86 yaşındaki şair Robert Frost ve onun şiirlerinin hayranı 46
yaşındaki John F. Kennedy, sadece 11 ay arayla aynı yıl hayatlarını
kaybettiler.


CEMAL TUNÇDEMİR







İki ay önce sürpriz şekilde ABD başkanlığına seçilen 43 yaşındaki senatör John
F.Kennedy
’nin yemin töreni için 1961 yılı Ocak ayı başlarında
son hazırlıklar yapılmaktaydı. Yemin töreninde Amerikan edebiyatının en önemli
isimlerinden biri kabul edilen şair Robert Frost’un bir şiir okuması fikri ortaya
atıldı. Daha önce hiçbir Amerikan başkanının yemin törenine bir sanatçı dahil
edilmemişti. JFK bu fikre çok değer verdi ve gençliğinden beri hayranı olduğu
Frost’a davetiye yolladı. O günlerde 86 yaşında olan efsane şair, ABD’nin
gelmiş geçmiş en genç başkanı olan Kennedy’e gönderdiği telgrafta, ‘’Eğer sen bu
yaşta ABD başkanı olmanın onurunu taşıyabiliyorsan, ben de bu yaşta senin yemin
töreninin bir parçası olma yükünü taşıyabilirim
’’ yanıtı verdi.


Kennedy,
ona törende, 1942’de yayınlanan “The Gift Outright” şiirini okumasını istemişti. DC’ye gelen
Frost, gördüklerinin heyecanı ile, sanatçıların da devlet aklında sesi olması
rüyasını anlatan ‘Dedication (İthaf)’ adını alacak 41 satırlık bir şiir
yazdı. Ancak yemin töreni gününün soğuk ve sert rüzgarında kağıttan okumayı
başaramayınca, ezberindeki “The Gift Outright” şiirini okudu.


Sonradan
edindiği ‘Dedication’ şiiri Kennedy üzerinde büyük etki bıraktı. Frost o
dondurucu Ocak gününden tam iki yıl sonra 1963 yılı Ocak ayında öldü. Aynı yıl
26 Ekim 1963 günü Kennedy, Frost’un ölmeden önce hocalık yaptığı Amherst
Üniversitesinde düzenlenen anma programında, politik hayatının en etkili konuşmalarından birini yapacaktı.


‘’Güçlü olmanın
değişik şekilleri var
’’ diye konuşan Kennedy, ‘’İlk aklımıza
gelen şekiller her zaman en önemlileri değil
’’ diyecek ve
ekleyecekti:


‘’Güç
yaratan insanlar ülkelerinin büyümesine çok önemli bir katkı yaparlar. Ancak bu
gücü her fırsatta sorgulayan insanlar da aynı büyüklükte bir katkı yaparlar.
Biz mi gücü kullanıyoruz güç mü bizi kullanıyor anlamamıza yardım ederler.’’

(…)

‘’Robert Frost, güç ve şiiri bir araya getirdi. Çünkü, şiirin, gücün kendisini
bile güçten korumasının bir aracı olduğunu görmüştü. Güç insanı kibre
yönlendirdiğinde, şiir ona sınırlı bir canlı olduğunu hatırlatır. Güç insanın
ilgi alanını daralttığında, şiir ona varlığın zenginliğini ve çeşitliliğini
anlatır. Güç yozlaştığında şiir onu arındırır. Çünkü, sanat, muhakememizin
mihenk taşı olarak hizmet edecek temel insani gerçeği inşa eder.


Sanatçı,
kendi gerçeklik vizyonuna sadakatiyle, müdahaleci toplum ve resmi devlete karşı
direnecek son bireysel zeka ve duyarlılığa dönüşür. Şahsi hakikat algısı
yolunda, sık sık zamanının hakim rüzgarına karşı yelken açmak zorunda kalır. Bu
da çok da popüler bir iş değil.


Eğer
bazı zamanlar en büyük sanatçılarımız, toplumumuzun en büyük eleştiricileri
oluyorsa, çünkü sahip oldukları adalet duyarlılığı ve kaygısıyla -ki gerçek her
sanatçıda olması gereken şey-, ülkenin en yüksek potansiyeline ulaşmakta
yetersiz kaldığını görmelerindendir. Ülkemizin ve uygarlığımızın geleceğinde,
sanatçının yeri ve önemini anlamaktan daha fazla önemli çok az şey vardır.


Eğer
sanatın, kültürümüzün köklerini besleyen şey olduğuna inanıyorsak, toplum,
sanatçıyı, kendi kişisel vizyonunu -onu nereye götürürse götürsün- takip
etmekte özgür bırakmalıdır. Asla unutmamalıyız ki sanat propagandanın bir formu
değildir; Hakikatin bir formudur. Özgür bir toplumda sanat bir silah değil.
Polemik ve ideolojilerin atmosferine ait bir şey değil. Sanatçılar ruhlara
şekil vermekle görevli mühendisleri değil. Başka ülkelerde böyle görülebilir.
Ancak demokratik bir toplumda, yazar, besteci, sanatçının en yüksek görevi
kendi iç dünyasına karşı samimi olmasıdır. Sanatçı, nereye döküldüğüne
aldırmaksızın eteğindeki taşları dökmelidir. Kendi kişisel hakikat vizyonuna
hizmet eden bir sanatçı ülkesine en büyük hizmeti yapmış olur. Ve sanatçının bu
misyonunu küçümseyen her toplum, Robert Frost’un, ‘’geride gurur duyacağı,
önünde umut bağlayacağı hiçbir şeyi olmayan’’ ırgatının
kaderini yaşar.’’


Kennedy,
etrafında kendisinden zeki, kendisinden duyarlı, kendisinden adil insanlar
bulundurup onların tavsiyelerini dinlemekten rencide olmayacak kadar olgun
başkanlardandı. Kendi kişisel konumuna çok daha geniş perspektiften
bakabildiğini gösteriyordu. Katıldığı bir televizyon programında, ‘yüzyıllar
sonra bugünün tozu toprağı dağıldığında kimse bizim politik başarılarımızı veya
yenilgilerimizi hatırlamayacak. Tek hatırladıkları bizim insan ruhuna ne kadar
katkı yapabildiğimiz olacak
’ demişti.


Kendisine
karşı dürüst olmak
’ Kennedy’nin sanattan öğrendiği ve yaşamına
aktarmaya çalıştığı en önemli şeydi. İkinci Dünya Savaşının tamamında aktif
savaş cephelerinde askerlik yapıp yaralandığı halde, politik kulvarlarda milli kahraman
pozu takınmaması da bundandı. Bir gün bir lise öğrencisinin, ‘Sayın Başkan,
nasıl savaş kahramanı oldunuz?
’ şeklindeki sorusuna bir kahramanlık
öyküsü anlatmak yerine, ‘’Gönüllü olmadım. Kesinlikle irademin dışında oldu. Gemimi
batırdılar
’’ diye yanıt verecekti.


1950’lerin
sonundaki bir televizyon programında da gemilerinin batırılmasını soran sunucu
Edward Murrow’a, ‘ilginç
bir deneyimdi
’ diye kısa bir yanıt verecekti. Hamasi bir öykü
bekleyen Murrow, ‘ilginç
bir deneyim mi?
’ diye söylenerek şaşkınlığını ifade edecekti. Çünkü
karşısında, 1943 Ağustos ayında Güney Pasifikte, gemisi Japonlarca batırılan ve
sadece kendisi kurtulmakla kalmayıp, yaralı bir askerinin can yeleğini de
dişleriyle kavrayıp üç mil ötedeki adaya yüzerek ulaştıran ve bu ıssız adada
günlerce kurtarılmayı bekleyen biri vardı sonuçta.


Wisconsin’da
bir Kızılderili kabilesi tarafından onursal şef ilan edilip Kızılderili
kıyafetleri giydirildiği törende yeni kabilesine hitaben, ‘’Bundan sonra
her kovboy filmi seyretmeye gittiğimde, bizim tarafı tutacağıma söz veriyorum
’’
diye konuşacaktı. Eşi Jacqueline Kennedy ,1962 yılındaki Fransa ziyareti
sırasında akıcı Fransızcası ile başta devlet başkanı De Gaulle
olmak üzere bütün Fransa’nın hayranlığını ve sempatisini kazanmıştı. ABD
Başkanı Kennedy, Paris’te resmi basın toplantısına kendisini tanıtarak başlama
ihtiyacı hissedecekti: ‘’Ben, Jacqueline Kennedy’e Fransa ziyaretinde eşlik eden adamım’’.


Kendisi hakkında tarih
yapan, tarih yazan, insanüstü biri zannıyla kendisini mistisize eden bir devlet
başkanı değildi. ‘Sadece
bir başkan
‘ olduğunun farkındalığı sayesinde haddini bilmesinin
muhataplarına yaydığı rahatlığı en fazla sanatçılar takdir etti, en fazla onlar
sevdi. Onun sadece 3 yıl süren başkanlığında Beyaz Saray, tarihinde ağırlamadığı
kadar sanatçı, bilim insanı ve yazar ağırladı.


Washington’ı
ziyaret eden Fransa Kültür Bakanı André Malraux onuruna Beyaz Saray’da verdiği
ve Amerikan sanat ve edebiyat hayatının birçok önemli isiminin de katıldığı
yemekte, ‘’Beyaz
Saray son zamanlarda sanatçılar için bir yemek yerine dönüştü. Ancak hiçbiri
bize henüz çıkma teklif etmedi
’’ diye takılacaktı. Çünkü sanatçılar
ve aydınlar da ona hiçbir zaman yalakalık yapma ihtiyacı duymuyorlardı.


29
Nisan 1962 günü ABD’nin Nobel ödülü kazanmış bütün bilim insanı ve yazarlarını
Beyaz Saray’da yemeğe davet etmişti. Virginia’nın güney şehri
Charlottesville’deki evinde yaşlılığının keyfini çıkaran ünlü roman yazarı William
Faulkner
, ABD başkanının yemek davetini reddetmişti. New York
Times gazetesinin ‘neden katılmadınız?’ sorusuna ise tek cümlelik bir yanıt
göndermişti: ‘Çünkü yemek yiyeceğimiz yer yüzlerce mil ötede. Sırf yemek
yemek için çok uzun bir yol’.


Kennedy’nin
o gün kapıda karşıladığı konukları arasında, haftalardır hergün olduğu gibi o
gün de  sabahtan beri Beyaz Saray’ın önünde onun nükleer silahlanma
politikasını protesto eden Nobel kimya ödülü sahibi Linus Pauling
de vardı. Yemek saati gelince protestosuna ara veren Pauling, hoteline gitmiş
smokinini giymiş ve elinde davetiyesi ile geri gelmişti. Kennedy onu görünce
gülerek, ‘’Acıktın
herhalde, yemek yemek için içeri gelmeye karar verdiğine sevindim
’’
diye takılacaktı.


Aykırı
düşünce ve eleştiriyi bir ‘düşmanlık eylemi’ olarak görmüyordu. Senatörken
yazdığı ve 1957 yılında biyografi dalında Pulitzer Ödülü kazanan ‘Profiles in
Courage’ adlı kitabında, Amerikan senato tarihinden 8 senatörün öyküsünü
anlatmıştı. Bu sekiz senatörün Kennedy’de saygı uyandıran ortak yanı,
partileri, seçmenleri ve toplum aksini savunduğu halde, seçimi ve koltuklarını
kaybetme pahasına ‘doğru olduğuna inandıkları şeye doğru’ demekte ısrarcı
olmalarıydı.


Kendisi
de kanserden ölen Amerikalı ressam Edwin Abbey, ‘sırf büyük olmak için büyümek
kanser hücresinin ideolojisidir
’ demişti. Sadece büyümeye, sadece
kazanmaya odaklanmış bir kişi, bir topluluk, bir ülkenin insanlığa ve uygarlığa
bir tehdide dönüşmesi kaçınılmazdır. Kennedy’nin Amherst College’de şair Robert
Frost’u anma törenindeki konuşmasında hem şiirsel hem de politik nedenlerle
okumadığı bir kısım daha vardı:


‘’Nükleer
stokumuz, milli gelirimiz, bilimsel ve teknolojik başarılarımız, sanayimiz ile
çok avunuyoruz. Bir noktaya kadar bunda sorun da yok. Ancak fiziksel güç tek
başına hiçbir problemi çözmez, hiçbir başarıyı kalıcı hale getirmeye yetmez.
Önemli olan bu gücün nasıl kullanıldığıdır. Büyüklenme ve aşağılamayla mı yoksa
sağduyu, disiplin ve yüce gönüllülükle mi kullanıldığıdır. Önemli olan bu gücün
hangi amaçla kullanıldığıdır. Sırf büyük olmak için büyümeye çalışmak için mi,
özgürleşmek için mi kullanıldığıdır. ‘’Bir devin gücüne sahip olmak harika bir
şeydir’’ diyor Şekspir, ‘’Ama gücü bir dev gibi kullanmak zalimliktir’’.


John
F. Kennedy, Şair Frost’u anma konuşmasını yaptıktan sadece 27 gün sonra 22
Kasım 1963 günü Dallas’ta uğradığı silahlı saldırı ile yaşamını yitirdi. Üç gün
sonra 25 Kasım’da New York’ta düzenlenen ve ABD’nin birçok önde gelen sanatçı,
yazar ve aydınının katıldığı anma programında ABD’nin efsane bestecisi ve
orkestra şefi Leonard
Bernstein
şöyle konuşacaktı:


‘’Bu
ülkede, Kennedy’i sevmeyen tek bir müzisyen bilmiyorum. Amerikalı sanatçılar
son üç yıldır Beyaz Saray’a baktıklarında, bugüne kadar hiç olmamış şekilde
sıcaklık ve yakınlık hissine sahiptiler. Başkan Kennedy sanatı hep
onurlandırdı. İster notayla, ister kelimelerle, isterse boya ile ifade edilsin
insan zekasının her yaratıcı dürtüsüne hürmet gösterdi. Bu hürmetini
öldürülmeseydi yapacağı son konuşmada da bir kez daha sergiliyordu. Konuşma
metnine göre şunu diyecekti: ‘’Amerikan yönetiminin biricik klavuzu öğrenmek ve
akıl olmalı.’’ Öğrenmek ve akletmek… Böylesi bir imkansız kurşunun
tetiğini çekebilecek birinin yoksun olduğu iki unsur.’’


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet