YABANCI ORDULAR & SAVAŞ & SAVAŞ TARİHİ & TAKTİKLERİ & TEÇHİZATI & YÖNTEMLERİ


TAYFUN
ÇAVUŞOĞLU : 1914… Osmanlı için savaş tamtamları çalarken !!!!!


Osmanlı
Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girişi konusunda, hemen tüm kaynaklar Enver
Paşa’nın yarattığı oldu-bittiye işaret ediyor.


Osmanlı’nın
savaşa girişinin ardından yeni cepheler açılıyor, zaten zor durumdaki Osmanlı,
hiç değilse eski kayıplarının bir bölümünü telafi etmeye çalışıyor. Birçok
kaynak, 1. Dünya Savaşı’na giden yolu birkaç cümleyle özetleme yoluna gidiyor.
Konuyu detaylandırarak, merak edilen noktaları aydınlatmaya çalışacağız.[1]


Osmanlı’nın 1.
Dünya Savaşı’na girmesiyle sonuçlanan süreç, aslında 1. ve 2. Balkan
savaşlarının uzantısı halinde gelişen olayların getirdiği bir sonuçtan
ibarettir.


1911 yılının
son aylarıyla 1912’nin başında Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ
Balkan İttifakı’nı kurdu. Bu aşamada Rusya ve İngiltere de aracı roller
üstlendi. Bulgar komitacıları ağustos ayında bazı terör olayları yarattı,
eylülde ise artık savaş kaçınılmaz görünüyordu. Islahat konusunda Babıâli
hükümetlerinin verdiği ödünler fayda sağlamıyordu.


30 Eylül’de
Balkan devletleri, 1 Ekim’de ise Osmanlı seferberlik ilan etti. 13 Ekim’de
müttefikler Osmanlı’dan taleplerini açıkladı.


“1)Vilayetler
özerk olacak, başlarına Belçikalı ya da İsviçreli valiler atanacaktı.


2)Hıristiyanlar
askerliklerini kendi vilayetlerinde, Hıristiyan subayların komutası altında
yapacaklardı. Bu subaylar yetiştirilinceye kadar Hıristiyanlar askerlikten muaf
tutulacaktı.


3)Yerel
yasama meclisleri kurulacaktı.


4)Islahatın
gözetimine büyük devletlerle birlikte Balkan devletleri de katılacaktı.


5)Islahat
6 ay içinde yürürlüğe girecek, Osmanlı seferberliği tek yanlı olarak sona
erdirecekti.
[2]


Osmanlı
hükümetinin bu taleplere olumlu cevap vermesi, kamuoyunda ateşli milliyetçi
rüzgârların yoğunlaştığı da dikkate alınırsa, neredeyse imkânsızdı.


9 Ekim 1912’de
önce Balkan devletlerinin en küçüğü olan Karadağ, 17 Ekim’de Bulgaristan ve
Sırbistan savaş ilan etti. Savaş patladı. Balkanlar’daki Türk orduları daha ilk
hamlede ikiye bölündü. Ardı ardına yapılan meydan muharebelerinin hepsinde
Osmanlı ordusu ağır yenilgiye uğradı.  Garp ordusu, 23-24 Ekim’de
Komanova’da Sırplara yenildi, Manastır’a çekildi. 8 Kasım’da Yunan ordusu
Selanik’e girdi. Yunan donanması, son Osmanlı adalarını ele geçirdi.


Doğu Trakya
ordusu da hazırlıksızdı ve ilk taarruz karşısında Bulgarlara yenildi,
Vize-Burgaz üzerine çekildi. 29 Ekim’de Lüleburgaz muharebesinde bir kez daha
yenildi. Bulgar ordusu, İstanbul’un savunma hattı olan Çatalca ve Gelibolu
yarımadasını tutan Bolayır hattına kadar geldi. 18 Kasım’da Manastır muharebesi
durumu perçinledi.


Kuşatma
altındaki Yanya Yunanlara, İşkodra Karadağlılara, Edirne ise Bulgarlara
direnmeye çalışıyordu.


Balkan
Savaşı’nda Trakya’da, Lüleburgaz harp sahasında gördüklerini anlatan Matin
gazetesi başyazarı Stefan Losannes’in yazdıklarından bir bölüm, Türk ordusunun
içinde bulunduğu durumu anlatıyor:


“…Lüleburgaz
harbi dört gündür devam ediyordu. Bu dört gün zarfında Türk Ordusu Başkumandanı
[Trakya Şark Ordusu Komutanı] Abdullah [Kölemen] Paşa umumi karargâhı olan
Sakız Köyü’nde küçük bir evde kapanmış kalmıştı.


29 Ekim akşamı
Daily Telegraph gazetesinin harp muhabiri Ashmead Bartlett, uzun gezileri
sırasında kendisini orada tesadüfen buldu. Başkumandan açlıktan ölüyordu. Emir
subayları evin fakir bahçesindeki toprağı adeta tırnaklarıyla kazarak bir iki
mısır kökü çıkarmaya çalışıyorlardı. Bu kökleri bir parça unla bulamaç gibi
pişiriyorlardı. İşte bir orduya kumanda eden zatın yiyeceği bundan ibaretti…


Bartlett
acıdı, yanlarındaki birkaç kutu konserveyi verdi. Üç gün mütemadiyen paşayı
besledi. Abdullah Paşa, ‘Siz olmasaydınız ayakta duramayacaktım’ demiştir.


