• DIŞ POLİTİKA DOSYASI : ABD-İRAN GERGİNLİĞİNİN ANATOMİSİ - ABD - İRAN KRİZİ NASIL AŞILIR ???
  • Yayın Tarihi : 17 Ağustos 2019 Cumartesi
  • Kategori : SİYASET BİLİMİ & DIŞ POLİTİKA & SİYASİ PARTİLER

ABD-İRAN GERGİNLİĞİNİN ANATOMİSİ

KAYNAK : http://politikaakademisi.org/2019/07/11/abd-iran-gerginliginin-anatomisi/

Siyaset Bilimi/Uluslararası İlişkiler gibi Sosyal Bilimler disiplinleri arasında popülerleşmiş alanlarda çalışmanın en zor tarafı, günlük tartışmaların arasında yer almak ve medyanın küresel ve ulusal ölçekte etkisi altında kalmaktır. Bunun bir adım ötesinde, sosyal medya da buna eklendiğinde, kamuoyu baskısı ve algısal yöntemler de işi daha da güç kılmaktadır.

ABD-İran gerginliği, neredeyse 40 yıldan beri dünya gündeminde olan bir konudur. İnişli çıkışlı grafik izleyen bir periyotta, işin sonu nedense olası savaş senaryolarıyla sonuçlanmaktadır. Güncel zeminde iki ülke arasındaki sorunları, sözgelimi şimdiki ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘çılgınlığı’yla açıklamak, gazetecilik açısından tiraj/rating getirebilir; ancak işin özünü gözden kaçırmamıza da neden olabilir. 1950’lerin başında İran Başbakanı Musaddık, Şah/CIA işbirliğiyle yapılan bir darbeyle görevden uzaklaştırılmıştı. En büyük ‘günah’ı ise petrolü millileştirmekti. Şah Rıza Pehlevi, o zamandan 1979’a kadar, Batı siyasalarını sonuna kadar tatbik etti; Körfez güvenliğini Batı açısından sağladı, 1960’larda başlattığı ‘beyaz devrim’le,  köyden kente göçü iktisadi ve polisiye tedbirlerle zorlayarak, kısa zamanda sanayileşmeyi hedefledi. Bunun sosyolojik bedeli ise ağır oldu. Karşısındaki ‘benzemezler koalisyonu’, sosyolojik bir çerçevede ortaya konuldu. Sovyet yanlısı gizli TUDEH partisi, beyaz yakalılar ve akademik çevrelerde ön plana çıkarken, başkent Tahran’da yığılmış ve köyden kente gelmiş kitlesel işsizler, varoşlarda zor yaşam koşullarında yaşadı. 1960’lardaki toprak reformuyla sadece köylüler, kentlerin yeni işsizi olmadı, aynı zamanda büyük toprak sahipleri de bu yüzeyde husumet cephesine katıldı. Toprak zenginlerinden mali destek alma şansını kaybeden ‘mollalar’, sanayileşme karşıtı esnaflar (Bazari grubu) ile maddi anlamda yeni bir destek buldu. Nihayetinde, ‘demir yumruk’ ve ‘yolsuzluklar’ ile anılan rejim, bu sosyolojik koalisyonun toplumsal patlamasıyla yıkıldı, dünyadaki dengeler değişti.

Zira İran, 1955’te Bağdat Paktı ve 1958 CENTO ile, Türkiye ve Pakistan’la birlikte ABD’nin SSCB’yi çevreleme projesinde önemli bir görev üstlenmişti. Kuzey Kuşağı ya da Yeşil Kuşak olarak anılan bu hat, Türkiye ile Akdeniz, İran’la Basra Körfezi ve Pakistan’la Hint Okyanusu’nda SSCB’ye karşı bir ‘baraj’ oluşturuyorlardı. İran’ın her ne kadar Suudilerle ABD müttefikliği altında bile çelişkileri sürse de, dünya ham petrol üretimi ve küresel piyasalara ulaşmasında ABD açısından başat bir rolü vardı. İran devrimindeki sosyolojik koalisyon, aralarındaki en örgütlü kesimin etkisi altına girerek, ‘mollalar’ın vesayetinde İslam Devrimi’ne dönüştü. ABD’nin korktuğu gibi sosyalist bir rejim değişikliği olmasa da, ABD karşıtı bir Şii teokrasisi kuruldu. İran-Irak Savaşı’nda görüldüğü gibi, ‘molla rejimi” hep devrim ihracına dönük bir siyaset izledi. Irak’taki Şii Arap çoğunluğu etkileyeceğini düşünen İslam Cumhuriyeti, her ne kadar hesap hatası yaşasa da, Suriye’de Esad rejimiyle ‘bölgesel ittifak’ kurdu, Lübnan’da Esad-İran işbirliği, Hizbullah örgütünün kurulmasını sağladı. Öyle ki, Hizbullah, 1990’da Lübnan iç savaşını bitiren Taif Anlaşması’nda silah bırakmayan tek grup oldu; devlet içinde devlet haline geldi, öte yandan Lübnan parlamentosunda güçlü bir grup oldu, ittifaklarda belirleyici bir siyasal güç olarak odaklandı. Silahlı yapısıyla Lübnan Ordusu’nu ‘anlamsız’ hale getirirken, meşruiyetini de ‘İsrail’e karşı ülkeyi savunmaya dayandırdı. Bu gelişmeler, İsrail’e karşı bir ‘vekalet savaşı’ başlığında İran’ı öne çıkardı ve sadece Basra’da değil, Doğu Akdeniz’de de bir güç haline geldi. Sözde Arap Baharı’na kadar da Gazze’deki Hamas’la aralarındaki mezhepsel farklılıklara rağmen, siyasi-askeri bağ kurdu. Doğu Akdeniz siyaseti, biraz daha genişledi. Her ne kadar Gazze’de eski etkisi sürmüyorsa da, Lübnan ve kaosun sürdüğü Suriye’de, Devrim Muhafızları’nın ‘seçkin birlikleri’ ile, savaşın içinde fiilen yer aldı. General Kasım Süleymani’nin adı, sıklıkla dünya kamuoyuna yansıdı.

1990’ların sonundan itibaren, İran’ın konuşulan nükleer çalışmalarının temeli, ABD’nin Şah rejimi döneminde, 1970’lerin başında İran’a yaptığı yatırımlarla başladı. Her ne kadar ‘molla rejimi’ ilk zamanlarda ‘nükleer çalışmalar’a soğuk baksa da, SSCB ve ardından Rusya Federasyonu ile birtakım işbirlikleri geliştirdi. ABD’nin İran’la temel sorunu sadece nükleer silah geliştirme olasılığı değil, yukarıdaki paragraflarda aktardığım biçimiyle, Doğu Akdeniz’den, Yemen’e uzanan ‘vekil güçleri’ ve takip edilemeyen ‘hücreleri’dir. Öte yandan, 1979 İran devrimi sırasında, başarısız olsa da Başkan Jimmy Carter’ın öncülüğünde oluşturulan Körfez Doktrini, Basra Körfezi’nden ‘ham petrol ihracı’nı durduracak herhangi bir hamleyi, ABD açısından ‘savaş nedeni’ saymıştır. Dolayısıyla, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimler, bu aşamada çarpıcı bir biçimde öne çıkmaktadır.

Trump’ın ‘ilkeli realizm’ doktrininde, ABD-Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri-İsrail-Ürdün-Mısır çerçevesinde örgütsel bir zemine dayanmadan, pragmatik bir ABD kuşağı vurgulanmaktadır. Adı geçen ülkelerin tamamında, ‘bölgesel tehdit’ olarak, İran, ortak bir başlık haline gelmektedir. ‘Yüzyılın Anlaşması’ gibi ABD patentli İsrail-Filistin barışına yönelik olduğu savlanan toplantılar da zaten Körfez ülkelerinin öncülüğünde gerçekleşmiştir. Rusya’nın Suriye’ye indiği ve İran’la işbirliğini geliştirdiği zeminde, Çin de ekonomik ilişkileriyle bölgede daha fazla rol üstlenmektedir. Türkiye’nin ABD ile daha da gerginleştiği S-400 füzeleriyle sınırlı olmayan gerilim hattında, Türkiye-İran arasında ölçülü de olsa karşılıklı bir anlayış vardır. Ancak bu ikili arasında rekabet de elbette sürmektedir.

Peki ABD, medyatik deyimiyle Trump’ın öncülüğünde bir ‘çılgınlık’ yapar mı? Asıl maksat, bir önceki tümcenin dile getirilmesini sağlamaktır. Zira ABD, kendi müttefikleriyle geliştirdiği işbirliklerinde İran’ın ’vekil güçleri’ni zayıflatmaya ve İran’ı pasifize etmeye çalışmaktadır. Halbuki bu siyasa, Suriye’de çökmüş, ayakta kalan oğul Esad, İran’ın sınırlı da olsa askeri-istihbari varlığını Suriye içinde kabul etmiştir. Bu da, doğrudan İsrail için bir ‘beka sorunu’ olarak algılanmıştır. Tehlikeli kumarda, sıcak çatışmaya dönüşecek hamleler, senaryo ve tiraj/rating açısından verimli olabilir. ABD için Körfez Doktrini korunurken, İran’la sona erdirilen ‘nükleer anlaşma’, bu ülke için bir siyasal meşruiyet konusu haline getirilecektir. Vekil güçler de ‘meşru hedef’ olarak ön plana çıkacaktır.

Doğu Akdeniz, Basra ve Hint Okyanusu denkleminde, ABD ve müttefikleri sadece İran’la değil, Rusya ve Çin ile de karşı karşıyadır. Türkiye mi? O da başka bir yazının konusu…

Dr. Deniz TANS

ABD-İRAN KRİZİ NASIL AŞILIR ???

KAYNAK : http://politikaakademisi.org/2019/07/10/abd-iran-krizi-nasil-asilir/

ABD ile İran arasındaki gerilimin artmasıyla birlikte iki ülke arasında gelişen agresif üsluplu diplomasi, birçok bölgesel ülkeyi ve Avrupalı devletleri gelecek konusunda endişelendiriyor. ABD, bir yıldan fazla bir süre önce, İran ile P5+1 arasında imzalanmış “Ortak Geniş Kapsamlı Eylem Planı” (JCPOA) nükleer mutabakatından tek taraflı olarak geri çekildi. ABD’nin nükleer anlaşmadan ayrılmasıyla, İran ve ABD arasındaki gerilimler yeni bir aşamaya girmiş oldu. ABD, sürekli olarak askeri eylemden ve bu konuda farklı seçeneklerin masada olduğundan bahsederken, İran da buna karşılık olarak savaştan yana olmadığını, ancak haklarını korumak amacıyla her türlü koşula (savaş da dahil olmak üzere) hazırlıklı olduğunu ifade etmektedir. İranlı yetkililer, Amerika bir savaş başlatırsa, bunun kolay sona ermeyeceğini ve ABD’nin tüm stratejik çıkarlarını yok edene kadar mücadeleye devam edeceklerini açıkça beyan ediyorlar. Bilindiği üzere, İran’ın balistik füze geliştirme potansiyeli reddedilemez bir durumdadır. Ayrıca Tahran’ın savunma stratejisi gereği her türlü tehdide karşı tetikte olduğu da biliniyor. Bu bağlamda, gerçekten bir savaş söz konusu olursa, ABD’nin stratejik mevzilerinin yanı sıra, Ortadoğu’daki müttefiklerinin de askeri konumları tehdit altında olacaktır. Nitekim bir hafta önce Tahran’da gerçekleşen Cuma namazı töreninde, Tahran’ın Cuma İmamı Ayetullah Muvahhidi Kirmani, hutbesinde açık şekilde ABD’nin bir yanlışı karşısında İsrail’in birkaç dakika içinde yerle bir edileceğini ifade etmiştir.

Birçok siyasi gözlemci ve farklı ülke liderlerine göre, İran ile P5+1 grubu arasındaki nükleer anlaşma etkili bir diplomasi hamlesi olarak kabul ediliyordu. Fakat şu anda ABD’nin nükleer anlaşmadan geri çekilmesinden bir yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, İran, anlaşmada lehine olan hiçbir haktan yararlanamamaktadır. Yaptırımlar öyle bir aşamaya gelmiştir ki, artık ABD tarafından İranlı siyasi otoriteler ve üst düzey yetkililere de (örneğin Dini Lider Ali Hamaney) ambargoların başlatılması gündeme gelmiştir. ABD haricindeki P5+1 ülkeleri, sürekli olarak İran’ı JCPOA’ya sadık kalmaya çağırmakta ısrar ediyorlar. Ancak İran da, diğer taraflardan, özellikle de Fransa, İngiltere ve Almanya’dan, İran’a karşı yükümlülüklerini gerçekleştirmesini istemektedir. Bunun yanı sıra, İran’ın Batılı ülkelerden isteği, petrol satışlarına imkân sağlanması ve bundan elde edeceği finans kaynaklarına erişimine engel çıkarılmamasıdır.

Yaklaşık bir yıl boyunca, üç ülkeden oluşan Avrupa Troyka’sı, Fransa, Almanya ve İngiltere, İran’ın ekonomik ve finansal işlemlerini gerçekleştirmesini sağlamak için INSTEX adlı bir mekanizmayı gündeme getirdiler. Ancak bu mekanizma, şimdiye dek İran’ın memnuniyetini karşılayamadığı gibi, mevcut durumda İran’a hiçbir yararı da yok ve petrol satışlarını gerçekleştiremiyor. Ayrıca ABD’nin maddi cezalandırmasından çekinen küçük çaplı Avrupa şirketleri bile İran ile ticaret yapmaya yanaşmıyorlar. Bu nedenle, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, 8 Mayıs 2019’da resmi olarak 60 günlük bir süre tanıyarak, AB ülkelerine JCPOA içeriğine dayalı olarak sorumluluklarını yerine getirmek için fırsat tanıdı. Bu süre sonunda gerekli adımların atılması mümkün olmadığı durumda ise, İran’ın da kendi taahhütlerine başka kısıtlamalar getireceğini söyledi. Zaten artık İran, JCPOA anlaşmasını P5+1 değil, P4+1 şeklinde kabul etmektedir. Zira ABD bu mutabakattan geri çekilmiş bulunuyor. AB ülkeleri ise, anlaşmayı devam ettirebilmek için, INSTEX mekanizması için gerekli finansal ve bankacılık işlemleri ve petrol satışları için olanak sağlamak mecburiyetindedir. Unutulmamalıdır ki, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), anlaşma sonrasında İran’ın yükümlülüklerine uyum sağladığını kendi raporlarında kamuoyuna açıkça bildirmiştir. Bilindiği üzere, ABD, İran’ı uranyum ve ağır suyun satışından men ettiği gibi, önceden İran petrolünü alan 8 ülkeyi bile (hatta Türkiye de buna dahildir) artık petrol ticaretinden muaf tutmayarak, İran’ın petrol ihracatını sıfıra indirme politikası yürütmektedir. Dolayısıyla, İran’ın ekonomisi, sert yaptırımlar karşısında artık kırılgan bir ekonomiye dönüşmektedir.

Tabii ki, ABD’nin İran’a karşı olan bu siyasi yaklaşımı rasyonel bir yaklaşım sayılmıyor. Çünkü Trump’ın devleti (ABD), daha birkaç sene önce bu anlaşmayı Amerikan çıkarlarına uygun bulurken, kısa süre sonra bu anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmiştir. Uluslararası siyasette bu kadar hızlı ve farklı yaklaşımlarla barış ve istikrarın korunması mantıklı değildir. Dahası, devletler her yeni yönetimde önceki anlaşmalarını hiçe sayacaklarsa, bu, ciddiyetli bir diplomasi tavrı kabul edilemez ve dünyaya istikrar da sağlamaz. İran, bu olay sonrasında anlaşmayı P4+1 formatında devam ettirebilmek için oluşturulan INSTEX mekanizmasından da şu ana kadar hayal kırıklığına uğramıştır. Bunun üzerine, Tahran, 7 Temmuz’daki ilk 60 günlük sürecin sonunda, kendi yükümlülüklerini kısıtlayarak, uranyum rezervlerini 300 kilogramın üzerine çıkarmıştır. Ayrıca yüzde 3,67 civarında olması gereken uranyum zenginleştirme seviyesini yüzde 4,5’a ulaştırıp, bu konuyu UAEA’na da resmen bildirmiştir. Bu bağlamda, adı geçen kurumun müfettişleri tarafından da bu iddianın doğruluğu rapor edilmiştir. Ancak İran, bu eylemini de nükleer anlaşma hükümlerinin 26. ve 36. paragraflarına dayanarak yapmış durumdadır. Zira JCPOA içeriğine göre, İran’a karşı diğer taraflar sorumluluklarını gerçekleştirmediklerinde, İran da aşamalı olarak kendi yükümlülük seviyesini azaltabilir. İlk 60 günün sonunda, Avrupalıların itinasızlığı sonucunda, bu kez İran yeniden 60 günlük bir süreyi gündeme getirdi. Yani, 8 Eylül’de ikinci sürenin sona ermesiyle birlikte, İran da yeni kısıtlamalara başvuracaktır. Büyük olasılıkla, bu kez santrifüj sayısını arttırabilir ya da ağır su üretimini çoğaltabilir. Bir diğer ihtimal ise, kapattığı nükleer araştırma ve geliştirme merkezlerini yeniden çalıştırmaya başlamasıdır.

İran tarafından taahhütlerin kısıtlanması, aslında bir tercihten ziyade bir zorunluluktur. Bu doğrultuda, İran, aslında Batılı devletler ve bölgesel ülkeleri İran’a karşı taahhütlerini gerçekleştirmeye zorluyor ve barışı kurtarmaya çalışıyor. Bu, bir anlamda politik psikolojik bir oyundur. Çünkü bölgesel ülkeler ve Avrupa ülkeleri sürekli küresel güvenliğin önemine vurgu yaparak, dünyayı ve özellikle Ortadoğu’yu nükleer faaliyetlerden arındırmaya çalışıyorlar. Bu bağlamda, devamlı İran’a JCPOA’ya sadık kalması talebinde bulunuyorlar. Ancak İran da, bu talep ve ideale yönelik olarak, kendisini kurallara uyması gereken tek taraf olarak görmemekte ve tarafların hepsinin sorumluluğunu hatırlatmaktadır. Diğer taraftan, İran toplumunda yaptırımlar nedeniyle gelişen ekonomik zorluklar da İran devletini tedirgin etmektedir. İran devleti, siyasi-sosyal krizlerin talihsiz koşulları konusunda endişelere kapılmaktadır. Bu durum, İran halkını da zor koşullara sürüklemekte ve kimseye bir fayda sağlamamaktadır.

Bilindiği üzere, JCPOA içeriğine dayalı olarak, İran, kendi sorumluluklarını kısıtlamayı ancak bir aşamaya kadar sürdürebilir. Alternatiflerin tükendiği yerde ise, artık anlaşmadan geri çekilmek zorunda kalacaktır. ABD hükümetine yakın olarak görev yapan bazı radikal danışmanların da tercih ettiği yaklaşım -bana kalırsa- bundan ibarettir. Zira İran, herhangi bir nedenle JCPOA’dan geri çekilirse, ABD, bu kez de Tahran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetleri ve nükleer silah üretimi konusunda gündem yaratarak şiddetli baskı için küresel bir uzlaşma sağlamaya çalışacak ve gerekirse BM anlaşmasının 7. bölümü zeylindeki 39., 40., 42. ve 44. maddeleri kullanacaktır. Elbette, iki ülke arasında askeri seçenekler de gündeme gelebilecektir. Bu ise, kuşkusuz sadece İran’ı değil, tüm Ortadoğu bölgesini ateşe atacaktır. ABD ve İran’daki radikal unsurların arzuladıkları da zaten budur.  Öte yandan, İsrail, Suudi Arabistan ve bazı Körfez ülkelerinin amacı da bu doğrultudadır.

Bu nedenle, İran şu anda savunma potansiyelini kullanmak zorundadır. Nükleer faaliyetlerin arttırılması, anlaşmanın kurtarılması için atılan bir adımdır. Zira ancak bu şekilde, ABD, yeniden bir anlaşma için masaya oturmak konusunda ikna edilebilir. Birkaç hafta önce, ABD iha’sının Umman suları üzerinde İran hava savunma sistemi tarafından düşürülmesi de bu yaklaşıma bir örnektir. ABD, artık İran’ın savunma sistemini test etmiş ve bu ülkenin gücünü anlamış durumdadır. Amerikan iha’sı, 60.000 fit yükseklikte uçabilen ve hatta radardan kaçabilen bir araç olarak bu füzelere denk geldi. Bu nedenle, ABD, artık İran’la olan krizi çözmek için mantıklı yolları denemeli ve çok yönlü düşünmelidir. Sonuç olarak, mevcut durumda, taraflar savaştan ziyade politik ve diplomatik çözümü denemeli ve arabulucu ülkelere başvurmalıdırlar.

İran, ikinci defa 60 günlük bir ültimatom süreci tanıyarak, ABD’yi AB aracılığıyla diplomasiye zorlamaktadır. Bu bağlamda, barışa yönelik rasyonel yaklaşım ancak diplomasiden geçiyor. Dolayısıyla, AB ülkelerinin önünde tek bir yol bulunmaktadır. Buna “Freeze Planı” diyebiliriz. Yani, bir taraftan İran artık uranyum zenginleştirmeyi bir tarafa bırakarak ve JCPOA’ya sadık kalarak sorumluluklarını gerçekleştirecek, öte yandan ABD de en azından önceki 8 ülkeyi İran’dan yeniden petrol alımında muaf tutarak, Tahran’ın gelir kaynaklarına ulaşmasına kısmen  imkân sağlamış olacaktır. Bu durumda, yeni pozitif adımlar atılarak yeniden müzakereler söz konusu olabilir.

Zaten İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de, birçok defa, ABD’nin sert politikaları bir kenara bırakarak kendilerine iyi niyetli bir yaklaşım sergilemesi durumunda, müzakerelerin başlamasına olanak sağlayacağını açıklamıştır. Zira agresif siyasi yaklaşımlar ne yazık ki bu iki ülkeyi açmaz noktasına taşıdığı gibi, bölgedeki birçok başka ülkeyi de ateş çemberine yaklaştıracaktır. Eğer ABD, diğer ülkelerin İran ile ticaret yapması konusundaki engelleri kaldırırsa, en azından taraflara yeniden bir diyalog ortamı yaratacak ve gerekli sorunların çözümü için de zemin hazırlayacaktır. Aksi taktirde ise, her türlü baskı, Tahran yöneticilerinde rejim değişikliği algısını güçlendirmiş olacaktır.  Bu da, tüm yolların tıkanması demektir.

Prof. Dr. Ghadir GOLKARIAN

Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) Öğretim Üyesi