Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

Gürsel Tokmakoğlu : ABD-Çin
Savaşı ve Türkiye

3 Haziran
2018 
 

Basında yer yer verilen parçalı Asya-Pasifik
bölgesindeki gelişmelere toplu halde bakalım. Resme bütünüyle bakınca göreceğiz
ki bu konu tek başına ticaret ve Kuzey Kore’nin nükleer tehdidi veya Tayvan’ın
yönetimi sorunu değil; uzun süredir yapılan çok kapsamlı bir ABD-Çin savaşı.
Bunun inceliklerini size basitçe açıklayacağım. Aklınızda soru işareti
kalmayacak. Meseleyi bugünün masa başında konuşulan konularına kadar
getireceğim. Üstelik Türkiye için de önemli bir önerim olacak; akademisyenler
ve diplomatlar bu öneriyi geliştirebilirler.

Mao’nun Komünist Çin’i nasıl oldu
da günümüzde kapitalizmi “ihya eden” jeo-ekonomik bir motoru haline geldi?
Nasıl oldu da ideolojiler unutturulabildi?

Yaklaşık on beş yıl önce Şangay Belediye
Başkanı’nın bir resmi yemek davetine katılmıştım. Sarı nehrin bir tarafında
hummalı bir inşaat işi dönüyordu. Gökdelenler, yollar, sosyal alanlar… Yepyeni
modern bir şehir inşa edilmişti. İlk kiracılarını bekliyordu. Nehrin diğer
tarafı ise geleneksel Çin idi. Belediye Başkanı, yer yer metre karesi beş bin
doların üzerinde fiyatı olan iş merkezlerinin tamamına yakın kısmının satın
alındığını veya kiralandığını söyledi. “Burası Hong Kong’dan daha ileri
olacak,” dedi. Ben de sordum, bu ofisleri kimler satın alıyor diye.
Kanadalılar, Amerikalılar ve İngilizler başta demişti. İlk defa o zaman
düşündüm, ne oldu o Mao’nun Çin’ine, ne oldu komünizm tehdidine diye.

Ziyaret programı çerçevesinde Pekin’de Çin
Savunma Bakanı ile de resmi yemekteyiz. Bakan, “Biz bağımsızlığımızı Tayvan’ı
da topraklarımıza kattığımızda tamamlayacağız,” demişti. Çin Anayasasına göre,
Hong Kong, Macao ve Tayvan Çin’e ait olduğunda egemenlik tamamlanacakmış. Bugün
bu üç önemli coğrafyadan sadece Tayvan Çin’in egemenliğinde değil. Halen
Tayvan’da ABD üsleri var, tıpkı Japonya ve Güney Kore’de olduğu gibi. Peki
soralım mı? Nasıl oluyor da savaşta kozlarını paylaşamamış Çin ve ABD ekonomik
alanda bu denli iç içe geçebilmiş? Bir gün gelecek ve aralarında sürtüşme
olmayacak mı? Çin zenginledikçe ABD bundan etkilenmeyecek mi? Kuzey Kore ve Çin
nükleer kapasiteleriyle Pasifik’te ABD için bir tehdit değil mi? Güney Çin
Denizi’nin kontrolü önemli ölçüde Çin’e geçince küresel ticaret ve seyrüsefer
için ABD fazladan önlemler almak zorunda kalmayacak mı?

Ben bu konuları üç yıldan buyana yazıyorum.
Hatta Obama dönemindeyken ABD’de işbaşına gelecek yeni yönetim için bir okuma
yaptım; “Asıl sıklet merkezi Pasifik olacak,” dedim. Neden? Halen en fazla
silahlanan coğrafya burası, “Bu konuşlanan silahlar boşuna mı?” diye sordum.
Hatta Güney Kore’yi ziyaretimde görmüştüm, Pasifik’te ne denli karmaşık
sorunlar ve savunma politikaları var!.. Ama Güney Kore’deyken anladım, Kuzey Kore
tehdidinin şişirilmesi ABD’nin inisiyatifiyle gerçekleşiyordu.

Donald Trump küresel
bir strateji uygulamaktadır. Henüz ilgilenme fırsatı bulamayanlar için “Önce Amerika
nedir?
” diye bir yazı ile durumu genel olarak açıklamıştım. “Trump,
bir tür tehdit ortamı altında ticaret savaşları yapıyor,” diye bir tespit
yapmıştım. Bu yazının sonunda göreceksiniz bu tespitin somutlaşmış halini.

Şimdi bir daha gözden geçirelim, ana
hatlarıyla politik değişimi açıklayalım. Biraz gerilere gidelim.

SSCB, hem ABD hem de komşusu Çin için
rakipti. Sovyetler dağıldı, her ülke üstündeki tehdit ve baskı ortadan kalmış
oldu. Amerikalılar o malum sözü söylemişlerdi: “Düşmanımın düşmanı benim
dostumdur!” 2. Dünya Savaşı sonrasında “geçici” bir statükoyla sağlanan barışa
göre jeo-ekonomik atılımlar gerçekleştirildi, hemen Pasifik’in diğer ucundaki
Çin’e bir dostluk eli uzatıldı. Bütün bunlar 1989’da Soğuk Savaş’ın sona
ermesiyle ve 1992’nin başında SSCB’nin çöküşüyle gerçekleşti.

Bu dönemde kapitalist Amerika’nın en iyi
bildiği dil öne çıktı: “Ekonomi yolu ile karşılıklı bağımlılık.” Çin küresel
üretim alanı oldu. Bretton Woods şartları devredeydi. Doları Amerika basacaktı,
Çin’deki 250 milyon “sertifikalı köle” karın tokluğuna üretim yapacaktı ve
küresel piyasalarda dolar hakimiyeti kabul edilmiş olacaktı. Böyle de oldu.
Çin’e Amerikalılar böylesi yol yordam gösteriyorken şu soru aklıma geldi: “Bu
durumu ilelebet kontrol edebilecekler mi?” Araştırmaya başladım. Henüz Soğuk
Savaş ertesinde RAND’ın raporları şöyle diyordu, “2020’lerde ABD’ni asıl rakibi
Çin ve Hindistan olacak!” Bu projeksiyon en az çeyrek asırlıktır. Raporda
sayısız içerik, analiz, grafik vardı. Bunlar boşa söylenmiş sözler değildi.
Yani bugünlerdeki piyasa şartlarındaki dinamikler o tarihlerde yazılmıştı,
hatta silahlanma programları bile belliydi. Yani Amerikalılar her şeyi
hesaplamıştı, düşmanını bile biliyordu, ama buna rağmen adımlarını atmaktan
geri kalmıyordu.

Başka konulara baktım, Amerikalılar bu Çin’i
nasıl bölebilirler diye. Özellikle Kazakistan’da görev yaparken araştırdım. Bir
taraftan Pasifik bölgesi üzerine çalışıyorlar, diğer taraftan Uygur Özerk
Bölgesi’nde ve Nepal’in kuzeyi Tibet’te. Ve şimdi yazıyorlar, diyorlar ki;
“Kuzey Kore halkı, Uygur Türkleri ve Tibetliler Amerikan politikaları için
önemlidir,” diye. Kuzey Kore Pasifik bölgesinde ABD’nin meşruiyeti için sürekli
bir atlama taşı oldu.

Konu, bugün Donald Trump’ın popülizmiyle veya
Kim Jong Un’un karizmasıyla meydana çıkan bir konu olmaktan ötedir. Peki, bütün
bu olanları Çin Devlet Başkanı Xi Jingping bilmiyor mu? Bilmez mi?.. Çin
yöneticilerinin her biri Sun Tsu’nun talebesidir. 2018’de WEF’in en dikkat
çeken konuşmacısı olan Xi Jingping, ABD’nin politikalarına karşı gelmek
pahasına yaptığı küresel liberalizmi öven konuşması hemen herkesi şaşırtmıştı.
Çin ticaret savaşını önceden biliyordu ve krizi ekonomi alanında lokalize etmek
istiyordu. ABD ise Çin’in söylediklerine değil, yaptıklarına bakıyordu.
Özgürlükleri teşvik, dolarla kontrol, silahlanma, tarafları belirleme…

Bütün bunlarla birlikte ABD-Çin ilişkileri
şaşırtıcı bir esneklik gösterir. Çünkü “ekonomik karşılıklı bağımlılık” ilkesi
devam ediyor. Amerikalılar nispeten ucuz Çin malı ürünlerinin en büyük
alıcısıdır. Bu gerçek şehirlere taşınan on milyonlarca Çinli için iş olanağı
demektir. Yani aslında bu iç-göçmen Çinlilerin ve bir tür köle gibi
çalıştırılan sertifikalı Çinlilerin maaşını dolaylı yollardan ABD veriyor.
Şimdi sıra yaklaşık yarım milyar Çinliye durumun böyle olduğunu
hissettirebilmek! Nasıl hissettirilecek? Kapsamlı bir planla.

Siz Soğuk Savaş’ın hemen ertesinde ortaya
çıkan küresel ölçekli para bolluğunu ve küresel ekonomik ölçeğin bu denli
büyümesini nasıl açıklıyorsunuz ki? Asya Kaplanları Projesini nasıl
açıklıyorsunuz ki? Bütün dengeler zaman içinde inşa edildi… ABD için
milyarlarca insanın yaşadığı Asya, Pasifik, Okyanusya ve özellikle kontrolü
gereken Çin de bir pazardır. Bunlar ne alıp satıyor dersiniz? Bunların ürettiği
mal ve hizmetin sertifikasyonunu kim yapıyor? Lisansları kim veriyor? Genel
ticareti işleyişi bir yere bırakın, ABD fikri mülkiyet hakları bakımından
oturduğu yerden bir türlü komisyonunu alıyor, bugün daha da fazla almak
istiyor. Peki, bu düzen nasıl işletilir, savaşla mı, barışla mı? Barış! ABD
savaş istemiyor, ama kriz yaratıp, hasmını zorlayıp, gerekli çıkarlarını elde
ediyor. Kriz yaratacak baskıyı çok üst düzeyde yaratıp yönetecek potansiyele
sahip. Ustalığı da buradan ileri geliyor. Sürekli bir şekilde Çin’in politik
reformu teşvik edildi ve ekonomik büyümesi sağlandı. Bir adım daha atıldı,
Çin’in 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne girişi onaylandı. İmzalanacak gümrük
tarifeleri metinleri bile hazır idi. Amerika‘yı
yabana atmayın!..

Şimdi ne diyoruz? Ticaret savaşı var.
Çin-Amerikan ilişkilerinin temelini oluşturan ekonomik bağlar neden bir
sürtüşme konusu oldu? Çin, ABD’ye ithalatından çok daha fazlasını ihraç ediyor.
Bu duruma bir denge getirmek ve ABD için gerekli bir ayarlama yapmak için bugün
Trump politikaları devreye kondu. Düzenlemelerle milyonlarca Amerikalıya tekrar
iş bulmak isteniyor. Gümrük tarifeleri tekrar hesaplanıyor. Fikri mülkiyet
haklarının karşılıkları için tekrar masaya oturuluyor. Çin hükümetinin devlete
ait işletmelerde uyguladığı sübvansiyonların konu edilmesi sağlanıyor. Çin’de
faaliyeti olan yabancı firmaların iç pazara giriş koşullarına uluslararası
düzene bağlı bir ayar yapılması teşvik ediliyor.

Dünyanın en yoğun kullanılan deniz ticaret
yollarına sahip bu jeo-stratejik alanda Güney Çin Denizi şartlarının
düzenlenmesi ve ilgili ülkelerin sorunluluk paylaşımlarının yerleştirilmesine
çalışılıyor. Bu konuda Çin’in Güney Çin Denizi sahillerine sürekli bir şekilde
askeri üs inşa etmesinin önüne geçilmeye çalışılıyor. Eğer önlenemiyorsa hemen
karşısına ilgili devletlerin de üslenmesi teşvik ediliyor. Yani silah
üretiliyor ve satışı sağlanıyor
, eğitimleri veriliyor, gerekirse
ilgili düzenlemelerle silahlı gücü kullanmak için ortak güvenlik inisiyatifleri
oluşturuluyor. Silahlanma sürüyor.

Bugüne gelelim: Haziran 2018’in ilk
günlerinde Singapur’da, Çin’in o statüsü tartışmalı Güney Çin Denizi’nde
füzeler konuşlandırarak komşularını yıldırmaya ve baskı altında tutmaya
çalıştığını söyleyen ABD Savunma Bakanı Jim Mattis, ”Gerekirse aktif şekilde
Çin’le rekabet ederiz,” dedi. Nedir bu tehdit açıklamaları? Çin ile ticaret
savaşı mı, yoksa topyekûn bir savaş mı yapılıyor? Bizler bu olup bitenin ne
denli farkındayız?

Bunların hepsi bizi nükleer silahları ve uzun
menzilli füzeleri olan, Çin tarafından desteklendiği ifade edilen, gerçek bir
tehdit olarak gösterilen Kuzey Kore konusuna getiriyor. Kuzey Kore kendisi için
mi, bölgesel dengeler için mi tehdit? Ama bugün Çin ne olursa olsun küresel
ticaret şartlarının bozulmamasından yana, yoksa kendi içindeki sorunlar birden
patlayıverir. Şimdi Çin ABD’nin Kuzey Kore üzerinden gelişebilecek kendi iç
sorunlarını düşünmeye başladı. Çin, bütünüyle Japonya’nın kendisine yönelmesini
istemiyor. Çin, Kuzey Kore bahanesiyle sahip olduğu silahlarla ve füze
sistemleriyle Güney Kore’nin baskısı altında kalmak istemiyor. Kuzey Kore ile
Güneydeki Koreliler anlaşır ise bütün bu nükleer silahlar ve füze sistemleri
kime tehdit olacak? Çin bu durumu görünce ticaret savaşı gereği kendine sunulan
şartları kabul etmesi gerektiğini düşünmeye başladı. Zaten amaç da bu değil
miydi?

Mayıs ayında ticaret
savaşına ara
 verilmişti, şimdi tekrar Haziran 2018’in başında
ticaret konuşuluyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin’e karşı verilen 375 milyar
dolar ticaret açığını kapatmak için mart ayında ek gümrük vergisi getireceğini
ilan etmesiyle başlayan ticaret savaşı, iki tarafın karşılıklı gümrük vergilerini
milyar dolarlık tutarlarla artıracağını ilan etmesiyle alevlenmişti. Trump’ın,
ABD ve Çin resmi delegasyonlarının, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin
tekrar düzene girmesi için bir araya gelmeleri konuşuluyor. ABD delegasyonuna
Ticaret Bakanı Wilbur Ross başkanlık yaptı. Görüşmeler 2-3 Haziran’da
gerçekleşti. Beyaz Saray, %25 ek gümrük vergisi uygulanacak 50 milyar dolar
değerinde Çin menşeli ürünün nihai listesinin 15 Haziran’da, Çin’e yönelik
yatırım kısıtlamaları ve ihracat kontrollerinin ise 30 Haziran’da
açıklanacağını duyurdu. 1974 tarihli Ticaret Yasasının 301. maddesi
çerçevesinde ABD’nin Çin’den ithal ettiği teknoloji odaklı ürünlere uygulanacak
vergilerin yanı sıra ülkenin ulusal güvenliğinin korunması amacıyla Çin’in
endüstriyel açıdan önem arz eden teknolojileri ele geçirmesinin önlenmesine
yönelik birkaç adım atılacağı da açıklandı. ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin’in
Çin’e ticari gerginliğe sebep olan konuları görüşmek için yaptığı ziyarette,
her iki tarafın kısmen mutabakata vardığı açıklandı. Mnuchin’in ardından Çin
Başbakan Yardımcısı Liu Hı da ikili ekonomik ve ticari anlaşmazlık konularını
müzakere etmek üzere Washington’a gitti.

Enerji
alanında da bir savaş
 sürüyor. Çin önemli bir petrol
tüketicisidir. ABD Ortadoğu enerji yollarını kontrol etmektedir. Çin bundan
etkilenmektedir. Alternatifler aramaktadır. Öte yandan Çin’in Şangay İşbirliği
kapsamındaki partneri Rusya bu savaşın tam da içindedir.

Çin ile ABD arasında siber savaş sürüyor.
2009’dan beri Çinliler başta F-22 ve C-17 uçaklarının olmak üzere birçok silah
sanayii teknolojisini çaldı.

Sürpriz yok! Bahsedilen bağlamda, Kuzey Kore
ile de anlaşmalar sürüyor. Önce Güney ve Kuzey Kore Liderleri bir araya
geldiler. Şimdi de Trump ile Kim Jong Un masaya oturuyor. Zirvenin 12
Haziran’da gerçekleşmesi kesinleşti, her iki lider Singapur’da bir araya
gelecekler. Neden? Kuzey Kore nükleer füzeleri ABD anakarasını vurmasın diye
mi, yoksa yönlerini komşusu olan Çin’e döndürsünler diye mi? Resmin bütününe
bakmak gerekmiyor mu?

Türkiye bu gelişmelerin içinde değil! Bir tek
kendine düşen tariflerle ilgili karşılık verme çabası içinde. Ben bu konuyla
ilgilenmiyorum. İlgilendiğim küresel güçlerin çok geniş bir coğrafyada etkisi
olan yeni bir savaştır.


















































Asya-Pasifik hep ilgilendiğim bir coğrafya
oldu. Türkiye açısından ne eksik diye soracak olursanız onu da söylemeliyim. Türkiye’nin
Pasifik’te güvenlik konulu bir uluslararası anlaşması yok. Kore Savaşı’na
(1950-53) katılmışız ama gerisini güvenli bağlamında getirmemişiz. Olması
gereken ne? Küresel pazarlıklarda güvenlik anlaşmaları ile denge politikası
yapabilecek güçte olmak! Bu temel bir hedef olmalıdır. O halde sadece Avrupa
veya Ortadoğu’da ilgili ülkelerin muhatabı olmak yetmez. Örneğin Türkiye, ABD
ile Suriye için pazarlık yaparken masaya Pasifik konulu bir dosyayı koyamıyor.
Halbuki Rusya bunu yapabiliyor. Türkiye güçlü bir ülke olacak ise, ki hedefi
böyle, Pasifik’teki ortakları ile güvenlik alanında bir pakta bir şekilde dahil
olması beklenir. Bu ham düşünceyi çok yönlü bir şekilde, akademik ve diplomatik
yöntemlerle geliştirmek gerekir. Bu hususu çok yerde ifade ettim, Ama konunun
önemi henüz ilgililerin zihninde olgunlaşmadı kanaatindeyim. İşte tam zamanı!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış