SİYASET BİLİMİ & DIŞ POLİTİKA & SİYASİ PARTİLER

ALTI OK ANAYASAYA NASIL EKLENMİŞTİ ?

Altı Ok’un Anayasaya
girmesiyle ilgili meclis görüşmeleri 05.02.1937 tarihinde görüşülmeye
başlanmıştır.      

 Anayasa encümeni adına İçişleri Bakanı Şükrü
Kaya söz alarak
Altı Ok’un hangi
nedenlerle yasaya dahil edilmesi gerektiğini açıklamaya çalışmıştır. Kaya,
Türklerin coğrafyadan kaldırılmak ve tarihten silinmek istendiğini vurgulayarak
Kemalist Devrimin materyalist tarih anlayışını da şu sözleriyle ortaya koyar:
“Biz tarihe kaza ve kaderin bir neticesi nazarı ile bakmadığımız gibi, tarihin
böyle kaza ve kaderinden ve zaruri akıbetlerinden gelen hükümlerine de boyun
eğmeği bilmeyen bir milletiz. Bizim kanaatimizce her millet kendi tarihini
kendi yapar.”[1]

Kaya, Altı Ok’un ayrı
ayrı tarihten, hakikatten, icraattan alınmış olduğunu belirtmiştir. Asliyeti ve
kaynağı bakımından Altı Ok’un tamamıyla milletin kendi seciyesinden alınmış ve
onun bütün ihtiyaç ve zaruretlerine uygun olarak seçildiği için “Türkçü”
olduğunu ve bu itibarla millicilik vasfının kendiliğinden çıkan bir zaruret
olduğunu savunur.

Halkçılık ilkesiyle ilgili olarak Kaya, “bizim
halkçılığımız, halka doğru, halk için değil, halk tarafından ve halkla beraber
sistemidir”[2]
diyerek de Kemalist Devrimin Halkçılık anlayışını yansıtır. Bu sistemin memleketin
doğrudan doğruya halk tarafından idaresini temin ettiğini belirtir. Bütün
vatandaşlar yasalar önünde eşittir. Kaya, Halkçılığa, CHP’nin her sene toplanan
ocak kongrelerini, iki senede bir toplanan vilayet kongrelerini, dört senede
bir toplanan büyük kurultayını örnek göstermiştir. Yapılan işleri her sene bu
kongrelerde gözden geçirdiklerini ve oradan alınan neticeleri üyelere ve
vekillere sunduklarını belirterek Meclisin yasalarındaki isabetin en büyük
etkenini halkın fikirlerini almaya bağlamıştır.

Determinist tarih anlayışını da şu şekilde
açıklar: “Mademki tarihte deterministiz, mademki icraatta pragmatik
maddiyetçiyiz, o halde kendi kanunlarımızı kendimiz yapmalıyız…Kanunlarımızı
bugünün icaplarını, maddi zaruretlerini göz
önünde tutarak yapmalıyız.”[3]

Laiklik, din ve devlet değil din ve dünya işleri
ayrılığıdır

Laiklik konusunda da vicdan hürriyetine ve
istedikleri dinlere inanmaya müdahale edilmediğine, herkesin vicdanın hür
olduğu söyleyerek Laikliğin tanımını yapmıştır:“Laiklikten maksadımız dinin
memleket işlerinde etken olmamasını temin etmektir.”

Görüldüğü gibi laiklik gericilerin pek sevdiği
laiklik “din ve devlet işlerinin ayrılması” ile sınırlı değildir. Cumhuriyet
kadroları laikliği eğitimden, ekonomiye, sanattan, bilime dinin memleketin
işleyişine, toplumsal hayata müdahalesinin önüne geçmek olarak anlamışlardır.

Türklerin şeriatın hükümlerinden sıkıntı çektiği
için Şükrü Kaya dinlerin, vicdanlarda ve mabetlerde kalması gerektiğini, maddi
hayat ve dünya işine karışmasına izin vermeyeceklerini açıklamıştır.  Türk için yegane doğru yol ve tarikatın
müspet ilimlere dayanan milliyetçilik olduğunu da sözlerine eklemiştir.

Milletvekili Hakkı Kılıçoğlu söz alarak kürsüye
çıkmış ve dini kurumların devletin bünyesinde yer almaması gerektiğini
savunmuştur: “Bütün dini işleri vicdanlara bıraktıktan sonra bir devletin resmi
bünyesinde, bilhassa Teşkilatı Esasiyemizin
bu yeni ikinci maddesi karşısında, yeri olmayacağı kanaatindeyim. Devlet
teskilati içinde, Teşkilatı Esasiye kanunu
karşısında bunların yeri olmaması lazım gelir. Evet mabetlerimiz vardır, onlara
hizmet edenler vardır. Bunlara bakılmasın demiyorum. Fakat doğrudan doğruya
ayrı bir fasıl olarak evkaf kanununda bunlar için hükümler gösterilebilir.”[4]

Çiftiyi topraklandırma çabası

Altı Ok’un anayasaya eklenmesi gerekliliğini
yukarıdaki ifadeleriyle belirten Kaya topraksız, az topraklı çiftinin de
topraklandırılması gerektiğini de savunur. 18 milyon kişinin 15 milyonu
çiftçidir. Bu 15 milyonun bir çoğu kendi toprağında çalışmamaktadır. Oysa
çiftçiyi toprak sahibi yapmak demek, Türk çiftçisini yani Türk çoğunluğunu
kendi ekonomik geleceğine sahip kılarak memleket için faydalı ve aktif bir
eleman yapmak demekti. Bu büyük kütleden menfaat bekleniyorsa, ötekinin,
berikinin toprağında çalışmaktan kurtarılmalıydı.

Halil Menteşe bir komünistin, inkılapçılık devlet
şekline dahil olduğu için mahkeme huzurunda “Ben en geniş ve en esaslı bir
inkılap taraftarıyım. Vesaiti istihsaliyeyi (üretim araçlarını) kamilen
(tümüyle) komonize ederek devletin eline veriyorum” dediğinde ne olacağını
sorduğunda sıralarında oturan vekiller “Komünistlik istemiyoruz”[5]
şeklinde yanıtlamıştır.

Liberalizmin anarşi, istismar olduğu fikri

Şemsettin Günaltay ve Recep Peker liberal,
faşist, irticai ve saltanat lehine fikirlerin de savunulamayacağını
eklemişlerdir. Peker’e göre liberalizm, hukuk bakımından anarşi, ekonomi
bakımından bir kısım yurttaşın diğer yurttaşlara istismar ettirmeye açık kapı,
demekti.

Halil Menteşe, topraklandırmadan maksadın elinde
sabanı olan, çift süren ve başkasının yanında ortakçılık yapan veya arazisi az
olan çiftçiyi toprak sahibi yapmak olduğunu, çiftçi amelesini kapsamasını doğru
bulmaz. Böyle olursa o zaman hayvanını, aletini, edavatını, evini, tohumunu ve
sermayesini de vermek gerekeceğini söylemesi üzerine yine sıralarında oturan
vekiller “vereceğiz” diyerek karşılık verirler. Refet Bele, nüfusu toprağına
nazaran azolan memlekette bir taraftan boş topraklar dururken, diğer taraftan
topraksızlık yüzünden aç kalan insanların varlığını doğru bulmaz.

Recep Peker dünyada kanından ve kendi ırkından
olmayanları yurtdışına atmak veya yurttaş hakkından mahrum etmek şeklinde kan
milliyetçiliği anlayışının varlığını söyler. Sınır aşırı yerlerde kendi
kanından insanların siyasal hudut ve birlik içerisine girmesini içeren geniş
çerçeveli irredentist milliyetçilik anlayışını belirtir. Kemalist Devrimin
milliyetçilik anlayışı bu ikisinden de farklıdır. Kemalist milliyetçilik
anlayışı vatandaşlık bağına dayanır.

Erzurum milletvekili Aziz Yürek söz alarak
devrimi tanımlar: “İnkılap bir milletin yükselmesi, ilerlemesi için aranılan,
bulunan bir formülün tatbikat sahasına geçirilmesi demektir.” Devrimin başarılı
olmasını milletin öz ihtiyaçlarından, duygularından, kabiliyetlerinden
doğmasına bağlar. Devrim durmayacak, daima yürüyecekti. Devrimcilik, yükselme
ve ilerleme önünde duracak bütün hurafeleri ezmekti.

Söz alan vekillerden sonra kürsüye çıkan İçişleri
Bakanı Şükrü Kaya, 1912 tarihinde “Türklerin demiryoluna aklı ermez” dendiğini
hatırlatarak aradan geçen yirmi beş senede demiryollarının Türkler tarafından
yapıldığını ve işletildiğini söyler.

Çiftçiye toprak vermek konusunda Halil
Menteşe’nin itirazını şu sözleriyle yanıtlar: “Muğla vilayetinin Köyceğiz
kazası tamamıyla çiftlik ağalarının elindedir. Hükümet konağı merkezi, kazada
bir çiftlik ağasının tarlası içindedir. Köylünün bir karış toprağı yoktur,
orada çalışır.     Dairei intihabiyemizin
(seçim bölgemizin) yarı çiftçisi topraksızdır. Antalya da böyledir, şark
vilayetlerimiz de tamamıyla böyledir.”[6]

Topraksızlık hissedildikçe verilecekti

Eğer millet kendi topraklarında ekmeğine hakim
olamazsa ve bu temin edilemezse yapılan şeylerin manası da olmayacaktı. Kaya,
vatandaşın aç ve topraksız bırakmanın belirsiz idealler peşinde koşmak anlamına
geleceğini söyleyerek uyarır. Çiftçiye toprak bir defalık iş değildi.
Topraksızlık hissedildikçe verilecekti.

Şükrü Kaya’nın sözlerinden sonra maddelerin
onaylanmasına geçilmiştir. Anayasa Yasasının 2. maddesi “Türkiye Devleti,
Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçıdır. Resmi dili
Türkçe’dir. Makarrı (başkenti) Ankara şehridir” şeklinde değiştirilmek
istenmiştir. Bu teklif karşısında Şükrü Yaşin “Türkiye Devleti,
Cumhuriyetçi’dir, demeye lüzum yoktur. Çünkü Cumhuriyetin en birinci ve en
esaslı vasfı Cumhuriyetçi olmaktır” gerekçesiyle şu şekilde teklif eder:
“Türkiye Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçıdır.
Resmi dili Türkçe’dir. Makarrı (başkenti) Ankara şehridir.”

Meclis başkanı bu teklifi oylamaya sunsa da kabul
edilmez ve madde ilk teklif edilen haliyle oylanarak yasalaşır.

Anayasa Yasasının 74. maddesi de aşağıdaki
haliyle değiştirilir: “Umumi menfaatler için lüzumu, usulüne göre
anlaşılmadıkça ve mahsus kanunları gereğince değer pahası peşin verilmedikçe
bir kimsenin mali istimval ve mülkü istimlak olunamaz. Çiftçiyi toprak sahibi
yapmak ve ormanları devlet tarafından idare etmek için istimlak olunacak arazi
ve ormanların istimlak bedelleri ve bu bedellerin ödemesi sureti, mahsus
kanunlarla tayin olunur.”

Görüldüğü gibi Altı Ok’un ezilen bir milletin
yaşaması ve ilerlemesi için tarihsel koşulların bir ürünü olarak ortaya çıktığı
söz alan milletvekillerince vurgulanmıştır. Böylece CHP’nin tüzüğünde yazılı
Altı Ok anayasaya eklenerek millete mal edilir. Topraksız köylünün
topraklandırılması yönünde de, başkalarının toprağında çalışmak durumunda kalan
köylülerin ekonomik bağımsızlığına kavuşturulması yolunda önemli bir adım
atılır.

Altı Ok, bağımsızlığın anahtarıdır

Bugün kimi Kemalist, sosyalist, sosyal demokrat
kesim arasında;

Milliyetçilik, ırkçılık olarak,

Cumhuriyetçilik, kimliklerin, cemaat ve tarikatların
egemenliği olarak,

Laiklik devletin dindarları ezdiği, inanç hürriyeti
tanımayan bir ilke ve tarikatlar zenginlik olarak,

Devletçilik,
devletin verimsiz bir üretim ve sanayileşme planlaması olarak,

Halkçılık, patronların düzenini rahatsız etmeyen ama
emekçinin güzellemelerinin yapıldığı bir ilke olarak,

Devrimcilik, etnik, mezhepsel, bölgesel
kimlikçiliğin yapıldığı bir ilke olarak görülmektedir.

Oysaki;

Milliyetçilik emperyalizme karşı bağımsızlık,
Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir”
tanımındaki millet tanımında birleşmektir. Kültüreldir ırki değildir.

Cumhuriyetçilik, ağaya, şeyhe, tarikatlara karşı
milletin egemenliğidir.

Laiklik, din ve dünya işleri ayrılığı, din, vicdan
ve ibadet hürriyetidir.

Devletçilik, devletin öncülüğünde ve planlamasında
üretim ve sanayileşmedir.

Halkçılık, emekçinin emeğinin korunması, halkın
sosyal hususta gözetilmesi, herkesin hukuk önünde eşit olmasıdır.

Devrimcilik, diğer ilkelerin yaşatılması, üniter,
laik, emekten yana ve sosyal devlet olmak noktasında halkı seferber etmektir.

NOT: 6 Ok’un anayasaya eklenmesiyle ilgili meclis
görüşmelerine Şükrü Kaya kitabımdan okuyabilirsiniz.

Tarihçi

Mustafa SOLAK





[1]
Altı Ok’un
anayasaya eklenmesi konusunda şu esere de bakılabilir. Mustafa Solak, Atatürk’ün Bakanı Şükrü Kaya, Kaynak
Yayınları, İstanbul, 2013;  TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem 5, Cilt 1,
İnikat (Bileşim) 3, s. 59




[2]Age, s.60




[3]Aynı yer




[4]Age, s.62




[5]Aynı yer




[6]Age, s.71



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir