15 Temmuz Gecesi” kaldırdılar, beyazlar giydirdiler ve uçurdular.
Çok şaşırmıştım. Kendi kendime neler anlatıyor, demiştim ve sonra bir
“Kelebek”
gecesi Aydın Bey Doğan, “ben süfle
ettim” dediler de rahatladım. Şimdi ise kızcağızın bir
“rahatsız” kelimesi için hiç rahatını bırakmadılar.


Bu
ara Gülüş’e, mahkemeleri çok iyi izlemesini tavsiye ediyorum, onun anlattıkları
ile “itirafçılar” dahil söylenenler arasında bir bağ var mı, ben
göremiyorum. Kaldı ki bunlara “örgüt” demek için de çok zorlanıyorum,
bunların üçü arasında dahi bir bağ bulamıyorum. Halbuki Ergenekon Davası’ndan
öğrendik,
“örgüt”
için, en az üçünün bir araya gelmesi şarttır.
Bir araya gelemiyorlar.


“Gülüş”
adı nereden çıktı, sorarsanız, Hande Hanım’ın adı Gülüş’tür; İsimlerin
İbranileştirlmesi kitabımın 139. sayfasında var. “İshak” adının,
benim bulabildiğim yirmi bir karşılığından birisidir. Tevrat’ta aslı var,
şaşırmayalım, Harun, İbrahim, İsmail, türü isimlerin çoğunun aslını Tevrat’ta
buluyoruz. Ve ben de, Tevrat’a bakmadan, sureleri çok iyi anlayamıyorum. Bu ara
tekrar ediyorum, Silivri’de paşalarımızın çoğu dine düştüler ve ben de Esed’in
Kuran çevrisini önermiştim. Daha doğrudur, çünkü yazarı Esed, önce Yahudi idi,
daha iyi yazabiliyor. Döndüler.


İnsanlar
yalnız kalırlarsa, korkarlarsa, ya kadına düşüyorlar ya da Allah’a
bağlanıyorlar.


Ama
Hande Hanım’ın, “rahatsız” sözcüğünden dolayı üstüne çok geldiler ve
bravo Hande’ye, kılı dahi kımıldamadı. Hiç korkmadı ve hiç geri adım atmadı.
Güzel, “bizim oralarda” bu türe “erkek kız” diyorlar.
“Gülce” de diyebilirim, Gül de İshak karşılığı isimlerimizdendir,
bizim Mehmet Ali Aybar”ın kızı da Gül’dür. Gül gibi bir kız olarak
hatırlıyorum.


“ARTIK BİZ MAAİLE ‘PORTAKAL’CI’ OLDUK”


Ancak
Hulusi Bey’e çok şaşırdım, “ben demedim” dedi, durdu. Ortadaki
durumdan rahatsız olmamak mümkün mü; bu arada not etmek istiyorum, pek uzun
zaman var, Hürriyet okumuyoruz. Artık biz maaile “Portakal’cı” olduk.
Akşam olduğu zaman karşısına geçiyoruz, Fox’da Fatih Üstadı dinliyoruz, bir
defa Nutuk veriyor, bilgilerimizi tekrarlıyoruz. Atatürk’ü tekrar sevdiriyor.
Diğer taraftan Suriye savaşını hem anlatıyor ve hem tartışıyor. Artık Hürriyet
hiç okumuyoruz.


Fikret
Bila ve Abdüllatif Şener, Gazi’de benim doktora öğrencimdiler. Fikret çok
akıllıdır, haberi çok iyi yazardı; Abdüllatif başbakan yardımcısı iken en geç
iki haftada bir birlikte yemek yerdik, başkaları da bulurdu, iyi yerlere
giderdik. Abdüllatif beni biraz “müslüman”, daha doğrusu mistik
buluyordu, böyle bulanlar çoktur, ben de Latif’i fazla solcu sayardım. Güzel
yemeklerdi ve ne güzel, Latif, akepe’den uzaklaştı ve Fikret ise çok yaklaştı.
Olağanüstü Tayyibi’dir ve Hürriyet’te bir tek yazısını okuyabildim. Bihakkın
artık yöneticidir, daha iyisini bulamazlar.


Sedat
da genç gazeteci iken, Cumhuriyet’teydi, yakınım bilirdim. TİP sempatizanıydı
ve amma, Hüseyin Kıvrıkoğlu, Devlet Bey ile birlikte akepe hükümetinin
kuruluşunda, 2002’de en büyük rolü olandır. Hoş, herhalde, son haber ile Tayyip
Bey çok rahatsız olmuştur.


Son
haber, diyorum, Fatih Portakal çok ince iş yapıyordu, “Fikri
Işık bunu Genelkurmay’dan önce söyledi”
diyordu, savaşla
ilgili her şeyi önce ondan öğrendiğimizi söylüyordu ve ben böyle savunma
bakanını ilk defa görüyordum. Bu ayrı, bu “rahatsız” rahatsızlığından
sonra Fikri Işık bir de açıklama verdi ki, “Varsa söyleyeceğiniz bir şey
bana söyleyin,”
diyordu; Hulusi Bey’i Tayyip Bey in
yanında uçağa giderken gördüm, hâlâ rahatsız görünüyordu. Buradayız.


Genelkurmay’ı
yok etmemek gerekiyor, genelkurmay yoksa ordu hareketi ve gücü yoktur.


Gülüş’ün
“karargah rahatsız” işareti ile, Gülüş bir sendromu açıklamış
oluyordu, Fikri Işık için bir hatırlatmadır. Arka bir yere çekildiğini
görüyoruz.


Yalnız
şimdi de Çavuşoğlu var; sık sık “vururuz” çıkışını yapıyorlar.
Dışişleri bakanlarının böyle bir imkanını bilmiyoruz. Karşı tarafın, teknik
deyim ile, “düşman” tarafın önem vermesi imkansızdır. Ciddiye
almazlar.


Başkomutanlık
TBMM’dedir ve hükmü şahsiyetindedir. Bu başkomutanlığın icrai bir rolü yoktur,
temsili ve itibari diyebiliriz. Eski genelkurmay başkanı Özel’in herhangi bir
başkanlığı, herhangi bir yere veya kişiye devretme ya da verme yetkisi yoktur.
Özel’in
“verdim sözü”
yoktur ya da eski söyleyişimiz ile
“butlan ile maluldur”, yoklukla yüklüdür, diyoruz.


Büyük
kurtarıcının başkomutan yapılması daha çok meclisteki muhalefet grubunun
IŞİDir. Mustafa Kemal’i iyi bir komutan olarak görmüyorlardı, “komutan
yaparız, yapamaz ve kurtuluruz” hesabı vardı. Yanıldılar. Kemal Paşa,
zafer kazandılar.


“SURİYE ORDUSU GÜÇLENMEKTEDİR”


D.H.: Fırat Kalkanı üzerine AKP cephesi ile Genelkurmay cephesinden
pek farklı açıklamalar gündeme geldi. Hem amacı konusunda, hem son “bitti mi,
bitmedi mi” tartışmasında.


Y.K: Hulusi Paşa, Suriye’den artık
döneriz, şeklinde de konuştu. Fikri Işık’ın tabii askerlik tecrübesi çok azdır,
yaptı mı, bilmiyorum ve ben Hulusi Paşa’nın daha ilerisini göremediği sonucuna
vardım. Devamı halinde, kimin sorumluluğu olduğu tartışması mutlaktır. Buradan
uzak kalmaya çalıştığını anlıyoruz. 


Ve
“rahatsız” sendromundan ve Tayyip Erdoğan’ın Hulusi Bey’i yanına alıp
Pakistan’a davet etmesinden sonra Fikri Beyefendi’nin ağzını açmadığını
biliyoruz. Sesi çıkmamıştır, çok güzel, savunma bakanı mı, böyle olmalıdır.
Yaşları tutmaz, İlhami Sancar’ı bilmezler, işte söylediğim türdendir.


Ve
“Yoldaş” okuyoruz, s-put-nik, internetini kastediyorum, hocayız ve
işportacıyız, tekrarlarız, iki anlamı var, ya “satellite”, “uydu” ya da
“yoldaş”
ve gördüğüm, Suriye Ordusu güçlenmektedir,
Rus uçakları var, dünyanın öbür ucundan da füze atıyorlar, Kürtler ise
öğrendiler, üstelik Amerika her zaman yeni ve güçlü silahlar vermektedir. Bir
genelkurmay başkanının bunları hesaba katması gereklidir ve yerindedir.


Beş
ciltlik ve belki, beş yıl sürecek, 1916 yılından başlamak üzere, yeni bir
“Tezler” dizisine hazırlanıyorum. Bir, siz de söylediniz, Birinci
Dünya savaşında emperyalistlerin, Büyük Britanya, bizim bu bölgede, hemen hemen
hiç askeri olmadı. Hatırlamak kolaydır, Hintlileri sürdüler, bizim
İskenderiye’de eğittiler, Siyonist katırları Gelibolu’ya getirdiler, bir
kısmını, Kudüs’te kullandılar ve aynı Arap aşiretinden dört devlet yaptılar,
güya asker yaptılar, Suriye’nin reddettiğini biliyoruz. 


Şimdi
Amerika’nın hali, işte budur, “proxy” askerler ile savaşmak
zorundadır. Bu, Jön Bush’un, Obama’nın ve Trump’ın yoludur. Bir nokta daha,
Truman döneminden beri, 1947 yılını alabiliriz, Amerika’da dış politikasının en
genel hatları değişmemektedir. Ve Trump, Jön Bush kadar akıldan zayıftır, ayarı
tutturamamakta ve keskin çıkışlarda ısrar etmektedir. Şunu söyleyebiliriz,
“ya gider ya gider” ve buradan devam edeceğiz.


Trump,
işleri, popülist ve şoven subaylara teslim etmiştir. Suriye Komiseri McGurk
yerindedir ve Obama’nın getirdiği bir adamdır. Biz “Amerikalılar”
Suriye’de başarılıyız, demektedir. Kürtlerden çok memnunuz, ilave etmektedir.
Ve bir de “PKK, Türkiye’yi ciddi bir şekilde tehdit etmektedir, bunu
tanımalıyız” demektedir. McGurk’e inanacak olursak, “PKK çok zarar
veriyor” ve “Türkiye’yi PKK ya karşı korumak istiyoruz” ibaresi de
var.


Ancak
Kuzey’deki Kürtleri de kuvvetlendirmek planlarını açıklıyor. Ve şu cümle de
var, “Kürtler Suriye’nin bir parçası olmak istiyor”. Bundan
memnundurlar.


Ve
ben 2014 yılında, ortada fol yok ve yumurta yokken, “Obama Doktrini”
yazdım. Başta Obama vardı ve Obama dedik, şimdi 2. Truman Doktrini de
diyebiliriz. Amerika’nın bu bölgede, Türkleri değil, Kürtleri birinci kavim
yapmak istediğini ilan ettim. Ben yazdım, ancak şimdi tekrarlarken çok
şaşırıyorum, peki nasıl yazdım ve bilmiyorum. Bilmiyorum ve bunların yüzde
birini bilsem ve genelkurmay başkanı olsam, titrerim. Ben Gülüş’ün başına
yıkmak istedikleri bir yanı çok basit, diğer yanı çok bürokratik, asıl yanı çok
yararlı bu yazışmadan neden rahatsız oldular, anlayamadım. Ancak Gülüş, çok
“erkek” çıktılar. Bilmiyordum.


“EMEVİ CAMİİ’NDE NAMAZ HAYALDİR”


‘Doğu Birliği hâlâ mümkün’


Belki
tekrardır, Cumhuriyet var, az zamanda çok ve büyük işler yaptık ve doğrudur.
Ancak Truman Doktrini ile bambaşka insanlar olduk. Servet-i Fünun ile bir
yepyeni bir biçim vardı, hem Soğuk Savaş’ta ve hem de Truman Doktrini’nde ise
Amerikan formuna girdik. Artık, “modern” insanlar oluyorduk. Amerikan
peyniri yiyor, evlerimize dağıtılan Amerikan sütü içiyorduk. Artık başka “Türk”
olmuştuk ve Türkiye bizimdir ve Türklerindir.


Şimdi
yeni bir durumdur. Silivri’de mahkeme salonlarında, “bunlar bize artık ‘ancien
regime’ muamelesi uygulayacaklar ve uyguluyorlar, demiştim. Kızanlar oldu,
“yapmazlar” ve hatta “izin vermeyiz” sesleri yükseldi, ama
kendilerine göre yaptılar. Ve şimdi, artık bu topraklarda, Türkler ikinci
kavimdir, diyorum. Ben demiyorum, söylenenleri okuyorum.


Olanları
“okumuyoruz”,
2004 yılında olabilir, Amerikalılar,
Irak’ta askerlerimize çuval geçirdiler. Biz ya anlamadık ya da anlamak
istemiyorduk; Türk askerleri bu topraklara girince zapt etmek istiyorlar ve bir
daha çıkmazlar, diyorlardı ve dediler.


Kapılar
kapalıdır. Emevi Camii’nde namaz hayaldir. Belki Hulusi Paşa bunu anlatmak
istiyordu. İndik ve şimdi dönmek sırasıdır, bunu, üstü kapalı bir şekilde
söylüyordu. Buradayız.


Peki
“Doğu
Birliği”
artık tamamen kapandı mı ve hayır. Bir, bu yol
değildir. İki, pek farklı bir hükümetin IŞİDir. Üç, bir gün mutlaka,
diyebiliyoruz.


“KEMAL PAŞA’NIN İZİNDEN GİDECEKSİNİZ, 1930’LARDAKİ GİBİ
YAPACAKSINIZ”


D.H.: Mülakatın başında “Kemalizm kazandı” ibaresi kullandınız.
Biraz açabilir misiniz?


Y.K.: Bir ülke bu kadar bölünmüşse,
başarı bir ideolojisi olanın, doktrini olanın tarafındadır. Kimse akepe ile
Kemalizmin savaşında Kemalizmin kazanacağından şüphe etmemelidir. Üç gün sürer,
beş gün sürer, on yıl sürer ama kazanırız, artık akepe’nin kazanma şansı
yoktur, Türkiye batmıştır. Daha kötüsü, izlenen politikalar ekonomiyi daha da
batıracak bir yöne doğru götürmektedir. 1950’li yıllarda bunu Menderes öğrendi,
ekonomiler emir dinlemez, dinlemezler. Bakın, yastık altından dolarları
istediniz, kimse çıkartmaz. Bunları söyledim.


IMF
Başkanı hanımefendi diyor ki, sıkı bir maliye politikası lazım, maliye
politikası diyor, bizler bağımsızlıkçıyız ama bu kez doğru konuşuyor, biz şu
anda stabilizasyon dönemindeyiz, büyük bir krizden sonraki döneme stabilizasyon
dönemi denir. İstikrar politikasıdır ve istikrar politikası sadece faiz
politikası değildir. Esası maliye politikasıdır. Bu dönemde, stabilizasyon
döneminde bir maliye bakanı vergileri arttırır, işi odur. Şimdi bir maliye
bakanı var, ne güzel, güler yüzlü maliye, kim isterse vergisini indiriyor.
Maliye bakanları böyle dönemlerde vergi indiremez, vergiyi arttırır. Mali
politika vergi demektir; devalüasyona karşı politika da istikrar politikasıdır.
Bunları öğrensinler, bu bizim mesleğimiz. Buna stabilizasyon politikası denir ve
bu bütünüyle tüketimi kısma IŞİDir, tüketimi arttıramazsınız. Tüketimi
arttırıyorsanız maliye bakanı olarak görevinizi yapmıyorsunuz demektir. Bunları
açıklıkla söylüyoruz.


Söylediğimiz
şudur, maliye politikalarını takip ediniz, Merkez Bankası başkanınız, o çocuk
korka korka da olsa doğru bir iş yapıyor, faizi düşürmüyor, eğer izin verseniz
yükseltir, çünkü şu anda stabilizasyon politikasının gereği yükseltmektir.
Stabilizasyon politikası tüketim yapılmasın demektir, bana bir gün Yiğit
Bulut’u gönderin anlatayım.


İki,
enflasyona karşı mücadele de sadece faiz politikası değildir, bunu da
öğrensinler. Siz her tarafa konut dikmişsiniz, onları da faizi düşürmeden
satamazsınız; faizleri indirelim demek, bir avuç konutçunun ellerindeki
malları, stokları kurtarmak demektir. Ama ben söyleyeyim, bunu yapmanız çok
zordur. Artık bu politika bitmiştir, bu politika yerine Colbertist politika,
Kemalist politika gerekir, Trump’ın uygulamak istediği politika da böyledir,
beğenirsiniz beğenmezsiniz Kemal Paşa’nın izinden gideceksiniz, 1930’lardaki
gibi yapacaksınız. Böyle yaparsanız belki beş on yılda bu halden çıkarsınız,
yapmazsanız hiç kurtuluşunuz yok. Ama hemen söyleyeyim, Türkiye bu durumdan
çıkacak, tekrar ediyorum, Kemalist politikayı uygulayacaksınız, bu Colbertist
politikadır. Benim kitaplarımda var mı bu, var, güzel, aferin bana.


“IŞİD’İ VE HALİFESİNİ YAŞATMAK İSTEYEN DE WASHİNGTON OLDU”


O.İ.: Son mülakatımızda Erdoğan ile Işık’ın “hilafet” istediği
tespitiniz çok ses getirdi. Bu konuda söyleyecekleriniz var mı?


Y.K.: Emperyalizm Ortadoğu’da hep en
sağı, sağın sağını, bulmak kurmak ve yaşatmak istemiştir. Yıkılışta, 1916
yılını dönüş noktası sayabiliriz, ki sadece Sykes-Picot anlaşması ve paketini
saymıyoruz; yanında McMahon-Hüseyin paketi de var. İngiliz emperyalizmi,
Osmanlı Türk Devleti’ni ortadan kaldırırken, Mekke Emiri Hüseyin’e dört devlet
kuduruyordu: Suudi, Ürdün ve Irak ile Suriye. Suriye, o tarihte de önemli
ölçüde İttihat ve Terakki olarak hareket etti ve Mekke Emiri’nin oğlu Kral
Faysal’ı kovdular.


İngiliz
Emperyalizmi İstanbul’daki Osmanlı-Türk halifeyi ihraç edip yerine Hüseyin’in
tarafından yeni bir halife ihdas etmeye çalıştı. İstanbul’daki halifeye
güvenmiyordu ve haklıdır. Son halifeden biliyoruz, henüz embriyon halindeki
kemalizmden çok daha kemalist idi.


D.H.: Bunu “moderndi ve milliciydi” anlamında söylüyorsunuz.


Y.K.: Evet efendim. Kovmak istediler.
İngiliz parmağıdır.


IŞİD’i
ve halifesini yaşatmak isteyen de Washington oldu, Bush-Obama-Trump eninde
sonunda aynı hattır; Bush başlangıç, Obama zig-ziglar içinde, Trump gücünü
tamamen Ordu’ya vermekle birlikte daha keskin olmak istiyor. Esad’a
saldıramayınca IŞİD’e saldırma zorunlulukları var. Ve Trump keskin olmak
istiyor, ancak 1916 Ortadoğu’daki İngiliz emperyalizminden dersler almak da
istiyor. Trump’ın kimseyle konuşmadan Büyük Britanya Başbakanı Theresa May ile
buluşması, Theresa’nın elini avcunun içine alması işte budur. Theresa May,
Wahington’dan çıkıp Ankara’ya geldiler. Büyük Britanya ve Washington’a eğilimi
hiç değişmeyen Erdoğan’a dersler verdiler.


IŞİD
halifesi, şimdiye kadar, Obama’nın işi olmuştur. Obama hem vurdu ve hem korudu.
Obama sallanınca, Arap halife de sallanmaya başladılar.


İngilizce’de
bir sözcük var, “to coin”, basmak olarak anlayabiliriz, sikke’yi
basmak da “to coin” dir, sözcükler de basılıyor. “IŞİD
gömleği giydik”
sözünü, ilk önce bizim Mahir’in, Mahir
Kaynak’tan söz ediyorum, bir ara Planlama’da benimle birlikte çalışmıştı, sonra
Gazi’de birlikte olduk, bana “ben sosyalistleri takip etmedim ve etmem”
demişti, sonra da mit’ten atmışlardı, Mahir’in kızı Ülke Hoca’dan söz ediyorum.
Onun sözleriyle “IŞİD gömleği” sırtımızda kaldıkça Avrupa ve Trump
güvenmezler. Büyük turistler de gelmezler.


Sputnik’de
her gün hatırlatılan haberdir; Lavrov, Ankara için, “teroristler ile
işbirliği yaptığınızı biliyoruz” demiştir. Yakında bu dünyadan ayrılan New
York büyükelçisinin Güvenlik Konseyi’ne sunuşları var, belgelerle iddia
etmektedir. Tolga Tanış ise Aydın Doğan tarafından atılacağını bile bile,
Ankara ve IŞİD alışverişlerini yayınlamıştı. Doğan, ya da “Şahin”
hemen emri aldı ve bu pek başarılı, gözüpek gazeteciyi attı. Amma Gülüş’e
dokunamadı, Fikret’i yukarıya almakla idare ediyor. Ben de Fikret’e gülüyorum.


IŞİD’in
işinin, Mahirzade Hanım Hocamız’ın “gömlek” işaretinden çok ileri olduğunu
anlıyoruz. Alışverişin ötesinde “halifelik” de var. İlk bakışta,
yakınımızda Arap halife varsa, Ankara’da bir halife evleviyetle olmalıdır.
Olursa, Yiğit Bulut Arkadaşım pek güzel ve aşırı milli bir manzume yazarlar,
iyi olur, diyorum. Kaldı ki benzer manzumelerinde havamı buluyorum. Ve tabii
havamı bekliyorum.


Sultanlık
mı, hayır, artık yüzde elli çevresinde medineli yarattık ise, sultana gerek
yoktur. Medineli kuldur ve kul yeterlidir. Kulları, Erdoğan ve akepe yaratmadı,
yaratan, 12 Eylül’dür ve ordu’dur. Ordu, Evren, yarattı ve Ordu, Hüseyin
Kıvrıkoğlu, getirdiler. 


Tayyip
Bey hazırdır. Son zamanlarda mahkemelere pek önem vermiş görünmektedir. Hem “mahkemeye
gidin”
sözü artmıştır ve hem de bizzat mahkemelere
gitmektedir. Bu gidiş, sultana değil, halifeye yakışmaktadır. Artık kültüre
daha çok eğilimlidir. Kültürlü ve üstelik imam hatipli bir halife bekliyoruz.


Ve
yalnız, 2023 nereden çıktı, şimdi bana uzak görünmektedir. Ne olur ne olmaz, bu
kemalistler rahatsız etmeye bile başladılar.


‘İÇ SAVAŞ DEMEYE MECBURDUK’


B.Z.: Buradan da iç savaş tespitinize mi varıyoruz?


Y.K.: “İç savaş” nedir; bir
kez, iç savaşın tahmin edilemeyeceğini tespit etmiştik, İlanı yoktur,
bilemeyiz. Tarihçiler, iç savaştan yıllar sonra bir tarih ileri sürebiliyorlar,
ancak herhalde tartışmalıdır.


Belki
de bilinen zamanların ilk iç savaşı, İngiltere’de olmuştur ve kapitalizmin
unsurlarının ilk önce görüldüğü bir ülkedir; çelişkiler ve sınıf kavgaları iç
savaşların olmazsa olmazı’dırlar. 1642-9 arasında oldu ve sonunda kralın boynu
vuruldu; yerini Cromwell’in diktatoryasına bıraktı. Kalıcı cumhuriyet
kurulamadı, ancak iç savaş ile İngiliz halkı ve hükümetinin niteliklerinde çok
büyük değişiklikler oldu, bunu biliyoruz.


Türkiye’de
iç savaşlar üzerinde düşünme, beni bir kenara koyarsak, hemen hemen yoktur. Bu
konuda benim görüşlerim ve yazılarım mevcuttur, 1906-1926 arasını bir iç savaş
olarak niteliyorum ve şu nedenle tekrarlıyorum, cumhuriyet insanı yalnızca
kurtuluş savaşı ile değil ve aynı zamanda iç savaşla belirlenmiştir, diyebiliyoruz.
İç savaşlar mı, müthiştirler ve İspanya iç savaşı’nın savaştan öte bir
“efsane”
ya da bir “sinema” olduğunu hep
biliyoruz.


Peter
Kenez’in, “Civil War in South Russia, 1918” adlı çalışmasında ilginç
tespitler bulabiliyoruz, “Soviet Union was created as much by the civil
war as by the revolution of 1917” demektedir ki katılmak durumundayız. Bir
de “ülke parçalanmıştı” tespitini yapıyorlar ve “almost every village had
its own Civil War” da eklidir ve çok yerindedir.


Neden
mi, 1966 yılını ülkede bir yeni iç savaşın başlangıcı olarak görmüş ve
göstermiştim; bir çok büyük yazar, İlhami Soysal, Başkent’te şehrin ortasında
kaçırılmış, “iyice” dövüldükten sonra bir kenara atılmıştı. Güzel,
ancak sadece buna bakamayız, şunu da eklemek durumundaydık: 27 Mayıs’tan sonra
ilk genel seçim 1965 yılında yapılmıştı ve büyük bir gerginliğe gebe bir
sonuçla tamamlanmıştı. 27 Mayıs’a karşı Adalet Partisi çok büyük bir sonuç
almıştı ve buna karşı, sosyalist Türkiye İşçi Partisi umulmadık bir başarı elde
etmişti, gerginlik kaçınılmazdır. Adalet Partisi’nin Lideri Demirel başbakan
oldular; henüz adını bilmesek de “iç savaş” kapıdaydı, öyle
görüyorduk.


Bazen
alevlenen ve bazen soğuyan iç savaşları yaşadık. 1975-1980, Demirel’in
başkanlığında çok kanlı bir iç savaş döneminden geçtik; Demirel’in, Alpaslan
Türkeş başında olduğu miniskül MHP ile Turhan Feyzioğlu’nun aynı ölçüde çok
küçük Güven Partisi’ni bilerek yanına aldığını söyleyebiliriz. Bir iç savaş
tertibi olduğunu söyleyebiliyoruz. Bir “ordu projesi” olduğunu da tartışmaya
açabiliriz.


Devlet
Bahçeli’yi Beşevler’de aktif birisi olarak hatırlıyorum. Bir sabaha karşı
yakında bir yerde, bir arada yaşayan Türkiye İşçi Partisi üyesi yedi üniversite
öğrencisinin katledilmesi de bu zamandadır. Kenez’in Rusya için tespit ettiği
gibi, mahalleler bir birinden ayrılmıştı; benim de oturduğum ODTÜ SİTESİ
solcuydu, hemen bitişik Karakusunlar köyü ise sağcıydı; her zaman çatışma
olabiliyordu ve nöbetçilerle yaşıyorlardı. Tarif budur ve doğrudur. Zaman zaman
bir günde ölenlerin 20 kişiyi bulduğunu hatırlıyoruz.


Öldürülenlerin
çoğu solcuydular ve öldürülmeleri kolay profesörlerden ya da tanınmış
aydınlardan seçildiler. Aydınların ve bilginlerin kırıldıkları bir dönemden
geçtik.


Oxford
Reference Dictionary, “iç savaş” için, “civil
war, between citizens of the same country”
demektedir.
Yurttaşlar ya da vatandaşlar arasında bir savaştır ve buna “civil
war” diyoruz. Peki “sivil” diyoruz ve Larousse du XXe siècle,
Paris, 1927 basımı, “militaire, ecclésiastique, politique” olanlara karşı
göstermektedir. Başka bir şekilde “code civile” işaretini de
kullanabiliyoruz, “sivil” olanı, medeni kanunla yan yana koyuyoruz.


Bolşaya
Sovetskaya Ensiklopediya, civil war’ı doğrudan doğruya, grajdanskie voynı, “vatandaşlık
savaşları”
olarak vermektedir. Ve bu çok prestijli
ansiklopediye göre, vatandaş savaşlarıyla birlikte sosyalist ve
burjuva-demokratik devrimler gelişiyorlar, ki ilerliyorlar, demek istiyorum.
Güzel, devamını, Russko-Turetskiy Slovar, Moskva, 1972, lügattan alıyorum ve
burada da “grajdanskaya
voyna”
karşılığıda “iç harp” kullanılmaktadır.


Bizde
iç savaşlar başlamıştı, ama, henüz “vatandaş” yoktu; öyleyse
“vatandaşlık savaşı” diyemiyorduk ve “iç savaş” demeye zorunluyduk. Güzel,
Engels’in bize öğrettiği deyimi hatırlıyoruz, zorunluluk keşfin anasıdır ve
demek, iç savaş’ı icat etmeye mecburduk.


TABUTUM OMZUMDA YÜRÜYORUM


Marx’ın
çok “ünlü”, Fransızca “guerre civil” ya da İngilizce
“the civil war in France” ki Komün savaşı da demek durumundayız, ve
tam bir iç savaş’tır. Oradan öğrenebiliyoruz ve “iç savaş” adına
da uygundur.


Engels’in
önsözü ise çok daha açıklayıcıdır. Engels’den aktarıyorum: “At the moment
of the crisis between the goverment and the opposition, the workers began
street-fighting”. İç savaş’ta “sokak savaşı” vardır. Varsa, iç
savaş’tır. İşçiler, köylüler, aydınlar, muhalefet olarak sokağa indilerse,
kavga ediyorlarsa, Fransızca “lutte”, iç savaş çıkmıştır ve
ilerlemektedir.


Güzel,
civil war tarifinde anlaştık, “sivil”, ecclesiastic, kiliseye ya da
din örgütüne ve military, ordu’ya, ait olmayandır. Vatandaş’a aittir ve
“vatandaş” ya da “yurttaş savaşı” diyebiliriz. Yalnız,
bizde bir terslik ile karşılaşıyoruz, biz iç savaş yaparken henüz vatandaş’ı
yaratamamıştık, bu nedenle iç savaş diyoruz. Orada kalıyoruz ve uygundur.


Belki
“cumhuriyet savaşı” daha isabetlidir, yalnız “IŞİD”
de en azından lafta bir cumhuriyettir ve akepeliler “cumhuriyet
olacaktır” diyorlar ve biz diyemiyoruz. Şüpheliyiz, ayrıyız ve “IŞİD”
cumhuriyetini saymayız.


IŞİD
cumhuriyetinde bir halife var. Mahkemelere gide gele şu
“şüpheli” sözüne alışıyoruz. İç savaş’ta “her şey” ve bu
arada mahalleler birbirinden ayrıdırlar. Beraber olan ise şudur; hepsinde
iç savaşın yanında “dış savaş” da var. Şimdi, “Suriye”
savaşı devam ediyor. Arada “Musul”
savaşı konuşuldu ve burada başarısızlık bizimdir. Hulusi Paşa, başarısızlığın
üzerine yüklenmemesi için tedbirli davranmaktadır. Gülüş, imdadına yetişmiştir.


Alemdar
Mustafa Paşa Rusçuk’tan geldi, Rusçuk Yaranı, hazırladılar. Oğlum Devrim, “Baba,
Alemdar Paşa eskiden yüz Türk büyüğü arasındaydı, kaldırdılar”

dedi, harikadır ve doğrudur. Yüz Türk büyüğünü unutmuştum, Devrim’den tekrar
öğreniyorum.


Yeniçerileri
tasfiye ettik ve yeni bir ordu kurduk. Eski ordudan çok adam öldürdük, cesetten
Boğaz’ı göremiyorduk. Büyük Tanzimat işte böyle olmuştur.


Boğazı
cesetlerle kaplı İstanbul’u sevmiyorum. Cesetsiz İstanbul’u da hiç sevmedim.


Mahmut
Şevket Paşa, kuvvetleriyle Selanik’ten geldiler. Genç zabitler, Mustafa Kemal,
Kazım, İsmet, Çatalca’ya çadır kurdular sonra, ev ev savaşarak, İstanbul’u zapt
ettiler. Taksim’de gerici subay ve asker bırakmadılar. Kıydılar. Bu sırada
nerede ise her yerde savaşlar var, emperyalistler bizi parça parça etmek
istiyorlar. Meşrutiyet budur. 


Kazım,
Erzurum’da karargah kurdu ve Mustafa Kemal’i davet ettiler. İsmet, İstanbul’da,
irtibat halindedirler. İsmet ile Kazım iyi arkadaştılar. Hem Tanzimat, hem
Meşrutiyet, hem Cumhuriyet, dışa çıkmış kuvvetler tarafından yapıldılar. İç
savaş ve dış savaş beraberdiler. Sonradan cumhuriyet olan Mustafa Kemal,
Ordu’dan ihraç edilmiş bir komutandır. Aksi halde idam edeceklerdi.


Tabutum
omuzumda yürüyorum.


Söz
benimdir. Bizi tarif ediyorum.


Boynumda
kırmızı ve başımda kalpak var. İkisi de artık ben oldular.


Efsane
bir tarihimiz var. Çocukken film gibiyiz, diyordum.


Röportaj: Barış Zeren / Deniz Hakan / Okan İrtem


Not: Mülakatın hukuksal denetimini yapan Sedat Akçelik ve Serkan
Günel’e teşekkür ederiz.


Odatv.com