TAYFUN ÇAVUŞOĞLU : 25
Nisan 1915… Çanakkale Savaşı’nda en uzun gün


18 Mart’taki
Çanakkale Boğazı’nı geçme teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanan müttefikler,
denizdeki mayınların temizlenmesinin ancak boğazın her iki yanındaki topçu
bataryalarının susturulması ile mümkün olabileceğini kavramışlardı. Müttefik
donanması, ancak Türk topçusu sustuktan sonra Marmara’ya ulaşabilirdi. Donanma
bu işi tek başına yapamadığına göre, kara harekatı artık kaçınılmaz olmuştu.
Uzun uzadıya planlar yapılırken, bir yandan da Mısır’a asker yığılmaya
başlandı.


Ve tarih geldi
çattı… 25 Nisan 1915’te uygulamaya koyduğu çıkarma planı, donanma ile kara
kuvvetleri arasındaki koordinasyonun tam sağlanamamasından kaynaklanan bir dizi
kopukluğun yol açtığı karmaşa içinde başladı.


Çıkarma için
belirlenen S, V, W, X ve Y kumsallarına 29. Tümen ve İngiliz Kraliyet Tümeni’ne
bağlı birlikler çıkacaktı. Hamilton’un kurmayları, çıkarmanın yapılacağı Morto
Koyu’ndaki Hisarlık burnu kıyılarına S Kumsalı, Ertuğrul Koyu ve Seddülbahir
iskelelerinin bulunduğu kesime V Kumsalı, Tekke Koyu’na W
Kumsalı, İkiz Koyu’na X Kumsalı, Zığındere ağzı kuzeyindeki Sarıtepe
yöresine Y
Kumsalı adını vermişti. Ayrıca Anadolu yakasındaki Kumkale ile Gelibolu
Yarımadası’nın kuzeyinde kalan Bolayır/Saros şaşırtmaca noktaları olacaktı.[1]


Kabatepe’ye
Anzaklar çıkacak ama asıl çıkarma Seddülbahir, İlyas burnu ve Morto Koyu’na
yapılacaktı. Hamilton, Türkleri geniş bir araziye yayılmaya zorlamayı,
kuvvetlerini bölmeyi hedeflemişti. Ayrıca Kabatepe’nin kuzeyine yapılacak Anzak
çıkarması ile Maltepe’ye ulaşma hedefi de vardı. Plan tutarsa, Türk yedek
kuvvetleri asıl çıkarma noktasının belirleneceği ana kadar güneye yardıma
gidemeyecekti.


Şaşırtmacaların
sınırlı da olsa işe yaradığını göreceğiz. Anadolu yakasına Fransızların yaptığı
gösteriş çıkarmasının etkisi de buna dâhil. Çünkü Anadolu yakasındaki 15.
Kolordu, 3 ve 11’nci tümenlerinin birliklerini sahil boyuna dağıttığından, ilk
gün Yarımada’dan gelen takviye kuvveti isteklerine kulaklarını tıkamak zorunda
kalacaktı.


İngiliz ve
Fransız birliklerinin Gelibolu yarımadasına çıkarma harekâtı başladıktan bir
süre sonra gelişmelere ilişkin bilgiler Liman von Sanders’in karargâhına akmaya
başladı. Liman Paşa’yı saat 05.00’te uyandırdılar, müttefiklerin Kabatepe,
Seddülbahir, Tekke burnu ve Morto Koyu’nda karaya çıktığını, Kumkale, Beşige
Koyu ve Bolayır’da da her an çıkarma beklendiğini bildirdiler.


Müttefiklerin
asıl çıkarma noktasının Bolayır-Saros bölgesi olacağına takıntılı bir şekilde
inanmakta olan Liman von Sanders, ortada henüz karaya ayak basma girişimine
dair bir bilgi olmadığı halde 4. Tümene derhal Bolayır’a hareket etme emri
verdi.


Karargâhta Liman
von Sanders ile birlikte çalışan Alman Yüzbaşı Carl Mühlmann sonrasını şöyle
anlatıyor:


…Ne yazık ki Liman çok heyecanlandı ve karargâhta kalıp
gerekli telefon bağlantılarını yapmak yerine atına atlayıp […] Bolayır
yakınlarındaki tepelere çıktı. Maalesef bu yüzden, gelen bütün raporlar bir-iki
saat gecikti ve bizimle karargâh arasındaki trafik daha da kötü bir hal aldı.[2]


Sanders 27
Nisan’a kadar etkin hiçbir karar alamadan Bolayır’da vakit geçirecekti. Yaptığı
yanlış hamlelerden biri de, yarımadanın güneyi ve Arıburnu ateşler içinde yanarken,
hiçbir askeri harekâtın olmadığı –ancak savaş gemilerinin her an çıkarma
yapacakmış gibi manevralarda bulunduğu- Bolayır’a bir tümen daha göndermek
oldu.


Sanders ancak
27-28 Nisan’da duruma hâkim olabilecek, Arıburnu ve Seddülbahir’de düşmanın
karaya asker çıkarmaya devam ettiği anlaşılınca, gereksiz yere oraya mıhladığı
7. Tümen ve 4. Tümen’in birliklerinden bir bölümünü –Epey tereddütle de olsa-
Bolayır’dan geri çağırarak güney kesimine sevk edecekti:


Liman von Sanders’in dikkatini Bolayır/Saros üzerine
yoğunlaştırması ve Bolayır’daki birlikleri güneye sevk etmekte tereddüt etmesi,
müttefiklerin 25 Nisan’daki çıkarma sırasında biraz olsun nefes almasını
sağlamıştır.[3]


Ancak düşmanın
Liman von Sanders’i aldatmak için yaptığı kusursuz gösteriden bir örneği burada
anlatmak gerek…


Çünkü Çanakkale
öyle bir savaştır ki, vatanını savunmak adına kahramanca ölüme koşan
Mehmetçiğin gösterdiği fedakârlık gibi, düşman askerleri arasında da
fedakârlıklar, kahramanlıklar görülmüştür.


Bolayır’daki
yanıltma-aldatma hareketi 25 Nisan sabahı erken saatlerde başladı. Kraliyet
Deniz Tümeni bir gece önce 3. Filotilla eşliğinde Trebuki’den ayrılmış ve şafak
sökmeden Saros Körfezi’ne varmıştı. Hemen kıyıya bombardımana başlanmış ve
tümenin nakliye gemileri her an bir çıkarma harekâtına başlanacakmış gibi kıyı
açıklarında hareketsiz beklemişti. [Bu sırada Liman von Sanders de, bir çalının
dibine sinmiş, bu gemileri izlemektedir.]


Plana göre
şaşırtmaca iki aşamada yapılacaktı.


Akşam
karanlığından kısa bir süre önce başlayacak ilk aşamada, nakliye gemileri
filikaları indirip askerleri dolduracak, filikalar çıkarma yapılacakmış gibi
teknelerle kıyıya doğru çekilecekti. Ancak hava kararır kararmaz, Türkler bu
askerlerin kıyıya çıkıp çıkmadığını artık fark edemez an geldiğinde, filikalar
yeniden gemilere dönecek ve asker de yeniden gemisine çıkacaktı.


Karanlık iyice
bastırdıktan sonra daha gerçekçi bir aşama daha uygulamaya konacak, Hood
taburundan küçük bir grup gerçekten karaya çıkarak ateş edecek, işaret
fişekleri atacaktı.


Ancak Yarbay
Freyberg alternatif bir öneride bulundu. Çok can kaybına yol açabilecek
yöntemler yerine, güçlü bir yüzücü gece karanlığında karaya çıkıp, işaret
fişeklerini yakacaktı.


Bu teklif kabul
edildi ve Freyberg olanları ertesi gün resmi bir rapor halinde bildirdi:


…Üç işaret fişeği, beş kalsiyum lambası, bir bıçak
ve bir tabancanın bulunduğu sugeçirmez bir torbayla birlikte suya girip, kalan
mesafeyi yüzerek geçtim. Buz gibi suda bir saat on beş dakikalık sıkı bir
yüzmeden sonra kıyıya çıktım. İlk fişeğimi yaktım, sonra yine suya girdim
doğuya doğru yüzüp 300 metre ileride ikincisini yakarak çalılıkların arasına
saklanıp gelişmeleri bekledim.


Herhangi bir şey olmayınca bir gün önce yerleri
saptanan siperlere doğru yamacı sürünerek tırmandım. Bunların iki karış
yüksekliğinde toprak birikintilerinden oluşan 100 metrelik sahte siper olduğunu
fark ettim


 350 metre kadar ileri gidip tekrar çevreyi
dinledim ama hiç ses duymadım. Kıyıya döndüm, sonuncu işaret fişeğimi yaktım ve
güneye doğru yüzmeye başladım. Bir süre sonra saat 03.00 sıralarında Teğmen
Nelson beni bota aldı.


Benim fikrimce kıyıda insan yoktu ancak sabahın ilk
saatlerinde tepelerin üzerindeki ışıklardan anladığım kadarıyla düşman
oradaydı. Fakat ben yakalanmamak için ve o sırada kramplar girmeye
başladığından daha ileri gidemedim. (Yarbay Bernard Freyberg)
[4]


25 Nisan 1915 – Arıburnu çıkarması


Anzak destek
gücüne sahip Albay Ewen Sinclair-Mac Lagan komutasındaki 3. Avustralya Tugayı,
şafak sökmeden önce iki dalga halinde Kabatepe’nin kuzeyine [Z Kumsalı]
çıkacak, mümkün olduğunca geniş bir cephede, sol kanadı 261 rakımlı tepenin
ötelerine kadar uzanan Kavaktepe’ye kadar hızla ilerleyecekti. Emirde,
gemilerden ayrılan filikaların birbirlerinden yaklaşık 140 metre arayı
koruyarak yaklaşık 1.5 km’lik bir cephe oluşturması açıkça dile getirilmişti.
Ay saat 02.57’de battı. Şafağa kadar ancak bir saatlik karanlık kalmıştı.


Ay kaybolunca
arkalarından filikaları çeken savaş gemileri saatte 5 mil hızla karaya doğru
hareket ettiler. Onlarla birlikte istimbotlar da filikalarını almak için
yanlarında hareket etmişlerdi. Bir süre sonra savaş gemileri motorlarını
durdurdu ama demir atmadan kendi hızlarıyla 10 dakika kadar deniz üzerinde
kaydılar.


Saat 03.30’da
kıyıdan 2.5 mil kadar uzaktayken gemilerden megafonla emir verildi. Filikalar
ayrılıyor, çıkarma başlıyordu.Özellikle Batılı yazarların üzerinde çok durduğu
karışıklık işte o sırada başladı. Karanlık nedeniyle filika kafileleri
birbirini görmüyordu. Aradaki mesafeyi daha kısa tuttular, bu nedenle cephe
1.500 metre yerine 600 metreye indi. Çıkarmanın dayandırıldığı hesaplar ilk
anda alt üst olmuştu. Kafileler belirlenen noktadan daha kuzeyde karaya
çıkmıştı.


Tartışmalar
neredeyse 60 yıl sürdü. Sonunda; emirleri ‘sorgusuz-sualsiz’ yerine getirmekten
hoşlanmayan bir astsubayın, filikalarda çektiği askerleri Kabatepe’den
gelebilecek olası ateşten korumak için, kafileyi ve böylece tüm hattı bilerek
kuzeye çektiğini daha o günlerde açıkladığı ortaya çıktı.


Astsubay Metcalf,
HMS Triumph savaş gemisinin tepesinden Kabatepe’yi gözledikten sonra şunları
söylemişti:


…Saat 04.30 sıralarında Quenn’in köprüsünden
“Devriye botu hareket et!” emri verildi. Makine daireme “Tam yol için hazır
ol!” emrini verdikten sonra 1 Numaralı kafilenin hızını artırmasını bekledim
ama bunu yaptığını göremedim. Quenn’in köprüsünden öfkeli bir “Hareket et,
devriye botu!” sesi geldi. Emri dinlemediğim takdirde korkaklıkla suçlanacağımı
düşünerek makine dairesine tam yol emri verdim ve yola çıktık. Birkaç dakika
sonra geriye bakınca, 1 Numaralı kafileyi sancak tarafımda gördüm. Bir daha
geriye bakamayacak kadar önümle meşguldüm, hava çok karanlıktı ve kayalardan
veya kumsaldan ne kadar uzakta olduğumuzu bilemiyordum. Bir çeyrek saat sonra
Kabatepe’nin kuzeyine çok yaklaşmakta olduğumuzu fark ettim. Orada Türk
askerleri olduğunu bildiğimden, sancaktan ve cepheden ateşe maruz kalacağımızı
anladığımdan yanlış bir yere gitmekte olduğumuz izlenimine kapıldım. Danışacak
kimse yoktu ve arkamda çektiğim askerlerin hayatlarından ben sorumluydum.


…Hiç oyalanmadan Kabatepe’den uzaklaşmak için
burnumu iki kerte iskeleye çevirdim. On beş dakika sonra iskele tarafındaki
kafilelerin de bana uyduklarını fark edince, rotayı bir kez daha bir buçuk
kerte daha iskeleye çevirdim. (Astsubay J. Savill Metcalf)[5]


Metcalf’in bu
hareketi, tüm hat için rehber olması gereken güneydeki 1 Numaralı kafileyi
tecrit etmişti. 1 Numaralı kafiledeki rehber subay Deniz Binbaşı John Waterlow,
kafilenin kendisinden farklı yöne gittiğinde tereddüt geçirdiğini, sonunda hava
biraz aydınlanıp dağ silsilesini görünce kafilenin yönünü değiştirebilmek için
yaptığı hamlelerin boşa gittiğini anlatıyor ve ekliyor:


…O sırada şafak söktü ve o yükselti solgun safran
rengi ışıkta giderek daha büyümeye başladı. Burası kıyıda çıkarma yapmamaya
karar verebileceğimiz tek noktaydı. Ancak kıyıya yaklaşıyorduk ve gün öyle
hızlı ağarıyordu ki, sonunda umutsuzluğa kapılarak tam önümde olan dik
yamaçlara doğru yola devam ettim. (Deniz Binbaşı John Waterlow)[6]


Metcalf’in
hareketinden kaynaklanan karmaşa her ne kadar uzun sürdüyse de, Kabatepe’nin
hemen kuzeyindeki Türk savunma tahkimatının sağlamlığı bir hafta içinde iyice
anlaşılıp Metcalf’in önsezisini doğruladığından, çıkarmayı bu tahkimattan uzak
tutan “yanlışlık” ilahi bir takdir olarak görülmüş, konu geçiştirilmiştir.


Artık ortalık
aydınlanıyordu. Filikalar da iyice kıyıya yaklaşmıştı. Müthiş bir sessizlik hüküm
sürüyordu.


Birden sağanak
gibi kurşun yağmaya başladı. Güneydeki sırtlarda bulunan Türk gözcü askerleri
silah başı etmişti. Türkler çok ortalıkta görünmüyordu ama kurşunlar havada
uçuşuyordu. Derken şarapnel ateşi de başladı.


İlk çıkarma
anında birbirine karışmış olan Avustralyalıların bölükleri dağılmış, manga ve
takımlar subay ve astsubaylarından ayrı düşmüştü. İkinci dalga çıkarma hareketi
biraz daha derli toplu oldu. Kıyıdaki sayıca az olan Türkler de gerilemeye
başladı.


Tugay Komutanı
Sinclair-Mac Lagan saat 05.00 sıralarında karaya çıktı. 3. Tugay tamamen karaya
çıkmıştı ve destek birlikleri de yoldaydı. Her ne kadar karaya ilk çıkış
hamlesi karışıklığa yol açmışsa da, durum kötü değildi. Askerler içerilere
doğru yürüyorlardı ve önemli ölçüde çevrede güvenliği alınmıştı. 3. Tugay gibi
2. Tugay da yerini almıştı. 2. Tugay’ın görevi 261 rakımlı tepeden Conk
Bayırı’nı geçerek cephesini Kocaçimen Tepe’ye kadar uzatmaktı. Tümenin
ihtiyatını ise 1. Tugay oluşturuyordu. Mac Lagan çevreyi inceledi, Kanlısırt’ın
güneyine kadar olan kesimde hiç asker yoktu. Serbestçe ilerlemek mümkündü.
Hemen yeni planlamalar yapıldı.


Gelelim Türk
cephesine…


Arıburnu
kıyılarını savunma görevi Albay Halil Sami Bey’in komuta ettiği 9. Tümen’e
aitti. 27. Alay’ın 2. Taburu 12 km’lik cephede Kabatepe’nin her iki yanında
başlayan ve düşman çıkarması için çok müsait görünen plaj bölgelerine asıl
kuvvetini koymuştu. Gerçekte de Anzakların çıkmayı planladığı yer burasıydı.
Anzakların önceden aklına bile getirmediği rota değişikliği, düşman askerinin
1,5 km kadar kuzeyde sarp arazi kesimine çıkmasına yol açmıştı. Kabatepe
kumsalları yerine kendilerini Arıburnu’nda bulan Anzaklar, bu kıyıları
gözetleyen topu topu iki mangadan ibaret küçük Türk birliğinin şiddetli ateşiyle
karşılaştı. 27. Alay Komutanı Yarbay Şefik Bey, o anları şöyle anlatır:


… Alayın Maydos’taki I. Ve III. Makineli tüfek
bölüğü ile 24-25 Nisan gecesi Kabatepe’ye giderek bir gece tatbikatı yapmıştık.
Gece yarısından sonra saat ikide çadırlara dönmüş ve yorgun argın uykuya
dalmıştık. Çok bir zaman geçmeden top sesleri uykumuzu sarstı. Biz her gece
boğazdan gelen top seslerine alışmıştık. Fakat bu seslerin istikameti Kabatepe
tarafındandı.


Derhal telefon başına gittim. Tümen karargâhındaki
santral vasıtasıyla Kabatepe telefon merkezini buldum. Karşıma kimin çıktığını
şimdi hatırlamıyorum. Ona sordum, “Bu top sesleri oradan mı geliyor? Orada
neler oluyor, birileri mi var?” Cevap; “Düşman Arıburnu’na asker çıkarıyor.”


Ben yine sordum; “Kabatepe’ye karşı bir şey var mı?”
Cevap; “Hayır şimdilik yok.”


Telefonu kapattım. Hemen taburlar ve makineli tüfek
komutanlarına [askeri silah başı yaptırsınlar] emrimi verdim.


…Beş, on dakika kadar sanırım geçmişti. […] Ben bir
taraftan telefonla tümen komutanlığından emir bekliyordum. Gelmemişti. Alay
harekete hazırlanınca telefon başına geçtim. Tümen karargâhında karşıma Hulusi
Bey çıktı. “Düşman Arıburnu’na asker çıkarıyormuş, harekete hazırız” dedim.
Aynen şu cevabı aldım: “Verilecek emre göre hareket edersiniz, bunu bekleyiniz.”


Mademki daha hareket emri yok, “Askerin acele
çorbasını olduğu yerde içirsinler” emrini verdim. Bu da oldu, halen emir yok.
Top sesleri seyrek şekilde devam ediyordu. Fakat bu seslerin arasında derinden
derine karanlıklardan gelen bir uğultu vardı ki, bu hazin ve esrarlı ses
üzerimde derin bir tesir yaptı. Bu uğultu çok şiddetli bir piyade ve makineli
tüfek kalabalığının patlamalarının bize aksedebilen uğultusuydu ve bu uğultu
Arıburnu’nda bir avuçtan ibaret olan; yardımdan uzak, alay arkadaşlarımızın,
kim bilir hangi sıkıntı içerisinde vazifelerini yapmaya çalıştıkları izlenimini
verdi. Onlara çabuk yetişmek için içimi yakan bir kuvvet sinirli sinirli beni
telefon başı etti. Karşıma yine Hulusi Bey çıktı. “Hulusi Bey! Arkadaşlarımız
orada ateş içinde yanıyor, biz daha bekleyecek miyiz? Hareket emri bekliyoruz”
dedim.


Hulusi Bey, “Şefik Bey! Bu çıkarmanın bir nümayiş
olmadığı ne malum, hakiki çıkarmanın nereden yapılacağı anlaşılmadıkça size
hareket emrini nasıl verelim?” mealinde bir cevap verdi. Buna “Aman rica
ederim, çabuk anlayınız” dedim. Bazen dakikalar seneler gibi uzun geçiyor. Hava
oldukça açıldı. Neredeyse güneş doğacak, belki de doğmuştu ki yine seyrek
atılan top sesleri geliyor fakat aralardaki hazin uğultular işitilmez olmuştu.”[7]


Yarbay Şefik
Bey’in ısrarla istediği hareket emri saat 05.00’te verilir. 9. Tümen Komutanı
Halil Sami Bey, İngilizlerin Arıburnu ve Kabatepe’ye asker çıkardıklarını
belirterek, 27. Alay’dan düşmanı denize dökmek üzere derhal Kabatepe’ye hareket
etmesini ister.


İngilizlerin
çıkarma yaptığını daha önce haber alan 9. Tümen Komutanı Halil Sami Bey’in bu
emri vermekte geciktiği düşünülebilirse de, aslında tümeninin çok geniş
sorumluluk alanındaki durumun biraz daha aydınlanmasına ihtiyaç duyması
normaldi.


27.Alay derhal
iki koldan harekete geçti. Kanlı muharebelerin olduğu Düztepe-Conk Bayırı
ekseninde bulunan perakende Türk birlikleri iki taburla Arıburnu’na çıktığı
anlaşılan Anzakları oyalamaya çalışıyordu.


Çıkarmanın
başlamasından tam 3.5 saat sonra Yarbay Şefik Bey komutasındaki 27. Alay hiç duraksamadan
yürüyüş kollarından açılıp düşmanın üzerine atıldı.


Arıburnu’nun
güneyinde durum bu iken, kuzeyde ise Kocaçimen’deki zayıf Türk kuvvetlerine
karşı Anzakların ilerlemesi 27. Alay’ın kuzeyini tehdit ediyordu.


9.Tümen Komutanı
Albay Halil Sami Bey, gelişen bu durum karşısında, Kurmay Yarbay Mustafa Kemal
Bey komutasındaki ordu ihtiyatı olan 19. Tümen’den bir taburun emrine
verilmesini talep etti.


O ana kadar
ihtiyatta (yedek) beklemekte olan 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal Bey ise 9.
Tümen Komutanı Halil Sami Bey’den gelen destek talebi üzerine, kolordu veya
ordu komutanından emir beklemeksizin derhal harekete geçti. Tehlikeyi
atlatmanın sadece bir taburluk yedek kuvvet göndermekle mümkün olmayacağı
kanaatindeydi.


Bundan sonrasını
Mustafa Kemal’in kendi günlüğünden takip edebiliriz.


Ruşen Eşref’e
verdiği röportajda önce bir durum değerlendirmesi yapan Mustafa Kemal Bey,
ardından o çok bilinen ve “düşmandan kaçılmaz” cümlesiyle özdeşleşen tabloya da
işaret ediyor:


…Benim kanaatime göre düşman çıkarma girişiminde
bulunursa iki noktadan teşebbüs ederdi: Birincisi Seddülbahir, diğeri Kabatepe
civarı. Ve benim bakış açıma göre, düşmanı karaya çıkarttırmadan bu sahil
parçalarını doğrudan doğruya savunmak mümkündü. Bunun üzerine alaylarımı, böyle
sahilden savunma yapabilecek bir şekilde yerleştirdim. Bu durum yaklaşık Şubat
1915[tir].[8]


Mustafa Kemal’in
bu savunma düzenini 5. Ordu Komutanlığına atanan Liman von Sanders, Gelibolu’ya
gelir gelmez değiştirmiştir. Sadece Yarbay Mustafa Kemal değil, Müstahkem Mevki
Kurmay Başkanı Selahaddin Adil Bey de, Sanders’in bu savunma yaklaşımından
şikâyetçidir. Bu konudaki tartışmalara bu kitap içerisinde yeri geldiğinde yer
vermiştik. Şimdi yeniden çıkarma sabahına dönüyoruz:


…25 Nisan sabahı idi, Arıburnu’nda bir hâdise
cereyan etmekte olduğu, işitilen gemi toplarının sesinden anlaşılmıştı. Bütün
tümen birliklerinin harekete hazırlık derecesi artırıldı.


Bir taraftan Maydos mıntıkası kumandanlığından bilgi
bekliyordum, diğer taraftan da kolordu veya ordunun emrini. Tümenin süvari
bölüğüne bilgi toplamak için Kocaçimen’e hareket etmesi emrini verdim. Bu
sırada idi ki Üçüncü Kolordu Kumandanı Esat Paşa Hazretleriyle Gelibolu’dan
telefonla görüşülmüştür.


Kendisi, gelişen olaylarla ilgili net bilgi
edinememiş olduğunu bildirmiştir. Öğleden evvel saat altı buçukta idi, Halil
Sami Bey’den gelen bir raporla düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor
ve buna karşı benden bir taburun söz konusu düşmana karşı sevki isteniyordu.


Gerek bu rapordan, gerek Maltepe’deki özel
gözetlemelerim neticesinde bende oluşan kesin kanaat, öteden beri fikir
yürüttüğüm gibi, düşmanın Kabatepe civarında önemli kuvvetle karaya çıkmaya
girişimi, demek ki gerçekleşiyordu. Binaenaleyh bu işin içinden bir taburla
çıkmanın mümkün olamayacağını, herhalde evvelce tahmin ettiğim gibi bütün
tümenimle düşmana yönelmenin kaçınılmaz olduğunu takdir ediyordum. Artık hiçbir
şey beklemeyerek karargâhımın bulunduğu Bigalı köyünde ikamet eden birinci
piyade alayı ile cebel bataryasının derhal harekete geçmek üzere hazır
bulundurulmalarını, kumandanlarının da emir almak üzere yanıma gelmelerini
bildirdim.


6 maddelik bir emir not ettirdim, bu emir küçük
birliklere de tebliğ olunacaktı. Bundan başka 3. Kolordu Kumandanlığına da
telefonla arz edilmek üzere bir rapor yazdırdım. Vaziyeti, vaziyetimi ve
teşebbüsümü anlattım. Bundan sonra kıtalarını yürüyüşe hazır olarak toplamış
(içtima ettirmiş) bulunduran 57’inci alay, -meşhur bir alaydır bu, çünkü
kumandanları, baştabip ve bir yaverimle bir emir zabitim beraber olduğu halde
hepsi şehit olmuştur- içtima (toplanma) alanına gittim. Basit bir tertiple
Bigalı deresi boyunca giden yol üzerinde alayı bizzat yürüyüşe geçirerek Kocaçimen
tepesine yöneldim.


Yolda giderken kumandanlara olsun, baştabibe olsun,
sözlü bilgi veriyordum.


Takip ettiğimiz dereden bizi Kocaçimen’e ulaştıracak
belirli bir yol olmadıktan başka Kocaçimen’e varmak için atlamaya mecbur
olduğumuz sahada pek ziyade fundalık, sarp ve kayalıklı dereler vardı. Bir yol
bulup kıtayı sevke yardımcı olması için topçu taburu kumandanını
görevlendirdim.


…Biz (kumandanlar) hepimiz kıtanın başında atla
gidiyoruz. Onlar (askerler) yaya gidiyorlar. Bu zat kayboldu. Ondan sonra
batarya kumandanını memur ettim. Bu da başını alıp Kocaçimen tepesine kadar
gitmiş, kılavuzluğundan istifade edilemedi.


…Bizzat yol bulup müfrezeyi oradan sevk etmek
suretiyle Kocaçimen Tepesi’ne ulaşıldı. Şimdi Kocaçimen Tepesi’ni tasavvur
buyurun: Kocaçimen yarımadanın en yüksek tepesidir. Orada denizde bulunan
gemilerden ve zırhlılardan başka hiçbir şey görmedim. Düşmanın karaya çıkmış
piyadesinin henüz oradan uzak olduğunu anladım.


Efrat (erler) o müşkül araziyi dinlenmeksizin kat
etmek yüzünden yorulmuş ve yürüyüş aralığı derinleşmişti. Alay ve batarya
kumandanına efradı tamamen toplayıp küçük bir istirahat vermelerini söyledim.
Denizden gizlenmiş olarak on dakika kadar dinlenecekler, sonra beni takip
edeceklerdi.


Ben de orada bir Abdal geçidi vardır, o Abdal
geçidinden Conkbayırı’na gidecektim. Yanımda yaverim, emir subayım ve baştabip
ile oralarda tekrar bulduğumuz tümen cebel topçu taburu kumandanı olduğu halde
evvelâ atlı olarak yürümeye teşebbüs ettik, fakat arazi müsait değildi.
Hayvanları bıraktık, yaya olarak Conkbayırı’na vardık.


Şimdi burada tesadüf ettiğimiz sahne en enteresan
bir sahnedir. Ve vakanın en mühim anı bence budur.


Bu esnada Conkbayırı’nın güneyindeki 261 rakımlı
tepeden, sahilin gözetlenmesinin sağlanmasıyla görevli olarak oralarda bulunan
bir müfreze erlerinin Conkbayırı’na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm.
Size şu konuşmayı aynen okuyacağım!


Bizzat bu erlerin önüne çıkarak:


-Niçin kaçıyorsunuz?
dedim.                                    
          


– Efendim
düşman!
dediler.                                                  


-Nerede?

– İşte, diye
261 rakımlı tepeyi gösterdiler.


Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı
tepeye yaklaşmış ve tam serbestlikle ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti
düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmışım, efrat on dakika istirahat etsin diye…
Düşman da bu tepeye gelmiş… Demek ki düşman bana, benim askerlerimden daha yakın!
Ve düşman, benim bulunduğum yere gelse, kuvvetlerim çok kötü duruma düşecekti.


O zaman artık bir mantık yürütme midir, yoksa
refleks ile midir, bunu bilmiyorum. Kaçan erlere:


– Düşmandan kaçılmaz,
dedim.                                
  


– Cephanemiz
kalmadı,
dediler.                                


– Cephaneniz
yoksa süngünüz var, dedim.


Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım.
Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel
bataryasının yetişebilen efradının “marş marş”la benim bulunduğum yere
gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye gönderdim. Bu erat süngü takıp
yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır.[9]


Ast rütbeli ama dâhi komutan


Bu noktada kısa
bir not için, Alan Moorehead’e dönmemiz gerek. Çünkü Yarbay Mustafa Kemal
Bey’in bu hamlesi, yabancılar tarafından da savaşın en kritik anı olarak
nitelendirilmektedir:


…Kemal’in komutanlık yaşamının o gün başlamış olması
muhtemeldir. Çünkü o, Liman von Sanders’in de başka hiçbir üst rütbelinin de
göremediğini görür: Conkbayırı ve Sarıbayır tüm güney yarımadasının anahtarı
olmuştur. Bu tepelere hâkim olan İtilaf Devletleri boğazı da denetim altına
alacaklar, çevrelerindeki 12 millik bir çember içerisinde toplarını istedikleri
yöne çevireceklerdir.


Gerçekten de Türk savunmasının esası tepeleri tutmak
kararlılığı çevresinde geliştirilmiştir, böylece düşmana tepeden bakacaklar ve
onu sürekli saldırmaya zorlayacaklardır. Savunma düzeninin en önemli iki tepesi
de Conkbayırı ve Sarıbayır’dır. Gelibolu’da önemli olan mesafeler, hattâ
filodaki gemilerin top sayıları değildir, önemli olan tepelerdir.
Conkbayırı’nda bu gerçeği doğrulamak için daha sonra elli bin insan ölecektir.
İtilaf Devletleri açısından bakıldığında, ast rütbeli ama dâhi bir Türk
komutanının o anda o noktada bulunması tüm seferin en acımasız
rastlantılarından birisidir; o orada olmasa Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar
Conkbayırı’nı belki de o sabah ele geçirecekler, savaş daha o anda sonuçlanmış
olacaktı.[10]


‘Namlumun ucundaydı ama vuramadım’


Arıburnu’ndaki
çıkarma sırasında yaşananları yabancı kaynaklarla karşılaştırarak okumak, çok
ilginç bilgileri karşılaştırma olanağı sağlıyor. Bu bölümde, Steel-Hart’ın
verdiği önemli bir bilgiyi aktarmak gerekiyor. Çünkü anlatılanlar hem Mustafa
Kemal’in anlattıklarıyla bire bir örtüşüyor hem de çok önemli birkaç detay
içeriyor. Çünkü Mustafa Kemal’in “Düşmandan kaçılmaz” diyerek durdurduğu küçük
müfrezedekilerin de, kovalayanların da kim olduğu ayrıntılarıyla ortaya
çıkıyor,.


Arıburnu’nun
kuzeyinde durum daha karışıktı. Orada Türklerin kıyılardaki küçük çaplı
silahlarının ateşi daha yoğundu ve 261 rakımlı tepeye doğru dik yamaçlarda
ilerleme çabasını engelliyordu.


12.Tabur’un
komutanı Yarbay Lancelot Clarke bir grubu Sphinx’in altındaki dik yamaçlardan
tırmandırarak Russell Tepesi’ne doğru [Merkeztepe] götürürken, Yüzbaşı Eric
William Tulloch liderliğindeki diğer bir grup da aynı yerden Walker Ridge
Sırtı’na yürüdü. Türkler Baby 700’e doğru [Düztepe] itildiler ve saat 06.00’da
Merkeztepe dorukları ele geçirildi.


…Avustralyalılar sol kanatta tepeleri aşarak hızla
Conkbayırı’na doğru yürüyorlardı. Yarbay Clarke öldürülmüştü ve şimdi başa
geçen Yüzbaşı Tulloch, Russell Tepesi’nden [Merkeztepe] Boyun Mevkii’ne, oradan
da kuzeye doğru Düztepe ve 261 rakımlı tepeye doğru yola devam etti. Avustralyalıların
ilerlemesi karşısında Türkler geri çekildiler.


…Tulloch’un adamları 261 rakımlı tepenin yamaçlarına
ancak saat 09.00’da varabildiler. Onlar ilerlerken Mustafa Kemal de Kocaçimen
Tepe yakınlarına gelmişti. Denizdeki gemilerden başka bir şey göremeyen Mustafa
Kemal, askerlerine durma emri verdi. Sonra tek başına Conkbayırı yönünde
ilerleyerek Avustralya saldırısının kuzey kanadını görmeye çalıştı. Orada 261
rakımlı tepeden çekilmekte olan Türk askerlerine rastladı. Askerlerin cephane
kalmadığı yolundaki itirazlarını dinlemeyerek süngü taktırıp, yere yatmalarını
emretti. Blöfünde başarılı oldu ve Tulloch ile askerlerini durdurdu. Tulloch ve
askerleri durdular ve bir daha ilerleme hızını yakalayamadılar.


Yüzbaşı William Tulloch daha sonra, korkusuz bir Türk subayının
900 metre kadar ilerideki 261 rakımlı tepeden ateşi idare ettiğini gördüğünü
bildirmişti. Ancak onu vurmayı başaramamıştı.[11]


Bana kalırsa,
Tulloch’un hedef aldığı ama vurmayı başaramadığı Türk komutanın Yarbay Mustafa
Kemal olma ihtimali çok yüksek. Çünkü o gün, o saatte, o mevkide “ateşi idare
eden”
subay o idi.  Keşke bu tahminimin doğru olup
olmadığını kesinleştirebilecek çok net bir bilgiye sahip olabilseydim. Mustafa
Kemal’in daha sonraki hayat serüveni gözönüne alındığında, o kurşunların isabet
etmemesinin, Türk Milleti’ne ne büyük bir armağan olduğu açıkça ortaya çıkıyor.


Saat 10.00’da
başlayarak 57. Alay’ın tüm birlikleri savaşa girdikten sonra Tulloch ve
adamları hem ileri mevzilerinden hem de Düztepe’deki ileri karakollarından
atılmıştı.


Türkler aynı anda
Düztepe’nin denize bakan yamaçlarında ilerlemeye başladılar. Şimdi de, Murat
Karataş’ın geniş ölçüde harp ceridelerinden yararlanarak yazdığı kitaptan, bu
konuyla ilgili bölümlere bakalım.


…24/25 Nisan 1915’te Arıburnu civarında kıyı gözetleme amacıyla
sadece [9. Tümen’e bağlı] 27. Alay 2. Tabur 8. Bölüğe ait 3 takım bulunuyordu.
Bölüğün konuşlanması değerlendirildiğinde, ortalama 100 kişinin 25 Nisan sabahı
çıkarma yapılan alanda mevcut bulunduklarını ve çıkarmaya karşı koyduklarını
söyleyebiliriz.


…25 Nisan sabahı çıkarmaya başlayan İngiliz kuvvetleri bir koldan
Yükseksırt-Sarıtepe-Kocaçimen, diğer bir koldan Merkeztepe-Kanlısırt, üçüncü
bir koldan da Yeşiltarla-Kabatepe istikametine doğru ilerlemeye başladı.


…2. Tabur 8. Bölük 1. Takımı hala Balıkçıdamları’nda savaşıyordu.
Arıburnu kuzeyine çıkarılmak istenen 140 kişilik bir Avustralya bölüğünü
filikalarında bastırıp ateş altına almış, 100 kişiden fazla zayiat verdirmişti.
Fakat çıkarmanın merkezinde tek başına kalan bu takımın cephanesi tükenmişti.


[…] Takım komutanı İbrahim Hayrettin Efendi, elinde kalan iki manga
kadar kuvvetle geri çekildi ve Azmakdere ağzı yönündeki postalarına gözetleme
ve güvenlik görevlerini bırakarak Sazlıdere izini takip edip Düztepe civarına
çıktılar. (Şefik Aker, “Çanakkale Arıburnu Savaşları ve 27. Alay”, s. 98-100 )


…Burada bir süre kalan 1. Takım erleri cephanesizlikten geri
çekilirken daha sonra 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal maiyetine
katılmışlardır. (Haritalarla Çanakkale Savaşları, s.31-32)


…Yarbay Mustafa Kemal Bey’in Conkbayırı’na geldiğinde gördüğü ve
“Düşmandan kaçılmaz, cephaneniz yoksa süngünüz var” diyerek yere yatırıp mevzi
aldırdığı askerlerin, bahsedilen 8. Bölüğün 1. Takımına ait olma olasılığı
yüksektir.[12]


“Size ölmeyi emrediyorum”


Şimdi tekrar
Mustafa Kemal Bey’in anılarına dönebiliriz.


Kaçmakta olan
küçük Türk müfrezesi süngü takıp yere yatınca, düşmanın ilerlemesi
duraksamıştı. Yarbay Mustafa Kemal’in haber gönderdiği 19. Tümen’in mola vermiş
birlikleri de, marş marş’la koşar adım geliyordu:


…Kolun başında bulunan bölük yetişti. Bu bölüğe
cephanesiz bölüğü takviye edip [düşmana] ateş açmasını emrettim. Yanıma gelmiş
olan 57. Alay 2. Tabur kumandanı Yüzbaşı Ata Efendi’ye bütün taburlarıyla bu
bölüğü takviye ederek 261 rakımlı tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini
emrettim. Cebel bataryasına su yatağında mevzi aldırarak düşman piyadesi
üzerine ateş açtırdım. Dereye saptığından biraz geciken diğer bir tabur,
kumandanı üzerinden açılarak taarruza katıldı. Bundan sonra idi ki alay
kumandanına bütün alayı ile benim işaret ettiğim yönlerden düşmana taarruz
etmesini emrettim.[13]


Saat 10.00’a
geliyordu. 9. Tümen’in süvari subaylarından Mehmet Salih Efendi, Mustafa
Kemal’in yanına gelerek, 27’nci Alay’ın Kocadere batısındaki sırtlardan
Kemalyeri üzerinde düşmanla muharebeye başladığını haber verdi. Mustafa Kemal
Bey, 27. Alay Komutanına Mehmet Salih Efendi ile haber göndererek, “düşmanın sol
cenahına taarruz etmekte olduğunu, 27’nci Alay’ın da karşısındaki düşmana
taarruz etmesini, henüz Bigalı civarında bulunan 19. Tümenin kalan kısmını
Kocadere yönüne göndereceğini, muharebeyi Conkbayırı’ndan idare edeceğini”
bildirdi.


Bigalı’da bulunan
tümen kurmay başkanına atlı haberci göndererek, “İzzettin Bey (Çalışlar), 72. Alay
Maltepe’ye yaklaşmasın. Sıhhiye Bölüğü Kocadere’ye gelsin (hepsi). 77. Alay
Kocadere doğusuna yaklaşsın. Ve bu raporu üçüncü kolordu kumandanına veriniz”

emrini iletti. Mustafa Kemal Bey’in raporu şöyleydi:


Üçüncü Kolordu Kumandanlığına


Arıburnu kuzeyindeki sırtlar

Saat-dakika:
12 Nisan 10 24 evvel (Miladi, 25 Nisan)


Düşmanın karaya çıkmış bulunan piyadesi Arıburnu ile
Kabatepe arasında bir buçuk kilometre kadar bir cephedeki sırtları işgal
etmiştir. 27. Alay düşmanı doğu cephesinde 800 metre mesafede işgal ediyor.
Düşmanın tamamen sol cenahında 600 metre mesafeden taarruza başladım. Yalnız
piyadeden ibaret olan düşman kuvvetini bir alay tahmin ediyorum. Muharebe devam
ediyor. Bir saat kadar ateş muharebesinden sonra düşmanın 261 rakımlı tepeye
kadar ilerlemiş olan birliklerinin ricata (geri çekilmeye) başladığı görüldü.
[14]


57.Alay, geri
çekilen düşmanı şiddetle takip ediyordu ama 27. Alay komutanından, Mustafa
Kemal’in emrini alıp almadığı konusunda bir haber gelmedi. Fakat genel
görüntüden, 27. Alay’ın da taarruza katıldığı anlaşılıyordu.


Yarbay Mustafa
Kemal’in o gün ve daha sonra çarpışmaları yönettiği yer, “Kemalyeri”
olarak adlandırılır… Bugün Gelibolu Milli Parkı’nda savaş bölgelerini ziyaret
edenler için, Kemalyeri özel önem taşır. O küçücük alan, Türk milletine bir
kahramanın, büyük bir komutanın, büyük bir liderin armağan edildiğine dair
işaretlerin ilk ortaya çıktığı yerdir…


Mustafa Kemal’e
göre saat 11.30 itibarıyla son durum şöyleydi:


…Düşmanın karaya çıkmış olan kuvveti, 8 taburdan
fazla idi. Şimdi bu 8 taburluk kuvvet kendisiyle uygun olmayan, gayet geniş bir
cephe üzerinde 261’e kadar güneyden ve Kemalyeri’nin bulunduğu sırtların batı
yamaçlarına kadar doğudan ilerleyebilmişti. Fakat bu uzun cephe hattı, çok
engelli bir takım derelerle kesik bulunuyordu. Bu sebeple düşman kendi cephesinin
hemen her noktasında zayıftı. Conkbayırı kuzeyinde mevzi alan 19. Tümen’in seri
cebel bataryası, Arıburnu çıkarma noktasını ateş altına aldığı için düşmanın
henüz çıkarmaya devam ettiği birliklerin sahile çıkması zorluklara ve kesintiye
uğradı. 57. Alay’ın Conkbayırı ve su yatağı hattından 261 rakımlı tepe yönünde
ve dar cephe ile yoğun olarak düşmanın pek nazik ve mühim olan sol yanına
yüklenmesi, iki taburdan ibaret olan 27’nci alayın da Merkeztepe genel yönünde
geniş cephe ile düşmana atılması, düşmanı ricata mecbur etmiştir.


…Herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştı. Bu
öyle alelâde bir taarruz değil, herkesin muvaffak olmak veya ölmek azmiyle
hareket ettiği bir saldırıdır. Hattâ ben, kumandanlara şifahen verdiğim
emirlere şunu ilâve etmişimdir:


“Size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz
ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar
kaim olabilir.”[15]


Mustafa Kemal,
Kumtepe’ye asker çıktığı yolundaki bilgi üzerine, tedbir almak ve düşmana karşı
koymak amacıyla bir kısım birlikleriyle bu bölgeye giderken, Maltepe’ye çıkmış
olan 3. Kolordu komutanı Esat Paşa (Yanyalı) ile karşılaştı. Kumtepe’ye düşman
çıkarması konusundaki raporun doğru olmadığı anlaşıldı. Mustafa Kemal, daha
önce tümeninin bütün gücüyle Arıburnu’ndaki Anzakları denize dökmek için
yapmayı tasarladığı taarruz önerisine 5. Ordu Karargâhı’ndan cevap
alamadığından yakındı. Son gelişmeleri de göz önüne alarak niyetini ve kararını
soran Esat Paşa’ya, tüm birlikleriyle düşmana hücum edeceğini bildirdi. Hücum
kararının anlamı, tüm ihtiyat birliklerinin savaşa girmesi demekti. Esat
(Bülkat) Paşa taarruzu kabul etti.


An itibarıyla
Arıburnu Kuvvetleri Komutanlığı görevini de üstlenen Mustafa Kemal, 27. Piyade
Alayı’nı da 19. Tümen emrine almak suretiyle Anzakları denize dökmek üzere
harekete geçiyordu. Mustafa Kemal birliklere gereken emirleri göndererek 57, 72
ve 77. Alaylara ilave olarak 27. Alay’ın da katılımıyla, geri çekilmekte olan
Anzaklara hücum edileceğini bildirdi.


Mustafa Kemal’in
4 alayla taarruza hazırlanırken, 1. Avustralya Tümeni’nin tamamı karaya
çıkarılmış, 2. Tümen de çıkarılmaya başlanmıştı. Bu taarruz sırasında, 27’nci
Alay’ın cephesinde pek bir başarı sağlanamadı, 77. Alay’ın çoğu Araplardan
oluşan eratının gizlendikleri sık fundalıklara denizdeki düşman gemilerinden
yapılan bombardıman nedeniyle kaçmaları nedeniyle Kanlısırt terk edilmek
zorunda kalındı. 77. Alay ile biraz vakit kaybedildi ama sonunda Türkler
açısından istikrar yeniden sağlandı. 57’nci Alay ise Anzakları Kılıçbayırı ve
Cesarettepe’den geri püskürtmüş ve düşman üzerindeki baskısına devam
etmekteydi. Türk askerinin ve topçularının nefes aldırmaz taarruzları hava iyice
kararıp göz gözü görmez hale gelene dek devam etti.


Avustralya 1 ve
2. Tümenleri tümüyle karaya çıkarılmıştı ama Anzaklar ilk gün hedefi olan
Kocaçimen Tepe’yi ele geçirmeyi bir yana bırakalım, kıyı başında güvenli bir
şekilde barınabilecek durumda bile değildi. Karmaşa almış başını yürümüş,
birlikler tümüyle birbirine karışmıştı. Türk şarapnelleri ve mermileri zaten
yere sağlam basamayan Anzakları perişan etmişti. Çünkü Mustafa Kemal’in,
Anzakların ilerlemesine izin vermeye hiç niyeti yoktuAma taarruzlar sırasında
57 ve 27’nci alayların 6 taburu da ağır zayiat vermişti.


Anzakların durumu
daha feciydi belki ama Türk askerlerinde de savaşa devam edecek takat kalmış
sayılmazdı.


…Kuzey kanadındaki mücadele saat 17.00’de
çözümlenmişti. Öğleden sonra boyunca Düztepe beş kez el değiştirmiş ve saldıran
birliklerin [Anzaklar] yapısı her yeni destek gücünün gelmesiyle biraz daha
karışmıştı.


…Saat 16.00 sıralarında son bir Türk karşı
saldırısı, Anzak askerlerini bir kere daha güneybatıya çekilmeye zorladı.


…Durumları çok zayıftı ve karanlık bastıktan sonra
saat 20.00 sularında Boyun’daki Anzak birlikleri Merkeztepe’den Rest Deresi’ne
kadar çekilmek zorunda kaldılar.[16]


Ertesi sabah
beklenen Türk karşı taarruzunun müttefikler açısından felaket olabileceğini
düşünen, ancak Anzak askerlerini karadan tahliye etmek dışında o anki duruma
uygun bir çözüm de üretemeyen Anzak Kolordusu Komutanı General Birdwood,
Akdeniz Sefer Kuvveti Başkomutan Ian Hamilton’a durumu anlatan şu telgrafı
gönderdi.


…Tümen Komutanlarım ve subaylar, birliklerinin
sabahtan beri sürdürdükleri kahramanca çabalardan, bütün gün düren ağır
çarpışmalardan sonra güçlerinin tükendiğini ve şimdi de, düşmanın soluk
aldırmaz şarapnel hücumlarından ötürü maneviyatlarının kırıldığını bildirdiler.
Birliklerden bir kısmı ateş hattını bırakıp geri çekildiler. Bu zorlu
topraklarda, dağılan erleri toplamak imkânsız görünmektedir.


Yeni Zelanda Tugayı da düşmanla az önce karşılaştı ve çok ağır
kayıplar verdi. Tugayda maneviyat çok azalmıştır. Birliklerin yarın sabah
yeniden savaşa gönderilmesi kararlaştırılmışsa, sonuç fiyasko olacaktır. Ateş
hattındaki gedikleri kapayacak yedek birliklere sahip değiliz. Sunduğum konuların
son derece önemli olduğunu biliyorum fakat birliklerimiz geri alınacaksa, bu iş
hemen yapılmalıdır. (General Birdwood) [17]


Hamilton,
toplantıdaki diğer komutanlara fikirlerini sordu, Amiral Thursby’nin “Birliklerin
yığıldıkları kumsallardan kurtulmaları üç gün sürer”
sözü
muhtemelen kararda çok etkili oldu.


Hamilton’un Anzak
birliklerinin bir an önce tahliyesi için adeta yalvaran Birdwood’a cevaben
gönderdiği emir şöyleydi:


…Bulunduğunuz mevzilerde direnip tutunmanızdan ve
baskılara dayanmanızdan başka yapacak bir şey yoktur.


…Kuvvetlerinize ve General Godley’in birliklerine
çağrıda bulununuz ve tutundukları mevzileri korumaları için olağanüstü çaba
göstermelerini isteyiniz.


…Daha önce de üzerinize çok güç görevler aldınız.
Şimdi ise, güvenliğe kavuşuncaya kadar yalnızca siper kazdırınız, siper
kazdırınız. Kazdırınız.[18]


Seddülbahir’e asker çıkarma planları


Hamilton’un
kolordu komutanlarına verdiği emirde çok fazla bir detay yoktu. Ama en azından
Seddülbahir çıkarmalarını yürütmekle görevli General Aylmer Hunter-Weston’a
nerede karaya çıkacağı ve hattâ hangi kumsala hangi birliklerin ayrıldığı
söylenmişti.  İtilaf Devletleri kurmaylarının verdiği isimlere göre.,
Seddülbahir’deki çıkarma noktaları ve çıkarılacak kuvvetler şöyleydi:


Y Kumsalı (Pınariçi Koyu, Zığındere ağzı kuzeyinde
Sarıtepe yöresi) – Kraliyet İskoç Sınır Muhafızları 1. Tabur ve Kraliyet Deniz
Tümeni Kraliyet Deniz Piyadeleri Plymouth Taburu.


X Kumsalı (İkiz Koyu) – Kraliyet Tüfekçileri 2. Tabur,
arkasından Inniskilling Tüfekçileri 1. Tabur ve Sınır Alayı 1. Tabur


W Kumsalı (Tekke Koyu) – Lancashire Tüfekçileri 1.
Tabur ve arkasından Vorchestershire Alayı 4. Tabur.


V Kumsalı (Ertuğrul Koyu ve Seddülbahir iskeleleri) –
Kraliyet Dublin Tüfekçileri’nden 1. Tabur, Kraliyet Munster Tüfekçileri’nden 1.
Tabur, Hampshire Alayı 2. Taburun bir kısmı, Kraliyet Deniz Taburu Anson
Tümeni’nin bir kısmı ve bir mühendislik bölüğü.


S Kumsalı (Morto Koyu, Hisarlık burnu yakınları) –
Güney Galler Sınır Muhafızlarından üç bölük ve bir Kraliyet mühendislik
müfrezesi. Bolayır’da şaşırtmaca için sanki bir çıkarma yapılıyormuş havası
verilecek, ayrıca
Anadolu yakasındaki Kumkale’ye 1. Fransız Tümeni’nin 6. Sömürge
Alayı çıkacaktı.


Birliklerdeki
asker sayısı ise şöyleydi:


29.Tümen                                 
17,469

Anzak
Kolordusu                    
18,124

Kraliyet Donanma Tümeni     9,907

Fransız
kuvvetleri                  
16,762

Toplam
                                     62.442


Fazla rakama
boğulmadan söylemek gerekirse, sayısı 60 bini aşan müttefik askeri karaya
çıkarılmış olacaktı.


Seddülbahir
çıkarması Anzak çıkarmasına göre daha karmaşıktı. Denizdeki filonun koruma
ateşi altında V, W ve X ana kumsallarına yapılacak çıkarmayla hemen bölge
güvenliği sağlanacak, Zığındere ağzındaki Y kumsalına çıkan birlikler sol
kanat, Hisarlık burnundaki S kumsalına çıkan birlikler de sağ kanadı oluşturup,
tümü ilerleyerek birbiriyle bağlantı sağlayınca, yarımadanın güney kesimini
enlemesine kesen bir “İngiliz hattı” oluşturacaktı. Barış zamanında
birkaç arkadaşın bir restoranda buluşmak üzere randevulaşması gibi kesin
saatler içeren bu plana göre, müttefik birlikleri sabah saat 08.00 itibarıyla
kumsalların üzerindeki tepeleri ele geçirmiş, öğle üzeri Kirte Köyü civarına
ulaşmış olacaktı.


Beş noktadan
Seddülbahir’e çıkarak karada birleşecek birliklerin nihai hedefi, çıkarmanın
yapıldığı gece Alçıtepe’yi ele geçirdikten sonra Kilitbahir Platosu’na
ulaşmaktı.  Evdeki hesap, çarşıya uymadı. İşler hiç Hamilton’un planladığı
gibi gitmedi.  Ayrıca S ve Y kumsallarına çıkarma yapan kanat birliklerine
ikinci hamle için bir emir de verilmemişti. S Kumsalı (Eski Hisarlık Koyu) ve Y
Kumsalı’na (Pınariçi Koyu) çıkacak kanat birliklerinin oynayacağı rol, onca
detay arasında çoktan kaybolup gitmişti.


Kanatlardaki
birlik komutanları güney kumsallarından gelecek birliklerin gecikmesi durumunda
ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlardı. Çünkü böyle bir gecikme olabileceği
düşüncesi hiç akla gelmemiş, tartışılmamıştı. Bu nedenle iki kanatta kumsala
çıkan birlikler, karşılarında büyük Türk kuvvetleri olmadığı için rahatlıkla
ilerleyebilecek konumdayken, diğer müttefik çıkarmalarının tamamlanmasını ve
ilerlemeye geçilmesini beklemeyi tercih ettiler.



25 Nisan / Y
Kumsalı çıkarması (Pınariçi)


Seddülbahir’deki
ilk çıkarmanın hedefi, Pınariçi Koyu (Y Kumsalı) olarak belirlenmişti. Amethyst
ve Saphire
kruvazörleri ile taşınan hücum dalgası saat 04.30’da henüz gün ışımadan dört
taşıt dizisiyle kıyılara bırakıldılar. Harekât tam bir baskın niteliği
taşıyordu. Kıyıda Türk askeri yoktu. Bir saat içinde KOSB (İskoç Kraliyet Sınır
Muhafızları) ve SWB (Güney Galler Sınır Muhafızları) birliklerinin tümü karaya
çıkmış ve sırtlara doğru tırmanmaya başlamıştı. Tam bir sürpriz ve başarı söz
konusuydu.


Ian Hamilton ve
kurmaylarını taşıyan Quenn Elizabeth savaş gemisi bir süre sonra
Kabatepe’den Seddülbahir’e doğru hareket ettiğinde ilk olarak Y Kumsalı önünden
geçti.


…Çok başarılı bir çıkarma yaptık, inanırım ve bu bir
gerçek. Bu kelimeyi kendime defalarca tekrar ediyorum: “Gerçek!”, “Gerçek!”,
“Gerçek!”


İnanmak için gemici dürbünüyle askerlerimizi
izliyorum.


…Plymouth ve K.O.S taburları kayalıkları kayıp
vermeden tırmandılar ve verilen işarete göre bir direnişle karşılaşmadıkları
anlaşıldı.
[19]


Hamilton’un
sevinci tam anlamıyla yarım kalacaktı. Çünkü Y Kumsalı’na yapılan çıkarmanın 1.
aşamasının tamamlanması ve tepelerin ele geçirilmesinden sonra, X Kumsalı’na
çıkan birliklerle irtibat sağlanması gerekiyordu. Fakat oradaki birlikler
hareketsiz kalmıştı. Y Kumsalı’na çıkan birliklerin komutanı ilerlemek için
takviye gelmesini beklemeyi tercih etti. Takviye gelmeyince de harekete
geçmedi.


Bu duraksama
Türklerin çok işine yarayacaktı. Kumsaldaki ağır siper kazma araçları bile, o
an hâkim durumda oldukları tepelere çıkarılmadı, kimsenin aklına da gelmedi.
Oysa daha sonra bu ihmal çok canlarını yakacaktı. Onların bu vurdumduymazlığı,
Türkler açısından da müthiş bir talih olmuştu.


Sağa sola
dağılmış askerler çömelip sigara içmektedir, kimileri çay bile demler, subaylar
da çalılıklar arasında dolaşıp durumu değerlendirmeye çalışır. Oysa bir saatten
az bir yürüyüşlük yolda, güneydeki arkadaşlarının Seddülbahir ve İlyas burnunda
üçer-beşer ölmekte olduğundan haberleri olmaz. Top seslerini duyarlar ama o
tarafa yürümeyi akıllarına getirmezler.


Hâlbuki Y
Kumsalı’na çıkmış İngiliz askerlerinin sayısı, yarımadanın güneyindeki tüm Türk
askerlerinden fazladır. Güneye doğru ilerleseler, Türkleri çembere almaları
işten bile değildir.


İlerlemezler,
beklerler ama Euryalus’taki Hunter-Weston’dan bu konuda bir emir de gelmez.
Planın kendileriyle ilgili bölümünün sadece güneyden gelecek İngilizleri
beklemek ve hep birlikte kuzeye doğru yürümek olduğunu zannettiklerinden,
saatler boyuna orada çakılı kalırlar… Büyük bir fırsatı kaçırdıklarının da
farkına varmazlar. O rahat anların elbette bir sonu vardır ve umutsuz saatler
çok uzak değildir.


6.Türk Bölüğü
Komutanı, sahile dağıttığı erlerini toplayıp saat 11.00’de düşmanı karşıladı.
İhtiyat taburunun 1. Bölüğü de bu yöne gönderildi. Bütün gün taarruz ve karşı
taarruzlar birbirini kovaladı. Akşamüstü ilave takviye alan Türkler taarruz
şiddetini iyice artırdı. Karşılıklı zayiat ağırdı. Kimsenin kıpırdayacak hali
kalmamıştı. İngilizler “şimdilik” dayanmayı başarmış ama 700’den fazla kayıpla
kuvvetlerinin neredeyse yüzde 30’unu kaybetmişti:


…Mevzilerimize yaklaşan Türk saflarını görebiliyorduk. Olağanüstü
bir cesaretle çarpışıyorlardı ve ateşimiz karşısında yıkılan bir safın yerini
alan diğeri bize karşı yürüyor, sağ kalanlar korumalı bir yerde toplanıp tekrar
üzerimize geliyorlardı. (Yüzbaşı Robert Whigham)
[20]


Gün battıktan
sonra yaşananlar ise oldukça tartışmalıdır. Gece boyunca çoğu yaralı askerler
geri çekildi, sahile yığıldı. Albay Koe ölmüştü, sahildekiler otorite boşluğu
içerisinde sabah donanmaya kendilerini alması için işaret gönderdiler.
Kumsaldakilerin çoğu yaralı değildi ama geceki çileden sarsıntı geçirmiş,
birliklerinden ayrı düşmüş askerlerdi. Donanma geri çekilme emri verildiğini
zannederek askerleri sahilden kurtarmaya koyuldu. İngilizlerin sağ kanadının
tahliyesi böyle başladı.


Deniz
piyadelerinin komutanı Albay Matthews, bu boşaltma operasyonunu geç fark etti.
Çünkü o sırada tekrarlanan Türk hücumu karşısında pozisyonunu korumaya
çalışıyordu. Kendilerinden kat kat üstün düşmana saldıran Türkler nihayetinde
taarruzu durdurup geri çekildi, İngilizleri mevzilerinden çıkarmak için yeniden
hamle de yapmadılar, çünkü düşman kendiliğinden tahliyeye başlamıştı bile.


Albay Matthews
sağ kanadının kumsalı tahliye edip gemilere binmekte olduğunu bu saldırı
durduktan sonra fark etti. Geceden destek birliği istemiş ancak bu talebine
olumlu-olumsuz bir cevap alamamıştı. Kumsala bakarken daha çok birliğin
gemilere döndüğünü gördü, tahliyeye devam kararı verdi. Birkaç saat içinde Y
Kumsalı (Pınariçi Koyu) terk edilmişti bile.


Başarıyla
başlayan harekât, fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Bu konu sonradan çok
tartışılacaktı.


Akdeniz Seferi
Kuvvetler Başkomutanı Ian Hamilton, birliklerinin kaçışını ve filikalara binip
yüz geri gemilere dönüşünü, Quenn Elizabeth’ten nasıl çaresizce izlediğini
anılarında şöyle anlatır:


…Saat 09.30’da Y Kumsalı karşısına vardık. Orada
Sapphire, Dublin ve Goliath zırhlıları kıyıya yakın yerlerde demirlemişlerdi.
Derken askerlerimizin dik kayalıklardan aşağı kaçtıklarını ve bir grubunun da
Goliath’a doğru kıyıdan filika ile açıldığını gördük.


Yaralı getiriyorlarsa bir diyecek yok fakat
kayalıkları tırmanmaya çalışan bir canlı bile görmedik. Oysa kumsal üzerinde
dağınık birlikler vardı. Amaçsız ve adamsendeci bir hava içinde olan o
birlikleri nefretle seyrettim. Bir çatışma yoktu, derken bir tek tüfek patladı
ve arkasından bizim erleri tepeden aşağı inerken açık şekilde gördüm. Kıyıdaki
filikalar erlerle doluydu ve kimse niçin onların telaşlandıklarına dikkat
etmiyordu!


…[15 dakika sonra] bir çift şarapnel kayalıkların
tepesi üzerinde ve yarım mil kadar kuzeyinde patladı. Pusuya düşmüş olan bir
kısım Türk askerinin geri çekilmeye başladığı görüldüyse de, birliklerimizin
kayalıklardan tersyüz edip kıyıya kaçması devam etti.[21]


Boşaltılan Y
Kumsalı’nın değeri aradan 48 saat geçtikten sonra müttefikler tarafından daha
iyi anlaşılacak, bu bölge ancak iki hafta sonra yeniden İngilizlerin eline
geçecekti.  İngilizler Pınariçi Koyu’ndaki [Y Kumsalı] bu sınırlı başarıyı
elde etmek için, karaya çıkardıkları iki bin askerden 700’ünü kaybetmişlerdi.


Sahil
boşaltılınca, Seddülbahir ve Ertuğrul Koyu’ndaki sağlam tahkimatlı Türk
mevzilerini arkadan çevirme fırsatını da göz göre kaybetmişlerdi. Kısacası
savaş talihi Türklerden yanaydı.


25 Nisan / X Kumsalı çıkarması (İkiz Koyu)


İkiz Koyu’na
toplam üç tabur asker çıkaracak olan İngilizler, karşılarında sadece 9 kişiden
oluşan bir gözetleme postası buldu. Bu bir manga asker demekti. İlk iki İngiliz
bölüğü bu noktaya çıkarma yaparken, 6. Bölük’ten toplam 9 kişilik Türk mangası
kahramanca karşı koydu. 12. Bölük gözetleme postası da sonradan yetişip
muharebeye girdi. Düşman taburunun ikinci kademesi ancak saat 17.00’de karaya
ayak basabildi.


6.Bölük’ten gelen
35-40 kişilik kuvvetle takviye olan Türkler düşman üzerine taarruz etti. 35-40
kişilik bir takımın, bir tabura hücumu etkili olmadı ama başlarında bir
tuğgeneral bulunan düşman, durmayı tercih etti.


25 Nisan / S Kumsalı çıkarması (Morto Koyu)


S Kumsalı olarak
adlandırılan Morto Koyu’na çıkacak olan filikalar ise planlanandan tam bir
buçuk saat sonra yavaşça karaya doğru ilerledi. Türk siperleri son birkaç
saattir ağır bombardımana tutulmuştu. Kıyıdaki Türk askeri, filikalar karaya
iyice yaklaşana kadar ateş açmadı.


O sırada
filikalardan birinde bulunan Yüzbaşı Aubrey Williams, siperlerdeki Türklerin
ağzına kadar asker dolu filikaların iyice yaklaşmasını hiç ateş açmadan
beklemelerini “yanlışlık”
diye nitelendirerek, ateş açmakta geciktiklerinden, müttefiklere ağır zayiat
verdirme fırsatını kaçırdıkları görüşünde.


İki Güney Galler
piyade bölüğü karaya çıktıktan sonra sayıca çok az olan Türk müfrezesini
etkisiz hale getirdi, hattâ 15 Türk’ü de esir aldı, üçüncü bölük ise karaya
hiçbir direnişle karşılaşmadan çıktı. Türk savunması sadece 3-5 keskin nişancının
gayretine kalmıştı.


Saat 08.30
olduğunda, S Kumsalı tamamen İtilaf kuvvetlerinin eline geçmişti. Yabancı
kaynaklara göre, müttefiklerin S Kumsalı’na çıkarken ölü-yaralı verdiği toplam
kayıp 63 askerdi.


Türkler açısından
sürpriz niteliği taşıyan S ve Y Kumsalı çıkarmaları müttefikler açısından ilk
aşamada tam bir başarı olarak görülebilirdi ama Türk kuvvetlerinin yetişip
karşılarına dikilmesinden sonra zor anlar geçireceklerdi.


Diğer
kumsallardaki çıkarmalar ise hiç de kolay olmayacak, çok kan akacaktı…


25 Nisan / W ve V Kumsalı çıkarmaları (İlyas burnunda Ertuğrul
Koyu, Seddülbahir İskelesi ile Tekke Koyu)


İlyas burnunun
her iki tarafında yer alan W (Tekke Koyu) ve V (Ertuğrul Koyu) kumsalları 29.
Tümen’in saldırdığı diğer üç kumsaldan daha genişti. İlk çıkarılan örtme
kuvvetinin çevre güvenliği almasının ardından, diğer birlikler de karaya
çıkacaktı. Bu iki koy geniş kumlukları ve içerilere doğru yükselen alçak
tepeleriyle çok sayıda asker ve top çıkarmak için elverişli görünüyordu. Ancak
diğer üç kumsaldakinin aksine, buradaki dik sırtlar sahile paralel değildi ve
kumsalları çevreliyordu. Bu durum, savunma için de mükemmel olanaklar
sağlıyordu. Bu nedenle bu iki koydaki çıkarmalar, saldıranlar için çok zor
olacaktı.


Saat 06.00’da
Ertuğrul Koyu’nda düşman filikalarının karaya doğru yol aldıkları görüldü. Bir
istimbot ile motorlu üç layter tarafından çekilen içi asker dolu River Clyde
kömür gemisi de ağır ağır yaklaşıyordu. Savunmadaki Türkler, bu geminin ve
amacın ne olduğunu pek anlayamamış, durumu dikkatle izliyordu.


Filikaların
karaya 400 metre mesafeye yaklaşmasının ardından en önde altı muhrip, hemen
arkasında Vengeance, Goliath, Cornwallis, Euryalus ve Albion zırhlıları olmak
üzere tüm filo yoğun bir ateşe başladı. Kıyı şeridinde ve koyda mevzilenmiş
sadece bir bölük Türk askeri vardı. Sürekli bombardımana ilave olarak bir de
yeni bir ateş perdesiyle örtülmüş bu bölük, ateş altında filikaların
yaklaşmasını bekliyordu…


Dublin
Tüfekçileri’nin [piyadeleri] filikaları fazla uzakta değildi. River Clyde karaya
oturunca, motorlu tekneler de her iki yandan filikaları serbest bıraktı. Bir
filika kafilesi Morto Koyu’nun hemen içindeki köyün alt kesimindeki Küçük
Kamber Limanı’na çok az kayıp vererek çıktı. Ancak buraya çıkanlar az sonra
üstün bir ateş gücüyle burun buruna gelecekti.


Diğer filikalar
asker yüklü River Clyde kömür gemisinin iskele yanından hiçbir ateşle
karşılaşmadan ayrıldı. İlk filikalar kıyıya 20 metre kadar yaklaşana kadar, top
ve makineli tüfek ateşi altındaki Türk mevzilerinde havaya uçan taş-topraktan
başka bir hareket görülmüyordu.


Derken Türk
mevzilerinden tek el silah atışı yapıldı. Ardından da kıyamet koptu. Karaya
yanaşmaya çalışan filikalardaki Dublin piyadeleri arasında can pazarı
yaşanıyordu. Filikalardaki 700 askerden sadece 300’ü karaya çıkabildi. Tek
sığınak, suyun kenarından 3 metre kadar ileride bulunan ve yüksekliği 1,5 ile 3
metre arasında değişen ve kumsal boyunca uzanan bir tümsekti. Gün boyunca, karaya
çıkıp bu yükseltinin arkasına sığınmayı başarabilen Dublinliler için o tümsek
hayatla-ölüm arasındaki ince çizgiydi.


Yüzbaşı David
French daha sonraları, “Türklerin nasıl olup da (çıkarma yapan birliklerin
arkasına gizlenip kendini koruyabileceği) bu tümseği yerle bir etmeden
bıraktığına hayret ettiğini” söyleyecek ve ekleyecekti:


…Eğer bunu yapmış olsalardı, hiçbirimiz
kurtulamayacaktık.
[22]


Çünkü bu tümsek
olmasa, karaya çıkan Dublin piyadeleri Türk mermilerinden korunmak için
kendilerini arkasına atacakları hiçbir şey bulamayacaktı.


River Clyde
gemisinin açık kapakları ardında inmeyi bekleyen Dublinliler ise açık
filikalardakilerin kapana kısılmış fareler gibi öldürüldüklerini izliyorlardı. River Clyde
ile kara arasında derinliği yer yer 2 metreyi bulan deniz dışında bir şey
yoktu. Çünkü gemi ile kara arasına çekilecek iki dubayı sürükleyecek römorkör
arızalanmış, dubalar üzerine kalas koyarak yapılacak köprü işi suya düşmüştü.


River Clyde’ın
kaptanı Yarbay Edward Unwin fedakârca bir iş yaptı, beline bir ip sarıp denize
atladı, dubaları kendisine bağladı ve askerlerin çıkabilmesi için köprüyü
bizzat oluşturdu. Ona deniz eri William Williams da yardım ediyordu. Bu
köprüden geçen askerlerse, savunmadaki Türk müfrezesinin mermi yağmuru altında
adeta biçiliyorlardı. Bu sırada komutanına yardım etmekte olan Er Williams
vuruldu, Unwin onu tutabilmek için ipin ucunu bırakınca, dubalar akıntıya
kapılıp uzaklaştı. Hem kumsal, hem başıboş kalmış filikalar ve hem de denizin
içi cesetlerle dolmuştu. Hiç yara almayan ancak denizdeki boğuşma sırasında
aşırı yorulan 51 yaşındaki yarbay baygınlık geçirdi ama River Clyde’a dönmeyi
başardı. İlerleyen saatlerde River Clyde’dan asker çıkarmak için birkaç hamle
daha yapılacak ama her defasında Türk keskin nişancıların mermileriyle karşı
karşıya kalacaklardı.


Quenn
Elizabeth’ten çarpışmayı izlemekte olan Ian Hamilton, günlüğüne şunları yazdı:


…Dürbünlerimizle tüfek mermilerinin fırtınalı bir
yağmur gibi River Clyde’ı hedef aldığını ve kıyı boyunca mevzilenmiş Türklerin
gemiye yaylım ateşi açtıklarını gördük.


Aynı zamanda cesur erlerden bir kısmı, bir işkence
denizi durumunu alan sulara boyunlarına kadar gömülü, karaya ulaşmaya çalışıyorlardı.
Bu erler River Clyde’ın iskele baş omuzluğuna yanaştırılmış bir dubadan denize
atlıyor ve cehennemi andıran alanı kaderlerince bazen aşabiliyorlardı.[23]


İngilizlerin
asker kayıpları yüzlerle ifade edilmeye başlandığında Unwin bir kere daha suya
girer, çabalar, layterlerle pençeleşir, kıyıdan yaralı taşır ama bir kez daha
yığılınca gemiye geri götürülür. Askerin de morali bozulmuştur, başaramayacaklarını
düşünürler.


Aralarından
sadece iki yüz kadarı kıyının uzak ucundaki topuğa varmayı başarmıştır,
önlerindeki dikenli tel ise Türk siperlerine doğru saldırmak isteyenlerin
cesetleriyle doludur.


Bin kadar asker
hala River Clyde’ın içindedir. Ama başını gemiden uzatmaya her cesaret eden,
Türk mermisiyle tanışır.


…General Hunter-Weston bütün bu süre zarfında denizde, Eryalus
kruvazörünün güvertesindedir, gelişmelerden hiçbir haberi yoktur. Bu nedenle
planın ikinci aşamasını uygulamaya koyar. Tuğgeneral Napier, askerin asıl
bölümüyle birlikte karaya çıkma emri alır.


…Tekneler nakliye gemilerine yanaşır, ölü ve yaralıları
boşalttıktan sonra karaya dönmeye hazırlanırlar. Sadece Napier ile kurmaylarını
ve birkaç askeri alacak yerleri vardır.


Tekneler kıyıya yaklaştıklarında River Clyde’dakiler generale
seslenerek ısrar etmenin anlamsızlığını anlatmaya çalışırlar. Ne var ki Napier
olan biteni anlayamaz, layterlerin yanına varır, onların asker dolu olduğunu
görünce, adamları kıyıya çıkarmak amacıyla laytere atlar. Askerler emrine cevap
vermeyince bakar, hepsinin ölü olduğunu görür.


River Clyde’ın güvertesindekiler yeniden seslenirler, “Karaya
çıkmanız imkansız!” Napier cevap verir, “Denemeye kararlıyım”.


Dener ve karaya ulaşamadan ölür.[24]


Ertuğrul
Koyu’ndaki çıkarma sırasında kendilerinden kat kat üstün İngiliz birliğine
karşı savaşanlar ise bu bölgeyi tutmakla görevlendirilmiş topu topu bir buçuk
bölükten ibaret Türk kuvvetiydi. Oysa İngilizler, bu sahilleri kendilerinden 20
kat üstün Türk birliklerinin savunduğunu zannediyorlardı:


…Akşamüstü, River Clyde şilebi subaylarından Yüzbaşı Smith
makineli tüfekler için daha fazla ikmal sağlamak üzere geldi. Dediğine göre
River Clyde’da durum yürekler acısıymış. Yirmi katı bir kuvvetle çarpışmak
zorunda kaldıklarını söylerken, yüzbaşı hiç heyecanlı değildi. V Kumsalı
bölgesinde karaya çıkan birlikler ateş çemberine düştüler. (Ian Hamilton)
[25]


Akşamüstüne doğru
Türklerin mücadele azmine rağmen durumları yavaş yavaş tehlikeye girmeye
başlamıştı. Sayıca az olmaları çok büyük dezavantajdı. Ayrıca River Clyde’da
karaya çıkmak için bekleyen 1.000 asker daha vardı.


…Türklerin yerel yedek askerleri olsaydı, ikindi [vakti], tam
bunların kullanılacağı zamandı. Ancak gerçekte hiç yedekleri yoktu; hepsi 29.
Tümen’i durdurmak için değil, geciktirmek için kullanılmışlardı.[26]


Akşam
yaklaşırken, River Clyde’dan asker çıkarma işlemi bir kez daha denendi.
Komutasındaki bir takım askerle River Clyde’dan ayrılan Teğmen Gillett, o anı
şöyle anlatıyor:


…Gözlerimizin önündeki manzarayı anlatmak
olanaksızdı. Filikalar şimdi hemen hemen birbirine yanaşmış olarak kıyıya kadar
uzanıyordu ve içleri parçalanmış cesetlerle doluydu. Sonuncu filika ile kıyı
arasında cesetlerden bir iskele vardı. Ölülere basmadan kıyıya çıkmak mümkün
değildi ve koyun suları kandan kıpkırmızı kesilmişti. (Teğmen R. B. Gillett) [27]


Ezineli Yahya Çavuş


Ertuğrul Koyu’nda
İngiliz Tümeni’nin karaya çıkarılışının bir katliam tablosuna dönüşmesine yol
açan Türk müfrezesinin başında Yahya Çavuş vardı. Ezineli Yahya, 25 Nisan’da
Seddülbahir Ertuğrul Koyu’nun savunmasında 9. Tümen’e bağlı 3. Tabur’un 10.
Bölüğünde görevli beş manga ikmal erinin başında büyük bir kahramanlık örneği
vermişti.


Yahya Çavuş ve
askerleri 25 Nisan sabahı bir saate yakın süren ve yeri göğü birbirine katan
düşman donanma ateşine yüreği titremeden dayanmış, sonra çıkarma araçlarının
kıyıya yanaşmalarını sabırla beklemiş, tam çıkarma başlarken 200 metreden
şiddetli bir ateş açtırmıştı.  Bir saatlik bombardıman sırasında
siperlerine yağan 4.650 adet top mermisi ve 40 makineli tüfeğin ateşi altında
azimle bekleyen, ardından da müthiş bir zamanlamayla çıkarma birliklerinin ayak
basmaya çalıştığı Ertuğrul Koyu’nu cehenneme çeviren bu takımın elinde ne havan
topu ne de makineli tüfek vardı. Yahya Çavuş ve askerleri tam 9 saat boyunca
(Kimi kaynaklara göre bu süre 7 saattir) çaptan düşmüş eski piyade tüfekleri ve
el bombalarıyla kendilerinden kat kat üstün İngiliz birliğine adım attırmadı.
Türk müfrezesinden sağ kalanlar, İngilizler tarafından çembere alınma tehlikesi
belirince yavaş yavaş geri çekilecektir.


Bu etkili
savunma, Alçıtepe’ye yürümesi planlanan Fransız tümeninin karaya çıkarılmasını
geciktirdiği gibi, müttefiklerin “erken başarı” hayalini suya düşürmüştür.
Çünkü Seddülbahir’deki çıkarmaların hepsi, Ertuğrul Koyu’ndan yola çıkıp Kirte
istikametinde oluşturulacak koordinasyona bağlı olarak planlanmıştı. Ertuğrul
Koyu’nda kuş uçurtmayan Türk müfrezesi, düşmanın  bütün bu planlarını
akamete uğratmıştı.


General
Hamilton’un isteğine karşın Ertuğrul Koyu’ndaki buhran yüzünden Sarı Tepe altı
(Y Kumsalı-Pınariçi Koyu) çıkarması takviye edilemedi. İkiz Koyu’nda serbest
bulunan bir tugaya yakın kuvvet tek başına ve amaçsız bağlanıp kaldı. Yabancı
kaynaklarda da, takım komutanı Asteğmen Hüseyin Bey’in şehit düşmesinin
ardından komutayı devralan Yahya Çavuş ve beraberindeki 64 arkadaşının, Albion
ve River Clyde’dan
karaya çıkmaya başlayan 3.000 İngiliz askerine kök söktürdüğü anlatılmaktadır:


…Bu iki tepenin savunması [Aytepe ve Gözcübaba]
Türklerin azminin destanını yazdı. Az sayıda yedek askerle desteklenen 10.
Bölük’ten yalnızca bir avuç asker savundu. Bununla birlikte, üç İngiliz
taburunun en iyilerinin onları ele geçirmesi yaklaşık 7 saatlerini aldı.


…Gözü pek bir çavuşun, Ezineli Yahya’nın komutasındaki savunma kuvveti
bu eşitsizliğe karşın ustalıkla ve sabırla direnerek bu denli uzun süre
savaştı. [28]


Yaralarını
sardırdıktan sonra tekrar cepheye dönen Ezineli Yahya Çavuş, 5 Haziran’da
Sığındere’de İngilizlere karşı yapılan bir süngü hücumunda şehit düşecekti.


Binbaşı Mahmut Sabri Bey


Yahya Çavuş’un
kahramanlığının duyulmasını sağlayan, burada bir gönül borcu olarak adına ayrı
bir bölüm açacağımız 3. Tabur Komutanı Binbaşı Mahmut Sabri Bey’dir. Kara
savaşlarının başladığı 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir cephesini savunan Albay
Halil Sami Bey komutasındaki 9. Tümen’in 26. Alayına bağlı 3. Tabur’un komutanı
Binbaşı Mahmut Sabri Bey cepheyi müttefik çıkarmasından sadece üç gün önce 22
Nisan’da devralmış ve yaklaşık 900 kişilik birliğiyle Morto Koyu, Seddülbahir
Kalesi ve Ertuğrul Koyu ile batısındaki Tekke Koyu’na kadar savunma tertibatı
almıştı.


Binbaşı Mahmut
Sabri, taburunu birer bölüğü W ve V kumsallarını savunacak biçimde
yerleştirmişti. Kalan iki bölüğünden beş takım yedekte tutuluyordu ve altıncı
takım Morto Koyu’nu gözetleme görevine ayrılmıştı. Seddülbahir bölgesi,
müttefiklerin ana çıkarma alanıdır ve planlara göre İngiliz 29. Tümeni’ne bağlı
yaklaşık 6 bin asker burada karaya ayak basacaktır.


Mahmut Sabri
Bey’in taburu, Seddülbahir çıkarmaları sırasında tam 36 saat boyunca düşmana
karşı ölümüne direnmiş, Liman von Sanders’in savunma planının kaybettirdiği bir
buçuk günü, Türk ordusuna geri kazandırmıştır.


Düşmanın Arıburnu
ve Seddülbahir sahillerine karşı giriştiği çıkarmalara karşı koymak üzere elde
sadece 9 ve 19. tümenlerin olduğunu gözden kaçırmamalı. Çünkü çıkarma günü
itibarıyla 5. Ordu’nun emrinde toplam 6 tümen vardı.


Liman von Sanders
tarafından iki tümenin sahte çıkarma hareketlerinin görüldüğü Bolayır’da, iki
tümenin de Fransızların biri sahte biri kısa süreli çıkarma yaptığı Anadolu
yakasında iki gün boyunca çakılı bırakıldığını düşünürsek durum iyice netlik
kazanır. Seddülbahir’de görevli Binbaşı Mahmut Sabri Bey’in omuzlarındaki yükün
ağırlığını bir kez daha minnetle takdir edebiliriz.


Çıkarmaya karşı
koymak için gösterdiği fedakârca çaba, son derece büyük ve önemlidir. Ama o,
inanılmaz bir tevazu içerisinde görev yapar. Raporlarına ismini yazmaz,
cümlelerini hep “gidildi, görüldü, yapıldı” sözleriyle bitirir. Savaş sırasında
yazdığı raporu şöyle tamamlamıştır:


…Kısaca tabur ordunun en naçiz taburu olduğu ve
vazifesinden başka bir şey yapmadığı ve düşmanın sayı ve silah üstünlüğüne
rağmen gayesini gerçekleştirebilmesi ancak Allah’ın yardımı olduğunu itiraf ile
beraber, 12 ve 13 Nisan (25–26 Nisan) tarihlerinde Seddülbahir sahilinde
direniş ve metanetini ve subayların çoğu ile askerlerin yarıdan fazlası savaş
hattından hariç kalıncaya kadar son derece gözü kara fedakârlık gösterdiği
yukarıda anlatılan harp tablolarından anlaşılacağı gibi emsalleri arasındaki
yeri, Zatıâlilerinin yüksek görüşlerinin takdirindedir. (26. Alay, 3. Tabur
Kumandanı, Binbaşı)
[29]


Bu durum, 1.Ordu
Müfettişi Fahrettin Paşa’nın anılarına şu şekilde yansır.


…Bu raporu yazan zat imzasını koymamıştır. Sonradan yapılan
araştırmalardan Binbaşı Mahmut [Sabri] Bey olduğu anlaşılmıştır. Bu muharebeden
takriben bir ay kadar sonra kendi yaralı ve tedavide iken hatıra olarak yazmış
Harbiye Nezareti Müsteşarlığı’na vermiştir. Aslı şimdi Harp Tarihi Encümeninde
ve dosyasındadır.
[30]


Mahmut Sabri Bey,
ayrıca Ezineli Yahya Çavuş’un kahramanlıklarını raporuna yazarak taltif
edilmesini (ödüllendirilmesini) de istemişti.


‘Önce tek el silah patladı’


15-40 metre
derinliğinde ve 350-400 metre genişlikteki W Kumsalı’na (Tekke Koyu) Lancashire
Tüfekçileri 1. Tabur ve arkasından Vorchestershire Alayı 4. Tabur çıkacaktı.
Koy, her iki yandan 50 metrelik sırtlarla çevriliydi. Yamaçlara makineli
tüfekler yerleştirilmiş, kumsala ise dikenli teller ve mayın döşenmişti.
Lancashire Tüfekçileri [piyadeler] önce sağdaki 138 rakımlı tepeye saldıracak,
V Kumsalı’na (Ertuğrul Koyu) doğru giderek Kraliyet Munster Piyadeleri ile
birleşecek ve çevre güvenliği aldıktan sonra kuzeydoğuya doğru yürüyüp
Karacaoğlan Tepesi’ne karşı girişilecek harekâta destek vereceklerdi. Tekke
Koyu’nu Mahmut Sabri Bey’in 3. Taburu’na bağlı 12. Bölük savunuyordu.


Ertuğrul Koyu ile
aynı dakikalarda, günün ilk ışıklarıyla birlikte 45 dakika kadar süren korkunç
bir bombardımanın ardından 29. Tümen birliklerinden ilki, 40 kadar küçük
çıkarma aracıyla kıyıya yaklaştı. Kıyıya doğru ilerleyen filikalar sahile 50
metre kadar yaklaştığında, bir el ateş edildi. Suya isabet eden ilk kurşun,
filikalardakilerin yüksek sesle alaylarına yol açtı. Oysa dalga geçenler,
birkaç saniye sonra neyle karşılaşacaklarının farkında değillerdi.


…Filikamın birinci kürekçisi arkadaşlarının öfkeli şaşkınlığı
arasında öne devrildi. Katliam işareti verilmişti. Yamaçların üzerinden
makineli tüfek ve keskin nişancıların isabetli atışları başladı. Çok geçmeden
kayıplar arttı. Pusunun zamanlaması kusursuzdu. Filikalar içinde tümüyle açıkta
ve çaresizdik, gizlenmiş olan Türklerin talim hedefiydik ve birkaç dakika sonra
filikamdaki 30 kişiden sadece yarısı kalmıştı. (Yüzbaşı Richard Willis) [31]


Ateş başladıktan
sonra yaşanan can pazarı kolay kolay tasavvur edilemez. İngiliz askerlerinin
bir bölümü filikalardan inmeye çalışırken vurulur, bir bölümü sahile yeterince
yaklaşılamadığı için yaklaşık 1,5-2 metre derinliğindeki suya atlar ama ıslanan
yüklerinin ağırlığıyla boğulur.


İlk şaşkınlıktan
kurtulan savaş gemileri, karaya çıkacak askerlerine zarar vermemek için az önce
gerilere doğru kaydırdığı ateşini yeniden kıyıya yöneltir. Kıyıyı savunan 12.
Bölük askerlerinin üzerine ölüm ateş halinde yağar.


W Kumsalı
civarındaki üç takımdan oluşan 12. Türk Bölüğü, Euryalus’tan yola
çıkmış olan 950 subay ve erden, 500’den fazlasının –ölü ya da yaralı- kaybına
sebep olmuştu.


Sonunda anlaşılır
ki, 24 filikadan sadece 2’si sahile çıkabilmiştir. Kıyıdaki askerler de su ve ince
kum taneleri nedeniyle çalışmaz hale gelen silahlarını temizlemeye uğraşırlar.


O sırada Euryalus’un
kaptan köşkünde bulunan 29. İngiliz Tümeni Komutanı Aylmer Hunter-Weston,
beraberindeki Seyir Subayı Yüzbaşı John Godfrey ve Amiral Wemyss ile birlikte
bu sahneyi seyretmekteydi. Hunter-Weston ve Wemyss’in tepkileri aynı oldu:


“Tanrım. Karaya çıkamadılar!” [32]


Oysa az sayıda da
olsa, karaya ulaşabilen İngilizler vardı. Binbaşı Thomas Frankland işte o
sırada sahneye çıktı. Türk askerinin ölüme meydan okuyan kahramanlıkları
sınırsızdır ama saldırganlar içinde de atılgan askerler vardır. Frankland
kıyıdaki askerleri kayalıkların korumasına yönlendirdi, saldırının da sol
kanada doğru kaydırılmasını sağladı. Kayalıklara tırmanıp bir piyadenin
tüfeğini kaptığı gibi sırttaki birkaç Türk askeriyle süngü muharebesine de
girdi. Askerleri de onu izledi.


Kumsalın en
batısına doğru giden Tuğgeneral Steuart Hare’in birliği karaya çıktıktan sonra
yine sol kanattan yamaca tırmanan İngiliz askerleriyle birleşti. Hare bu
askerlerden bir bölümünü geri çekilmeye başlayan Türk askerlerini takip için
gönderdi. Birliğinin Kurmay Başkanı Binbaşı Thomas Frankland ile birlikte İkiz
Koyu çıkarmasıyla ilgili incelemede bulunmak isteyen 86. Tugay Komutanı
Tuğgeneral Hare, o sırtta yaşananları şöyle aktarıyor:


…Tekke burnuna yakın bir sırtın üzerindeyken birden
kendimizi bir siper dolusu Türk’ün 100 metre kadar yakınında bulduk. Ateş
açmaya başladıklarında yamaçtan aşağıya inmeye başladık. Baldırımda müthiş bir
darbe hissettim ve yamacın kenarındayken yere oturdum.” [33]


Hare çok ağır bir
yara almıştı ve çok erken bir saatte saf dışı olmuştu. Yerine Tugay Kurmay
Başkanı Binbaşı Frankland geçti. Frankland ile beraberindeki Yüzbaşı Mynors,
General Hare’i sedyecileri beklemek üzere bırakıp, 138 Rakımlı Tepe’ye
saldırıyı hızlandırmak ve Tugay Karargâhı’nı İlyas burnunun hemen üzerindeki
yıkık fenerde kurmak için kumsala döndüler. Kumsalın doğusundaki dik yamaçlara
da tırmanmış olan askerleri bir araya topladılar ve fenere götürdüler. Bu arada
çevredeki Türk askerleri de bu ilerleyiş karşısında geri çekiliyordu. Frankland
V Kumsalı (Ertuğrul Koyu) ile bağlantı sağlamaya çalışırken vuruldu. 86. Tugay
üst rütbeli ve becerikli bir komutanını daha kaybetti. Ama destek birlikleri
gelmeye devam ediyordu.


Gece
bastırdığında İngilizler yarımadanın güneyindeki yarısı erimiş 9. Türk
Tümeni’ni imha edebilecek durumdadırlar. Ancak saldırıyı hiç düşünmedikleri
gibi, Türk karşı saldırısı ihtimali nedeniyle geceyi korku içinde geçirirler.
Oysa o gece yarımadanın güneyinde, Türklerin 6 katı İngiliz askeri vardır. Bu
kesimi koruyan 9. Türk Tümeni’ne beklediği destek bir türlü gelmemiştir. 9.
Tümen erime pahasına akşama kadar direnir. Tümenin ihtiyattaki 25. ve 26.
alayları yetişince durum dengelenmese bile direnme gücü artar. Ama müttefik
komuta kademesinden hiç kimse bunun farkında değildir.


İtilaf
Devletleri, 25 Nisan günü itibarıyla yarısı Anzak Koyu’nda, yarısı
Seddülbahir’de olmak üzere yaklaşık 30 bin asker çıkarmıştır. Bunların
karşısında Seddülbahir’de Halil Sami Bey’in 9. Tümeni, Arıburnu’nda ise Ordu
ihtiyatı olmasına karşın, emir verilmeksizin hızla duruma müdahale eden Mustafa
Kemal Bey’in 19. Tümeni bulunuyordu.


“Mustafa Kemal’in tümeni, yedeğin de yedeğiydi” [34] iddiasına dönüp,
bu iddianın geçersizliğini ve mantıksızlığını anlatmanın tam yeri ve zamanı.
Çünkü anlatılan bir olayı, savaşın akışı içerisinde ‘o an’ın çerçevesine
yerleştirmek, konunun daha net anlaşılmasını sağlar. Savaşın akışı içinde bu
yola da başvurarak, açıklamalarımızı netleştirelim.


“1915’te Çanakkale’de Türk” [35] adlı
kitapçıkta yer alan ve savaşın akışını ele alan özette 9. Tümen’in alaylarının
yerleşimi anlatıldıktan sonra, “9. Tümen, düşman çıkarma faaliyetlerine göre ihtiyatındaki
kuvvetlerini kullanmada serbest bulunuyordu. 9. Tümen’in gerisinde,
Bigalı-Maltepe çevresinde ordunun ihtiyatı olarak Yarbay Mustafa Kemal Bey’in
kumandasında 19. Tümen vardı”
bilgisine yer veriliyor.


Çünkü her
birliğin ihtiyat ayırması genel kural. Bir ordu (ya da kolordu) ihtiyat (yedek)
olarak bir tümen ayırıyorsa, bir tümen de bir alayını, alay da bir taburunu
mutlaka ihtiyata ayırır. Hattâ taburların da ihtiyat bölüğü olur. Bunlar
muharebe içerisinde, durum gerektirdiği anda devreye girer.


Mustafa Kemal’i
önemsiz göstermek için özel çaba harcayan, bu nedenle bu çok basit askeri
stratejiden habersiz görünmeyi bile yeğleyen GRYT Ansiklopedisi’nin yazarları
ise “Çanakkale’de
Türk”
adlı kitapçıktaki bu bilgiyi, “Genelkurmay’ın da açıkladığı
gibi, düşman ordusu ile yüz yüze gelecek olan Osmanlı Ordusu’nun ihtiyat
birliği 9. Tümen idi. Yarbay M. Kemal Bey’in kumandasında bulunan 19. Tümen ise
ordunun ihtiyatı, yani yedeğin yedeği idi”
cümlesiyle
yorumluyorlar. Sayfanın başına da “M. Kemal’in birliği, yedeğin yedeğiydi” başlığı
atılmış.[36]


Oysa 9. Tümen
Gelibolu’nun muhtemel çıkarma noktalarında, ilk hatta görevli. Düşman karaya
çıktığı takdirde onu karşılayacak, ateşe ilk girecek bu birlik, ihtiyat birliği
olur mu? O birliğin kendi içinde ihtiyatları var. Nitekim 9. Tümen’in 25. ve
26. alayları, 25 Nisan günü beş koldan devam eden çıkarmalar karşısında ihtiyaç
nedeniyle devreye sokuluyor. Elinde ihtiyatı kalmayan 9. Tümen Komutanı Albay
Halil Sami Bey’in, Yarbay Mustafa Kemal’in ordu ihtiyatındaki 19. Tümenine emir
verip destek isteme yetkisi yok. Çünkü 19. Tümen 5. Ordu Komutanı Liman von
Sanders’in ihtiyat birliği. Ordu ihtiyatını oluşturan 19. Tümen’in nasıl
kullanılacağına ilişkin, tümene de, tümenin bağlı olduğu 3. Kolordu’ya da bir
emir bırakılmış değil. M. Kemal’in Arıburnu’nda emir almadan ve tamamen kendi
inisiyatifiyle yaptığı hareket, bu nedenle önem taşıyor. Doğru ve yerinde bir
hareket olduğu gelişen olaylarla kanıtlandığı için herhangi bir eleştiri ya da
soruşturmaya uğramıyor.


Nitekim Celal
Erikan da M. Kemal’in verdiği kararı tüm yönleriyle değerlendirdikten sonra bu
noktaya işaret ediyor:


…Liman Paşa… emrini savsaklayan 16. Kolordu Komutanı
Ahmet Fevzi Bey’i derhal görevden alacak ve cephe gerisine postalayacaktır.
Eğer olayların gelişimi, bu kural dışı kararın doğru ve gerekli olduğunu
kanıtlamasaydı, herhalde M. Kemal de aynı akıbete uğrardı.[37]


Tekrar 25 Nisan’a
ve asıl konumuza dönüyoruz. Seddülbahir’deki çıkarma gününün bilançosuna
gelince…


Yarımadanın güney
ucunun fazla derinlikli olmasa da ele geçirilmesi İngilizlere 3.800 ölü ve
yaralıya mal oldu. Bu, 29. Tümen piyade kuvvetinin neredeyse 5’te 1’i anlamına
geliyordu. Türklerin de yaklaşık 800-1.000 kadar kayıp verdiği hesaplanıyor.[38]


Buna rağmen
İngiliz askerleri Seddülbahir’de tutunmayı başardı. Çünkü sayıca Türklerden çok
daha fazlaydılar.Bu arada Fransızlar da Kumkale’ye asker çıkarmış, bölgedeki
3’ncü ve 11’nci tümenleri [Seddülbahir ya da Arıburnu’na yardıma gidemeyeceği
şekilde] Anadolu yakasında tutmayı başarmışlardı. Türklerin yaşadığı asıl büyük
şanssızlık ise –daha önce de söz etmiştik- yarımadadaki iki Türk tümeninin
sahte çıkarma hareketlerinin yapıldığı en kuzeydeki Bolayır’da çakılı kalması,
Liman von Sanders’in korkularından sıyrılıp bu iki tümeni çıkarma gününün sabah
saatlerinde güneye göndermeye karar verememesidir.  Bolayır’daki iki tümen
ancak 26/27 Nisan gecesi güneydeki çıkarma bölgelerine doğru kaydırılmaya
başlanabilecekti. Çıkarma yapılmayan Beşige bölgesindeki 11. Tümen de, tam beş
gün orada çakılı tutulur, ancak 30 Nisan’da yarımadaya geçirilir.


Yarımadanın
güneyinde yalnız bırakılıp bir anlamda feda edilen birlikler “Destek
gönderin!”
diye feryat ederken yaşanan bu olumsuz gelişmeler,
İngilizlerin talihiydi. İngilizler Seddülbahir’de cephe düzenlemeleri yaptıktan
sonra biraz daha ilerleyebilecekler, ancak bunun bedeli çok ağır olacaktı.


25 Nisan / Kumkale’ye Fransız çıkarması


6.Sömürge Alayı
ile bir top bataryasından oluşan Fransız çıkarması, 25 Nisan 1915 günü saat
05.30’da Henri
IV, Jaurequibery, Jeanne d’Arc
ve Rus Askold gemilerinin
bombardımanının ardından başladı.


Savaş gemileri
Kumkale ile Kumkale-Orhaniye arasındaki bölgeyi hedef almıştı. Bir yandan da
Orhaniye sırtları ve Yenişehir bombalanıyordu. Prince George savaş
gemisi ise Anadolu yakasındaki sahra toplarını devre dışı bırakmaya çalışıyor,
daha çok İntepe’ye yükleniyordu.


Anadolu
yakasındaki 15. Kolordu’nun komutası Alman Weber Paşa’daydı. O da Liman Paşa
gibi, kıyıda zayıf birlikler bulundurmayı, emri altındaki iki tümeni ağırlıklı
olarak geride tutmayı planlamıştı. Weber Paşa, akşam saatlerinde yapılacak
güçlü taarruzlarla düşmanı denize dökmek niyetindeydi. Düşmanın çıkarmaya
hazırlandığı haberi saat 03.30 sıralarında alarm verilmesine yol açtı. Savunma
planının uygulanmasına geçildi.  Güçlü akıntılar nedeniyle yaşanan
gecikmenin ardından ilk birlikler saat 10.00 civarında harabe halindeki
iskeleye çıktı.


İki saat içinde
Orhaniye Tabyası ve Kumkale Köyü, küçük Türk müfrezelerini geri süren Fransız
birliklerinin eline geçmişti. Fakat Türklerin kıyı savunması da gönderilen
takviye birliklerinin de desteğiyle iyice sertleştiğinden daha fazla
ilerleyemediler.


Saat 17.00
civarında Fransız birliklerinin tümü karaya çıkarılmış oldu. Türk karşı
hücumları gece boyunca devam etti. Fransızlar sahil kesimine doğru geri
çekilmek zorunda kaldı. Ertesi gün, Türk hücumları karşısında Fransızlar,
donanmanın bitmek bilmeyen bombardımanı karşısında ise Türkler zor anlar
yaşadı.  General Hamilton, 26 Nisan günü şu notu düştü:


…Öğleden sonra General d’Amade bir torpidobotla beni
görmeye geldi ve Kumkale’de karaya çıktığını, zafere ulaşacakları sırada
Türklerin çok sert direnişiyle karşılaştıklarını, çıkarmanın pek kanlı
olduğunu, köy çevresinde ağır çatışmaların devam ettiğini ve savaşın evden eve
devam ilerlediğini söyledi.


…Yenişehir köyünü işgal etmeden güvenliğe
kavuşmamıza imkân yoktu. Köyde mevzilenmiş Türk direnişini kırmak için [Beşige
sahilinde sahte çıkarma planına uygun olarak gemilerde tutulan ancak karaya
çıkarılmayan] Fransız Tümeni’nin tümünü Kumkale’ye göndermek gerekliydi.
D’Amade bu doğrultuda hazırlık yapmak amacıyla ayrıldı.[39]


Ne var ki,
birliklerinin zor durumda olduğundan yakınan sadece d’Amade değildi. 
Amiral de Robeck ile General Braithwaite de Seddülbahir’e destek istiyorlardı.
Gelibolu’da adımını sağlam atmak zorunda olan Hamilton çaresiz, Fransız yedek
kuvvetlerinin W Kumsalı’na gönderilmesini emretti. D’Amade aldığı bu emri uyguladı,
yedek kuvvetleri Seddülbahir’e yolladı ama aradan birkaç saat geçtikten sonra
Hamilton’u çok şaşırtıp öfkelendiren başka bir karar verdi. Fransız birlikleri
karanlıktan yararlanarak Kumkale sahillerini tahliye edecekti. Hamilton’un
sabaha karşı saat 02.00 sıralarında haberi oldu, o sırada boşaltma işleminin
yarısı tamamlanmıştı bile:


…Amiral Quepratte’dan bir mesaj aldım; “Kumkale’deki
durum çok iyi ama General d’Amade birliklerini geri çekmek üzere emir verdi ve
birliklerin gemilere taşınmasına başlandı. Bu işlemi durdurmak elimde olmadığı
için üzgünüm.”


İyi, o halde ben de üzgünüm!  …Şu duruma bakın, ben haklı
olduğumu düşünürken, dilenciler bir türlü beğenmiyorlar. Fransızlar
Seddülbahir’e çıkıyorlar. V Kumsalı yerine, Tekke burnu ile Hellas burnu
arasındaki W Kumsalı’na çıkmakta da serbestler.[40]


Hamilton öfkelene
dursun, Fransızlar 26 Nisan gecesi büyük bir sessizlik içerisinde Kumkale’yi
boşalttılar. 27 Nisan sabahı Anadolu yakasında ölü ya da esir düşenler dışında
tek bir Fransız askeri kalmamıştı.  Kumkale muharebelerinin bilançosuna
gelince… Türk resmi savaş tarihi kaynaklarına göre Türk tarafının zayiatı 467
şehit, 763 yaralı ve 505 kayıp olmak üzere toplam 1735’tir. Kayıp 505 Türk
askerinin ise aslında Fransızlar’a esir düşenler olduğunu Hamilton’un
günlüğündeki notlardan anlıyoruz.[41] Fransızların
ise 176 ölü, 481 yaralı ve 129 kayıp olmak üzere toplam zayiatı 786’dır.


  • Tayfun
    ÇAVUŞOĞLU


KAYNAKLAR


  • Alan
    Moorehead
    , “Gelibolu”, Doğan
    Kitap, 7. Baskı, Şubat 2007
  • “Çanakkale
    Hatıraları”
    , Cilt-1: “Anafartalar Hatıraları”
    (Mustafa Kemal Paşa), “Çanakkale Hatıraları” (Selahattin Adil Paşa),
    “Çanakkale-Arıburnu Savaşları ve 27. Alay” (Miralay Şefik Aker), “Birinci
    Dünya Savaşı’nda Çanakkale Arıburnu Hatıralarım” (İhtiyat Zabiti Sokrat
    İncesu). Arma Yayınları, Anıları Yayıma Hazırlayan Metin Martı, 
    Baskı, İstanbul, 2005. Aynı eser, Cilt-2: Cemil Conk Paşa, Liman von
    Sanders Paşa, Fahrettin Altay Paşa, Arma Yayınları, Anıları Yayıma
    Hazırlayan Metin Martı,  1. Baskı, İstanbul, 2002.
  • Ian
    Hamilton,
    “Gelibolu Hatıraları 1915”, Örgün Yayınları, 2. Baskı, 2006
  • İsmail
    Bilgin,
    “Çanakkale Savaşı Günlüğü”,
    Timaş Yayınları (Çanakkale Kitaplığı), 1. Baskı, Mart 2009, “Çanakkale
    Destanı – Gerçek Efsanelerin Öyküsü”
    , Timaş Yayınları, 8.
    Baskı, Mayıs 2011
  • İsmet
    Görgülü
    , “Çanakkale Savaşı İlk Günde
    Biterdi”
    , Bilgi, birinci basım, Ekim 2008
  • Murat
    Karataş
    , “Haritalarla Çanakkale
    Savaşları – Gelibolu Yarımadası Kuzey Bölgesi Kara Muharebeleri – Osmanlı
    Kaynaklarına Göre 1. Kısım”
    , Editör Prof. Dr. Zerrin Günal,
    Nobel Yayın, Ekim 2007; “Harb-i Umumide Çanakkale Muhaberat-ı
    Berriyesi – Kumkale Muharebesi”,
    Mehmed Celaleddin, Nobel
    Yayın Dağıtım, Editör Prof. Dr. Zerrin Günal, 1. Basım, Ekim2007
  • Mustafa
    Kemal
    , “Arıburnu Muharebeleri
    Raporu”
    , Yayına Hazırlayan Uluğ İğdemir, Atatürk Kültür Dil ve
    Tarih Yüksek Kurumu Yayınları,XVI. Dizi – Sa. 8a1, , Ankara, 1990
  • Nigel
    Steel, Peter Hart,
    “Gelibolu
    – Yenilginin Destanı”
    , Epsilon Yayınları, 3. Baskı, Mart 2005
  • Robin
    Prior
    , “Gelibolu, Mitin Sonu”,
    Akılçelen, Ankara 2012
  • Ruşen
    Eşref
    , “Mustafa Kemal Çanakkale’yi
    Anlatıyor”
    , Karma Kitaplar, birinci basım, Ekim 2007
  • Tayfun
    Çavuşoğlu
    , “Çanakkale 1915 Yalanlar
    İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, İstanbul 2014
  • Turgut
    Özakman,
    “Vahidettin, M. Kemal ve
    Milli Mücadele”,
    Bilgi, 4. Basım, Ekim 2005; “Diriliş
    – Çanakkale 1915”
    , Bilgi, 2. Basım, Mart 2008; “1881-1938
    Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronolojisi”
    , Bilgi
    Yayınevi, 3. Basım, Eylül 2009
  • Tim
    Travers
    , “Gelibolu 1915”,
    Elips Kitap, 1. Baskı, Şubat 2008


DİPNOTLAR:


[1]      Bu bölümün özetlenmesinde ana
kaynak olarak Tayfun Çavuşoğlu’nun  “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar
Polemikler” adlı kitabı kullanılmıştır.


[2]     Tim Travers, “Gelibolu 1915”, s.48


[3]     Tim Travers, “Gelibolu 1915”, s.51


[4]     Steel-Hart, “Gelibolu – Yenilginin
Destanı”, s.67


[5]     Steel-Hart, “Gelibolu – Yenilginin
Destanı”, s.52-53


[6]     Steel-Hart, “Gelibolu – Yenilginin
Destanı”, s.53


[7]     Miralay Şefik Aker, “Çanakkale Arıburnu
Savaşları ve 27. Alay”, 1935, Askeri Mecmua – Tarih Kısmı 40. Sayı. S. 122,
ayrıca bkz: “Çanakkale Hatıraları”, Cilt-1, Albay Şefik Aker anlatıyor,
“Çanakkale-Arıburnu Savaşları ve 27. Alay”.


[8]     Ruşen Eşref, “Mustafa Kemal Çanakkale’yi
Anlatıyor”, s.17


[9]     Ruşen Eşref, “Mustafa Kemal Çanakkale’yi
Anlatıyor”, s.19-24


[10]    Alan Moorehead, “Gelibolu”, s.122


[11]    Steel-Hart, “Gelibolu – Yenilginin Destanı”,
s.61


[12]    Murat Karataş, “Haritalarla Çanakkale Savaşları
–Zerrin Günal, “Mustafa Kemal Yolu (57. Alay’ın Son Yolculuğu)”, Askeri Tarih
Araştırmaları Dergisi, sayı 6, s. 36-42


[13]    Ruşen Eşref, “Mustafa Kemal Çanakkale’yi
Anlatıyor”, s.24


[14]    Ruşen Eşref, “Mustafa Kemal Çanakkale’yi
Anlatıyor”, s.26


[15]    Ruşen Eşref, “Mustafa Kemal Çanakkale’yi
Anlatıyor”, s.26-27


[16]    Steel-Hart, “Gelibolu – Yenilginin Destanı”, s.63


[17]    Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”,s.115


[18]    Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”,s.116


[19]    Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”,s.103


[20]    Steel-Hart, “Gelibolu – Yenilginin Destanı”,
s.84


[21]    Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”,s.118


[22]    Yüzbaşı D. French, el yazması mektup, National
Army Museum, 6405-86 (Steel-Hart, “Gelibolu-Yenilginin Destanı, s.75)


[23]    Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, s.104


[24]    Alan Moorehead, “Gelibolu”, s.129


[25]    Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, s.109


[26]    Robin Prior, “Gelibolu – Mitin Sonu”, s. 154


[27]    IWM SR 7377, R. B. Gillett, kaydın ve
günlüğünün bir kopyası DOCS’da bulunmaktadır. (Steel-Hart, “Gelibolu,
Yenilginin Destanı”, s.83)


[28]    Robin Prior, “Gelibolu – Mitin Sonu”, s. 153


[29]    Mahmut Sabri, “Seddülbahir Muharebesi”, Yıldız
Harp Akademisi Matbaası, 1933, s.77 (İsmail Bilgin, Çanakkale Savaşı Günlüğü,
s.238)


[30]    Mahmut Sabri, “Seddülbahir Muharebesi”, Yıldız
Harp Akademisi Matbaası, 1933, s.77 (İsmail Bilgin, Çanakkale Savaşı Günlüğü,
s.238)


[31]    Willis, Gallipoli Gazette, s.73 (Steell-Hart,
“Gelibolu-Yenilginin Destanı”, s.72)


[32]    IVM Docs, Amiral J. H. Godfrey, Donanma
Hatıraları-II, s.5 (Steell-Hart, “Gelibolu-Yenilginin Destanı”, s.73)


[33]    Hare, “Günlük”, 25 Nisan 1915, (Steell-Hart,
“Gelibolu-Yenilginin Destanı”, s.73)


[34]    Gayr-ı Resmi Yakın Tarih Ansiklopedisi, 1.C,
s.85 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.123)


[35]    Toplam 103 sayfalık “1915’te Çanakkale’de Türk”
adlı kitapçık Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1957’de öğrencilere dağıtmak üzere
bastırdığı bir anma eseri. Milli Eğitim Bakanlığı’nca yayınlanmış olmasına
karşın, GRYT Ansiklopedisi yazarları bu eseri “Genelkurmay’ın yayınladığı
kitap” diye tanıtıyorlar. Detaylı bilgi, bu kitabın “Bizimkileri kim neyle
kandırdı?” başlıklı bölümünde mevcut.


[36]    Gayr-ı Resmi Yakın Tarih Ansiklopedisi, 1.C,
s.85 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.123, dipnot)


[37]    Celal Erikan, “Komutan Atatürk”, s.131 (Turgut
Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.124, dipnot)


[38]    Robin Prior, “Gelibolu-Mitin Sonu”, s.155


[39]    Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, s.122


[40]    Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, s.127


[41]    Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, s.126


Tayfun ÇAVUŞOĞLU


Gazeteci / Yazar – Uludağ Üniversitesi Eğitim
Fakültesi Alman Dili Anabilim Dalı (1985) mezunu. 1983’ten itibaren yerel yayın
organlarında muhabir, yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmeni olarak
çalıştı. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Bursa Şubesi eski (1997-2001)
başkanlarından. Bursa Ansiklopedisi’ne (Yılmaz Akkılıç, 1. baskı 2002, Burdef
Yayınları No:3) madde yazarlığı yaptı. E-Kitap Yayıncılık tarafından (Şubat
2018) yayınlanan “Nutuk“ için editör olarak Atatürk ve Kurtuluş Savaşı
kronolojisini hazırladı. Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. Yayınlanmış
Kitapları: 1) “Çanakkale 1915 – İftiralar, Yalanlar, Polemikler“, Şubat-2014,
Kastaş Yayınevi-İstanbul 2) “1915 – Çanakkale Savaşında Trakya”,
Eylül 2018, Haber Ajansı yayınları-İstanbul E-Posta: tayfunc@gmail.com