Osmanlı Ordusu
Başkumandanı yiyecek bulamadığı gibi haber de alamıyordu. Denilebilir ki,
harbin devam ettiği dört gün zarfında ne olup ne bittiğini hiç haber
alamamıştır. Ordusunun sağ kanadı nerede? Bunu ancak biliyordu. Ama bu feci
mücadelenin hiçbir safhasını öğrenememiş, hiçbir anında emir vererek müdahale
edememiştir. Harp cephesi 50 km’yi buluyordu. Bu harp hattı ile bağlanmak için
Abdullah Paşa’nın elinde ne telgraf, ne telsiz, ne muharebe telefonu, ne
otomobil, ne uçak, ne bir şey vardı. Hattâ yaverlerini dörtnala koşturacak bir
şoseye bile malik değildi.


Başkumandana
haber getirmek için ateş hattına gönderilen birkaç süvari ya bir şey görmemiş
ya da dönmemişlerdi. Abdullah Paşa, sol kanadının çekildiğini, sağ kanatta
Mahmut Muhtar Paşa’nın olağanüstü bir cesaretle dayandığını ise ancak sezgi
suretiyle biliyordu. Nihayet 31 Ekim sabahı atına binerek birkaç km ilerledi.
Ama ilk kaçaklara rast gelip, sol kanadın bozulduğunu kesin olarak anlayınca,
dayanmakta olan merkez ve sağ kanatlara da çekilme emri verdi. Hâlbuki merkezde
Şevket Turgut Paşa dayanıyordu ve taarruza geçmek üzere idi. Sağ kanadı da
yerindeydi. Abdullah Paşa neden sonra verdiği emrin yanlışlığını anlayarak onun
aksine emir gönderdi ama iş işten geçmişti. İkinci Kolordu dört günden beri
harp içinde idi. 24 saattir hiçbir şey yememişti. Hemen yüz geri etti ve
askerler, arkadaşlarının cesetleriyle örtülmüş çamurlu tarlalar boyunca
çekilmeye başladılar. Bir daha da bir savunma hattı kuramadılar. 31 Ekim akşamı
Osmanlı ordusu adeta bir sel gibi geriye akıyordu. Ordu namına ovada, çeşitli
yollardan, yolsuz bölgelerden Çatalca’ya doğru akıp giden kaçak dalgalarından
başka bir şey kalmamıştı.


Topçular
toplarını, cephane sandıklarını bırakıyorlardı. Mekkâreciler hayvanlarını terk
ediyor yahut biraz et yemek için kendi hayvanlarını öldürüyorlardı. Piyadeler
tüfeklerini atıyorlardı. Ama Bulgar ordusu da bitkindi. İlk müsademede
süvarilerini kaybetmişler, son savaşta da en son ihtiyatlarını ateşe
sokmuşlardı. Ellerinde bir tabur bile taze asker yoktu. Bunun için Türk
ordusunun kalıntıları hiçbir saldırıya uğramadan o ovalarda başıboş dolaşmış,
gerilemişlerdi. Yalnız bir gece içinde yüz bin kişinin felaketi, bozgunluğu
üstüne en meşum, en korkunç bir hayal kanatlarını germişti: Açlık…


Daha garibi,
bozgun haberini İstanbul, Londra’dan, Paris’ten daha sonra alabildi.
İstanbul’da bu harbe ait resmi tebliğ ancak 4 Kasım sabahı, yani dört gün sonra
yayımlandı
.”[3]


Çekilen
Osmanlı ordusunu, geriden ikinci bir dalga takip etmektedir: Göçmenler…


Sırp, Karadağ,
Bulgar ve Yunan askerlerinin işgal ettiği yerlerde katliamlar başlamıştır.
Öldürülen, asılan, parçalanan Müslümanlardan geri kalanlar çoluk çocuk, geriye,
İstanbul’a doğru akmaktadır.


Prof. Dr. Sina
Akşin de bu ağır yenilginin nedenlerini sorgularken, Osmanlı’nın silah ve
teçhizat bakımından karşısındakilerden çok da geri olmadığının altını çiziyor
ve acı gerçeğe işaret ediyor:


“…Öyle
anlaşılıyor ki, iletişim ve ikmal bakımından, sevk ve idare (komutanlık)
bakımından, savaş azmi bakımından onlar üstündü. Yenilginin baş sorumlusu
Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Nazım Paşa’ydı.


Tabii genel,
siyasi sorumluluk Nazım’ı o mevkiye getiren Ahmet Muhtar ve Kamil paşalarındır.
Şu bakımdan da sorumludurlar ki, böyle bir ölüm kalım mücadelesinde bile
İttihat ve Terakki’ye karşı kavgadan vazgeçilmemiş, bir ulusal birlik havası
yaratılamamıştır.
[4]


 29 Ekim’de
Ahmet Muhtar Paşa istifa ettirildi, Kamil Paşa sadrazam oldu. Osmanlı Devleti
büyük devletlerden mütareke konusunda istediği yardımı alamayınca, doğrudan
Bulgar Kralı’na başvurdu.


Çatalca
hattına yüklenen Bulgarlar, kesin sonuç alamayacaklarını anlayınca mütarekeye
razı oldu.


16 Aralık’ta
toplanan Londra Konferansı’nda Balkan devletleri Tekirdağ’ın doğusundan geçen
bir hattı takiben bu hattın doğusu ve Gelibolu yarımadası dışında bütün
Rumeli’nin ve Ege adalarının kendilerine verilmesini istediler. Taleplere
Edirne vilayeti ve Girit adası da dâhildi. Edirne ve Girit konusundaki
anlaşmazlık nedeniyle görüşmeler 6 Ocak 1913’te yarıda kaldı. Büyük devletlerin
Londra büyükelçileri hemen bir araya geldi.


17 Ocak’ta
İstanbul hükümetine ortak bir nota vererek Edirne’den ve adalardan
vazgeçilmesini istediler. Bu arada büyük devletler Ege adalarını da Yunanlara
bırakmıştı.


Mebusan
Meclisi dağıtılmış olduğundan, kararın sorumluluğunu paylaşmak üzere geleneksel
yöntemle devletin ileri gelenlerinden oluşturulacak bir Şura-yı Saltanat’a
danışma kararı alındı. 22 Ocak’ta sarayda toplanan bu şurada, Kamil Paşa Edirne
ve İstanbul’un kuşatılmış olduğunu, savaş ya da barışa karar vermek gerektiğini
söyledi. Ezici bir çoğunluk “barış” dedi. Bu karar net olarak Edirne’nin
gözden çıkarılması
demekti.


Babıâli Baskını


Ortalık
böylesine karışıkken, hemen ertesi gün İttihat ve Terakki, Babıâli baskını adı
verilen darbeyle iktidarı ele geçirdi…


23 Ocak 1913
günü İttihatçılar Edirne için sloganlar atarak Babıâli ’ye yürüdü. Şevket
Süreyya Aydemir bu sahneyi, “…Aslında 30-40 kişilik bir İttihatçı grubunun,
başlarında beyaz bir ata bindirilen Enver Bey olduğu halde başardıkları bu
baskın, yakın tarihimizin heyecan verici bir olayı olarak daima
hatırlanacaktır”
[5]
cümlesiyle anlatır.


Babıâli
baskınının ilk anlarında bazı mukavemetler oldu. Sadaret Yaveri Yarbay Nafiz
Bey odasından fırlayınca vuruldu, sonra Harbiye Nazırı’nın yaveri Tevfik Bey
aynı akıbete uğradı. Bakanlar Kurulu toplantısından dışarı fırlayan Harbiye
Nazırı Nazım Paşa, “Siz beni aldattınız” diye çıkışırken, İttihatçı silahşor
Yakup Cemil’in tabancasından çıkan kurşunla yere serildi. Söylentiye göre
İttihat ve Terakki Nazım Paşa’nın desteğini kendisini sadrazam yapma vaadiyle
elde etmişti.


Enver Bey,
yanına birkaç silahşor alarak doğrudan Bakanlar Kurulu toplantısının yapıldığı
salona daldı. Diğer nazırlar (bakanlar) sağa sola kaçıştığından, masasında tek
başına oturmakta olan ihtiyar Sadrazam Kamil Paşa’nın önünde ve odanın tam
ortasında esas duruşta selam verdi, “Millet sizi istemiyor, istifanızı
yazınız”
[6]
dedi.


Sadrazam Kamil
Paşa direnmedi, istifasını yazdı. Enver Bey, yazıyı alıp derhal padişaha
götürerek, sadarete Mahmut Şevket Paşa’nın atanmasını sağladı.


Babıâli
baskını, Avrupa’da çok olumsuz karşılandı. Balkan devletleri 28 Ocak’ta Londra
Konferansı’na son verildiğini duyurdu. 30 Ocak’ta ise Bulgarlar, 3 gün sonra
süresi bitecek mütarekeye son verildiğini açıkladı:


“Mahmut Şevket
Paşa hükümeti, 30 Ocak’ta büyük devletlerin notasına cevap verdi. Edirne’nin
Osmanlı’nın ikinci başkenti ve bir Müslüman kenti olduğu hatırlatılıyor, kentin
Meriç’in sağ kıyısındaki topraklarının verilebileceği, adaların kaderinin de,
Anadolu’nun savunma ihtiyaçları gözetilerek Batılı devletlerin kararına
bırakılabileceği belirtiliyordu. Ama Osmanlı hükümetinin Batılıları şaşkınlığa
uğratacak talepleri de vardı. Osmanlı hükümeti, gümrük bağımsızlığı, ticarette
eşitlik, Osmanlı’da oturan yabancıların vergiyle yükümlü tutulmaları, ilk etapta
gümrük vergilerinin yüzde 4 artırılması, yabancı postanelerin ve genel olarak
kapitülasyonların kaldırılması isteniyordu. İşte bunun için Avrupa İttihat ve
Terakki’ye illet oluyordu. Türklerin Rumeli’den büyük ölçüde kovulması,
Edirne’nin Osmanlı’dan alınması söz konusuyken, onlar kalkıp bir de iktisadi
bağımsızlık istiyorlardı
.”[7]


Bulgarlar
savaşı yeniden başlattı. Yeni hükümet durumdan umutsuzdu, para da yoktu.
Başkomutan Vekili Ahmet İzzet Paşa, genç subayların ısrarı üzerine Bolayır’da
bir harekât yapmaya karar verdi. Gelibolu yarımadasında bulunan Mürettep
Kolordu taarruza geçerken, 10. Kolordu da Şarköy’e, Bulgarların gerisine
denizden çıkarma yapacaktı. Böylece Bulgarlar iki ateş arasında kalacaklardı.
Mürettep Kolordu, kararlaştırıldığı gibi 8 Şubat’ta taarruza geçtiği halde, 10.
kolordu’nun çıkarması gecikti, ancak akşam vakti gerçekleşebildi. Böylece
Bulgarlar önce birinci sonra da ikinci hareketi durdurabildi.


Mürettep
Kolordu’nun kurmay başkanı Ali Fethi Bey idi, kurmay heyetinde arkadaşı Mustafa
Kemal Bey de harekât şube müdürü olarak bulunuyordu. 10. Kolordu’nun kurmay
başkanı ise Enver Bey’di. Başarısızlık karşısında iki kolordunun birbirini
eleştirmesi, kurmay heyetlerindeki Enver Bey’le Ali Fethi Bey ve Mustafa Kemal
Bey arasında karşılıklı suçlamaya dönüştü.


Dr. Rıza
Nur’un doğruluğu çok tartışılan anılarını esas alan Kadir Mısıroğlu’nun, sırf
Mustafa Kemal’i eleştirebilmek adına bu harekâta ilişkin yazdıklarını ve işin
doğrularını birkaç paragraf sonra aktaracağız…


26 Mart’ta
Edirne kahramanca bir direnişin ardından çaresiz Bulgarlara teslim oldu. 1
Nisan’da Edirne’yi Osmanlı’nın sınırı dışında bırakan Midye-Enez hattı yeni
sınır olarak kabul edildi, 30 Mayıs’ta da buna uygun olarak Londra Barış
Anlaşması imzalandı.


Karşı darbe girişimi


Edirne’nin
kesin olarak elden çıkacağının anlaşıldığı günlerde, bu kez de
muhalefettekilerin aklına “darbe” fikri düşmüştü.


İttihat ve
Terakki, Edirne’yi kurtaramamıştı ama kendi iktidarını korumakta muktedirdi.
Muhalefetteki Hürriyet ve İtilaf Partisi fedailerinin ilk darbe teşebbüsü
kolayca engellendi.


Aslında 11
Haziran’daki ikinci darbe teşebbüsü de iyi planlanmamıştı ama Harbiye
Nezareti’nden Babıâli’ye gitmekte iken otomobilinin yolu kesilen Sadrazam
Mahmut Şevket Paşa, Yüzbaşı Çerkes Kazım ve arkadaşları tarafından öldürüldü.
Darbenin diğer gerekli adımları atılamadığından Mahmut Şevket Paşa
öldürüldüğüyle kaldı…


İttihat ve
Terakki’nin bu cinayete tepkisi çok sert oldu. Mahmut Şevket Paşa’yı katleden
Yüzbaşı Çerkes Kazım ve arkadaşlarının, Beyoğlu’nda bir İngiliz kadının evinde
kaldıkları anlaşıldı. İngiliz Elçiliği arama izni vermemesine rağmen Kazım ve
arkadaşları iki saat süren çatışmanın ardından yakalandı ve idam edildi. İdam
edilenler arasında hem damat hem de Fransız uyruklu olan (Tunuslu) Salih Paşa
da vardı. Çok sert tedbirler alındı -sağcı bir parti olarak
nitelendirebileceğimiz- muhalefetteki Hürriyet ve İtilaf Partisi fiilen tasfiye
edildi. İttihat ve Terakki artık saray da dinlemiyordu, kapitülasyon hukuku da…


Bu tavırların
Avrupa devletlerince nasıl olumsuz ve düşmanca karşılandığını tahmin
edebilirsiniz. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden 19 gün sonra, 30
Haziran tarihinde, şans bu kez Osmanlı’ya güldü. Çünkü Balkan devletleri
Osmanlı’dan aldıkları ganimeti paylaşamamışlardı. Bulgaristan kendi
müttefiklerine saldırdı ama yenilgiye uğradı.


1.Balkan
Savaşı denen bu mücadele sırasında Bulgarlar Doğu Trakya’yı boşaltmışlardı.
Bulgarların çaresiz durumundan güç alan Osmanlı ordusu da Londra Antlaşması’nda
sözü edilen ve hakkı olan Enez-Midye hattına ilerledi. Babıâli, Edirne üzerine
yürümeye karar verdi. Hızla harekete geçen Çatalca Ordusu ve Bolayır Kolordusu,
Doğu Trakya’ya daldı. İstanbul’dan gelen kuvvetin başında Yarbay Enver Bey
vardı, Bolayır kolordusunun kurmay başkanı da Binbaşı Mustafa Kemal Bey’di. 20
Temmuz 1913’te Türk kuvvetleri direniş göstermeyerek çekilen Bulgar
kuvvetlerini sürerek Edirne’ye girdi. İlk giren kıtalar Bolayır kolordusunun
öncüleri (Kuşçubaşı Eşref Bey komutasındaki gönüllüler) olarak görünmekle
birlikte, İttihat ve Terakki Edirne’nin kurtarılışının şerefini Enver Bey’e mal
etti. Yapılan anlaşmalarla Balkanlarda barış yeniden sağlandı. Türk sınırları,
bugün Yunanistan’la sınırımız olan Meriç nehrinin 15-20 kilometre batısından
geçiyordu. Meriç’in batısındaki bu topraklar 1. Dünya Savaşı öncesi, Almanların
baskısıyla Bulgaristan’a terk edildi.


18 Aralık
1913’te Enver Bey albaylığa yükseltildi, iki hafta sonra da 1 Ocak 1914’te
tuğgeneralliğe terfi ettirilerek paşa yapıldı. 1909’da Osmanlı Padişahı Sultan
Reşat’ın 12 yaşındaki yeğeni Naciye Sultan ile nişanlanmış olan Enver Bey’in
nikâhı 1911’de kıyılmıştı. Enver Bey, Edirne’yi aldıktan sonra evlilikte ısrar
etti, Naciye Hanım buluğa erince, 1914’te evlendiler. İttihat ve Terakki
içerisindeki gücünü her geçen gün artıran Enver Paşa, 1915 yılı içerisinde iki
kez daha rütbesi yükseltilerek tümgeneral ve ardından korgeneral olacaktır.


1913’te
Mustafa Kemal Bey ise binbaşıydı. Bu rütbesi Sofya’da ataşemiliter görevini
yürütürken yarbaylığa yükseltilecektir.


Polemiğin sonu yok


Edirne’nin
kurtarılması için planlanan ve yukarıdaki satırlarda kısaca değindiğimiz
kurtarma harekâtı da, malum kişilerin kalemleriyle polemik konusu haline
getirilmiştir.


Mustafa Kemal
hakkındaki dayanaksız iftiraları müthiş bir titizlikle derleyip, iddiaları
belgelerini de ortaya koyarak tek tek çürüten Turgut Özakman’ın “Vahidettin,
M. Kemal ve Milli Mücadele”
kitabında verdiği sıraya uyarak, iddiaları ve
gerçekleri bir kez daha dikkatinize sunalım:[8]


Dr. Rıza Nur,
“Balkan Harbinde son devrede Bulgar ordusu Tekirdağı’nda ve daha yukarılarda bulunuyordu”

diye yazıyor. Doğrusu, Tekirdağ’ın yukarıları değil, Çatalca savunma hattının
karşısı olacaktır. Aynı şekilde, “Tarafımızdan Gelibolu yarımadasına bir
ordu gönderilmişti. Bunun erkân-ı harbi (kurmayı) Ali Fethi (Okyar) ile M.
Kemal’di”
cümlesini de, ordu değil kolordu diye düzeltmek
gerekiyor. Üstelik Binbaşı Ali Fethi Bey Kolordu Kurmay Başkanıdır. Binbaşı
Mustafa Kemal Bey ise Harekât Şubesi Müdürü.


…Enver’in
tertibi üzere aynı zamanda bunlar da Bulgarlara hücum edecekler, Bulgar
tümenlerini mahvedeceklerdi. Tertip yapıldı. Fakat Enver’in hücumunu beklemeden
M. Kemal Bulgarlara hücum etti ve perişan olup kaçtı.


Doğrusu
şöyledir: Plan Enver Bey tarafından değil, Başkomutan vekilince hazırlanmıştır.


Özetlersek:


“Hurşit Paşa
komutasındaki 10. Kolordu (Kurmay Başkanı Yarbay Enver Bey) 8 Şubat günü
Şarköy’e çıkarma yapacak ve Gelibolu’daki Mürettep Kolordu ile birlikte Bolayır
karşısında bulunan Bulgar tümenine taarruz edilecek. Amaç Bulgar ordusunun geri
çekilmesini sağlamak ve Edirne’yi kurtarmak. Mürettep Kolordu, kararlaştırılan
günde (8 Şubat 1913) iki tümeniyle (Nizamiye Tümeni ve 27. Şam Tümeni) taarruza
geçer. Fakat 10. Kolordu, çıkarma gemilerinin 4-5 saat gecikmesi yüzünden,
kararlaştırılan zamanda Şarköy’e çıkarma yapamaz. Patlayan fırtına da çıkarmayı
zorlaştırır. Ertesi sabaha kadar ancak bir tümenin çıkarılması tamamlanabilir.
Bu arada Mürettep Kolordu, Bulgarların Marmara kıyısındaki kanadını geri atar
ama sisli bir havada Bulgar mevzilerine giren 27. Şam Tümeninin Arap askerleri
savaşı bırakıp çapulculuğa kalkar, Bulgar ihtiyatlarının karşı taarruzu ile
dağılıp kaçmaya başlarlar. Bu düzensiz çekilme Şam Tümeninin diğer birliklerine
de yayılır. 10. Kolordu da zamanında yetişip taarruza geçemeyince, Nizamiye
Tümeni de geri alınır. Başkomutan Vekili Ahmet İzzet Paşa, 10. Kolordu’nun
karaya çıkan tümeninin de geri çekilmesini emreder. Harekattan bir sonuç
alınamaz.
[9]


Olay budur.
Bir kolorduyu, kolordu komutanı ve hattâ kurmay başkanı dururken, harekât
şubesi müdürünün hücum ettirdiğini ileri sürmek tümüyle mantık dışı.


Yanlış
yorumlar aynı hızla devam ediyor:


“…M. Kemal’in
bu hıyaneti yapmasının sebebi, Enver’in şeref kazanmaması, bu şerefi kendisinin
almasıdır. Ne fecidir. Bizde böyle hıyanetler cezasız kalır
.”[10]


İyi ki “bizde
hıyanetler cezasız kalıyor”
, yoksa ilk faturayı bizzat Rıza Nur’un ödemesi
kaçınılmaz olabilirdi. Çünkü Balkan Savaşı sırasında Rıza Nur yurt dışındadır.
Savaştan 5 yıl sonra 1918’de Türkiye’ye döner. Savaşa ilişkin bölük pörçük
öğrendiklerini de olaylardan 14 yıl sonra 1927’de yazarken iyice karıştırıp
çarpıtır. Milli Mücadele ile ilgili yazdıkları da aynı çerçevededir.


Rıza Nur’un
yazdıkları Mustafa Kemal’in aleyhinde ya! Kadir Mısıroğlu da bu muhteşem(!)
fırsatı kaçırmaz, bu sözde bilgiden kıyasıya yararlanıp yanlışları
derinleştirerek “Hilafet” adlı kitabında şöyle yazar:


“…Mustafa
Kemal, Balkan Harbi gibi erken bir devrede, Şarköy çıkarması sırasında uğradığı
bozgun ve sebep olduğu büyük kayıp (22.000 kişi) yüzünden Başkumandan Vekili ve
Harbiye Nazırı Enver Bey tarafından Sofya’ya sürgün edilmiştir
.”[11]


Bir tek
cümlede kaç yanlış birden var, acaba önce hangisini düzeltmeli! Bir kolordunun
yenilgisi Harekât Şube Müdürü’ne yüklenir mi? O kolordunun komutanı, kurmay
başkanı, ayrıca tümenlerin de komutanları yok mu?


Keşke hiç
yaralı-şehit olmasaydı ama zayiat da Mısıroğlu’nun yazdığı gibi 22 bin kişi
değildir. 15 subay ve 867 er şehit olmuş, 41 subay ile 1801 er yaralanmıştır.
Aynı savaşta kayıp er sayısı da 55 olmak üzere, toplam zayiat 2.679 kişidir.


Mürettep
Kolordu ile 10. kolordu yetkilileri arasında gerçekten de tartışma çıkmış, olay
Başkomutan Vekiline ve hattâ Sadrazama kadar yansımış, Enver ile M. Kemal’in
arasındaki soğukluk daha da artmıştır ama M. Kemal Sofya’ya sürgün edilmez,
tersine 1. Mürettep Kolordu’nun kurmay başkanlığına getirilir. 22 Temmuz
1913’ten itibaren, 1. Mürettep Kolordu Komutanlığına vekâlet de edecektir.
Mustafa Kemal Bey’in Sofya’da ataşemiliterliğe atanması, söz konusu olaydan 6
ay sonra, 27 Ekim 1913’tedir.


Enver Bey de,
bu olaydan ancak 9 ay sonra, Ocak 1914’te paşa ve Harbiye nazırı olacaktır.
Başkomutan vekilliği ise savaşa girdikten sonradır. Kısacası, “Başkumandan
Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Bey tarafından Sofya’ya sürgün edilmiştir”
cümlesinde
tutarlı hiçbir nokta yoktur. Mısıroğlu bu iddialarını Lozan adlı
kitabında da genişleterek tekrarlıyor. Kolordu Kurmay Başkanı Binbaşı Ali Fethi
Bey’in başarısızlığın sebeplerini detaylarıyla açıklayan broşürünü de -hangi
derin askeri bilgisiyle olduğu bilinmez- “gösterdiği sebepler askeri ve
mantıki bakımdan tatminkâr (doyurucu) değildir”
diye reddediyor ve şu
cümleyi ekliyor:


Dr. Rıza Nur,
Bolayır Kolordusu’nun bozgununun, Mustafa Kemal ve Fethi beylerin, Edirne’nin
geri alınması şerefini Enver Paşa’ya kaptırmamak gayesinden doğmuş dehşetli bir
bozgun olduğunu kaydetmektedir.
[12]


Edirne için
bir yarış vardır ama Rıza Nur’un sözünü ettiği tarihte değil… Bu yarış bir
bozgunla ilgili değil, Edirne’nin kurtulduğu güne ilişkindir. Bolayır olayından
tam 5,5 ay sonra 22 Temmuz 1913’tedir. Turgut Özakman, bu yarışın ayrıntısını
yazan 2. Mürettep Kolordu Komutanlığı Emir Subayı İ. Hakkı Okday’ın anılarını
şöyle aktarıyor:


“…Edirne’yi
Bulgarlardan geri almak gayesiyle harekete geçtik. Kolordu bu ileri harekâtında
ciddi bir Bulgar mukavemeti ile karşılaşmadı. Kaçan Bulgarları kovalamaktaydık.
Ara sıra ufak tefek artçı çatışmaları oluyordu ama önemli bir savaş da
vermiyorduk. Kahraman Edirne’yi Bulgar pençesinden kurtarmak, bu gazi şehri
yeniden fethetmek şeref ve neşesi içinde uçuyorduk. Kolordu Edirne’ye 10 km.
yaklaşmıştı ki, arkamızdan tozu dumana katarak yaklaşan bir otomobil içinde
bulunan Hürriyet Kahramanı Enver Bey, yanımızdan hışımla geçti ve Edirne
istikametinde uzaklaştı. Bu suretle ‘Edirne Fatihi’ unvanını kazanmış oldu.
Hâlbuki Edirne’ye yaklaşıncaya kadar Bulgar kuvvetlerini kovalayan, dümdar
(artçı) savaşlarını veren bizim kolordu idi. Enver Bey o sırada başka bir
kolordunun (Doğrusu: Sol kanat ordusu) Kurmay Başkanı bulunuyordu. Fakat
fırsatı kaçırmak istememiş, Edirne’yi geri alma şerefini başkalarına mal etmeyi
hazmedememiş, arkamızdan bir otomobile atlayıp, biz Edirne’ye 10 km. yaklaşmış
olduğumuz bir sırada, bizim kolorduyu geride bırakarak, Edirne’ye giren ilk
komutan sıfatıyla Edirne’nin fuzuli fatihi olmak hevesine kapılmıştı
.”[13]


Kısacası Rıza
Nur bir balon uçurmuş, Kadir Mısıroğlu da havada kapıp, biraz daha şişirmiş.
Çünkü amaç Mustafa Kemal’in asker yanını da örselemek ama bu da yetmez ki!
Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’ndaki rolünü de iyice küçültmek gerek. Turgut
Özakman’ın yakaladığı detaya ve asıl komediye hazır olun! İ. Hakkı Okday’ın
yukarıda alıntı yaptığımız anılarını yayımlayan kişi de, kendi kitabında bu
bilginin tam aksini yazmaktan çekinmeyen Kadir Mısıroğlu’dur. Önsözünde “Gördüklerini
bir objektif sadakatiyle tespit ve ifade etmiştir”
diye övdüğü yazarın
kitabını okumadığı anlaşılıyor. Eğer kitabı okuduysa ve bu konuyu ele alırken
gerçeğin tam tersine cümleler yazıyorsa, nedenini siz tahmin edebilirsiniz…


Balkan savaşlarından
çıkan dersler


Rumeli’nin
elimizden çıkması İstanbul’da ve Anadolu’da büyük üzüntü yarattı. O günler bir
yandan çöküntünün yarattığı şok, bir yandan da ümit ve uyanışın birbirine
karıştığı günlerdi. Turancılığın, tarih ve coğrafya kavramı olarak mektep ve
üniversite gençliği arasında heyecan yarattığı bir dönemdir.


“İttihat ve
Terakki, komitacı sert ve tedhişçi bir partizanlığın yanı sıra yeni gelişen
Türk milliyetçiliğini de tutarak gençler ve aydınlar üzerinde nüfuz ve
itibarını genişletmişti. Bu duygu ve fikir akımında, Ziya Gökalp gibi çok
cepheli bir fikir ve siyaset adamının İttihat ve Terakki saflarında ve parti
merkez komitesinde yer almış bulunması, İttihat ve Terakki’nin doğru ve yanlış
diğer teşebbüslerinin de gençler ve aydınlarca hoş görülmesi veya kabul
edilmesi gibi bir şans oluşturdu.


Bu gibi
gelişmelerin yardımıyla, Balkan Harbi sonu ve Birinci Dünya Harbi arasındaki 13
aylık zamanı, Rumeli’nin kaybına ve pek çok maddi zorluklara rağmen İttihat ve
Terakki’nin, siyaseten yeniden yerleşme devri saymak pek hatalı olmaz. Aynı
devir Enver paşa’nın ikbalinin de hiç şüphe yok ki en parlak devridir
.”[14]


Enver
Paşa’nın, ordunun gençleştirilmesi, düzenlenmesi yolunda ve hayatının belki de
tek ve münakaşa götürmez başarılı çalışması, 1. Dünya Savaşı’nın gün be gün
yaklaştığı dönemde, Türk ordusu için büyük önem taşımıştır.


Mustafa
Kemal’e gelince… Sofya’da ataşemiliter olarak görevine devam etmektedir. Mevcut
gidişattan mutsuzdur. Çünkü Balkan Savaşı ve sonuçlarının etkisi altındadır.
Balkan Savaşı, onun daha Selanik’teyken savunduğu, fakat İttihat ve Terakki’nin
ve bilhassa Enver Bey’in hoş görmedikleri öngörüşlerini doğrulamıştır.


Onun daha
1908’de İttihat ve Terakki kongresinde ortaya atıp, her yerde ve her zeminde
cesurca savunduğu (ordunun ve subayların siyasetten ayrılması) görüşü eğer
kabul edilseydi, Balkan Savaşı’nda belki zafer kazanılamazdı ama yenilgi bu
denli çirkin ve geniş olmazdı.


Mustafa
Kemal’in henüz yüzbaşı iken Selanik’te şiddetle savunduğu (ordunun bir yakın
harbe hazırlanması) görüşü de layıkıyla itibar görmemişti. Hele harp içinde
stratejik başıboşluk… Bunu kesinlikle affetmiyordu.


“…O daha
kurmay yüzbaşı iken, kendisince muhakkak olan bir Balkan harbi için, şimdi bir
“büzülme stratejisi” diyebileceğimiz planlar tasarlamıştı. Gerçi resmi yetkisi
dışında ve tamamen şahsi olmakla beraber, yakınlarına, arkadaşlarına bunu
hararetle anlatmaya çalışmıştı. Batı Rumeli’de ordu hem kuzeyden, hem güneyden
merkez çekirdeği üzerine, Vardar-Selanik-Manastır hattı üzerine çekilecek,
toplanacaktı. Bu büzülme, kumanda birliğini, kuvvetlerin merkezileştirilmesini
ve sonra en lüzumlu ve tehlikeli düşman kolları üzerine belki de ayrı ayrı
saldırmayı sağlayacak, hele inisiyatifi tamamen elde bulunduracaktı. Özetle ilk
adımda toprak terkine dayanan, cüretkar fakat hareketli bir plan..Doğu
Trakya’da ise, önce yine Kırklareli-Edirne hattında kuvvetlerin toplanmasına ve
sonra Bulgaristan üstüne toplu bir taarruza dayanan aktif bir plan.
[15]


Bu
öngörülerine kıymet verilmemesini içine sindiremiyordu. Yaşanan bozgun, ona
göre yüz karası idi. Tarihte hiçbir ordu bu kadar kısa zamanda bu kadar kötü
dağılmamıştı.


Siyasetin ordu
içinde subaylar arasına saldığı parçalanmanın yıkıcı etkisini o çok önceden
sezmiş, ordunun siyasetten ayrılmasını kendini feda edercesine savunmuş, bu
fikri kabul görmeyince de İttihat ve Terakki’den ayrılmıştı.


Kurmay Yüzbaşı
Mustafa Kemal Bey’in görüşleri doğru çıkmış, siyaset ordunun kumanda kadrosunu
parçalamış, moral yoksunu birlikleri başıboş yığınlar haline getirmişti. Zaten
ve fiilen elden çıkmış olmakla beraber Bulgaristan Doğu Rumeli’sinin,
Bosna-Hersek’in, Girit’in kaybı, Trablusgarp-Bingazi’nin İtalyanlara geçişi,
şimdi de Doğu Trakya haricindeki bütün Avrupa topraklarının kaybı. Çok hazin
bir tablodur…


Yeni ordu için önemli
adım


Osmanlı
Devleti, ordunun ıslahı ve yenileştirilmesi için birçok defalar girişimlerde
bulunmuştu. Bunun son örneklerinden biri de, büyük hezimetin yaşandığı Balkan
Savaşı’nın sonunda ortaya kondu.  Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığıyla
beraber geniş bir ıslah planı ele alındı. Çünkü özellikle yüksek komuta kadrosu
hastaydı. Mahmut Şevket Paşa öldürülünce, teşebbüsü Ahmet İzzet Paşa ele aldı.
Yüksek kadrodan 300 kadar subayın tasfiyesi söz konusuydu. Enver Paşa Harbiye
Nazırı olunca bu liste değişti, anlaşıldığına göre 1200-1500 arasında yüksek ve
orta rütbeli subay ordudan çıkarıldı. Islahat hareketlerinin asıl önemli olanı
ise Liman von Sanders’in başında bulunduğu bir Alman ıslahat heyetinin
Türkiye’ye gelmesiydi.


“…Enver
Paşa’nın bütün askeri, siyasi hayatında, Türkiye’ye yapmış olduğu tartışma
kabul etmez hizmet, ordunun gençleştirilmesi ile orduda gerçek bir disiplinin
yerleştirilmesi olsa gerektir. 1912-1913 Balkan Harbi’nde başsız bir kalabalık
halinde dağılan Osmanlı ordusundan, 1914-1918 harbinde -bu harbe girişimiz
meseleleriyle harbin gayeleri ve neticeleri konuları dışında- bütün yokluklara
rağmen gösterdiği intizam ve disiplin, bu ıslahat ve gençleştirme hareketinin
eseri olsa gerekir.


…Bu ordu artık
bir yıl önce ve Balkan Harbi’ndeki ordu değildir.
[16]


Büyük hezimetin
sonuçları


Osmanlı
Devleti’nin, Balkan Savaşı’nın bitişi (29 Eylül 1913) ile 1. Dünya Savaşı’na
girişi (29 Ekim 1914) arasındaki nefes alma devresi ancak 13 ay sürmüştür.
Balkan Savaşları’nın genel sonuçları şöyle özetlenebilir:


-Osmanlı
Devleti’nin Balkanlardaki hâkimiyeti sona erdi, Ege Adaları ve Makedonya elden çıktı.


-Birinci
Meşrutiyetten beri geçerli olan Osmanlıcılık görüşü önemini yitirdiğinden
Türkçülük politikası etkili olmaya başlamıştır.


-Bugünkü
Türk-Bulgar sınırı büyük ölçüde tespit edildi.


-Yüz
binlerce Türk, asırlardır yaşadıkları toprakları terk ederek Doğu Trakya ve
Anadolu’ya göç etti. Yerlerinde kalanlar ise büyük baskı ve zulüm gördü.


-İttihat
ve Terakki, orduda ıslahat gerektiğini anladı. Orduyu ıslah için Almanya’dan
subaylar getirildi.


Balkan
Savaşı’nın bitmesi, Osmanlılar açısından sorunları çözmedi, aksine problemler
arttı. Çünkü ortada her an çöküşü muhtemel bir imparatorluk vardı. Olası
ganimet büyük olduğundan, Osmanlı’nın kendi müttefikleri de dâhil tüm
devletler, payına düşecek toprak ve ekonomik hakların hayalini kurmaya
başlamıştı. Dünyanın ve Türkiye’nin kaderi üzerindeki bulutlar her geçen gün
daha da koyulaştı… Dünya adım adım savaşa sürükleniyordu… Bu savaş, sonuçları
itibarıyla Osmanlı’nın da sonu olacaktı…


  • Tayfun
    ÇAVUŞOĞLU


KAYNAKLAR


  • Sina
    Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, İş Bankası Yayınları, 10. Baskı, 2007
  • Şevket
    Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1-2-3, Remzi, 1999, 18. Basım
  • Tayfun
    Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler”, Kastaş
    Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul 2014
  • Turgut
    Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, Bilgi, 4. Basım,
    Ekim 2005; “Diriliş – Çanakkale 1915”, Bilgi, 2. Basım, Mart 2008; “1881-1938
    Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronolojisi”
    , Bilgi Yayınevi,
    3. Basım, Eylül 2009


[1]
      Bu makalenin derlenmesinde genel olarak
yararlanılan kaynak: Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar
Polemikler”, Kastaş Yayınevi, İstanbul 2014


[2]       
Kısa Türkiye Tarihi, s.75


[3]       
Stefan Losannes, Matin Gazetesi Başyazarı, “Hastanın Başı Ucunda – Kırk Gün
Muharebe” (Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.156) – Fransız
gazetecinin kitabının çevirisi Siracettin (Hasırcıoğlu) Bey’e ait, baskı ise
1331’de (miladi 1914) İstanbul’daki İfham Matbaası’nda yapılmış. İsmail Eren’in
Balkan Savaşları’na dair bibliyografya içerisinde saydığı kitapta önemli
bilgiler yer alıyor.


[4]       
Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, s.76


[5]       
Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.159


[6]       
Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tk Adam’, Cilt 1, s.160


[7]       
Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, s.78


[8]       
Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.91-94


[9]       
Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.91


[10]     
Rıza Nur, “Hayat ve Hatıratım”, 2.C, s.407 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M.
Kemal ve Milli Mücadele”, s.92)


[11]     
Kadir Mısıroğlu, “Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet”, s.142 (Turgut Özakman,
“Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.92)


[12]     
Kadir Mısıroğlu, “Lozan, Zafer mi Hezimet mi”, 1. Cilt, s.151 (Turgut Özakman,
“Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.93)


[13]     
İsmail Hakkı Okday, “Yanya’dan Ankara’ya”, s.190 (Turgut Özakman, “Vahidettin,
M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.93)


[14]     
Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.169


[15]     
Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.170


[16]     
Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.176


Tayfun ÇAVUŞOĞLU


Gazeteci / Yazar – Uludağ Üniversitesi Eğitim
Fakültesi Alman Dili Anabilim Dalı (1985) mezunu. 1983’ten itibaren yerel yayın
organlarında muhabir, yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmeni olarak
çalıştı. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Bursa Şubesi eski (1997-2001)
başkanlarından. Bursa Ansiklopedisi’ne (Yılmaz Akkılıç, 1. baskı 2002, Burdef
Yayınları No:3) madde yazarlığı yaptı. E-Kitap Yayıncılık tarafından (Şubat
2018) yayınlanan “Nutuk“ için editör olarak Atatürk ve Kurtuluş Savaşı
kronolojisini hazırladı. Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. Yayınlanmış
Kitapları: 1) “Çanakkale 1915 – İftiralar, Yalanlar, Polemikler“, Şubat-2014,
Kastaş Yayınevi-İstanbul 2) “1915 – Çanakkale Savaşında Trakya”,
Eylül 2018, Haber Ajansı yayınları-İstanbul E-Posta: tayfunc@gmail.com


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir