• DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// DOÇ. DR. İBRAHİM ERDAL : Türkiye’nin Balkan Politikasının Açmazları ve Yapılması Gerekenler
  • Yayın Tarihi : 27 Haziran 2019 Perşembe
  • Kategori : SİYASET BİLİMİ & DIŞ POLİTİKA & SİYASİ PARTİLER

DOÇ. DR. İBRAHİM ERDAL : Türkiye’nin Balkan Politikasının Açmazları ve Yapılması Gerekenler

KAYNAK : http://turpav.org/milli-politikalar-enstitusu/dis-politika/turkiye-nin-balkan-politikasinin-acmazlari-ve-yapilmasi-gerekenler.html

Türkiye ve Balkanlar tarihi, sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda birbirlerinin ayrılmaz bir parçasıdır. Balkanlarda Türk Varlığı Hun ve Avarlara kadar uzanmakla birlikte, modern Balkanların şekillenmesinde Osmanlı hâkimiyetinde geçen uzun asırların önemli bir etkisi vardır. Balkanlar Yunanistan’ın bağımsızlığından Balkan Savaşlarına kadar olan süreçte Osmanlı hâkimiyetinden çıkmış olmakla beraber, Balkan kültürü ve tarihinde; dil, din, folklor ve edebiyatında, davranış ve yemek kültüründe ve demografi alanında Osmanlı mirası varlığını halen sürdürmektedir. 

Tarihi süreç içerisinde değerlendirmek gerekirse Bölge 1912 Balkan Savaşları ile idari anlamda Türkiye’den kopmuş ise de Yunanistan ile yaşan nüfus mübadelesi, Yugoslavya göçleri, 1950 ve 1980’li yıllarda Bulgaristan’dan yaşanan göçler ve Müslüman Arnavutların Türkiye’deki azımsanamayacak nüfusu sosyokültürel ve demografik bağı koparmamıştır. Bölgedeki sosyalist iktidarların varlığı toplumlar arası ilişkinin sekteye uğramasına sebep olmuş ise de Türkiye’de göçmen olmak kimliği kalıcı olmuştur. 

Yugoslavya’nın parçalanması, soğuk savaşın sona ermesi ve 1990’lı yıllardan itibaren yaşanan etnik ve dini kimlik çatışmaları yükselen milliyetçililik akımı Balkanlar’da toplumsal ve siyasi dönüşüme ve ayrışmaya yol açmıştır. Liderleri yönetiminde bir arada yaşama becerisi gösteren toplumsal yapı, iktidarların “homojen ulus devlet” politikaları yüzünden, Bosna ve birçok bölgede yaşandığı üzere, bozulmuştur.

Balkanlar’da yaşanan bu kimlik çatışmaları aynı zamandan ekonomik nüfuz bölgesi kurma mücadelesinin de önünü açmıştır. Bağımsızlıklarını kaybeden devletler yönünü refah toplumu olarak gördükleri AB’ye çevirmiştir. Bu durum ucuz iş gücü ve pazar arayışı içinde olan AB ülkeleri için de kısa ve orta vadede ilgi çekici olmuştur. Almanya’nın Hırvatistan’a, İtalya’nın Arnavutluk’a, Rusya’nın Sırbistan’a olan tarihsel ve iktisadi yakınlığı bölgedeki mücadeleyi sıcak tutmuştur. Ayrıca Bosna’da yaşanan katliamlar, Arnavut milislerden oluşan UÇK’nın faaliyetleri ve Kosova’nın bağımsızlık sürecinde ABD de bu iktisadi paylaşım mücadelesine dâhil olmuştur. 

Bölgenin bir diğer mücadele alanı da Balkan ülkeleri arasındaki tarihsel hesaplaşmadır. Makedonya da bu hesaplaşmanın ortasında bulunmaktadır. Yunanistan’ın Makedonya’nın ismine olan itirazı ile yaşanan süreç ve Makedonya’da Yunanistan’ın bankalar üzerinden faaliyetleri dikkat çekmektedir. Ayrıca Arnavut nüfusun ülkelere dağılmış olan demografik yapısı bu iktisadi mücadeleye kimlik mücadelesini de dâhil etmektedir. Kimlik kavgası Balkanların en önemli sorunu olarak göze çarpmaktadır. Bulgaristan’daki Müslümanların (özellikle Türklerin) siyasal bir parti olan “Hak ve Özgürlükler Hareketi” ile temsili ve parlamentoda kendisine yer bulması iktidar olması Bulgarlar açısından önemli bir tehdit olarak görülmüştür. 

Müslümanların Makedonya başta olmak üzere siyasal parti kurarak örgütlenmeleri, iktidar olmaları veya en azından kimlikleriyle mecliste temsil edilmeleri, kimliklerin keskin olduğu ülkelerde, önemli bir sorun olarak görülmektedir. UÇK gibi silahlı milis hareketinden sivil toplum örgütlerine dönüşebilmesi Müslümanlar açısından önemli bir başarıdır. Ancak son yıllarda bu örgütlerin daha kabaca ifade etmek gerekirse Müslümanların en önemli sorunu radikal İslami hareketler olmuştur. Wahabi propagandalarının etkisiyle İslam’ın bölgedeki esnek yapısının aksine daha keskin yorumlanması ve daha da önemlisi El Kaide ve DAEŞ’e katılımın görüldüğü bölgede bu durum Müslümanlar açısından tehlike yaratmaktadır. Bu radikalleşme, Müslümanların “öteki” kabul edilerek şiddet ve terör odağı olduğu algısını yaratmakta ve bölgede huzur ve sükûnu tehdit eden toplum imajını kuvvetlendirmektedir. 

Türkiye’nin bölgedeki ekonomik, politik, askeri ve kültürel varlığını korumak ve geliştirmek için ne yapmalıdır? 

1.Ekonomik;

Türkiye tarihi bağları olan bu coğrafyada kurulan ülkelerin kırsal nüfusunu oluşturan, özelde Türkler ve genelde Müslümanlar, toplum ile hem pazar hem de hammadde veya ucuz işgücü anlamında temasa geçmelidir. Neredeyse bugünkü Arnavutluk nüfusuna yakın Arnavut kökenlilerin yaşadığı Türkiye bu konuda zorlanmayacaktır. Bunun yanı sıra Makedonya, Kosova, Bulgaristan’da yaşayan Türkler ve Moldavya’da yaşayan Hıristiyan Gagavuz Türkleri ayrı bir öneme sahip nüfusu oluşturmaktadır. Türkiye’nin bu nüfus ile ekonomik ilişkiler kurması Onların kırsal kesimden sermaye sahibi olabilen orta sınıf bir topluma geçişini sağlayacaktır. Hâlihazırda yapılan inşaat sektörü ve yol yapımı ihalelerinde buradaki Türk ve Müslüman toplumdan şirketler/taşeronlar ile ortaklıkların yapılması önemlidir.

2. Politik;

Türkiye, bölgedeki Türk ve Müslüman toplulukların varlığını ve hukuki haklarını korumak konusunda, Ortadoğu’da Filistin meselesine gösterdiği hassasiyet derecesinde, etkili olmalıdır. Eğitim, ibadet, ticaret ve örgütlenme hakları bölge ülkeleri ile yapılacak antlaşmalar ve AB müktesebatı çerçevesinde gündeme getirilmeli ve çözümü sağlanmalıdır. Bu çözüm arayışı ülkelerin toprak bütünlüğü çerçevesinde ve vatandaşlık hukuku kapsamında değerlendirilmelidir. Bu yaklaşım bölgedeki Müslüman toplumun başka arayışlar içine girmesinin de önüne geçecektir. Ülkelerde Türkler/Müslümanlar tarafından kurulan siyasi partiler ideolojileri ne olursa olsun desteklenmeli bölünmeleri engellenmelidir. Bununla birlikte Türkiye Cumhuriyeti Devleti “Yumuşak Güç” politikasına ağırlık vermeli ve Yeni Osmanlıcı yaklaşımlardan uzak durmalıdır.

3. Eğitim;

Türkiye, bölgedeki başta Türkler ve Müslüman toplum olmak üzere eğitim ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla ilk ve orta öğretim kurumlarının açılmasına gayret göstermeli ikinci madde kapsamında yapılacak antlaşmalar ile bu toplumun kendi dilinde eğitimlerinin ve ders müfredatlarının hazırlanması sağlanmalıdır. Ayrıca lisans eğitimleri için bölgede kurulan ortak üniversiteler desteklenmeli, Türkiye üniversite açmalı veya gençlerin Türkiye’de yüksek öğrenim görmesi için gerekli tanıtım ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Türkiye Maarif Vakfı’nın Balkan ülkelerindeki ilk ve orta öğretim faaliyeti geliştirilmelidir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin desteği ile kurulan ve uluslararası düzeyde eğitim vermekte olan Bosna-Hersek’ teki Uluslararası Saraybosna Üniversitesi ve Makedonya’daki Uluslararası Balkan Üniversitesi’nin yanı sıra bölgede yeni üniversiteler açılmalıdır. Bu bağlamda Türkiye Maarif Vakfı tarafından Arnavutluk’ta faaliyet gösteren New York Tirana Üniversitesi satın alınması olumlu bir adımdır. Kosova ve Sırbistan’ın Sancak bölgesinde de benzer yükseköğretim kurumlarının açılmasına önem verilmelidir.

Türk üniversitelerinde Balkan uyruklu öğrencilere ayrılan kontenjanların arttırılması ve Türk Yüksek Öğretim Sisteminin bölgede etkin şekilde tanıtımı elzemdir. Ayrıca, YTB ve YÖK burslu öğrenciler içinde Balkan uyruklu öğrencilere öncelik verilmelidir.

4. Dini;

Türkiye, Müslümanların ibadet özgürlükleri için gerekli olan cami, mescit gibi fiziki şartların yanı sıra din görevlileri gibi ihtiyaçlarında da etkili olmalıdır. Anadolu’nun yumuşak/esnek din anlayışının öncülerinin İslam ile tanıştırdığı Balkanlarda da bu anlayışın devamı için çalışılmalı, radikal akımlarla mücadele edilmelidir. Ayrıca din görevlilerinin atanmasında, Türk köylerine Arnavut görevli atamak gibi, kimlik hassasiyetlerine dikkat etmeli dini birlik zaten keskin olan etnik kimlikle bozulmamalıdır. 

Sonuç olarak toparlamak gerekirse, Türkiye; Balkanlarda ekonomik, politik, dini eğitim ve kültürel alanlarda yukarıda bahsedilen hususları gerçekleştirmede önemli kurumlara sahip bulunmaktadır. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Yunus Emre Enstitüsü, Diyanet İşleri, Maarif Vakfı gibi vakıf, kurum ve enstitüler faaliyetlerine devam etmektedirler. 

Türkiye’nin bu kuruluşlarla bölgede etkili olabilmesi için, Balkanlarda Osmanlının egemenliğini tekrar tesis eden bir üslupla değil aksine bölgede o egemenliğin temelini atan Bektaşi dervişleri gibi arabulucu, yardımsever ve adalet temsil eden üslupta hareket etmelidir. Egemenlik alanı kurma üslubu zaten çok etnik ve kültürlü bir yapıya sahip olan bölgede ayrışmalara sebep olacak çatışmaları arttırabilmektedir. Buradaki Türk toplumunun ve bütün olarak Müslümanların sorunları vatandaşı bulunduğu ülkenin hukuki aidiyeti içinde çözülmelidir. 

Ekonomik yatırımlarla desteklenecek olan Türkler ve Müslüman toplum bu süreç içerisinde kendi toplumlarının önemli bir sınıfı haline gelebilecektir. Refah seviyelerindeki artış bölgedeki Türkiye’ye karşı var olan negatif algının azalmasına kültürel, inanç ve akrabalık bağlarımızın olduğu toplumun da Türkiye’ye karşı aidiyet duygusunun güçlenmesine sebep olacaktır. Ayrıca siyasal katılım ve temsil bağlamında Türkler/Müslümanların yasal sivil toplum örgütleri kurması ve güçlendirilmesi sağlanmalıdır...