Türkiye, 16 Nisan referandumunda çoğulcu bir
sosyolojik bünye üzerinden mevcut siyasal sisteminin ‘demokratik tahkimatını’
gerçekleştirmiştir. Sistemsel dönüşüm ile gerçekleştirilen bu demokratik
tahkimat, iktidar kavramı üzerinden kamusal alan ile özel alan; devlet ile
sivil toplum arasındaki ilişkinin yeniden yapılandırılmasını da gerekli
kılacaktır. ‘Yeni dönem siyaseti’ kendi özgün dinamikleriyle farklı bir sivil
alan ve kamusal alan ilişkisi doğurmuştur. Üst ve alt yapısal alanlar, kurumlar
ve söylem düzenekleri üzerinde dönüşüm çığırı açılmıştır. Topyekûn bir
sistemsel reformu tetikleyen bu dönüşüm, içinde bulunduğumuz yüzyılda mevcut
küresel sistemin üretmiş olduğu verili siyasal yapılanma ve sosyolojik durum
ile de yüzleşmeyi gerekli kılmaktadır.

İçinde bulunduğumuz neoliberal
çağ, kendine özgü iktisadi, siyasi, hukuki ve toplumsal dinamikleri
doğrultusunda bir devlet-toplum ilişkisi ve iktidar anlayışına sahiptir. Bu
anlayış doğrultusunda sivil toplumun sosyolojisi dönüşüme uğramış ve devlet
iktidarı ile sivil toplum arasındaki ilişki yeniden yapılanmıştır. Kavramsal
orijini açısından sivil toplum, devlet dışı ve/ya devlet kontrolünün dışındaki
alanlarda kapsamlı bir toplumsallık pratiğine karşılık gelmektedir. Bu
çerçevede sivil toplum, kültür, sanat, siyaset, eğitim ve ekonomi gibi oldukça
geniş bir yelpazede faaliyet gösteren gönüllü teşekküller, toplumsal inisiyatifler,
sosyal hareketler ve ilişkiler ağını ifade etmektedir.

Ancak yaşanan dönüşümle birlikte
kamusal iktidara eklemlenen sivil toplum, ‘devletleşme’ eğilimi göstermiştir.
Liberal devlet tasavvurunun öngörmüş olduğu devlet ile toplum; kamusal alan ile
özel alan arasındaki ayrışık ilişki yerini kaynaşık bir ilişkiye
dönüştürmüştür. Devlet ile toplum; kamu örgütleri ile sivil toplum örgütleri iç
içe geçmiştir. Kamu kurumları ile özel kurum ve kuruluşlar arasındaki işlevsel
farklılık kaybolmuştur. Bu durum doğal olarak, devletin özel alanı düzenleme ve
kontrol altında tutma kapasitesini artırmıştır. İdeal anlamda özerk bir sosyal
sistem olarak öz-varlığını muhafaza etmesi gereken sivil toplum, kendisini
devlet iktidarının hegemonisine teslim etmiştir. Ortaya çıkan bu dönüştürücü
durum muvacehesinde sivil toplum örgütleri, devletin kurumsal bir aygıtı olma
misyonunu üstlenmiştir. Sivil toplum alanının daralarak kurumsal olarak devlet
iktidarı içinde erimesine yol açmıştır. Devlet ile sivil toplum alanı arasındaki
zihinsel ve kurumsal mesafe giderek kaybolmuştur.

Siyasal iktidara eklemlenerek
kurumsal bünyesini devlet içinde tahkim eden bir sivil toplum anlayışı
yerleşmiştir. Devletleşmek suretiyle asli misyonunu yitiren sivil toplumsal
yapılanmalar, öznel anlamda kişisel ikbal beklentilerinin realize edilmesinde
araçsallaştırılmıştır. Bir iktidar aygıtı olarak yapılandırılmış olan sivil
toplum, toplumsal inisiyatif ortaya koyabilme, demokratik baskı grubu olabilme,
toplumsal iradeye tercüman olabilecek sosyal politikalar üretebilme, toplumsal
meşruiyet ve muhalefet olabilme kapasitesini kaybetmektedir.

Devlet iktidarına eklemlenerek
paralel bir devlet aygıtı olarak işleyen sözde sivil toplum pratiğinin nasıl
terörize olduğu faşizan FETÖ ihanetinde görülmüştür. Bu ihanet yapılanması,
sözde devlet dışı alanı (yani sivil toplumu) kamusal iktidara sızabilmenin ve
hatta ele geçirebilmenin enstrümanı olarak kullanmıştır. Bu noktada sözde sivil
toplum alanı, doktrine edilmiş olan seçkinci kadroculukla devlet iktidarını ele
geçirebilmenin paravanı olarak araçsallaştırılmıştır.

Yeni dönem siyaseti, sivil
toplum örgütlerinin sosyolojik bir gereklilik ve gerçeklik üzerinden özgürce
tayin etmiş oldukları misyonlarını kurumsal özerklik çerçevesinde icra
edebilmelerinin imkânını var edecektir. Zira demokratik çoğulculuğu %51 ile
icbar eden yeni siyasal sistem, sivil toplum ile devlet arasında kurgulanacak
olan ilişkinin yatay düzlemde bir pazarlık ve iktidar bölüşümü ilişkisi
olmasına engel teşkil etmektedir. Bu dönüşümün bir gereği olarak söz konusu
ilişkinin, sivil toplum alanının misyon ve eylemsel özerkliğini temin etmek
adına katmansal bir ilişki olmasını gerektirmektedir.














Yeni dönem siyaseti, çoğulcu
demokratik meşruiyet öngörüsü ile ‘sivil toplum illüzyonunu’ sonlandıracak bir
dönüşüme tekabül etmektedir. (Türkiye)

Hukuk öğrenimini Marmara Üniversitesi Hukuk
Fakültesinde tamamlayan Prof. Dr. Muharrem KILIÇ 1999 yılında doktora eğitimini
tamamlamıştır. Prof. Dr. KILIÇ, 2006 yılında doçentlik unvanını almıştır. 2011
yılında Profesörlük kadrosuna atanan Prof. Dr. Muharrem KILIÇ halen Akdeniz
Üniversitesi Hukuk Fakültesi, ‘Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi’ Anabilim Dalında
öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Karşılaştırmalı Hukuk, Hukuk Kuramı,
Hukuk Metodolojisi ve İnsan Hakları akademik ilgi alanlarını oluşturmaktadır.
Sosyal bilimlerin farklı disipliner alanlarına olan akademik ilgisi
doğrultusunda çok sayıda bilimsel yayını -kitap ve makaleleri-, ulusal ve
uluslararası kongrelerde sunulmuş bildirileri bulunmaktadır. Aynı zamanda Prof.
KILIÇ, Türkiye Gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır. Prof. Dr. Muharrem KILIÇ
2009-2011 tarihleri arasında Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkan Danışmanlığı
görevinde bulunmuştur. 2011-2015 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hukuk
Fakültesi Dekanlığı görevini yürüten Prof. KILIÇ, 2012-2014 tarihlerinde
Akdeniz Üniversitesi Rektör Yardımcılığı görevinde bulunmuştur. Prof. KILIÇ,
2010 yılından buyana Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku Bölüm
başkanlığını yürütmektedir. 2013 yılından bu yana Akdeniz Üniversitesi Ernst
Hirsch Hukukun Temellerini Araştırma, Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü
görevini de sürdürmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet