TAYFUN ÇAVUŞOĞLU : Çanakkale 1915… İşgalcilerin kara harekâtı
hazırlıkları nasıl yürütüldü


Osmanlı Genelkurmayı,
İtilaf devletlerinin 18 Mart’taki başarısız deniz savaşının ardından bu kez
kara harekâtının geleceğini bildiği için çok hızlı hareket etti. Ertesi gün (19
Mart 1915) 5. Ordu’nun kurulmasına karar verildi, Çanakkale ve Gelibolu
yarımadasındaki birlikler 5. Ordu adı altında yeniden yapılandırıldı,
birliklerin görev alanları da yeniden düzenlendi.


Yarbay Mustafa
Kemal Bey’in 19. Tümeni hem 3. Kolordu’ya hem de Çanakkale Müstahkem Mevki
Komutanlığı’na bağlıydı. 23 Mart’ta gelen emirle, 19. Tümen genel ihtiyat
(yedek) olarak ayrıldı. 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, Arıburnu
Kuvvetleri Komutanlığı’nı 9. Tümen Komutanı Albay Halil Sami’ye 25 Mart’ta
devredecekti.


Enver Paşa ise
Gelibolu’da kurulan 5. Ordu’nun komutanlığına getirmeye karar verdiği Alman
General Liman von Sanders’i 24 Mart’ta dairesinde ziyaret etti. Liman Paşa
teklifi kabul etti. Hemen hazırlanıp ertesi gün yeni görev yeri olan
Çanakkale’ye gitmek üzere yola çıktı.[1]


İngiltere
Hükümeti Akdeniz İtilaf Donanması Komutanı Amiral de Robeck’e 4 zırhlı gemi ile
destek vermeyi tercih edip, Türk tabyalarında onarım çalışması yapılmadan,
donanmanın yeniden saldırması talep etmiş olmasına karşın, mayın temizliği
konusunda ileri adım atılamadığından, Amiral de Robeck’in kararıyla etkili bir
tedbir bulununcaya kadar deniz harekâtına ara verilmişti.


Çünkü İtilaf
cephesinde bütün planlar, Çanakkale Boğazının geçilmesi üzerine yapılmaktaydı.


Onlar Boğazı
geçmeyi ne kadar çok istiyorsa, Osmanlı cephesinde de bu olasılık çok büyük
kaygı yaratıyordu.


Alman Amiral von
Tripitz, uykuları kaçırmaya yetecek böyle bir ihtimali şöyle değerlendiriyordu:


…Çanakkale’nin geçilmesi bize karşı şiddetli bir darbe
olacaktır. Çanakkale Boğazı düşecek olursa Birinci Dünya Savaşı aleyhimize
neticelenmiş demektir.[2]


Müttefikler deniz
harekâtından umudu kesip, kara harekâtının detaylarını konuşmaya başlarken,
Türk tarafında da savunma hazırlıkları devam ediyordu. Denilebilir ki, 25 Mart
tarihi itibarıyla, hem Gelibolu’daki savunmayı düzenlemek için çalışan Liman
von Sanders’in, hem de hücum edecek birliklerini elden geçirmek üzere
İskenderiye’ye gitmeye karar veren Müttefik Başkomutanı Ian Hamilton’un
hazırlıklarını tamamlamak için eşit süresi vardı. Kaderin cilvesi, Türk
tarafında hazırlıkların bittiği gün, müttefiklerin de saldırdığı gün olacaktır.


5.Ordu Komutanı
Liman von Sanders yarımadayı geziyor, savunma için alınan önlemleri de elden
geçiriyordu.


Müttefiklerin
saldırısı için artık gün sayılıyor, bir yandan Gelibolu’ya asker yığma çabaları
da tüm hızıyla sürüyordu.


Alan Moorehead’in
yaptığı gibi Batılı gözüyle ele alındığında, Hamilton’un içinde bulunduğu durum
şöyle özetlenebilirdi:


…Zaman Hamilton’ın nisan sonunda saldırma sözüne sadık
kalabilmesi için yapması gereken birçok şeye yeterli değildir. İskenderiye’ye
vardığında takvim 26 Mart’ı göstermektedir. Bu da önünde sadece üç hafta
olduğunun işaretidir. Generalin karşı karşıya bulunduğu görev, savaş tarihinin
en büyük amfibi harekâtını hazırlamaktan başka bir şey değildir. Geçmişte
yapılan benzer çalışmalardan hiçbiri şimdi hazırlanan harekâtla boy ölçüşemez:
İspanyol armadası 1588’de İngiltere’ye asker çıkarmayı başaramamış; ne 1799’da
Mısır’da Napolyon ne de 1854’te Kırım’da İngiliz ve Fransızlar, Liman von
Sanders’in Gelibolu’da siperlere doldurduğu askerler gibi güçlü bir direnişle
karşılaşmışlardır.


Gerçekten de Hamilton’ın hazırladığı harekâtın tek benzeri 30 yıl
sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında Normandiya sahillerinde görülecektir;
üstelik Normandiya çıkarması üç haftada değil, iki yılda hazırlanacaktır.[3]


General Hamilton,
mart sonu ile nisan ayının ilk iki haftası içinde, Mısır’daki müttefik
askerlerinin Limni’ye getirilmesiyle meşgul oldu. Bir yandan da Gelibolu
yarımadasına çıkarma planları ele alınıyordu.


Bu sırada iki
ayrı ilginç olay yaşandı.


Mısır’dan
Mondros’a taşınmak üzere yola çıkarılan 29. Tümen’in son nakliye gemilerinden
biri de SS
Manitou
idi. 16 Nisan günü sabah saatlerinde İzmir’den yola çıkan
ve İngiliz-Fransız zırhlılarının ablukasını yaran Demirhisar torpidobotu
Manitou’nun yolunu kesti, durmasını emretti.


Türk
torpidobotunun kaptanı, Manitou’nun kaptanına gemiyi boşaltmak için sadece 3
dakikasının olduğunu bildirdi. Sonra torpiller ateşlenecek, İngiliz askerlerini
taşıyan Manitou
sulara gömülecekti.


 …Bir gemici
“Hiç olmazsa 10 dakika olsun, Patron!” diye seslendi. Buna karşılık “Pekâlâ, 10
dakika olsun” yanıtı verildi. Bütün tahlisiye filikaları indirildi ve gemiyi
terk emri verildi. Ani bir tehdit olmamasına rağmen gemideki askerler paniğe
kapıldı. Pek çoğu can yeleklerini takmamışlardı ve tayfalar filikaları
indirmeye başlayınca yeni sorunlar çıktı. [Filikalar ters döner, içindekiler
denize dökülür]


Torpidobotun kaptanı on dakika bekledikten sonra üç
torpil attı ve üçü de Manitou’yu ıskaladı. Kaptan, hedefe fazla yaklaştığını
heyecandan fark etmemişti. Atılan bir torpil önce denizin dibine iner, sonra
yukarı çıkar, oysa bunların hepsi geminin altından geçip gitmişlerdi. Manitou
telsizle yardım istemişti. Üçüncü torpil atıldıktan sonra uzaktan iki İngiliz
destroyeri görününce torpidobot kaçmak zorunda kaldı. Destroyerler torpidobotu
sonunda Kos Adası’nda karaya oturttular. Olay trajikti ve sonuçta 51 kişi
boğulmuştu.[4]


Bu olay birkaç
farklı kaynakta aynı çerçevede anlatılıyor ama sadece torpido sayısı farklılık
gösteriyor.


Erol Mütercimler,
konuyu biraz daha detaylandırıp, savaş koşullarına inat ortaya konan gerçek bir
centilmenlik örneği olarak okurlarına aktarıyor:


…Bu Türk savaş gemisi Demirhisar torpidobotuydu. Manitou’nun topu
Demirhisar’ı batıramaz mıydı? Batırırdı ama İngiliz subay, Türklerin
kendilerine çok efendice davrandığını düşündüğünden, “Onu vurmaya kalkmak, çok
pis bir hile olurdu” diye ateş açmamaya karar vermişti.


Savaştalar mı yoksa dost kuvvetler tatbikatında mı belli değil.[5]


17 Nisan sabahı
şafaktan az sonra Kepez burnundaki Türk nöbetçiler suyun üzerine çıkmış bir
denizaltı gördüler. Anlaşılan denizaltı Marmara’ya geçmek üzere Boğaza girmiş
–muhtemelen denizaltı önleme ağına çarptıktan sonra- ancak ani bir akıntıya
kapılarak kıyıya sürüklenmişti. Türk topçu bataryaları bunu görüp hemen
namlularını denizaltıya çevirdi ama gemi çaresiz durumda olduğundan ateş eden
olmadı. Denizaltı karaya oturduğunda güverteye çıkan mürettebat makineli tüfek
ateşi altında denize atladı. Bu sırada mermilerden biri gözetleme kulesine isabet
etti ve Denizaltı Komutanı Kıdemli Yüzbaşı T. S. Brodie’nin de aralarında
bulunduğu 6 kişi öldü, sağ kalanlar ise Türkler tarafından kurtarıldı. Karaya
oturan denizaltının İngilizlere ait E15 denizaltısı olduğu anlaşıldı.


Bu arada tüm
olayı gören İngiliz uçakları olan biteni rapor etmişti. İngilizler karaya
oturmuş olan denizaltıyı tümüyle batırmak ve kullanılmaz hale getirmek üzere üç
ayrı saldırı denediler fakat torpidolar her defasında hedefi ıskaladı.
Müttefikler denizaltıyı batırmak, Türkler ise Almanlar gelene kadar korumak,
denizaltı gemisini çıkarıp yüzdürmek istiyordu.


İki gün süren
karşılıklı mücadele 19 Nisan akşamı HMS Majestic zırhlısından ayrılan bir
hücumbotun, Osmanlı kuvvetlerince yüzdürülmeye çalışılan E-15’i torpilleyip
batırmasıyla sona erdi.


Moorehead,
İstanbul’daki Amerikan Elçiliği Müsteşarı Lewis Einstein’ın anlatımına yer
veriyor:


…Einstein’a göre Türkler bu olayda çok adil davranır.
Denizaltı terk edilip mürettebatı dalgalarla boğuşurken Türk askerleri suya
girer, düşmanlarını kurtarırlar. Ölüler önce kıyıda gömülür, daha sonra
Çanakkale’deki İngiliz Mezarlığı’na nakledilir, gerekli dini törenlerin
yapılmasına özen gösterilir. “Türkler bu konularda olağanüstüdür” diye yazar
Einstein, “Bir dakika önce gemlenemez bir öldürme arzusu gösterirler, bir
dakika sonra da iyilikleriyle şaşırtırlar. İngiliz denizaltısının tutuklu
[esir] mürettebatı ıslak üniformaları içinde titreyerek hastaneye
götürüldüklerinde, Türk yaralılar onlara konuk muamelesi yapar, üzerlerinde
yeni ne varsa vermeye çalışır, yiyeceklerini onlarla paylaşır.”[6]


Bu olayın başka
asıl önemli yanı, Kraliyet Denizgücü Gönüllüleri Yedek Kuvvetleri’nde subay
olan İngiltere’nin eski Çanakkale Konsolosu Palmer’in de esirler arasında
olduğunun ortaya çıkmasıydı. Palmer, iki ülke arasında düşmanlık başlayınca
Boğaz’daki Türk toplarının yerlerini rapor etmek üzere mart ayı başlarında
Atina’ya gitmişti. Sonra da istihbarat subayı olarak hizmet etmeye gönüllü
olunca, kılavuzluk yapmak üzere denizaltıda görevlendirilmişti. Esir alındıktan
sonra kimliği ortaya çıkan Palmer, Müstahkem Mevki Komutanı Albay Cevat
(Çobanlı) Bey tarafından sorguya çekildi.


Her an bir kara
harekâtının başlamasının beklendiği o günlerde, müttefiklerin nereye ve ne
zaman çıkarma yapacağı tartışılıyor, savunma planları tekrar tekrar elden
geçiriliyordu. Bu konuda elde edilebilecek her türlü bilgi, Türkler açısından
hayati önem taşıyordu. Gerçi az sonra değineceğimiz gibi, Mısır ve Atina’daki
casuslardan gelen bilgiler Osmanlı Genelkurmayı için bazı avantajlar sağlıyordu
ama yine de Hamilton’ın olası çıkarma planı ve çıkarmanın yapılacağı noktalar
net olarak tahmin edilemiyordu.


Müttefiklerin 25
Nisan’daki çıkarmasından sadece 5 gün öncesine ait olan ve Palmer’in
Çanakkale’deki sorgusunda alınan bilgileri İstanbul’a rapor eden 20 Nisan 1915
tarihli şifreli telgraf [Genelkurmay Arşivi] bu anlamda son derece önemlidir.


…Çanakkale’de konsolos olan Palmer savaş esiri olarak
yakalandı. Müttefik kuvvetlerinin casusu olarak suçlandı. Bu arada denizaltıda,
Palmer’in yedek subay olduğunu gösterir bir sertifika bulundu. Fakat biz
kendisine bu belgeyi bulduğumuzu söylemedik. Palmer’a casuslukla suçlandığı ve
bu yüzden idam edilebileceği söylendi.


Hiçbir asker başkalarının önünde bilgi vermek istemez.
Palmer da özel olarak konuşmak istediğini söyledi. Ben de kendisine savaş esiri
olarak muamele göreceğine dair söz verdim. O zaman bize bilgi vermeyi kabul etti.


Kendisine planlanan müttefik saldırısını sordum. General
Hamilton komutasında 100 bin kişilik bir İngiliz ordusunun Çanakkale Boğazı’na
çıkarma yapacağını söyledi. Palmer’ın verdiği bilgiye göre, müttefikler
Kabatepe’ye çıkmayı planlamışlar.


Fakat Türklerin bu saldırıdan haberdar olduğunu öğrenir
öğrenmez Kabatepe ve Seddülbahir’le (Helles) ilgili planlarından vazgeçmişler.


Ayrıca Seddülbahir’e yapılacak bir çıkarmanın başarılı
olamayacağını da düşünmüşler.


Sonuç olarak Saros Körfezi’ne ve yarımadanın kuzey
kısmındaki bölgeye çıkmaya karar vermişler. Daha önce Kabatepe, Seddülbahir ve
hattâ Beşige’ye saldırmayı planlamışlar. Bu bölgedeki saldırılar için Deniz
Kuvvetleri’nin desteğine ihtiyaçları varmış.


Aslında bu saldırıları geçen pazartesi yapacaklarmış.
(Muhtemelen 12 Nisan: İlk çıkarma tarihi 14 Nisan’dı) ama şimdi bu plandan
vazgeçilmiş. Yeni saldırı planı ile ilgili bilgisi yok.


Bu bilgiler hayatının bağışlanması karşılığında eski
konsolos tarafından verilmiştir. Şahsın güvenliğinin sağlanması açısından
lütfen bu bilgilerin kaynağını kimseye vermeyiniz.


Bu mesajla birlikte savaş esirini (Palmer) denizaltıdan
alınan eşyalarıyla birlikte gönderiyorum. Kendisini savaş esiri olarak kabul
etmenizi istirham ederim.


Müstahkem Mevki Komutanı Albay Cevat.[7]


İstanbul, bir
istihbarat hilesi sezdiği ya da aldatmaca olabileceğini düşündüğü için olacak,
Palmer’ın tehdit altındaki “kuzey bölgesini” net olarak tanımlamasını istedi.
Cevat Bey de, “Şifreli
mesajda söylediğim gibi eski konsolosun bahsettiği Saros Körfezi civarındaki
bölge, Saros Körfezi’nin kuzey kıyısındaki İmroz [Gökçeada] ve Karacaali
arasındaki bölgedir”
cevabını gönderdi.


Anlaşılıyor ki sorgulama sırasında Palmer çok hızlı
karar vermek zorundaydı. Bir taraftan tabii ki idam edilmek istemiyordu, diğer
taraftan da Robeck’in maiyetinde çalışan bir istihbarat sorumlusu olarak
kesinlikle bildiği hakiki çıkarma bölgelerinin yerini söylemek istemiyordu. Bu
yüzden tehlikeli bir strateji uyguladı. Önce hakiki çıkarma bölgelerinin adını
verdi, sonra da güvenlik sızıntısı dolayısıyla bu bölgelerden vazgeçildiğini
söyledi. Bu bölgeler yerine yeni çıkarma bölgesi olarak Türklerin dikkatini
kuzeye Bolayır/Saros bölgesine çekti. Kuzey bölgesinden nereyi kastettiği
kendisine tekrar sorulunca da, bu arazi aslına Anzak çıkarma bölgesini içine
almasına rağmen, Palmer müphem (belirsiz) bir cevap verdi.[8]


Burada hemen akla
gelen ilk soru şudur: Enver Paşa ve özellikle Liman von Sanders, Palmer’in
verdiği bu yanlış bilgiye inanacak mıydı?


Bu konuda
“itiraf” olarak değerlendirilebilecek net bir bilgi yok. Ancak 25 Nisan günü ve
sonrasında, olayların akışı içerisinde Liman von Sanders’in Saros bölgesine
aşırı ilgi gösterdiğini biliyoruz.


Çıkarmanın
başladığını öğrenen Liman von Sanders’in başını alıp Saros’a kadar
koşuşturmasının ve (karargâhla telefon bağlantısı bile olmadığı için, geri
dönmek yerine) anlaşılmaz bir inatla geceyi de orada -Hamilton’ın
aldatma planı gereği-
her an asker çıkarmaya başlayacakmış gibi
denizde çeşitli manevralarını (nümayiş) sürdüren müttefik gemilerini seyrederek
geçirmesinin nedenlerini, Palmer’in verdiği bu yalan ifade ve bilgiler
açıklıyor olabilir.


Bu konuya ve karargâhta
Liman Paşa’nın çok yakınında görev yapan Yüzbaşı Carl Mühlmann’ın birçok ilginç
bilgi barındıran anılarına yeniden döneceğimiz için detayları sonraya
bırakalım.


Hamilton’un çıkarma planları


Akdeniz Sefer
Kuvveti Başkomutanı Hamilton’un harekâtla ilgili planı çok karmaşık ayrıntılar
içermekle birlikte, temelinde Gelibolu yarımadasına yapılacak bir saldırıya
dayanmaktaydı ve kabaca bakıldığında çok basitti. Bu planın hazırlanmasına
Hamilton’un kurmayları Aspinall ile Braitwaite de katkı sağlamıştı.


Çıkarma
birliklerine fiilen komuta edecek iki kişi General Birdwood (Anzak) ve General
Aylmer Hunter-Weston’du (29. Tümen).


Asıl darbeyi
vurma görevini Hunter-Weston komutasındaki 29. Tümen üzerine almıştı. 29. Tümen
şafakla birlikte yarımadanın en ucundaki İlyas burnu çevresinde beş ayrı
noktada karaya çıkacak, ilk hedef olarak akşam saatlerine kadar iç kısımdaki
Alçıtepe ele geçirilecekti. 29. Tümen daha sonra kuzeydeki Anzak kolordusu ile
birleşecekti.


Birdwood ise
elindeki birlikleri kıyının 13 mil kuzeyinde Kabatepe ile balıkçı damları
arasında karaya çıkaracaktı.


İki tümenli Anzak
Kolordusu’nun hedefi Conkbayırı-Kocaçimen çizgisiydi. Burası alındıktan sonra
Maltepe’ye ilerlenerek, yarımada kuzeye karşı kesilecekti Böylece İlyas
burnunda Hunter-Weston’ın 29. Tümen’ine karşı koyan Türk birliklerinin geriyle
bağlantısı kesilecek, Kilitbahir’e hâkim tepeler İngiliz tümüyle İngiliz
birliklerinin eline geçecekti. 29. Tümen ile Anzak Kolordusu birleşince,
Kilitbahir Platosu’na taarruz için hazırlanılacak, sonuç olarak Müstahkem
Mevki’nin savunması çökertilecekti.


Tabii bu sırada
iki şaşırtma çıkarması da planlanmıştı. Gelibolu ve Çanakkale’deki Türk
birlikleri nereyi savunacağını şaşıracak, olduğu yerde mıhlanıp kalacaktı.
Plana göre Kraliyet Deniz Tümeni Bolayır’a (Saros) sahte bir çıkarma
düzenlerken, Fransızlar da Boğazın Anadolu yakasında bulunan Kumkale’ye çok
sayıda askerle saldıracaktı. Her iki çıkarma gücü de daha sonra İlyas burnuna
getirilerek asıl kuvvetlere katılacaktı.


Bu plana göre,
çıkarmanın ikinci ya da en geç üçüncü gününde Gelibolu yarımadasının yarısının
İtilaf devletleri askerlerinin denetimine girmesi, mayın tarama gemilerine
rahat çalışma ortamı sağlanması, filonun da susturulan tabyaların önünden elini
kolunu sallaya sallaya geçip Marmara’ya ulaşması mümkün olabilecekti.


Bu planın nihai
hedefleri tutmadı ama başlangıçta düşünülen aldatmaca başarıyla gerçekleşti.
Asıl çıkarmayı Bolayır’da bekleyen Osmanlı 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders,
aynı anda ondan fazla noktadan çıkarma haberi alacak, hangisinin gerçek çıkarma
olduğunu bir gün boyunca belirleyemeyecek, bu nedenle yedeklerini elinin
altında tutarak İtilaf Devletleri’ne tüm askerlerini karaya çıkarma fırsatı
tanıyacaktı.


Truva Atı River Clyde


Plana sonradan
eklenen tek değişiklik, Truva Kuşatması’ndaki tahta attan etkilendiği
düşünülebilecek Yarbay Unwin’in ortaya attığı kurnazlıktı.  Yarbay Unwin
masum görünüşlü kömür gemisi River Clyde’a 2.000 asker gizlemeyi, gemiyi İlyas
burnu yakınlarında karaya oturtmayı önerir. River Clyde karaya oturduğunda bir
mavna ile iki layter (altı düz, yük taşıtı) hemen yan yana bağlanarak, pruva
ile kara arasında yapay bir köprü oluşturulacak, askerler de bu köprüden
koşarak kolaylıkla karaya çıkabilecektir.


Bu yöntem,
geminin hızla boşaltılmasını sağlayacak, karaya çıkan askerler de geminin ön
kısmındaki kum torbalarının ardına yerleştirilecek makineli tüfek ateşi altında
korunacaklardı. Yeri geldiğinde, bu kurnazlığın işe yarayıp yaramadığını
göreceğiz.


Liman von Sanders’in savunma planı


Başkomutan Vekili
ve Harbiye Nazırı Enver Paşa ile 5. Ordu Komutanlığına atadığı Liman von
Sanders’in arası zannedildiği kadar iyi değildir. Çünkü Liman von Sanders;
Enver Paşa’nın askeri gereklerden uzak, tutarsız, düş ürünü emirlerinin
saçmalığını onun yüzüne çarpmaktan çekinmemişti. Bu kitaptaki “Sarıkamış Dramı”
başlıklı bölümde, ikilinin arasının neden gerginleştiğine ilişkin bilgiler var.


Aynı çekişme,
Çanakkale konusunda da gündeme gelir. Hayatında bir alay askere bile komuta
etmemiş olan Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın üstelik 3. Ordu Komutanlığını da
üzerine alarak yol açtığı felaketi, ısrarlı uyarılarına rağmen engelleyemeyen
Liman Paşa, konu Çanakkale’ye geldiğinde daha dik durur, Enver Paşa’nın savunma
stratejisinin Gelibolu (Rumeli) ve Çanakkale (Anadolu) yakasında iki ayrı
komutanlık oluşturmak olduğunu öğrenince, bu plana itiraz eder. Liman Paşa’ya
göre bu savunma hattı yanlıştır. O bölgenin tek komuta altında toplanmasını
önerir. Bu öneriyi de Enver Paşa reddeder. Enver Paşa, hazırlıkların kendi
talimatı doğrultusunda yürütülmesi konusunda ısrarlıdır.  O günlerin
İstanbul’unda, her şey karmakarışıktır. Genel kanaat, İtilaf donanmasının Çanakkale Boğazı’nı hiç de
zorlanmadan geçeceği ve 12 saat içinde İstanbul’a ulaşacağı yolundadır.
[9]


İvedilikle kaçış
yolları hazırlanmaktadır. Daha mart ayı başında İstanbul’daki devlet arşivleri
ve bankalardaki altınlar Eskişehir’e gönderilir. Haydarpaşa’da biri padişah ve
maiyeti, diğeri de yabancı diplomatlar için iki özel tren harekete hazır
bekletilir. Talat Paşa da umutsuzdur. Daha ocak ayı başlarında Almanlarla bir
toplantı düzenler, Liman von Sanders, kıyı savunmasından sorumlu Amiral Usedom
ve Osmanlı Genelkurmay Başkanı General Bonsart von Schellendorf ile durum
değerlendirmesi yapar. Üç Alman da, İtilaf donanmasının Çanakkale’ye saldırması
durumunda, Boğaz’dan geçeceği kanısındadır.


Almanya
Büyükelçisi Baron von Wangenheim da panik halindedir. Bavullarından bir
bölümünü tarafsız Amerikan sefaretinde güven altına alması için Büyükelçi Henry
Morgenthau’ya teslim etmiştir bile. İstanbul Polis Müdürü Bedri de
Morgenthau’ya gidip, Amerikan Büyükelçiliği’ni Anadolu’ya taşıma konusunu
görüşür. Hattâ Morgenthau ile oturup bir harita hazırlarlar, sivil alanların
bombalanmaması için Amerikan Dışişleri’ne telgraf çekip, İngiltere ve Fransa
nezdinde girişimlerde bulunulmasını isterler. Şehir sessiz ve şaşkındır.


Bu arada
Marmara’daki adalar bile müttefik donanmasının Çanakkale Boğazı’nı aşıp
gireceği endişesiyle silahlandırılır. Kimileri bu havanın tam da ayaklanma
çağrıştırdığını yazacaktır. Gelibolu’ya çıkarma yapmaya hazırlanan müttefik
kurmaylarına göre, İngiliz ve Fransız bayrakları deniz üzerinde görünür
görünmez, İstanbul’da bir ayaklanmanın başlayacağı kesin gibidir. İşin ilginci,
bu fotoğraf Londra’daki masa başından da böyle görünmektedir.


Liman von Sanders
de anılarında, “Bütün
bu önlemler haklıydı”
[10] diye
yazacaktır. Sanders’e göre, Enver Paşa’nın Çanakkale’ye gönderdiği, birliklerin
bölgede konuşlanmasıyla ilgili emirler İtilaf Devletleri çıkarması karşısında
etkili savunmayı engelleyecekti.


Ancak 18 Mart
Deniz Zaferi, Türk tarafındaki morallerin yükselmesi ve kendine güvenin yeniden
oluşmasında muhteşem bir rol oynamıştı.


Türkler
Çanakkale’de aslanlar gibi savaşmış, dünyanın en büyük deniz gücüne karşı
koymayı başarmıştı. Demek ki her şey bitmiş değildi, vatan toprağı sonuna kadar
savunulmalıydı…


Savunulacaktı ama
nasıl?


İstanbul’daki
askeri bürokrasinin en tepesinde gerginlik vardı. Alan Moorehead’e göre,
çekişmenin giderek büyümesi üzerine, Enver Paşa gizlice Almanya ile temasa
geçer, hattâ Liman von Sanders’in geri çağrılmasını ister. Ama mart ayı sonları
gelmiştir bir kere, müttefiklerin saldırısı beklenmektedir ve Çanakkale’de
savunma hazırlıklarının son derece hızlı yapılması gerekmektedir.


Görevi kabul eden
Liman von Sanders, kurmay heyetinin toplanmasını bile beklemeksizin, adeta
önüne gelen ilk gemiye binerek Gelibolu’ya gider. Karargâhını kurup çalışmaya
başlar, bölgede çok yüzeysel birkaç gezi yaptıktan sonra da, ilk iş olarak Türk
subayların hazırladığı savunma düzenini baştan sona değiştirir. Kıyılarda henüz
düşman çıkarması sırasında güçlü bir şekilde savunma yapmayı, hattâ
müttefiklerin karaya çıkmasını engellemeyi planlayan savunma modelini
değiştirir, kıyı bölgelerinde sadece gözetleme birlikleri bırakarak, düşmanın
yapacağı çıkarmayla birlikte daha gerideki bu birlikleri savaş alanına sevk
etmeyi esas alır. Çünkü düşmanın nereye çıkarma yapacağı konusunda kararsızdır.
Bir türlü emin olamaz. Geri planda tuttuğu birlikleri, düşman nereye çıkarsa
oraya göndermeyi düşünür.


Çıkarmaya sayılı
günler kala Liman von Sanders’in elinde ve 5. Ordu komutası altında toplam 50
bin mevcutlu 6 tümen bulunmaktadır.


En çok tehdit
altında gördüğü Anadolu kıyılarına iki tümenini [11 ve 3. Tümen] gönderir.
Albay Basri Somel komutasındaki 5. ve Albay Remzi Alçıtepe komutasındaki 7’nci
tümenleri kendi öncelik listesindeki Bolayır’a konuşlandırır.


Albay Halil Sami
Bey komutasındaki 9. Tümen ise İlyas burnu çevresinde görev alır.


Mustafa Kemal’in
19. Tümen’i ise Eceabat’ta doğrudan Liman von Sanders’e bağlı olarak ihtiyatta
(yedek) kalacaktır. 19. Tümen, gerektiğinde kuzeyde Bolayır’a, güneyde İlyas
burnuna ya da Anadolu yakasındaki Kumkale veya Beşige’ye yardıma koşacaktı.


(Bu konuşlandırma
modelinin yarattığı sorun, 25 Nisan günü açıkça ortaya açıktı. Seddülbahir’e 5
ayrı noktadan karaya çıkarılan müttefik birliklerinin karşısında sadece 9.
Tümen vardı. Daha kuzeydeki Anzak Kolordusu ise karşısında sadece -durumdan
vazife çıkarıp savunmaya koşan- 19. Tümen’i bulacaktı.)


Tabii bu savunma
planı 5. Ordu’ya bağlı Türk kurmaylar tarafından benimsenmez, sürekli itirazlar
yükselir.


Ne var ki,
askerliğin kuralı kesindir. Komutanın emri yerine getirilir.


Bu konudaki
tartışmaları ve 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in çıkarmanın ilk
haftasında Enver Paşa’ya yazdığı şikâyet mektubunu daha önce aktarmıştık. İlave
olarak, Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı Selahaddin Adil Bey’in görüşlerine de
yer verelim:


…Boğaz mıntıkasının savunması görev ve sorumluluğunu üstlenen 5.
Ordu [Liman von Sanders] maalesef Çanakkale havalisini yalnız bir-iki motor
veya otomobil gezintisi ile ve pek yüzeysel bir gözle görmüş, özel durumuna
nüfuz edememiş idi. Muharebelerden önceki yığınak döneminde en önemli konu düşmanın
muhtemel ‘esas çıkarma’ yerlerini doğru tahmin edebilmek olduğu halde, bu
konuda iki karargâhın [5. Ordu ile Müstahkem Mevki Komutanlığı, alınacak
önlemler konusunda ters düşmüştü] görüş ve kanaatleri birbirinden büsbütün
farklı bulunuyordu. Liman Paşa, galiba Alman kurmaylarının da görüşlerine
dayanarak, düşman çıkarmasının Saros Körfezi veya Beşige sahillerine
yapılacağına inanmış ve Anafartalar’daki çıkarmaya kadar bunda ısrar etmişti.
[11]


Nitekim Liman von
Sanders bu tutumunda ısrarlı davranmış, Saros Körfezi ve Beşige Koyu’ndaki
aldatmaca harekâtlara kandığından, çıkarmanın ilk günlerinde eli kolu
bağlanmıştır. Asıl çıkarmanın yapıldığı ve düşmana oranla zayıf birliklerle
tutulan Seddülbahir’e ilave kuvvet gönderememiştir. Bu durum bölgede görev
yapan Türk kurmaylar tarafından sıklıkla ve ağır cümlelerle eleştirilmiştir.


Selahaddin Adil
Paşa da Sanders’in savunma planına eleştiri yağdırıyor… Seddülbahir
çıkarmalarını aktarırken, bu konuya tekrar döneceğiz.


İşin ilginci
Başkomutan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa da, Gelibolu yarımadasında
yaptığı incelemelerin ardından Sanders’in savunma planını eleştirmektedir.


Enver Paşa 12/13
Nisan 1915 tarihli bir raporla, çıkarma harekâtına karşı alınmasını uygun
bulduğu tedbirleri Liman Paşa’ya bildirir.


…Doğrudan doğruya çıkarmaya karşı silah kullanmak üzere yapılmış
bazı avcı siperleri kıyıdan 800 m. ve daha uzak mesafede tesis edilmiştir. Bu
mesafe çoktur. Doğrudan doğruya çıkarmaya karşı savunma için kullanılacak
birlikler, düşmanı daha sandallardan çıkmadan evvel etkili bir ateş altına
alabilmeli, dolayısıyla kıyıya daha yakın olmalıdır. Genel olarak bu avcı
hendekleri kıyıdan en fazla 500 m. Uzakta olabilir.


Savunacak birliklerimiz kıyıdan çok uzak olurlarsa düşman çıkarma
esnasında tarafımızdan etkili bir ateşe uğramayacağı gibi, düşman kuvvetleri
kıyıya çıkıp yerleşinceye ve kendisini avcı siperleri içine saklayıncaya kadar,
düşman gemileri kendi birliklerini zarara uğratma endişesinden uzak olarak
ateşe devam eder, birliklerimize göz açtırmaz.[12]


Ama bu uyarılar
da Liman von Sanders’i ikna etmeye yetmez.


Çünkü Çanakkale
Boğazı’nı ve Gelibolu’yu savunanlar açısından temel sorun, müttefiklerin asıl
saldırıyı nereye yöneltecekleri konusunda kestirimde bulunmaktır: Yarımada’yı
ortasından ikiye böleceği Bolayır’a mı, hızla ilerleyip Kilitbahir’e ulaşacağı
Suvla ya da Arıburnu’na mı? Hedef İlyas burnu mu olacaktır, Anadolu yakası mı?
Ya da bu sayılanlardan ikisi veya üçü mü, yoksa hepsi mi?


  • Tayfun
    ÇAVUŞOĞLU


 KAYNAKLAR


  • Alan
    Moorehead
    , “Gelibolu”, Doğan
    Kitap, 7. Baskı, Şubat 2007
  • Erol
    Mütercimler
    , “Korkak Abdül’den Jolly
    Türk’e –Gelibolu 1915”
    , Alfa Yayınları, Cep Baskı 1-2, Mart
    2009.
  • General
    C.F. Aspinall-Oglander
    , “Büyük
    Harbin Tarihi -Çanakkale- Gelibolu Askeri Harekatı”, Cilt 1-2, Arma
    Yayınları, 2. Baskı, 2005
  • İsmet
    Görgülü
    , “Çanakkale Savaşı İlk Günde
    Biterdi”
    , Bilgi, birinci basım, Ekim 2008
  • Nigel
    Steel, Peter Hart,
    “Gelibolu
    – Yenilginin Destanı”
    , Epsilon Yayınları, 3. Baskı, Mart 2005
  • Selahaddin
    Adil Paşa
    , “Çanakkale Cephesinden
    Mektuplar-Hatıralar”
    , Yeditepe Yayınları, 1. Baskı, Şubat 2007
  • Tayfun
    Çavuşoğlu
    , “Çanakkale 1915 Yalanlar
    İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, İstanbul 2014
  • Tim
    Travers
    , “Gelibolu 1915”,
    Elips Kitap, 1. Baskı, Şubat 2008
  • Sermet
    Atacanlı,
    “Atatürk ve Çanakkale
    Komutanları”
    , MB Yayınevi, İstanbul, 2006


DİPNOTLAR


[1]  Bu bölümün özetlenmesinde ana kaynak olarak Tayfun
Çavuşoğlu’nun  “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler” adlı kitabı
kullanılmıştır.


[2]  General C. F. Aspinall Oglander, “Çanakkale-Gelibolu Askeri
Harekâtı”, Cilt-I, s.405


[3]  Alan Moorehead, “Gelibolu”, s.101


[4]  Steel-Hart, “Gelibolu – Yenilginin Destanı”, s.45


[5]  Erol Mütercimler, Korkak Abdül’den Jolly Türk’e –Gelibolu
1915, s 20


[6]  Alan Moorehead, “Gelibolu”, s.91


[7]   Tim Travers, “Gelibolu 1915”, s.46. Dikkat edilirse,
mektubun sonunda Cevat Bey’in rütbesi albay olarak yazılı. Çanakkale Müstahkem
Mevkii Komutanı Albay Cevat Çobanlı, 18 Mart 1915 Deniz Zaferi üzerine
tuğgeneralliğe terfi ettirilmiştir. Cevat Bey 1908’e kadar 1. ferikliğe
(korgeneral) kadar yükselmiş ancak meslekte çabuk ilerleyenlerin rütbelerinin
geri alındığı 1909’daki tasfiye-i rütep kanunu gereğince rütbesi yarbaylığa
indirilmişti. Daha önceden paşa olarak bilindiği için, 18 Mart 1915 Çanakkale
Deniz Savaşı sırasında rütbesi albay olmasına karşın birçok kaynakta
kendisinden Cevat Paşa diye söz edilir. Travers’in kitabında, kara harekatı
öncesinde 1915’in nisan ayı ortalarındaki bu olay anlatılırken, Cevat Bey’in
rütbesinin hala albay olarak anılması, muhtemelen gözden kaçan bir çeviri
hatası olabilir. Mektubun çevirisi doğruysa, o halde, savaş koşullarında Cevat
Bey’in terfiinin resmen tebliğinin herhalde geciktiği düşünülebilir. Ama bu
terfi konusunda çelişkili bildirimlerin olduğunu da unutmamalı. Örneğin Gürsel
Akıngüç de (Tarihi Süreç İçinde Çanakkale Muharebeleri, s. 55) Albay Cevat
Bey’in 29 Kasım 1914’te tuğgeneralliğe yükseltildiğini yazıyor. Ama bu bilgi
de, Cevat Bey’in Travers’in kitabındaki mektubunun altına yazdığı rütbeyi
açıklamıyor.


[8]  Tim Travers, “Gelibolu 1915”, s.47


[9]  Alan Moorehead, “Gelibolu”, s.63


[10]  Alan Moorehead, “Gelibolu”, s.65


[11]   Selahaddin Adil Paşa, “Çanakkale Cephesinden Mektuplar
Hatıralar”, s. 78-79


[12]   Enver Paşa’nın yayınlanmamış anıları, klasör-3, s.485’ten
Sermet Atacanlı, “Atatürk ve Çanakkale’nin Komutanları”, s.158 (İsmet Görgülü,
“Çanakkale İlk Günde Biterdi”, s.31)


Tayfun ÇAVUŞOĞLU


Gazeteci / Yazar – Uludağ Üniversitesi Eğitim
Fakültesi Alman Dili Anabilim Dalı (1985) mezunu. 1983’ten itibaren yerel yayın
organlarında muhabir, yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmeni olarak
çalıştı. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Bursa Şubesi eski (1997-2001)
başkanlarından. Bursa Ansiklopedisi’ne (Yılmaz Akkılıç, 1. baskı 2002, Burdef
Yayınları No:3) madde yazarlığı yaptı. E-Kitap Yayıncılık tarafından (Şubat
2018) yayınlanan “Nutuk“ için editör olarak Atatürk ve Kurtuluş Savaşı
kronolojisini hazırladı. Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. Yayınlanmış
Kitapları: 1) “Çanakkale 1915 – İftiralar, Yalanlar, Polemikler“, Şubat-2014,
Kastaş Yayınevi-İstanbul 2) “1915 – Çanakkale Savaşında Trakya”,
Eylül 2018, Haber Ajansı yayınları-İstanbul E-Posta: tayfunc@gmail.com