Tevfik ERDEM : Neden Çin Virüsü ???




21 Mayıs 2020


11 Eylül 2001 saldırıları gerçekleştiğinde dönemin
Amerikan başkanı George W. Bush, dünyayı, barbar ve medeni olarak ikiye
ayırdığı bir söylemle savaşı başlattığını ilan etmişti. Bu savaş medeni beyaz
dünyanın barbarlara açtığı savaştı. 11 Eylül sonrası Amerika SSCB’ye karşı
desteklediği eski dost Taliban’a karşı, Ek-Kaideyi desteklediği gerekçesiyle
savaşı başlatmıştı.


Amerika daha sonra da Irak’a karşı bir savaş başlattı
buradaki gerçekçisi, Irak lideri Saddam Hüseyin’in El Kaide ile sözde
bağlantısı idi. Ancak savaşı ABD’nin gözünde meşru kılan başka gerekçeler de
vardı, örneğin Irak liderinin petrol satışlarını Euro üzerinden yaparak
uluslararası piyasalardaki dolar hâkimiyetini kıracak bir girişimde
bulunmasıydı. Ayrıca Saddam Hüseyin’in adeta “Ortadoğu’nun serseri devleti”
nitelemesini ABD’nin gözünde meşru kılacak biçimde Kuveyt’i işgal girişimi de
her ne kadar bu işgale göz kırpmış olsa da önemli bir gerekçeydi. İsrail’in
bölgedeki güvenliğini tehdit edebilecek düzeye gelmesini hiç saymıyorum. Hülasa
Amerika daha baştan pusuya yatmış ve Ortadoğu’nun enerji kaynaklarını kontrol
altına almanın yollarını gözlüyordu demek çok da yanlış değil. Amerikan
çıkarları için bu kadar hayati olan kaynakların, bu kaynakları kontrol
edebilecek insani düzeyin evrimsel olgunluğa erişmediği bir topluma bırakılması
çok da rasyonel görünmüyordu. Üstelik bu savaş, kazanması kolay ve maliyeti
karşılanabilecek bir savaştı. Bu savaş aracılığı ile de tüm dünyaya yeni bir
düzen verilmiş olacaktı.


11 Eylül sadece Amerika’ya değil özgürlük, demokrasi,
insan hakları gibi Batılı değerlere karşı açılmış bir savaş olarak algılandığı
için tüm Batılı devletler çok ani bir refleksle bu savaşta Amerika’nın yanında
olduklarını açıkladılar.


Siyasi tarih bundan sonra adeta 11 Eylül’den önce ve
11 Eylül’den sonra olmak üzere ikiye ayrıldı. Herkes dünyanın artık eskisi gibi
olmayacağını, artık günlük hayatımızdan dünyanın işleyişine kadar her şeyin
değişeceğini söyledi.


Yeni bir dünya düzeni, küreselleşme ve şimdi de
küreselleşmenin artık sonunun geldiğinin işareti olarak korumacı politikalar
uygulayan Amerikan yönetimi post küresel bir dünyanın geldiğini duyurdu.
Böylece kapitalizmin istediği (ya da işine geldiği) zaman serbest piyasacı,
istediği zaman da korumacı bir politika izleyebileceği gerçeği bir kez daha
tekrarlanmış oldu. Bu yeni dönemde de Amerika’nın uygulayacağı olağanüstü
politikaları meşru kılacak bir düşmana ihtiyacı vardı. Kullanım süreleri dolan
kızıl ve yeşil şeytanların yerini Kanada’daki Huawei tutuklamasıyla sarı şeytan
almış oldu. Giderek ekonomik bir güç olarak tüm dünya üzerinde etkisini hissettiren,
fason üretim ve bilgi hırsızlığıyla suçlanan bir ülke kendi markalarını
yaratarak, disipline edilmiş bir toplumun ürettiği caydırıcı ekonomisi ve
popülasyonuyla adeta özgür dünyaya meydan okuyordu. Amerika’nın bu yeni tehdidi
dizginlemesi ve karşı harekete geçmesi için bir Pearl Harbour veya 11 Eylül
tarzı saldırıya ihtiyacı vardı. Ancak ne Hong Kong krizi ne de Huawei
tutuklaması uyuyan devi agresif bir yol izlemeye itmedi, zaten buna ihtiyacı
olduğunu da düşünmeyen bir tarz sunuyor Çin. Ta ki wuhan’da patlayan virüs
vakasına kadar.


ABD böylece Wuhan eyaletinde üreyen virüs aracılığıyla
rakibini köşeye sıkıştıracak bir koza sahip oldu. Çünkü virüsün kaynağı Çin’di
ve 11 Eylül kadar doğrudan bir saldırı olmasa da verdiği zarar (ölü sayısı) çok
daha fazlaydı. Bu sayının giderek artması da dolaylı olarak Çin’in verdiği
zararın büyümesi anlamına geliyordu. Bu yüzden doktorlara yapılan ölüm
vakalarında, sebebin covid 19 olarak gösterilmesi baskısı, Çin’e karşı
yapılacak herhangi bir girişimin meşruiyetini (hem halkın hem de tüm dünyanın
gözünde) meşrulaştıracaktı.  Peşi sıra Çin’e karşı açılacak tazminat
davalarında vaka sayısı tazminat talep miktarını etkileyecekti.


Virüsün ilk kez Çin’de ortaya çıkmış olması Çin’e
yönelik küresel bir yeniden değerlendirmeyi gerekli kılıyor. En azından
şimdilik tüm veriler virüsün ilk kez Wuhan eyaletinde ortaya çıktığını
gösteriyor. En azından diyorum çünkü virüsün Amerika’da Kasım (2019) ayında
görüldüğü söylentileri de var. Çin küresel ekonomide giderek artan gücünü siyasete
de tahvil etmek istiyor, bu zaten ekonomik gücün doğasında içkin. Hiçbir
ekonomik güç sadece ekonomik bir güç olarak kendini sınırlandırmak istemiyor,
istemez de. Çin tam da Amerikan hegemonyasını sona erdirecek başlangıcı yapacak
ekonomik, askeri ve siyasi güce ulaştığını düşündüğü bir anda hiç hesapta
olmayan bir sorunun kaynağı olarak görülmeye başlandığında belki de bin yıllık
planlarının gerçekleşme hayallerinin bir karabasana dönüştüğü dönemle tanıştı.
Virüsle birkaç aylık mücadele sonrası başarı elde etmesi onun hanesine bir
kazanç olarak yazılsa da kayıplarını karşılayabilecek bir kazanç değil gibi
görünüyor. Çünkü başta Amerika ve Avrupalı ülkeler (tonlaması Amerika kadar
olmasa da) Çin’e karşı virüsten dolayı ortak bir tavır alınması gerektiği konusunda
fikir birliği içindeler. Çin’in virüsü ve virüsün etkilerini tüm dünyaya geç
haber vermek ve virüsün yayılmasını engellemek için yeterince tedbir almamaktan
soruşturulması için AB tarafından hazırlanan karar tasarısına, Rusya dâhil 119
ülkenin destek vermesi, Çin’in küresel düzeyde yalnızlaştığının önemli bir
göstergesi olarak okunabilir.


Çin bir yandan kendi ülkesiyle ilgili virüs sonrası
görüntülerle ülkesinin normalleştiği algısını yerleştirmeye çalışırken bir
yandan da Afrikalıların virüsü yaydığı gerekçesiyle onlara yönelik yaptırımları
gündeme getirip kendi olumsuz algısını silmeye çalışıyor. Ancak ne yaparsa
yapsın bu virüs Çin’in üzerine bir stigma (damga) gibi yapıştı.


Virüsün (covid 19), Çin virüsü olarak tanımlanmasının
arkasında bir yandan Amerika’nın Çin’i çeşitli yönlerden sıkıştırmak istemesi
diğer yandan virüsün Çin’de çıktığı andan itibaren Çin’in Dünya Sağlık
Teşkilatını ve onun aracılığıyla da tüm dünyayı virüs hakkında doğru
bilgilendirmemesi yatıyor. Sadece bu değil, virüsün ortaya çıkmasından sonra
sağlık malzemeleri konusunda ihracatı yasaklayıp, ihtiyaç duyulacak ürünlerin
ithalatını yaparak virüse karşı oldukça avantajlı pozisyon elde etmesi, başta
Amerika olmak üzere bu virüsle uğraşan ve yüksek kayıplar veren ülkelerin tepkisini
çekiyor. Bu yüzden de Trump virüse Çin virüsü diyor.


ABD’de virüsten kaynaklanan ekonomik kriz, büyüyen Çin
ekonomisi ve tehdidi, işsiz sayısının 40 milyon civarında olacağı beklentisi
Trump için sonun başlangıcı gibi, karşısındaki ülke kolayca işgal edilecek ya
da gözdağı verilecek bir ülke değil ama 3 Kasım 2020’de de başkanlık seçimleri
var. Bu gidişle virüs öncesi pozisyonunu elde etmesi mümkün görünmeyen Trump,
Avrupa ülkelerinden 11 Eylül’deki gibi bir desteği bulamıyor, Johnson hiç de
Blair gibi değil, biraz sürü bağışıklıkçısı ve avami tarzı var, yarenlik
genlerinden geldiğini düşünüyor insan. İtalya ve İspanya gibi virüsten çok
fazla etkilenen diğer ülkelerde de Çin’e yönelik eleştiriler var ama 11 Eylül
refleksi onlarda yok. Tüm bu sebeplerden dolayı seçim baskısı Trump’ı daha
saldırgan bir politika izlemeye itecek gibi görünüyor, Dünya Sağlık Örgütüne
abanmasının arkasında bu var.


Tüm bu gelişmeler olurken 11 Eylül sonrası adeta
cehenneme çevrilen İslam dünyası kısmi bir durulma ve kendini toplama aşamasına
girecek gibi. Ama şimdilik görünen o ki, virüs belki de Ortadoğu üzerinden
İslam dünyasının savaşlardan nefes almasını sağlayacak bir sessizliği ve huzuru
sağlayacak gibi. Bu arada İnsanın aklına, acaba bu virüs Müslüman bir ülkede
ortaya çıkmış olsaydı Amerika, BM kararı almadan bu ülkeye karşı da bir
medeniyet savaşı verir miydi, sorusu gelmiyor değil.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet