• DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Rusya ve Araplar : Önce ideoloji sonra çıkarlar
  • Yayın Tarihi : 28 Mayıs 2019 Salı
  • Kategori : SİYASET BİLİMİ & DIŞ POLİTİKA & SİYASİ PARTİLER


Rusya ve Araplar : Önce ideoloji sonra çıkarlar

Rusya’nın Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından yaklaşık yirmi yıl boyunca yürüttüğü, kendisini yeniden tanımlamak ve önceliklerini belirlemek şeklindeki Arap politikası, ilgi alanları, çıkarları ve Arap eksenleriyle uyumlu bir imaj çizerek kendisini pazarlamakta başarılı oldu. Moskova’nın Arap ülkelerinin ve bu bölgedeki özlemlerin çeşitliliğine göre farklı politikaları var gibi görünüyor.

1920’ler ve 1990’lar arasındaki Sovyet-Arap ilişkilerini düzenleyen ideolojik düşünceler, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla kayboldu. Bu durum yeni Rusya Federasyonu’nu bölgedeki rolü için yeni çalışmalar yapmaya zorladı. Rusların çarlık dönemindeki politikası, Arap dünyasının büyük bir bölümünü yöneten Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıf noktalarını en iyi şekilde değerlendirmeye yönelikti.

Rusya’nın güneydeki ilerleyişi, doğrudan savaşlar yoluyla veya Mısır Valisi Bulutkapan Ali Bey isyanını ya da Rus donanmasının Türklerin yönetimindeki Beyrut kentini bombalamasına ve 1773 yılında kısa bir süre işgal etmesine yol açan Filistinli Zahir el-Ömer ile kurulan ittifak gibi Osmanlı yönetimine karşı gerçekleşen yerel devrimleri ve ayaklanmaları desteklemek şeklindeydi. Öte yandan buna siyasi ve diplomatik baskı eşlik ediyor ve Ruslar, çok sayıda okul ve manastır inşa ettikleri Filistin’deki kutsal topraklarda hacıların güvenliğinin sağlanmasını talep ediyordu.

Ancak Sovyetler Birliği dönemine gelindiğinde Ruslar bu uygulamaları bir kenara bıraktı. Yeni ortaya çıkan Bolşevik otoritenin Arap dünyasına olan ilgisi ve çoğu sömürgeleştirilen “Doğu halklarına” yönelik politikası farklıydı. Sovyetler Birliği, Moskova’nın kendisini başkenti olarak tanımladığı dünya devrimine katılımını geciktiren ve yerel, sosyal ve ekonomik yapılarda geri kalmışlık olarak görülen bir politika yürüttü. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bu tutum değişti. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin ulusal kurtuluş hareketlerini ve daha sonra sömürgecilik karşıtı olarak nitelendirilen ve “ilerici rejimler” olarak isimlendirilen yapıları aktif olarak desteklediği Ortadoğu’nun Batı’nın savaş alanı olarak önemi ortaya çıktı.

Ancak ideolojik faktör, Sovyetler Birliği politikasının bölgeye yönelik tek bileşeni değildi. İlerici rejimlere ve kurtuluş hareketlerine verilen desteğe rağmen, Moskova, ABD ve müttefiklerine karşı Ortadoğu’da kalmak için çetin bir savaş yürüttü. Asvan Barajı’nın inşaatıyla zirveye ulaşan Cemal Abdulnasır’ın liderliğini destekleyerek büyük başarılar elde eden Sovyetler Birliği, Birleşmiş Milletler’in (BM) ilkeleri yerine kendi jeo-stratejik çıkarlarını tercih eden Moskova’nın doğal müttefikleri olması gereken Arap komünistlerin maruz kaldığı baskıları görmezden gelip 1967 yenilgisinin ardından Yıpratma Savaşı’na doğrudan katılmaları için binlerce Sovyet uzmanını bu coğrafyaya gönderdi. Bağdat Paktı’nı sabote etmeyi de başarmasının ardından Enver Sedat’ın 1972’de Sovyet uzmanlarını sınırdışı etmesiyle Arap rüzgârlarının yönü değişti. Suriye’de Hafız Esed, solcu selefinin aksine Batı’ya dönük bir politika benimserken Sovyetler Birliği ile diplomatik ilişkileri olmayan Körfez ülkelerinin birçoğunun nüfuzu da arttı.

Dünya için oldukça çalkantılı olan 1990’lı yıllarda Rus-Arap ilişkileri, Moskova’nın iç meseleleriyle meşgul olması ve Boris Yeltsin yönetiminin Batı ittifakının bir parçası olmakla Rus ulusal güvenlik gerekliliklerine tabi olmak arasında sıkışıp kalması nedeniyle durgun bir dönem yaşadı. Tamda bu sıralarda “Avrasya” düşüncesi ortaya çıkmaya başlamıştı ve Moskova’nın güvenlik çağrısı, Rusya’nın Asya ile Batı Avrupa arasındaki geniş coğrafi bölgeye yayılma fikrine dayanıyordu.

Avrasya düşüncesi, üç eksende ittifaklar kurulmasına odaklıydı. Bu eksenler;

1 – “Yakın komşular” yani eski Sovyetler Birliği ülkeleri.

2 – Hem Rus petrolü hem askeri ihracat için ya da Rusya’nın doğu tarafında yükselen bir güç olarak ekonomik derinliğe sahip olan Çin.

3 – Dolaylı olarak da olsa, Rusya’nın yalnızca ticaretle değil, aynı zamanda iç politikada da nüfuzuyla tarihi bağları olan Avrupa’ydı.

Ancak Arap bölgesi 2010 sonrası Rus çıkarlarına geri döndü. Bu durum, 1990’larda Arap dünyasının şahit olduğu göreceli sakinlik, Irak’ın işgali, Arap devrimlerinin patlaması ve iç savaşlar nedeniyle “resmi Arap düzeninin” çöküşüyle başlayan fırtınanın yarattığı boşluktan başka bir şey değildi. Rusya, Moskova’nın eski müttefiklerini üye olarak kabul etmekten vazgeçmeyen NATO’nun, Avrupa’daki Amerikan füze kalkanını inşa ederek ve Ukrayna, Gürcistan ve diğer bölgelerdeki Rusya düşmanlarını destekleyerek kendisi için hala bir tehdit oluşturduğunu düşünüyor.

Kırım’ın ilhakı, Avrupa’yı aşan ve Moskova’yı güvenli bölgelere dâhil ettiği alanlara ulaştıran bir noktaydı. Buna en çarpıcı örnek, Suriye’deki Rus politikasında yaşanan büyük değişimdi. Kremlin’in, Beşşar Esed rejimini BM Güvenlik Konseyi (BMGK) gibi uluslararası forumlarda savunmasının yanı sıra silah ve para sağlayarak verdiği destek, Kırım krizinden sonra askeri müdahaleye dönüştü. Moskova, 2015 yazında, stratejik öneme sahip İdlib ve Cisr eş-Şugur’un kontrolünü kaybettikten sonra muhaliflerin rejimin kalesi sayılan sahil bölgelerinde ilerlemeye başlamasıyla üç aydan fazla devam edemeyeceği tahmin edilen Suriye rejiminin çöküşünü önlemek için onlarca savaş uçağı ve binlerce asker gönderdi.

Bu müdahalenin Rusya’nın Suriye muhalefetini destekleyen bazı Arap ülkeleriyle olan ilişkilerini baltalayacağı bir anda, Rus diplomasisi, Arapların dikkatini her iki tarafın da ilgilendiği alanlara, özellikle de sert düşüş yaşayan ve işbirliğine ihtiyaç duyulan enerji ihracatı ve petrol fiyatlarının kontrolüyle ilgili konulara yönlendirmeyi başardı. Moskova’nın Filistin davası gibi Arapların hassas ilgi alanlarındaki tutumu değişmezken, Suriye meselesinde devam eden anlaşmazlıklardan uzaklaşılarak enerji krizine çözüm aranmaya başlandı.

Etkili taraf Rus-Arap ilişkilerine hâkim olurken iki taraf, patlama noktalarını etkisiz hale getirmeyi başardı. Bu durum, öncelikler listesine göre ideal olmasa da, mevcut güç dengesinin yanı sıra Arapların çıkarlarını ve Rusya büyüklüğünde ve ağırlığında bir ülkeden ne beklediklerini yansıtıyor.

Husam İtani/Şarku’l Avsat