Evet, maalesef ülkeler programlanmış robot misali, artık uzaktan
kumandalı yönetiliyor.



22.Eylül.2003 günü, Washington’da d.C.17 Cadde 1150 no’lu ofisin 12. katında,
Karanlıklar Prensi diye bilinen, ABD’nin derin devletinden ve Yahudi
lobilerinin önde gelenlerinden Richard Perle’nin başkanlığında Türkiye’den
gelen katılımcılarla, çok özel ve gizli bir toplantı yapılıyor.



İşte katılımcılar:



ANAP’TAN Işın Çelebi. MHP’den Oktay Vural. CHP’den Hikmet Çetin. DYP’den M.Ali
Bayar’ı temsilen, Demirel’lerin damadı İlhan Kesici.

AKP’yi temsilen Tayyip Erdoğan’ın özel danışmanı Cüneyt Zapsu.



IMF avukatı ve ekonomi yazarı Prof. Deniz Gökçe ve 28 Şubat paşası Çevik Bir
(not:Çevik Bir’in ismi yazılı sandalye boş kalıyor. Çünkü İsabel Kasırgası
yüzünden Çevik Bir o toplantıya yetişememiştir.)

 

Şimdi soralım, bu sağcıları, solcuları, muhafazakarları,
İslamcıları, paşaları kim bir araya getirip eğitip ütülüyor?



Hangi güç, bunlara farklı rollerde oynatıp aynı şeytani amaca hizmet ettiriyor?



Evet Türkiye’yi yönetenleri, kim yönetiyor?



“Afganistan’ın siyasi lideri” “Hikmet Çetin’in yeni görevinin adı “Kıdemli
Sivil Temsilci” NATO’nun Hikmet Çetin’e Afganistan’da verdiği görevin tarifi
önümde duruyor. Görevin adı, ‘‘Kıdemli Sivil Temsilci.”

 

Bu görevin 6 maddelik tarifi var



1- İttifak’ın Afganistan’daki siyasi-askeri hedeflerine ulaşmasına
yardımcı olmak.

2- Bu amaçla Afgan Geçiş Yönetimi üst düzey yetkilileriyle temasta bulunmak.

3- UNAMA ve AB gibi Afganistan’da faaliyet gösteren diğer kuruluşların
yöneticileriyle koordinasyonda bulunmak.

4- NATO siyasası ile uyumlu olarak ve NATO karargahından alacağı talimatlar
doğrultusunda, Afganistan’a komşu ülkelerin temsilcileriyle temaslarda
bulunmak.

5- Afgan sivil toplum kuruluşları ve siyasetçileri ile uluslararası NG0 (sivil
toplum örgütleri) temsilcileriyle temas kurmak.

Ve en önemlisi şu son madde:

6- Kabil’de ittifakın siyasi liderliğini resmen ve açıkça temsil etmek.




Bu görev tarifi içinde Afgan Anayasası’nın oluşturulmasına, güvenlik güçlerinin
yapılandırılmasına katkıda bulunmak da var.

ABD’nin Irak’taki temsilcisi Bremer. Ama arada çok önemli bir fark var. Bremer
orada işgalci olarak görülen bir ülkenin temsilcisi. Hikmet Çetin ise böyle
olmayacak.



Hikmet Çetin’e bu görev önce Türk Dışişleri Bakanlığı’ndan gelmiş. Dışişleri
Bakanı Abdullah Gül tam desteğini vermiş. ABD’nin Ankara Büyükelçiliği,
Washington’a çok olumlu ve destekleyici bir rapor göndermiş.



Bu göreve başka ülkelerin de adayları varmış. Ancak Hikmet Çetin’in adı ortaya
çıkınca öteki ülkeler adaylarını çekmişler.



Ve bir not daha. Hikmet Çetin’i kutlamak için arayan ilk kişi, Dışişleri Bakanı
Abdullah Gül ile, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel oldu.”

 

Ve yine 21.Nisan.1989 tarihli Hürriyet’in Manşeti ve Bilderberg’çi
Sedat Ergin’in haberi:

 

“ABD, NATO eliyle ve Subay eğitme bahanesiyle, dost ve müttefik
ülkelerin gelecekteki yöneticilerini belirlemek ve buralardaki düzeni ve
dengeyi askerlerle kontrol etmek üzere, özel ve önemli faaliyetler yürütüyor!”



Acaba; Beyaz Enerji Operasyonlarıyla trilyonluk yolsuzlukları konuşulan ve
Türkmenistan Devlet Başkanı Türkmenbaşı’nın bile, ANAP’lı Enerji Bakanı Cumhur
Ersümer’e “Bizim yarı fiyatına vereceğimiz doğal gazı bırakıp, Rusya’dan
2.misli pahalı Mavi Akıntı anlaşması yapıyorsunuz. Siz ve Mesut Yılmaz
hükümetiniz, Türkiye’nin mi, yoksa başka merkezlerin mi, çıkarlarını
gözetiyorsunuz?!” dedirtecek kadar çileden çıkartan ve Mesut Yılmaz cephesine
bu operasyonları başlatan Jandarma’ya ve onlara yardımcı olan İçişleri Bakanı
Sadettin Tantan’a savaş açtıran bu gelişmeleri kimler planlıyordu? Mason ve
Bilderberg’ci Mesut Yılmaz’ın tam başının yanacağı bir sırada, Kara Kuvvet’leri
Komutanı Hilmi Özkük’ün 17.Ocak.2001 çarşambasında ve Beyaz Enerji
operasyonlarının kritik aşamasında, Sadettin Tantan’ı ziyaret edip, neler
görüşüyordu!?



Evet, NATO kanalıyla, BM kararlarıyla, IMF dayatmalarıyla, Türkiye’yi
yönetenleri, kimler yönlendiriyordu?



Solcusundan sağcısına. Devrim simsarından din istismarcısına. Mason locasından
Moon Hocasına. Görünüşte çok farklı kulvarda ve ayrı rollerde oynayan bu kişi
ve kesimlerin ipleri, Amerikan’ın derin devleti olan Yahudi Lobileri’nin elinde
ne arıyordu?



İslamcı geçinen münafıklardan, sicilli masonlara. Kiralık köşe yazarlarından,
satılmış bürokratlara kadar hıyanet cephesi, bizim Milli derin devletimize
“Dikta” derken, Amerikan kirli derin devleti olan siyonist kuruluşlara niye
“Thin-tank-Bilgi Üretme Merkezi” diye isim takıyordu?



1899. Ağustosunda, İtalya’nın kuzeyindeki Bellagio kasabasında, ABD ve siyonist
kökenli Dış Politika Derneği’nce düzenlenen konferansa:



İshak Alaton, Güneri Civaoğlu, eski Merkez Bankası Başkanı Bülent Gültekin,
eski Dışişleri Bakanlarından İlker Türkmen gibi malum şahsiyetlerle beraber, o
günkü Fazilet Partisi’nde Yenilikçi Hareketin akıl hocalarından İslamcı Prof.
Nevzat Yalçıntaş ne arıyordu?



Ve İlker Türkmen’in: “Türkiye çevresinde ve Ortadoğu bölgesinde sürekli yapıcı,
yatıştırıcı, uzlaştırıcı, barışcı bir vizyon üstlenmeli, dünya dengelerini iyi
gözetmelidir.Böyle davranması hem dış, hem iç sorunlarının çözümünü kolay hale
getirir” sözlerini nasıl alkışlıyordu?



Evet bu ülkeyi kimler yönetiyordu?



Yöneticilerimizi kimler belirleyip başımıza getiriyor ve onları kimler
yönlendiriyordu?

 

Ta Amerika’lardan, Kemal Derviş’leri, iç ve dış politikada kısmen
Milli çizgiye kayma eğilimi gösteren CHP’yi kontrol altında tutmak üzere kayyum
olarak kim atıyordu?



Kontr-gerilla eliyle en az 200 bin insanın katili olarak bilinen John Dimitri
Negroponte adlı bir terörist başını, BM. Baş delegesi olarak tayin eden güce,
hala nasıl güveniliyordu?



Ve zaten ABD’de, CIA ve FBI’nın ışında özel NATO konseptleri çerçevesinde,
farklı ülkelerde iç savaş ve ihtilal çıkarmak, kanlı baskınlar ve toplu
cinayetleri yapmak üzere, Fort Bennig diye bir “komplo okulu”nun ve
kontr-gerilla eğitim merkezinin faaliyet gösterdiği ve dost ülkelerden (!) özel
çağrılan subay, polis ve ajan yetiştirildiği biliniyordu.



Ayrıca Süleyman Demirel’in de üyesi bulunduğu Adınawer Vakfı’nca her ülkeden
özel olarak seçilen masonların, Amerika’da özel eğitim ve deneyimlerden
geçirildikten sonra, parti başkanı, Başbakan, Bakan, Devlet Başkanı, üst düzey
ekonomik ve stratejik bürokrat olarak geri gönderildikleri ve siyonistlerin
dünyayı bunlar eliyle idare ettikleri konusu da pek gündeme getirilmiyordu.



Ve aynı siyonist Amerika’nın, dönemin Türkiye Genel Kurmay Başkanı Org. Hüseyin
Kıvrıkoğlu gibi şerefli bir kişi ve ekibini, Milli ve haysiyetli bir tavır
takındıkları ve Türkiye’nin çıkarlarına sahip çıktıkları için, kötülemeye ve
etkisizleştirmeye yönelik girişimleri karşısında, dönemin sözde yetkili
yöneticileri niçin susuyordu?



Bener Cordan gibi Erzurum Eğitim Enstitüsünün Müdürü iken, daha sonraları
hakkındaki yolsuzluk iddiaları yüzünden 37 bürokratıyla İzmit Ağır Ceza’da
yargılanacak birisini. MEB. Müsteşarı yapıp Köksal Toptan, Nahit Menteşe,
Nevzat Ayaz, Turhan Tayan, Mehmet Sağlam, Hikmet Uluğbay ve Metin Bostancıoğlu
gibi, çok farklı parti ve görüşten Bakanlar döneminde, hiç değişmeden aynı
görevde tutan. Sonra bu zatın YÖK üyeliğine atanmasını sağlayanlar, bu gücü
nereden alıyordu?



Tekrar soralım ve bunun yanıtı üzerinde lütfen kafa yoralım!



Türkiye’yi yönetecekleri hangi güçler belirleyip seçtiriyor, iktidarda iken
yönlendiriyor ve iyice yıpranınca da kaldırıp atıyordu.Veya süsleyip rafa
kaldırıyordu?



Evet pek çok faili meçhul cinayeti tezgahlayıp, ordunun üstüne yıkmak.
Türkiye’deki Kontr-gerilla, Süper NATO gibi hıyanet odaklarının devamını
sağlamak gibi kirli ve gizli işler sorumlusu olan MİT eski Kontr-Terör Merkezi
Başkanı iken şimdi Amerika’ya sığınan. 1994′ten itibaren İslamcı yaftasıyla
vahşi katliamlar sürdüren Hizbullah örgütünü perde arkasında yöneten adam.

 

16.Mart 2001′de ise FP. Milletvekili İsmail Kahraman’ın evinde
toplanan Yenilikçi Ekip “TÜSİAD’ın emriyle, partinin açıklanmasını Eylül’e
erteliyordu?



Korkut Özal’ın kurduğu Demokrat Partinin başına getirilen, Cüneyt Zapsu
Tayyib’in akıl hocalığını yapıyordu!



Tayyip ve Abdullah Gül, o sıralar sık sık Amerika’ya uçuyor ve CFR gibi
siyonist Yahudi kuruluşlarından talimat alıyordu.

 

Güler Kömürcü, aylar öncesinden Haber Türk internet sayfasında ”
Sol ve Sağ partilerde büyük tasfiyeler yaşanacağı ve Faziletin parçalanacağı”
konusunda hazırlıklar yapıldığının yazıyordu.



Hatta 28.1.2001 ATİN-DOS Ana sayfasında “6-7 ay içerisinde Başbakan Ecevit’in
ağır şekilde hastalanma ihtimaline karşı alınacak tedbirlerin, ÖKK. Beyaz
Ekibinde konuşulduğunu duyuruyordu.



Allah aşkına, bir ülkenin başbakanını hangi tarihte ve ne biçimde hasta
olacağına ve ona göre hangi projeler uygulanacağına kadar her şeye karar veren
bu dış güçten niye hiç bahsedilmiyordu? Niye bu gerçekler, sürekli ” Komplo
Teorisi” diye geçiştiriliyordu?



Hatırlanırsa, Bülent Ecevit, 6-7 ay sonra birden bire ağır hasta yapılıyor,
hapishane gibi hastaneye tıkılıyor, ama sonunda firar etmek suretiyle yakasını
zor kurtarıyordu!

12.4.2000 tarihli Hürriyetteki yazısında İsmet Solak Vural Savaş ile yaptığı
BRT’ deki “Ankara Kulisi” söyleşisinden notlar aktarmış ve “Sözde Aydınlar”
başlığını kullanmıştı.



İsmet Bey’in yazısı aynen şöyleydi:



“Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, son günlerde belli kişileri ve
bazı kesimleri fena rahatsız etmişe benziyor.



“Türkiye en büyük sıkıntıyı, uydurma ve sözde aydınlardan çekiyor!”



Pazar günü BRT’ deki Ankara Kulisi’nde yaptığımız söyleşiden sonra bizim
enteller, numaracı cumhuriyetçiler, liboşlar, Sevr dayatmacısı dış uzantılı
hainler ve din sömürücülerinden oluşan koro, yine yaygaraya başladı.



Bunlar belli “bir merkezden” düğmeye basılmış gibi, her şeye toplu tepki
veriyorlar. Tanzimat’la yeni bir aydın tipi türedi. Bunlar her şeyi Batı’ya
göre yorumlayan, taklitçi, ceplerindeki hazır reçetelerle dolaşan insanlar.
Avrupa’da moda neyse onu yaparlar. Komünizm moda ise onu savunurlar. Bir
bakarsınız ki faşist olmuşlar! Şimdi moda, insan hakları ve demokrasi ya, bu kavramları
kendilerine göre yorumlayıp, ülkelerini kötüleyip dururlar”.



Söyleşiden sonra çok arayan oldu. Halkımız bu söylemlere hasret kalmış.



Sn. Savaş, bizim medyadan isim vermedi. Ama çok önemli örnekler verdi.



Şöyle ki;



“Geçenlerde Mehmet Ali Kışlalı, ‘Ajan Gazeteciler’ başlıklı, cesur bir yazı
yazdı. Ajan gazetecilerin, bulunduğu ülkede diğer işbirlikçilerle sıkı
dayanışma içinde çalıştıklarını ve yeri geldiğinde çok etkili olduklarını, az
gelişmiş ülkelerde, gerektiğinde hükümetlerin düşüp düşmemesinde bile etki
edecek biçimde kamuoyu yarattıklarını, Cumhurbaşkanı seçimini bile
yönlendirecek güce ulaştıklarını yazdı.”



Aynayı ülkemize çevirirseniz bizdeki sözde aydınları görebilirsiniz!



“Bunların üzerine gitmek, belaya bulaşmak gibidir.Yıllar önce dünyanın en
etkili istihbarat örgütünün başı, “Biz az gelişmiş ülkelerde bilim adamı
kimliğiyle binlerce kişiyi eğittik” demişti. Hangi ülkelerde neler var
söylenmedi. Ama ben o zaman öyle bir hesap yaptım; bu rakam eşit dağıtılsa,
bizde en az 30-40 bin hain vardır, dedim.



Dönemin Dışişleri komisyonu Başkanı Kamran İnan’ın sözlerini de aktardı:



“Türkiye çarpık eğitim sistemi yüzünden kendi içinde en çok hain yetiştiren
ülke konumundadır. Bugün 200 bin civarında böyle beyni kiralanmış insan vardır”
dedi. Korkunç bir rakam!



Savaş, bu sözleri söyledikten sonra, sözde aydınların amacını da açıkladı:

 

Devletimizi yıkmaya yönelik mezhep çatışmalarını, Marksist
ayaklanmalarını, bölücülüğe kalkışanları ve irtica hortlamalarını mazur
göstermek için her yola başvururlar”.



Bu sözde aydınları iyi tanıyın.Onlar hemen yanımızda, hatta içimizde
bulunurlar!

 

Evet Dışişleri Komisyon Başkanı Kamran İnan’ın “Türkiye, eğitim
sistemi yüzünden kendi içinde en çok hain yetiştiren ülke. Bugün 200 bin
civarında vardır.” Sözünü hatırlatan Başsavcı Vural Savaş gerçeğin ta kendisini
söylüyordu!..



Türkiye 27 Aralık 1949 tarihinde ABD ile “Türkiye ve ABD hükümetleri arasında
Eğitim Komisyonu kurulması hakkındaki sözleşme” adıyla ikili bir anlaşma
imzalandı.

İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde yapılan bu anlaşma ile;



1- Türkiye’deki Amerikan yanlısı kadroların eğitilme programlarının
saptanması,

2- Yapılacak harcamaların Türkiye tarafından karşılanması,

3- Bu eğitimden geçenlerin Türkiye yönetiminde üst kademelere atanması, öngörülüyordu.

 

Yine ayrıca yapılan bu anlaşma ile Türkiye’den ABD’ye gönderilecek
Türk öğrencileri, öğretim üyeleri ve kamu görevlileri ile, ABD’den Türkiye’ye
gönderilecek olan Amerikalı uzman, araştırmacı ve eğitimcilerin statülerinin
içeriği belirleniyordu.

 

Yapılan bu eğitim Anlaşması 1. Maddesi uyarınca:



Türkiye’de “BİRLEŞİK DEVLETLER EĞİTİM KOMİSYONU”



Adı altında bir birim kurulacaktı.

 

Bu komisyon; parası Türkiye tarafından karşılanacak olan Eğitim
programlarının yönetimini kolaylaştıracak ve hem Türkiye hem de ABD tarafından
tanınacaktır.

 

Peki bu komisyon parasal kaynağı nereden karşılayacaktı?



Bu da yapılan anlaşmanın giriş bölümünde belirtilmiştir.



“Türk Hükümeti ile ABD hükümeti arasında, 27 Şubat 1946 tarihinde imzalanan bir
başka anlaşmanın 1. bölümünde belirtilen: “ABD’nin Türkiye’ye verdiği kredi
faizlerinin yatırıldığı TC Merkez Bankasından!



Bu para Türk hükümetince ödenen bir kaynaktı. Türkiye bu anlaşmayla kendi
parasıyla kendini bağımlı hale getiren bir açmaza sokulmuştu. Hem de İsmet İnönü
döneminde.



ABD ile yapılan tüm anlaşmalara bakıldığında, ABD’nin çok sinsi bir şeytanlığı
ortaya çıkar. O da ABD’nin yaptığı tüm anlaşmaların planlı bir bütünselliğinin
yanında, birbiri ile olan tamamlayıcı bir bağlantı içinde olmasıdır. Örnek
olarak Eğitimle ilgili bir sözleşmenin ekonomik kaynağının; borç verme
anlaşmasının başka bir maddesi ile karşılanmasıdır.



Aynı eğitim anlaşmasının 5. maddesi ise;

 

“Kurulacak olan bu komisyonun yönetim kadrosunun oluşumunu
belirlemektedir: “komisyon 8 üyeden oluşacaktır. Dördü Türk vatandaşı, diğer
dördü ABD vatandaşı olacaktır. ABD’nin Türkiye’deki diplomatik misyon şefi,
komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde
kararı komisyon başkanı verecektir.

1949 yılında imzalanan bu anlaşma ile Türkiye MEB’lığını, ABD denetimine
bırakan süreci başlatmış oluyordu.



Bu anlaşma sonucu gelişen dönemlerde “MEB”, Milli Eğitim Bakanlarının bile
inisiyatif kullanamadığı bir kurum haline geldi. Anlaşmanın yürürlüğe
girmesiyle beraber binlerce Türk ABD’ye eğitilmek ve etkilenmek için gitti.
Yine binlerce ABD’li de Türkiye’ye eğitmek ve etkilemek için geldi ve ABD’ye
eğitime giden Türklerin tamamına yakını Türkiye’ye döndüklerinde üst düzey
görevlere yerleştirildi.



Bu anlaşma içeriğinde stratejik kararların verildiği bir kurum olan “Milli
Eğitim Geliştirme” komisyonu da vardı. Bu komisyon personel hakkındaki
politikalardan, uygulanacak ders programlarına, hangi okulların kapanıp hangi
okulların yaygınlaştırılacağına kadar bir çok konuda, öneriler (emirler)
sunacak konumda bulunuyordu.



1994 yılında bu komisyonda 60 kadar personel vardı ve üçte ikisi Amerika’lıydı.
Komisyon başkanı ise Look adlı bir ABD vatandaşıydı. Yine bir başka ABD’li olan
Haward Reed isimli şahısın ünvanı ise “Milli Eğitim Bakanlığı Bağımsız
Başdanışmanı” olmasıydı.



Oysa Atatürk Nutukta ” Ulusumuzun kurduğu devletin alınyazısına ve
bağımsızlığına, sanı ve sıfatı ne olursa olsun hiç kimseyi karıştırmayız”
diyordu.



Atatürk böyle diyordu, ama 1963 yılında Başbakan olan İsmet İnönü, bir
konuşmasında şunları söylüyordu:



“Daha bağımsız ve kişilik sahibi bir dış politika izlenmesini istiyoruz. Nasıl
yapacağım ben bunu? Önce karar vereceğim sonra işi teknisyenlere havale
edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar ve öneriler hazırlayacaklar.
Yapabilirler mi bunu? Hepsinin çevresi uzman denen yabancılarla dolu. Bunları
iğfal etmeye çalışıyorlar.



Başaramazlarsa işi sürüncemede bırakmaya, o da olmazsa karşı tedbir almaya
çalışıyorlar. Bir görev veriyorum, sonucu bana ulaşmadan Washinton’un haberi
oluyor.

 

Bağımsızlık savaşından sonra Lozan’da esas mücadele bu uzmanlar
konusunda oldu. Yoksa sınırlar zaten fiili durumdu. Bütün mücadele; idaremize
yapılan müdahale yüzünden oldu. Bir tek uzman vermek için büyük ödünler vermeye
razı idiler. Direndik ama olmadı ve imzayı attığımızın ertesi günü sözde
uzman-danışman diye, bu ajan adamlar maalesef ülkemize gelmişlerdir. Bunların
personeli, teçhizatı gelmiştir, üsleri gelmiştir. Ondan sonra sökebilirsen sök,
gitmezler! Ancak bu sorunun üzerine vakit geçirmeden gitmek gerek. Yoksa ne iç
ne de dış politikalarınızı bağımsız olarak yürütemezsiniz. Fakat sanmayınız ki
bu kolay iştir. Denediğinizde başınıza neler geleceği bilinmez!?”



İnönü yabancı uzmanlar hakkındaki görüş ve şikayetlerinde haklı mıydı? Evet,
ama bunun asıl suçlusu ve sorumlusu kendisiydi. Çünkü hem zafer diye sunulan
Lozan’da bu dayatmayı kabullenmiş, hem de 1949′da kendi döneminde ABD ile
yapılan eğitim anlaşmasını da, bile bile imza etmişti.

 

1975 yılında “Amerikan Yardım Teşkilatı” (AID) Türkiye’deki
faaliyetlerinin sonucunu öğrenmek gayesiyle, rapor hazırlaması için bir uzman
gönderiyordu. Bu uzman Richard Podol isimli ABD’liydi. Hazırladığı raporda:
“Türkiye’de önemli mevkilerde Amerikan eğitimi almamış bir Türkün bulunduğu
bakanlık ya da iktisadi devlet kuruluşu (KİT) hemen hemen kalmamıştır. Şu an
müsteşarlık ve genel müdürlük mevkilerinde bulunanların ise, daha yüksek
görevlere kısa zamanda geçmeleri yakındır” demektedir.



Peki 2003 yılında durumumuz ne halde dersiniz! Şu an bizleri yönetmeye talip
olanlar Türkiye’nin ve halkın yararına diyerek neler yapıyorlar?



Uluslararası finans kuruluşu olan IMF, Türkiye cumhuriyeti hükümetine
“Bankacılık düzenleme ve denetleme kurulunu, 23 Eylüle kadar (1999) kurmayı
taahhüt etmiştiniz, yerine getirmediniz. 15 Ekim tarihine kadar (1999) sözünüzü
yerine getiriniz.” Tehdidinde bulunuyordu.



IMF Türkiye şefi Corlo Cotterelli 27/08/99 tarihinde Washington’da: “sosyal
güvenlik reformunun onaylanması Türkiye için önemli bir adım. Bu bize, Türk hükümetinin
verdiği taahhütler doğrultusunda reform sürecine devam ettiğini gösteriyor”
diyordu.



Ama o günkü koalisyonun ANAP’lı Bakanı Yaşar Okuyan: Türkiye Cumhuriyetinin
hiçbir hükümeti, dış dayatma ile yasa yapmaz. Biz yasaları Türk halkı için
çıkarıyoruz” diye hava atmaya kalkıyordu, fakat TİSK Başkanı Refik Baydur’un
hışmına uğramaktan da kurtulamıyordu.



Bu arada İngiliz ekonomist Balaght IMF ile ilgili olarak “IMF oyunun
kurallarının zorla kabul ettirilmesi konusunda, aynen sömürgeci yönetimlerin
yerini almaktadır.” Diyerek IMF’nin gerçek misyonunu deşifre ediyordu.

 

Dönemin Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz ve Cumhur Ersümer
Ecevit’in 26 Eylül 1999 ABD ziyaretinden birkaç gün önce, sessizce ABD’ye
uçtular. Bu ziyaret resmi olmamasına rağmen ABD’li enerji lobileriyle
görüşmelerde bulundular. Daha sonra Ecevit heyetiyle birlikte resmi geziye
katılan Ersümer, Türkiye’de enerji sektörüne yatırım yapacak şirket
yöneticileri ve ABD enerji bakanlığı yetkilileri ile gizli bir toplantı yaptı.
Tahkimle beraber uyum yasalarının ne zaman çıkarılacağını soran ABD’li
yatırımcılara



Ersümer:

 

“TBMM açılır açılmaz bu isteğiniz yerine getirilecek” diyerek ve
“Siz bu arada yatırımlarınızla ilgili çalışmaları hızla yürürlüğe koyun”
şeklinde, hükümetini meclisin üzerinde zannederek ve hem de daha henüz çıkmamış
yasalarla ilgili, yabancı yatırımcılara söz verebilme hakkını kendinde görerek,
bunları yapmıştı.



Aynı gezinin dönüşünde Esenboğa havalimanında yaptığı basın toplantısında
Ecevit gazetecilere şunları söylüyordu:

“Türkiye-ABD işbirliğinin önemini vurguladık.



TÜRKİYE İLE ABD STRATEJİK BİR PARTNERDİR?”



Barzani ve Talabani’yi Kürt Federe Devletinin kurulması için anlaşmalarını
sağlamak ve birbiriyle uzlaştırma gayesiyle Washington’da buluşturan. Ve yine
Washington’da PKK’nın büro açmasına ve faaliyet yapmasına müsaade buyuran,
MGK’nın gündeminden düşmeyen Fethullah Hoca’yı ağırlayan ve misafir eden bir
PARTNER’di, Ecevit’in ABD’si.

Aynı ABD 1997 yılında Teksas’ın bağımsızlığı için mücadele eden ayrılıkçı örgüt
lideri Richard Mc Loren’u ve 99 yardımcısını 56′şar yıl hapis cezasına
çarptırmıştı.



Halbuki ABD Dış İşleri Bakanı Madeleine Albright:

 

“Biz dünyanın en güçlü devletiyiz. Yeryüzünün en önemli unsuru
olarak dünyayı çocuklarımız, torunlarımız ve tabi, BİZİM KURALLARIMIZA UYAN
diğer ülkelerin insanları için daha güvenli hale getirmek amacıyla gereken HER
ŞEYİ YAPACAĞIZ” diyordu.

 

Ersümer’in Doğalgaz anlaşması için gittiği Türkmenistan’da ise,
Türkmenbaşı’ndan şu sözleri duyuyordu:



“Türkmenistan gazı Türk aileleri için dünya fiyatlarının yarısı kadar daha
ucuzdur, bin metreküpü 70 dolardır. Ancak siz 114 dolara Rusya’dan gaz
alıyorsunuz. Türk politikacılar Türk halkının ihtiyaç ve menfaatlerini çok
fazla düşünmüyor galiba, bana öyle geliyor?”

 

Dünya otomobil devi sayılan FORD’a verilen 1.sınıf tarım arazisi
olan (SEKA) arazisi ile ilgili eleştirilere kızan Cumhurbaşkanı S.Demirel:

“Ben böyle yatırımlar için Çankaya’nın bahçesini bile veririm” diyordu.

 

Evet bu yapılan akıl almaz hatalar ve teslimiyetçi politikalarla
ilgili örnekleri bu kadarla yetinerek önemli bir hatırlatmada bulunalım.



1921 yılında New-York’ta Siyonist sermayenin önderliğinde CFR (Councıl On
Foreın Relation) kurulmuştur. Kurucu üyelerin tamamı Round Table üyeleridir.
Kurucu üyelerin ortak özelliği; tamamının siyonist olmalarıdır.

 

Wilson ile başlayan bu süreçte; öncelik olarak İspanya, Osmanlı,
Avusturya ve Almanya’nın parçalanması hedeflenmiş ve başarılmış, daha sonra
Milletler Cemiyeti kurulmuş ve bu cemiyetin 1946 yılında tüm hakları Birleşmiş
Milletlere devredilmiş, Avrupa uzantısı olarak da “Bilderberg’in (1964)
kurulması kararlaştırılmıştır. Yirmi yıllık süreçte değişik ülkelerde meydana
gelen savaşlar, devrimler, ihtilaller, komplo ve politikalar sonunda 1973′te
yine CFR güdümünde ekonomik emperyalist sermayenin (ABD-Japonya-Avrupa)
Trilateral Commission’un kurulması, ABD’nin bütün istihbarat teşkilatlarının
CFR’nin denetimine sokulması (1975), Triteralist (CFR) üyelerinin ABD
Başkanlıklarına oturmaları (Ford, Carter, Reegan ve Bush) ve bugün hala devam
ede gelen bir süreci ortaya koyarak, bugün ABD’nin de siyonist işgal altında
bulunduğunu hatırlatmaya çalıştık.



Bu durumdan son derece rahatsız olan ABD’deki Milli ve Yerli düşünce sahipleri
de, ülkelerini Siyonizmden kurtarma çabaları içindedir ve çok önemli ve ümit
verici mesafeler alınmıştır.



Yukarıda CFR Başkanları arasında dikkat ettiyseniz, Clinton ismini almadık.
Çünkü bundan önceki son seçimlerde Yahudi ve Ermeni lobisinin adayı Dole idi.
Ve Clinton’a karşı seçimi kaybetmişti. Yahudi ve ermeni lobisinin adayı, ABD
tarihinde ilk defa seçim kaybediyordu. Bu bir bakıma, ABD’de güç dengelerinin
değiştiği anlamına da geliyordu.

Vurgulamak istediğimiz; ABD’yi de artık iki yönlü olarak izlememiz ve
değerlendirmemiz gerektiğidir.



İşte güdümlü demokrasi !



Partiler, liderler ve onların solcu, sağcı, ılımlı gibi etiketleri hep
göstermelikti…Hangi partinin başına kimin geçeceğine, hangi partinin iktidara
getirileceğine, bu siyonist merkezler karar veriyor… Emirlerindeki Medya ve
Masonlar yoluyla halkı o yöne manipüle ediyor ve bunun adına da “hür seçim ve
demokratik rejim” deniliyordu.



Türkiye’nin parçalanmasını ve Kürdistan’ın mutlaka kurulmasını öngören, Sevr’in
milletten gizlenen 62, 63, ve 64. maddelerin hayata geçirilmesine, bir nevi
hazırlık mahiyetindeki

 

“Halkların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasını” içeren ve
ikiz yasa diye bilinen hıyanet sözleşmeleri,

Orduyu her yönden etkisizleştirmeye ve güdükleştirmeye yönelik 7. uyum
paketleri,

– Orduya Lojistik destek sağlayan TÜBİTAK’ı siyasallaştırma niyetleri

– Üniter yapıyı ve merkezi otoriteyi zayıflatmaya hedefleyen “Yerel Yönetimler
ve Kamu Personel” yasa teklifleri

– VE İMF’nin dayatmasıyla, Bakanlıklara bağlı Bölge Müdürlüklerinin
feshedilmesi yolundaki, sözde” demokratikleşme ve değişme” gibi yaldızlı
kılıflar altındaki sinsi girişimleri bu AKP’ye ve partneri CHP’ye hangi güçler
dayatıyordu?




Her ikisi de siyonizmin güdümünde bulunan, ABD gibi AB’nin de hedefi, aynen
Yoguslavya misali Türkiye’nin etnik ve mezhebi bahanelerle
parçalanmasıdır.Bunun ilk adımı da önce şuurlu müslümanların sonra büyük
çoğunluğu oluşturan sünni müslümanların yönetimden uzaklaştırılması, etkisiz ve
yetkisiz kalabalıklar statüsüne sokulması, yani moda tabirle
“laytlaştırılmasıdır”. Azınlıklar ve onların haklarının korunması bahanesiyle,
kürtlerin ve alevilerin kışkırtılması da bu amaçladır.



Patrikhane’nin ekümenlik kazanmaya çalışmasını, adamların kendilerini Bizans
İmparatoru, Pontus Kralı olarak ortaya atmasını, sadece basit bir şov olarak
algılamak ta yanlıştır. Bunlar çok sinsi ve şeytani planların ilk somut
adımlarıdır.

 

Prof. Hüsrev ve Kezban Hatemi çiftinin Hahambaşından Patriğine,
papazından Süryani liderine, Diyanet Başkanından ermeni Ruhanisine, farklı din
ve mezhep mensuplarına ve bazı masonluğu malum ve meşhur konuklara verdiği ve
ne hikmetse bir tek başörtülünün bile görülmediği ve de o görkemli masrafların
nasıl karşılandığının merak edildiği iftar ziyafetinde, Sn. Hatemi’nin dile
getirdiği “ortak bir sevgi dini” oluşturma hedefleri de, Layt İslam
girişimlerinin bir uzantısı olarak algılanmalıdır.

 

Farklı din ve mezheplerin, adil bir düzen çerçevesinde ve birlikte
barış içerisinde yaşama şartlarını istemek ve bu yolda gayret göstermek,
elbette alkışlanacak ve saygı duyulacak bir olaydır. Ancak bütün bu masum ve
mübarek arzuların, İslam’ın yozlaştırılması, vatanımızın parçalanması gibi
sinsi amaçlara sevimli bir araç olarak kullanılmasına da göz yumulmamalıdır.



Bütün insanlara ve özellikle inananlara en şedit düşman olan Siyonist Lobilerin
“kiralık kabadayısı” Amerika, Müslüman ülkelerin ve hele Türkiye’nin sanayisinden
siyasetine, turizminden ticaretine, eğitiminden TRT’sine, ordusundan ailesine
kadar, her şeyimize burnunu sokmuş ve kancayı takmıştır.

 

Osmanlının yıkılışı ve Kurtuluş Savaşı’nın yapılışı sırasında,
meşhur Wilson prensiplerini yaymak ve Türkiye Ermenilerini kurtarmak üzere
içimize giren ve işlerimizi yönlendiren Amerika, daha o yıllarda bile kurtuluşu
“Amerikan Mandacılığında” arayan tipler ve taraftarlar buluyordu.



Derken Türkiye Rus tehlikesi ile NATO’ya girmeye, kominizm korkusuyla
Amerika’ya güvenmeye mecbur ve mahkum ediliyordu.

 

Marshal yardımlarıyla sanayimiz söndürüldü. Amerika’nın özel
tavsiyesi olan nüfus ve aile planlamasıyla, ana rahmindeki bebeklerimize kadar
sinsice ve sistemli şekilde öldürüldü. Sözde barış gönüllüsü Amerikan ajanları,
eğitim ve sağlık kuruluşlarımıza sokuldu. Nice değerlerimiz, belgelerimiz yok
oldu.



Kalkınma planlarımız, dış politikamız, askeri sırlarımız velhasıl en mahrem
dosyalarımız, artık Amerikalı uzmanların elinde bulunuyordu.

 

Amerikan Gizli İstihbarat ve tahribat örgütleri gençliğimizi iki
düşman kampa ayırıyor, sağcıları solculara, solcuları sağcılara kırdırıyordu.



Sokaklarda, sözde Amerikan aleyhtarlığı yapan solakları ve salakları bile
yönlendiren yine Amerika’ydı ve nice 1 Mayıslarda işçilerimizi meydana döküp
birbirine saldırtan, hep Amerikan ajanlarıydı.



Artık Türkiye’nin en gizli istihbarat raporlarından Büyük Millet Meclisi
zabıtlarına, Devlet büyüklerinin görüşmelerinden, üst mahkeme kararlarına
kadar, her şeyimiz Amerikan uzmanlarının emrine ve denetimine açıktı.



Amerikalı uzmanların olurunu ve onayını almadan, hiç kimse bu ülkede önemli
mevkilere gelemiyordu.

 

Masonların icazesi, ihtilallerin vizesi ve başbakanların tazesi,
hep Amerika’dan gönderiliyordu.

 

Amerikan rızasına göre değil de, kendi milleti adına ve ülke
yararına karar vermeye heveslendiği ve Müslümanlara fazla yüz verdiği için,
ihtilaller yapılıyor ve başbakanlar asılıyor, ve 28 Şubat gibi post-modern
darbeler tezgahlanıyordu.



Amerika’nın her direktifini, mukaddes bir tanrı buyruğu kabul eden İsmet İnönü
bile, Kıbrıs’taki Rum katliamlarına karşı, eski paşalık numarasını çekmeye
yeltenince, ABD Başkanı Johnson’dan bir tehdit alıyor, bunun üzerine ” o zaman
yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de orada yerini alır” gibi Amerika’ya, kendi
aklınca şantaj yapmaya kalkışıyor, ama sonunda ana muhalefet liderliğinden bile
atılıyor, Ecevit ve ekibine alt ediliyor ve Halk Partisinin başından
uzaklaştırılıyordu !?..



Amerika selpak kağıdı gibi, daha nicelerini başbakan olarak kullanmış, eskiyip
kirlenince de bir kenara atmıştır!

 

“Yenisini bulduğumdan eskisinin hükmü kalmamıştır” mantığıyla
Amerika, ne karaktersiz sahtekarları kahraman yapmış, hizmetinde çalıştırmış,
sonra da gözden çıkarmış, en sadık kölelerini bile devre dışı bırakmıştır.



Ve zaman gelmiş Amerika’da çağ atlamış ve Türkiye’yi telefonla yönetmeye
başlamıştır.

 

Bunca taviz ve teslimiyete rağmen, Amerika hala bizden razı
olmamış ve Türkiye’ye düşmanca tavrını bırakmamıştır.Ermeni meselesinde, Kuzey
Irak meselesinde, Kıbrıs meselesinde hep bizi arkadan bıçaklamıştır.

 

Peki Türkiye olarak geldiğimiz nokta nedir? Önümüz aydınlığa mı
açılıyor? Yoksa giderek karanlığa mı gömülüyoruz? İleriye dönük nasıl bir bakış
açımız olmalıdır?



Bakınız ABD Eski Başkanı Bill Clinton’un ülkemizi ziyaretinde itiraf etmeye
mecbur kaldığı; Türkiye’ye bakışı:

 

“20. Yüzyılın ilk elli yılı Osmanlı İmparatorluğunun mirasının
paylaşılmasının yol açtığı çekişmeler ve değişiklerle geçti. 21. yüzyılın ilk
elli yılı da Türkiye’nin alacağı doğrultuyla şekillenecektir. Türkiye
modelinin, hem İslam dünyası, hem Türkiye’nin bulunduğu bölge, hem de Avrupa
için çok büyük etkileri olacaktır.”[30]

 

Evet, Türkiye hem Avrupa, hem İslam dünyası ve özellikle bulunduğu
bölge açısından çok büyük önemi olan bir ülke. İşte Türkiye bu potansiyel
imkanlarını nasıl öne çıkarabilir?

 

Türkiye’nin demokratik ve ekonomik modeli ne olabilir? Hangi
siyasi partinin program ve projeleri örnek alınabilir?

 

Evet, bu sorulara verilecek tek cevap MİLLİ GÖRÜŞ olacaktır.
Aranan lider de ERBAKAN Hocamızdan başkası değildir.



“Nasıl olur? Bu parti 4 defa kapatıldı, % iki-üçlerin altında kaldı? Diye
sorulacak olursa:

 

Evrendeki ve yeryüzündeki her şey “Adetullah” denen ilahi kurallar
çerçevesinde cereyan etmektedir. Tarihi inkılaplara baktığımızda bir benzerlik
görülecektir. Bu benzerlik Cenabı Hak’kın genel bir kanunu ve takdiridir. Çünkü
Allah’ın kanununda ve takdir programında bir değişiklik asla söz konusu
değildir.



Hz.Yunus (AS) ın balığın karnında kıvrandığı an. Hz.İbrahim (AS) mın ateşe
atıldığı an. Ve en nihayet Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin Medine’ye hicreti
sırasında sığındığı mağarada örümcek ağı ile saklandığı an, aslında en güçlü ve
güvenli oldukları anlardı! Çünkü bu anlar, Allah’ın yardımının yetiştiği
anlardır!



İşte ABD’yi daha da hırçınlaştıran ve İsrail’i çılgınlaştıran gerçek budur! Ama
korkunun ecele faydası olmayacaktır.

 

“Batı Kulüp’le” İslam’ın hesaplaşması kaçınılmazdır. Değişik
renklere bürünseler ve farklı “ring”lerde dövüşseler de, temelde aynı yanlış
düşünce sahiplerini belirtmek için, hem doğru, hem çarpıcı, hem de orijinal tanım
ve tespitler yapabilmek, büyük bir beyin ve bilgelik işidir. Erbakan Hocanın
batıl kafalı sağcı ve solcuları tanıtmak için kullandığı “BATI KLÜPÇÜ” tabiri
de, siyasi literatürümüze (edebiyatımıza) kazandırılmış çok ilmi bir gerçeğin,
mizah yollu ifadesidir.

 

Geçen seneler Amerika’da yayınlanan “Foreign Policy” adlı dergide
S. Lind adlı yazar” Batı Kültürünü Savunurken” başlıklı yazısında şöyle
diyordu:



“Batı Kültürüne üyelik için ırki bağ gerekmez. Geleneksel Musevi-Hıristiyan
değerlerini kabul eden herkes batılı olur”.

 

Ve yine Amerikan yönetimine ve Yahudi Lobisine yakın kişilerin
kurduğu ve bir zamanlar ABD’nin Ankara Büyükelçisi olan meşhur Siyonist Morton
Abromowitz’in başkanı bulunduğu “Cernegy Badowment” adlı araştırma komisyonunun
çıkardığı bu dergideki yazıda çok ilginç itiraflara yer veriliyordu:



Yazar; bugün yeryüzünde devam eden çatışmaların temel nedeni “Mevcut Batı
Kültürünün, kendisini bütün dünyaya benimsetmesine itiraz edenlere karşı açtığı
bir savaştır” diyor ve Yahudi ve Hıristiyan değerlerinin bütünü olarak
tanımladığı “BATI MEDENİYETİNİN; (Türkçe’si zulüm, sömürü, ahlaksızlık
düzeninin) dünyaya hakim olmasını önleyen en büyük engelin ise “İSLAM” olduğunu
ifade ediyordu.



Batıl olduğu, yani haksızlık temeline dayandığı için, batmaya yüz tutan hazır
batı medeniyetine en büyük rakip ve tehdit olarak gösterdiği İSLAM’ı etkisiz
hale getirmek için de, yazar şu tekliflerde bulunuyordu:

 

1-İslam dünyasındaki ayrılık sebeplerini karıştırmak ve
kışkırtmak.Örneğin sünniye karşı şii, islahatçıya karşı radikal, Araba karşı
Acem, Türk’e karşı Kürt gibi ırk, mezhep ve meşrep farklılıklarını düşmanlığa
dönüştürmek ve İslam birliğini kesinlikle önlemek.

 

2-Rusya’yı Batı’nın tam ortağı haline getirmek.Rusya’nın insan
potansiyelini, büyük zenginliklerini ve kültür birikimini, Batı Medeniyetinin
(yani Siyonist zihniyetin) hizmetinde değerlendirmek.

 

3-Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra, Müslüman-Türk
Cumhuriyetlerin kendi aralarında ve islami değerler etrafında bir birlik
oluşturmasına ve İslam dünyasıyla kucaklaşıp kaynaşmasına asla fırsat vermemek!
Oradaki islami eğitimi de, ılımlı ve Batı ile uyumlu kimselere terk etmek. Aksi
takdirde Osmanlının 1683 yılında yaptığı Viyana kuşatmasından sonra, batı
dünyası en büyük bir tehdit ve tehlike ile karşı karşıya gelecektir.

 

4- Stratejik savunma girişimini yeniden canlandırmak.Çünkü batının
nüfusu giderek azalıyor ve ihtiyarlıyor.Teknoloji ise, artık her yerde
gelişiyor ve batıya karşı başka tehlikeler güçleniyor.

 

5- Türkiye’deki siyasal islamın (Erbakan’ın) gelişmesine ve
özellikle iktidara yürümesine mutlaka engel olmak.Çünkü Türkiye elden çıkarsa,
bütün islam alemi, hatta bütün Eski Dünya( Asya, Avrupa, Afrika) elden çıkmış
demektir.



Bütün bu gerçekleri hem de bir Amerikan dergisinde okuduktan sonra Erbakan
Hoca’nın tabiriyle içimizdeki “BATI KLÜPÇÜ” lerin bilerek veya bilmeyerek, kime
hizmet ettiklerini ve BATI KLÜPÇÜ partilere ve en son AKP’ye destek verenlerin
ne korkunç bir vebal yüklendiklerini, şimdi daha iyi anlıyor ve milletimizi
uyarıyoruz.



Ve bir kez daha hatırlıyoruz ki, Hz. Adem’den beri süre gelen “Hak ile Batıl’ın
savaşıdır.Artık hangi safta olduğunuzu bilmek ve durumunuzu değerlendirmek
zamanıdır! “OY” larınız bir kurşun değerindedir, hatta bir atom bombası
yerindedir.İslam’ın ve insanlığın tahribinde kullansınlar diye “oy”larınızı
Batı Klüpçü partilere teslim etmek, bir nevi intihar sayılacaktır.Milli
güçlerin iktidarı ise, yeni bir dünyanın ve mutlu bir devranın başlangıcı
olacaktır.



“Amerika dünyayı kontrol ediyor, biz Yahudiler ise Amerika’yı kontrol ediyoruz”
diyen İsrail Baş katili Ariel Sharon ve Siyonist Cumhurbaşkanı Moshe Katsav,
AKP iktidarının en saygın konukları olarak Türkiye’de ağırlanmıştır ve
T.Erdoğan’a övgüler yağdırılmıştır!?



Ve işte AKP ve benzeri masonik merkezli parti ve hükümetlerin güdümüne
girdikleri ve hizmet etmekle şeref bulacaklarını zannettikleri ABD Bush
yönetimindeki en etkili ve yetkili isimler:

 

1-Paul Wolfowizt:Yahudi
.Savunma Bakan Yardımcısı

2-Marc Grosman: Yahudi. Dışişleri Bakan Yardımcısı

3-Richard Perle: Yahudi. Pentagon Politik Komite Başkanı

4-Henry Kıssınger:Yahudi.Savunma Bakanlığı Irak Danışmanı

5-Douglas Feith: Yahudi. Savunma Bakanlığı Mali İşler Başkanı

6-Dov Zakhaim: Yahudi. Savunma Bakanlığı Mali İşler Başkanı

7-Edward Luutwak: Yahudi. Milli Güvenlik Araştırma Uzmanı

8-Kenneth Edelman: Yahudi. Pentegon Savunma Strateji uzmanı

9-I.Lewis Libby: Yahudi. Dick Cheney’in Kurmay Başkanı

10-Robert Satlof: Yahudi. Beyaz Saray Milli Güvenlik Danışmanı

11-Richard Hass: Yahudi. Dişışleri Bak. Planlama Başkanı

12-Elliot Abrams: Yahudi. Milli Güvenlik Konseyi Bş.Yardımcısı

13-Mel Sembler: Yahudi. ABD Export-ımport Bankası Başkanı

14-Mıchael Chertoff : Yahudi. Adalet Bak.Baş Savcı Yardımcısı

15-Steve Goldmith: Yahudi.Bush’un Yahudi Lobileri Başkanı

16-Samuel Boldman: Yahudi.Ticaret Bakanı Yardımcısı

17-Bonnie Cohen: Yahudi.Yönetim Bakanı Yardımcısı

18-Licoln Bloomfield: Yahudi.Dışişleri Bak.Siyasi ve Askeri İşler Yardımcısı

19-Ruth Davis: Yahudi.Dışişleri Bakanlığı Yabancı Servis Enstitüsü Başkanı

20-Ari Fleischer: Yahudi. Beyaz Saray Basın Sözcüsü ve Siyasi Danışmanı ve
İsrail Vatandaşı

21-Robert Zoellick: Yahudi. ABD Ticaret İşleri Müsteşarı

22-Joshua Bolten: Yahudi. Bush’un Politika Baş Danışmanı

23-Adam Goldman: Yahudi. Beyaz Saray Yahudi İlişkileri Müsteşarı

24-Joseph Gildernhorm: Yahudi. Bush’un Seçim Komitesi DC. Finans Başkanı

25-Christoper Gersten: Yahudi. Koalisyonu Cumhuriyetçi Kanadı

26-Mark Weinberger: Yahudi. Maliye Bakanlığı Vergi Politikası Yardımcısı

27-Jay Lefkowitz: Yahudi. Bütçe Genel Danışmanı

28-Dawid Frum: Yahudi. Beyaz Saray Konuşma Metinleri Yazarı

29-Brad Blakeman: Yahudi. Beyaz Saray Program Direktörü ve Protokol Uzmanı

30-Colın Powel: Dışişleri Bakanı. Eski Genel Kurmay Başkanı. Anası Jamaıka
asıllı, baba tarafından Yahudi. Newyork’un Yahudi mahallesinde büyümüştür. Çok
iyi İbranice konuşmaktadır.

Evet artık siz karar verin: ABD’yi kim yönetiyor? Ve, ABD’nin
güdümüne giren, niye aslında İsrail Siyonizmine hizmet ediyor!

 

İşte Amerika’yı ve bütün dünyayı olduğu gibi Türkiye’yi de bu
Siyonist Yahudi merkezleri yönetmektir.

 

Ama şeytani saltanatların ömrü tükenmiştir ve sonları gelmiştir.

 

1999-2003 yıllarında İsrail Meclis Başkanlığı da yapan insaf ehli
Abraham Burg, The Guarden gazetesine verdiği demeçte feryat ediyor: “Siyonizmin
sonu yakındır!”

Abraham Burg şunları söylüyor:

 

İsrail ulusu, yolsuzluktan ibaret bir inşaat iskelesinin içinde,
baskı ve zulümden dolayı çürük bir temelin üzerinde duruyor. Şu halimizle
Siyonist girişimin sonu, kapımızın eşiğinde sayılır. Bizim nesil, hakikaten son
Siyonist nesil olabilir!

 

Gevezeden geçilmeyen İsrail’de, herkes bir anda dilini yuttu.
Çünkü söyleyecek söz kalmadı. Gümbür gümbür bir başarısızlığın ve yıkıntının
ortasında yaşıyoruz!



Yahudiler, iki bin yıldır, yeni silahlara, bilgisayar programlarına ve füze
savarlara öncülük etsinler diye çırpınmadı. Hani diğer ülkelere ışık tutacak.
Dünyaya huzur saçacaktık. Yapamadık. Bu böyle gidemez. Araplar çaresiz başını
önüne eğip, utanç ve öfkesini sonsuza dek içine atsa bile, bu böyle gitmez.



Siyonizm’in üst yapısı, yıkılan ucuz bir Kudüs düğün salonu gibi, çökmeye
başladı.Alt katta kolonlar yıkılırken, hala üst katta oynamaya, ancak aklını
kaçıranlar devam eder.

Yanı başımızda tecavüze uğrayan kapı komşumuz müslüman kadının çığlıklarına.
Kocası öldürülen ve yetimlere ekmek bulamayan annelerin feryadına kulak
tıkıyoruz.

Filistinli çocukların, tepeden tırnağa nefrete bürünmüş halde, gelip
İsrail’lerin hayal dünyalarının göbeğinde intihar edip, kendilerini havaya
uçurmalarına akıl erdiremiyoruz. Çünkü biz onların hayatını işkenceye çevirdik,
ölümü yaşamdan hayırlı hale getirdik. Günde bin elebaşı da öldürsek hiçbir şeyi
çözemeyiz. Çünkü bu liderler alttan geliyor, nefret ve öfkenin kaynağından.
İsrail’deki adaletsizlik ve ahlaki çürümenin batağından besleniyor!



Artık, Uluslar arası toplum tarafından Yahudi ulusu ile Filistin ulusunun meşru
vatanları adil şekilde belirleyip bölünmelidir.

 

İsrail işgal ettiği bölgelerden ve tüm haksız yerleşimlerden
vazgeçmelidir.



Şaron hükümetinin yerine, bir yenisi değil, İsrail ve değerlerinin yıkımını
engelleyecek bir alternatif gereklidir.



Dışarıdaki dostlarımız da, bize ellerini uzatıp, barış, adalet ve eşitlik
toplumu olarak, bölgede huzuru sağlayacağımız ve diğer ülkelere de örnek olarak
ışık tutacağımız günlere doğru gitmemize yardım etmelidir.

 

İsrail Meclis Başkanı Abraham Burg’un bu insani çığlıkları takdire
değerdir.Ama kendisinin de ifade ve itiraf ettiği gibi, artık çok geçtir ve
Siyonist Şaronlar, hiçte geri adım atma ve barışa yanaşma niyetinde değildir.



Özellikle son bir asırdır dünyayı cehenneme çeviren bu vahşi Siyonizm, ve
onların güdümündeki Gizli Dünya Devletinin, en büyük ve birinci korkuları ise:



Otuz yıldır, ondan kurtulmaya çalıştıkları. Onu yıpratmak ve devre dışı
bırakmak için her yola başvurdukları halde bir türlü başaramadıkları.

 



































































































































































































































Ve Sn.Recai Kutan’ın
başkanlığındaki FP ekibinin ABD seyahatinde ziyaret ettikleri Yahudi Lobileri
Temsilcilerinin itirafıyla “Elimizdeki listeye ve çok titiz tespitlerimize
göre, yeryüzündeki bir numaralı Antisemitik (Siyonist karşıtı) olarak
tanıdıkları ve ona göre tedbir aldıkları bilge ve büyük şahsiyet ise Milli
Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocadır.



Ve Erbakan Hoca’nın Yahudiler dahil, bütün insanlığa huzur ve hürriyet sunacak
kutlu kervanı, mutlu zafer iklimine varmak üzeredir. Erbakan’ın Adil Düzen’i ,
Mili Çözümleri, ilmi, insani ve İslami reçeteleri gavurları tedirgin
etmektedir. Erbakan, barbar batılılar için hazırlanmış batıl reçetelerin, bizim
bünyemize ve milli benliğimize uymayacağını, ekonomik ve sosyal
hastalıklarımızı azdırmaktan başka işe yaramadığını ve yaramayacağını
söylemektedir. Erbakan “Asla zulmetmeyen ve zulme rıza göstermeyen” bir sistemi
öngörmektedir. Ezmeyen, ezilmeyen ve mazlumu ezdirmeyen bir düzeni. Sömürmeyen
ve hakkını yedirmeyen bir düşünceyi yerleştirme peşindedir.




(Milli Çözüm Araştırma Ekibi, Şubat 2004)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet